ADNAN ÖZYALÇINER: HALK BAHÇELERİ

Bir zamanlar bahçeler kentiydi İstanbul. Halkla dolup taşan, pazar tatilinin geçirildiği halk bahçeleriyle. Kırlık alanlar, kır kahveleri, üzüm bağlarıyla bostanlarda, dutluklarda geçmiş neşeli günler.

Halk bahçesi denince bunlara yaz geceleri akın akın gidilen bahçe sinemalarını eklemek gerekir. Önlerinde leblebi, çekirdek, fındık, fıstık satılan, turşucuların yer tuttuğu, içeride buz gibi gazozların, kiminde demli çayların içildiği sigaraların fosur fosur tüttürüldüğü, hemen her mahallede bir ikisinin bulunuduğu bahçe sinemalarını. Bugün herbirinin bağrıdan blok apartmanların yükseltildiği açık hava sinemalarını.

Devamını Oku

EKİNSU DEVRİM DANIŞ: ENTELEKTÜEL ERKEĞİN GÖLGESİNDEKİ KADINLAR

Bir bakıma Siyamlı ikizler gibiyiz, yani ben ona bağımlı ikizim, o bana değil. [1]

                                                                                                                  – Ninon Hesse

Sanat, edebiyat ve bilim alanında var olma mücadelesi veren kadınlar çoğunlukla ya çevresindeki ‘dahi’, ‘yetenekli’ erkekler ile ya da hayranlık uyandıracak derecede anlayış, sevgi ve fedakârlık ile harmanlanmış muhteşem aşk mektupları ile anıldı. Bu pek yetenekli, entelektüel erkeklerin gölgesi olmayı reddeden hem de kendi yaşamını ince ince kurma çabası veren kadınların var olma/görünürleşme mücadelelerinin nihayetinde ‘hayal kırıklığı’, ‘duygusal yıkım’ ve bazı durumlarda intihar ile sonuçlanması ise tesadüfi bir olgunun sonucu değildir. Bu yazının konusu “sadık eş” olmayı reddetme koşuluna sahip bir geçmişten gelen kadınların, hayatının bir döneminde kendini yansıtmak, özgür bir yaşam kurabilmek adına verdikleri mücadelenin tarihsel ve toplumsal izlerini sürmektir. Tarih boyunca toplumsal dönüşümlerle paralel olarak değişen kadınlık rollerinin değişim seyrini izleyerek kadınların gücünün ve toplumsal hayattaki varlıklarının zamanla nasıl görünmez kılındığını anlayabiliriz. 1880’li yıllarda Avrupa’nın büyük sanat akademilerinde kadınların ders almalarının yasak olduğu dönemde büyük eserler veren heykeltıraş Camile Claudel’den 1950’li yıllarda eşi tarafından eserlerine el konularak emeği mistifize edilen Amerikalı ressam Margaret Keane’e, benzer gelişkinlik düzeyindeki yetenekli erkek ve kadınların yaşamlarının farklı seyirler alması ilgili tekil örneklerden çok daha fazlasını anlatır. O nedenle, “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?”[2] sorusunun kendisi bir şekliyle, sanatın toplumsal ve kültürel alanla olan ilişkisini ve yeteneğin gelişimindeki koşulların şekillenmesinde toplumsal düzenin rolüne ilişkin düşünceleri de yadsır.

Devamını Oku

OLGUN DURSUN: ÇEVİRİ-KADIN METAFORU ÜZERİNE NOTLAR

Çeviriye dair söylenen sözler içinde en yaygın olanı, “çeviri kadın gibidir, sadığı güzel, güzeli sadık olmaz” cümlesidir herhalde. Kimileri Can Yücel’e atfetse de, kaynağı Fransa’ya dayanır. 17. Yüzyılda Yunanca ile Latinceden Fransızcaya yapılan çeviriler önceki dillerdeki halinden epeyce uzaklaşmış olsa da, muhteşem yapıtlar haline geldiklerinden “les belles infidèles, yani sadakatsiz güzeller denmiş bunlara. Türkçede ise ilk kuşak Tercüme Bürosu çevirmenleri bu sözü sıkça kullanır. Örneğin Mîna Urgan, Sabahattin Eyüboğlu’na “Bana bak, bu karı hem sadık hem de güzel olacak” diye kafa tuttuğunu anlatır.[1]

Devamını Oku

İLKE IŞIK: YEREL SEÇİMLERİN GÖLGESİNDE KADIN

Kadınların siyasette etkin ve eşit bir özne olarak yer alması her zaman zor oldu, bu zorluk artarak devam ediyor. ‘Erkek işi’ diye tanımlanan en birinci iş belki de bu. Hayattaki hakim eşitsizliğin, kadınlar aleyhine kurulmuş bütün dengelerin su üstüne çıktığı yer. Sadece bu ülke için değil elbette, dünyanın her yeri için üç aşağı beş yukarı geçerli.

