SORUŞTURMA: GÖZETİM ÇAĞINDA ŞİİR YAPITI II

MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN

Birinci bölümünde yüzeye çıkarmaya çalıştığımız sorulardı; bu kez de cevapları belirgin kılmaya çalışalım. Gözetimle beraber bir veri formunu alan birey, verinin tam olarak ne için kullanıldığı veya kullanılacağına dair bir bilgiden yoksun. Gözetleyen birey, bu veriyi ne için kullandığını bilirken bu veriyle yüklenmenin ne işe yaradığını bilmemekte. Handiyse bir muğlaklık ve korku çıkıyor buradan. Bilinmezliğin verdiği korku, her an her yerde kullanılabilecek bir veri, bir enformasyon bütünü. İçselleştirilmiş, ötekileştirilip tanınmış ve kabul edilmiş bir bütün. Şiire de sinmiş midir bu hal, bu muğlak, bu korku dolu tavır, pek sanmıyorum. Şiirde de bakışa sahip özenin kullandığı bir iktidar alanı var. Uzaktan bakan, gözetleyen, bir bellek oluşturan, enikonu kendisini dışarda tutarsak konforlu denilebilecek bir yerden konuşan. Edilgen bireyin sahip olduğu bir özne olmak değil bu. Şiir bu iktidar alanının dışında yazılan, onun üzerine çıkarak konuşan, entelektüel ve gündelik bilgiden bağımsız olmadan ama üretim aşamasında onu alt katmanlara yayarak yazılan bir tür. Ele dişe gelmeyen bir tür. Sıkılmıyor, hatta öznesini bile kendine hizmet edecek seviyeye getirebiliyor. Şaşırtıyor, kurgulanan yolun dışına çıkartıyor.

Akışkanlık, gündelik pratikler demişken şiire sadece buradan bakmak günümüz şiirinin ilerisi için bir tehlikeyi işaret ediyor. Nedir bu tehlike, ileriyi bulanıklaştıran, ilerisini konuşmaktan bizi alıkoyan? Bir yerde, geniş zamanlardan konuşan şiiri menzil dışında tutmaya varıyor. Bugün eksikliğini çektiğimiz, özlediğimiz biraz da bu değil mi: bağırmayan ama geniş zamanlardan ya da dağlardan veya burayı ihmal etmeden uzaklardan konuşan bir şiir. Akışkanlığı, günü ve günceli içine alan, bizden sonrakilere seslenen. Cümle bir imkânsızlığı vurguluyor gibi dursa da tam da bu imkânsızlığı denemeye kalkışmak, bir imkâna dönüştürmek bir çıkar yol sunabilir. Uyar’ın Hasan Hüseyin’e dair bir mektupta dediği gibi: “Ama bir yerden sonra, şiire, sadece şiire dönmek.[1] Şiire iten kişisel ve çok öznel durumları bir kenara bırakarak, kendi hikâyesini, geçmişini yüzeye çıkarmaya zorlamadan bir şiire varmak. Sadece kendine bakmayı bir an için bir tarafa bırakmak. Hem neydi Narkisos’un dillere pelesenk olmuş felaketi: durup kendine bakması değil, ötekini göremeyecek, yüzünü bir ötekine çeviremeyecek olmasıydı. Asıl felaket yüzünü ötelere dönmemekten çıkmıştı.

Şiirde son dönemde gördüğümüz, şairin gözetim çağındaki edilgen yapısı, yeni, alışık olmadığımız, metinlerde çok da görmediğimiz bir bireyi merkeze alarak konuşmak yerine, daha çok bir kentli pratiği, henüz okurken sadece ağlamakla karşılık vereceğimiz bir buhranı, kentli insanın görünür çıkmazını merkeze alıyor. Aşk veya kredi kartı borçları mı sadece sıradan bireyin, sabah işe giden akşam eve dönen bireyin gün içerisinde çarptığı başka bir durumu yok mu? Bir ve aynı mekanizmadan çıkmış gibi üzerimize çöken bir buhran, bir kentli pratik, kentli insan. Bir bilinçdışı monoloğu. Rahatlama, kendini her şeyden soyutlama. Bir apartman dairesi sıkıntısıysa komşunun ya da ara katlarda yaşayan insanların değil de yine kendi sıkıntısı. Oysa siteler, apartman daireleri, müstakil evler ve burada yaşayan bir bireye dair metne denk gelemiyoruz. Gözetimin getirdiği, bireyi dilsizleştirdiği, ötekine bakmayı olanaksızlaştırdığı hali mi bu?

O halde şu biraz da: hüküm vermeden, çözüm sunmadan, hakikati bağırarak değil oraya, gözetimin içine gözetimle beraber koyarak konuşan bir şiir özlediğimiz. Ortaya koyma biçimi ise didaktik bir alanı değil de daha çok sezdiren, karıştıran, soru işaretleri uyandıran alanı içeriyor.