Devamını Oku

ANIL SAYAN: ŞEHİRLİ ORTA SINIFIN SESSİZLİĞİ VE TÜKETİM KÜLTÜRÜ

Türkiye’nin yakın tarihini incelediğimizde, üç tip cumhuriyetçilikten bahsetmemiz mümkündür. Bunlardan ilki Batı modernizasyonu ile temellenen kurucu yılların ideolojisi. İkincisi Turgut Özal’ın öncülüğünü ettiği 1980’lerde yaşanan neoliberalleşme, son olarak ise cumhuriyetin kuruluş yılları ideallerinden bir kopuş olarak da düşünebileceğimiz neoliberal otoriterleşmeye kayan AK Parti dönemi. Dolayısıyla Türkiye için üçüncü cumhuriyetçilik, 2000’li yıllara kadar bir şekilde süreklilik elde edebilmiş seküler politikalardan da kopuş anlamına geliyor. Bu kopuş ise metropolde yaşayan seküler orta sınıf için 2010’lu yıllardan bu yana bir tür travma üretti/ üretiyor.

Devamını Oku

EFE EĞİLMEZ: GEÇİŞ DÖNEMİ HASTALIĞI

“Sanat için sanat Romantizm’le ilgili bir akımdı. Sanat için sanat (…) her şeyin satın alınabilir meta haline geldiği bir dünyada sanatçının “meta” üretmeme kararından doğan bir tutumdur”[1]

Bu alıntıyı sanat için sanat anlayışını olumlamak için yapmadığımızı hemen belirtelim: zaten Fischer de, hemen bu satırların ilerisinde, Romantik sanatçıların bu tutumunun, tek kolla kapitalizmden kopma çabasının aldatıcılığının ve böylesi bir yanılgının nasıl da kapitalist ekonominin ‘üretim için üretim’ ilkesine karşılık geldiğini açıklıyordu.

Devamını Oku

ERCÜMENT AKDENİZ: MÜLTECİLER YEREL YÖNETİMLERİN NERESİNDE?

2011 yılının Nisan ayında, ilk göç kafilesi Cilvegözü sınır kapısından içeri girdiğinde sayı sadece 252 idi. Aradan neredeyse 8 yıl geçti ve resmî rakamlara göre Suriye’den gelen mülteci sayısı 3.6 milyona ulaştı. Biyometrik kaydı yapılmamış mültecilerle birlikte Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin 4 milyon civarında olduğu ifade ediliyor.

Devamını Oku

EREN SARAN: İNSAN YEDİĞİ ŞEYDİR

Meyve sebze fiyatlarındaki artış devam ettikçe halcisinden marketine herkes Cumhurbaşkanı’nın hain listesinde yerini alıyor. Yediğimizle değil, yiyemediklerimizle suçlu ilan edildiğimiz şu günlerde raflarda fiyatlar yükselirken elimizdeki poşetlerle eve kadar uzanan o kısa yolda her birimiz aldıklarımızın neden bu kadar çok tuttuğunu anlamaya çalışırken buluyoruz kendimizi.

Devamını Oku

NİHAN İŞLER: KAPALI DEVRELER, AÇIK ZİHİNLER

Yaşam yaratmak ve taklit etmek, tarih boyunca insanlığın en büyüleyici ve ilham verici meydan okumalarından biri olageldi. Bu fantezinin temsilini sözlü gelenek zamanlarından günümüze mitlerde, masallarda, romanlarda, öykülerde, oyunlarda ve filmlerde farklı biçimlerde tekrar tekrar görüyoruz. Yapay yaşam yaratmak, tanrılara özgü olma durumunu kaybedip insanlığın rotasına girerken, insan da zaman içinde tanrıların rolünü üstlenmeye başladı. Bu rol de, varoluşu gereği, beraberinde korkuyu getirdi. Ama öncesinde biraz tarihine bakalım.

Devamını Oku