Bunca iletinin arasında karşılaşılması mümkün bir gizli gücü var şiirin. Ayrıntılı kayıt ve veriye dönüşen birey, sistemin elindeyse şair de tam da bunu kayıt alarak onun meşruiyet alanını sarsabiliyor, özgürlüğünü yıkabiliyor sistemin. Gözetimin içinden konuşulamıyor çünkü şiir. Onun tıpkı entelektüel ve gündelik pratiklerin üzerinde şekillenen doğası, gücü gibi. Bizzat sistemi gözeten, gözetleyen bir tür olarak özelde şiir, genelde edebiyat…

Kakafoni, demek bireyi sistem karşısında susmaya zorlamaya, kendini izah ve ifade etme gücünü yok etmeye varıyor. Kendini ifade etme gücü ve kudreti elinden alınmaya çalışılıyorsa bireyin, dinlemeden, kulak kesilmeden de bahsedemiyoruz pek. Bir boşluk büyüyecektir burada. Kişilerarasında gelişen, filizlenen bir boşluk… Şiirin daralan alanını buraya yormak öyleyse muhtemel, demek gerçekten de kendini ifade eden birilerinin eksikliği karşı karşıya olduğumuz. Özlediğimiz bir şey olarak da aynı zamanda yeni… Kaçış endüstrisine[2] dâhil olmadan yazılan yeni bir şiir. Şiiri gözetleyen bir tür olarak eleştiri…

Sözün sahasına çekilen her itiraz, her duruş özlediğimiz yeni bir şey olarak duruyor önümüzde. Yeni, özlemini çektiğimiz şeydir burada. Yeni olan şey her zaman yeni olmayabiliyor. Yeni olan, bir yerden sonra ehlileştirilse de, kendi benzerlerini çoğaltsa da, yeni ifade imkânları sunuyor. Şiirde bunu görmek, ötekine bakmaya çalışmakla mümkün. Ötekine bakan, kenarda durana kulak veren, onunla konuşmaya çalışan bir sesi, kenarda olanı buraya davet etmekle mümkün. Ev sahibi konumuna geçmeden, kendi evini ev olarak görmeden. Hem ne diyordu Adorno, Nietzsche’nin Şen Bilim’inden yola çıkarak, Adorno diyor ki: “Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi ‘evimizde’ hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır”.[3] Şairin evi neresidir diye bir soruyla bitirerek, sözü soruşturmaya dâhil olan şairlere bırakalım. Soruları bir kez daha hatırlayarak:

  1. İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?
  2. Peki, şiirinizin kaynakları ve gelenek mefhumuna ilişkin fikirleriniz?
  3. Kitap tanıtım yazılarını dışarda tutarak, son dönemin eleştiri ortamı, anlayışı hakkındaki görüşleriniz neler? Dönemin şiirini veya şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek mümkün mü sizce?
  4. Son olarak, şiirden öyküye de epey bir yöneliş var, buna dair bir değerlendirme yaptığınızda neler söylersiniz?

 

[1] Uyar, T. (1960). Bir Şaire Mektup. Karangu Fanzin, (4), 5-7

[2] “Kaçış endüstrisi” ve “Gözetleyen bir tür olarak eleştiri” kavramları başka bir yazıda ayrıca şiirle ilintili olarak işlenecek…

[3] Adorno, T. W. (2002). Minima moralia: Sakatlanmış yaşamdan yansımalar. (Çev.) Koçak, O., & Doğukan, A. İstanbul: Metis Yayınları. s.41

ANIL CİHAN: ŞİİRİMİN KAYNAKLARI ÇEŞİTLİLİK GÖSTERİYOR

1- İlk şiirim “Sofradaki Oraspular” belki de her genç şairin başına gelen o kaçınılmaz yayımlanmama, geri çevrilme süreçlerinden geçerek, uzun uğraşlar sonucunda, Zonguldak’ta yayın hayatına devam eden Şehir Kültür ve Sanat Dergisi’nde, 2006 yılının Eylül ayında kendisine yer buldu. Elbette tarifsiz bir mutluluk, sevinç ve biraz da korku barındıran süreçti benim için. Genç bir şairin, sessizlik duvarı ile karşılaşması/ karşılanması şiire olan inancını zedelese de bu duvarın aşılması ya da yıkılması, o şairin kendine ve yazdıklarına daha bir güvenmesine olanak sağlıyor şüphesiz. Meselenin korkulu yanı ise artık şiirinin herkes tarafından okunması ve eleştiriye açık bir metin haline gelmesinden ötürü kanımca. Yani genç şairin önüne açılan, daha önce hiç ayak basmadığı başka bir düzlem. Yapıcı, hedefi yol gösterici olmayan eleştiriler ise cabası. Örnekleri çok. Bunun yanında, şiirimin/ şiirlerimin yayımladığı ilk dönem ile şimdi arasında elbette gözle görülür bir fark ve anlayıştan söz edebilmemiz mümkün. Fakat sorunuzun bu kısmında şiirden çok, hayatımıza nelerin girdiği/ dahil olduğu noktasında oturup düşünmemiz gerektiğini öneriyorum daha çok. Kaldı ki, hayatımıza dahil olan olaylar/ durumlar/ nesneler aynı zamanda şiire/ şiirimize de yansıdı. Hiç kuşku yok ki, şiirin zemini daha bir genişledi ve tabi şiir genişledi. Daha cesur, daha atak ürünler orataya çıktı, çıkmaya da devam ediyor. Bunun yanında şiire yeni sözcüklerin girmesi, yeni anlamların, çağırışımların kendini göstermesi sevindirici. “Metrobüs, Twitter, Facebook, İntagram, Bilgisayar”  Örnekler çoğaltılabilir elbet. Yani sözcük seçimlerinde daha bir özgür. Genç şair, istediği özü, dilediği biçimde yazıyor, yazmaya da devam edecek. Bu az şey değil.

2- Şiirimin kaynaklarına gelince. Zor bir coğrafyada/ ülkede hayatta kalmaya, yaşama tutunmaya çalıştığımız artık malumun ilanı. Hüküm sürenin, gücünü iyiden iyiye hissettirdiği, iktidar heveslisi mecraların, kimseye ön vermediği, acıların ve üzüntülerin iktidar oraganları tarafından çarpıtılarak, değiştirilip dönüştürülerek servis edildiği, üstüne acı sahibinin hedef gösterilip lince maruz bırakıldı tiranlıklar ülkesinde ve hatta gezegeninde, şiirimin kaynakları doğal olarak çeşitlilik gösteriyor. Kaldı ki, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış, birçok medeniyeti bünyesinde barındırmış savaşlara, ayrılıklara, acılara, aşklara ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, gezegenimizin en eski tarih birikimlerini de bünyesinde barındırıyor. Bütün bunların yanı sıra sözgelimi, otobüs durağında, binmesi gereken otobüsü görmeyip peşinden koşan bir yolcunun dikkatsizliği, akbili bitmiş bir insanın, başka bir insan yardım istemesi, yolunu kısaltmak için yayaları hiçe sayıp kaldırımı kullanan pide/ lahmacun kuryesi, karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışığa yakalanma ihtimalinin içimizde yarattığı tedirginlik ve korku, dünyanın öbür ucunda keşfedilen yeni bir dinazor fosili, bir uçağın aniden türblansa girmesi, hava limanında rötar yemesi ya da dünya dışında farkına varılan yıldız kümesi. Velhasıl, neyi nasıl yazacağıma, hangi konuları şiirime dahil edeceğime, biçimi belirleme aşamasında hangi kıstasları kabul edeceğime karar verebildiğim için çok rahat. Şiirimin kaynalarını ancak böyle özetleyebilirim sanırım. Bütün bunların yanında, geleneğin yön tayini, “benden önce ne yazılmış”, ya da konum belirlemede önemli olduğunu vurgulamam gerek. Kaldı ki şiir, “ben yazdım oldu” düsturunu benimseyerek ortaya ürün çıkartabileceğimiz bir mecra değil. Şiirin hangi çizgilerden geçerek günümüze ulaştığını, şiir geleneğimizde ne gibi hareketlerin olduğunu, bu hareketlerin şiirimize etkileri bilmek ve önemsemek, bugün gelenek kavramına yüklenen, geriye dönme, gericilik, muhafazakârlık suçlamalarıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Geleneği, omuzlar taşınması gereken bir yük, hatta külfet boyutunda gören, öyle algılyan zihinler ise ayrı bir yerdeler. Eliot’un söylemiyle: “Din ve milliyetçilik, bunların yanında gelenekler ve ne kadar saçma olursa olsun herhangi bir inanç, sadece bireyi diğer insanlara bağlar ve bütün insanların en çok korktuğu şeyden kaçıştır: yalnızlıktan” Yine ve yeniden söylemek gerekirse, gelenek benim nezdimde incelenmesi gereken geçmişler toplamından farksızdır. Çünkü yön tayini herkes için gereklidir. Her dönemde çok tartışılan, gelenekten yararlanma/yararlanmama, geleneğin hangi yönünden yararlanmalı ya da uzak durmalıyız konuları ise rutin fikir beyanlarından öte gitmeyen, gidemeyen, kendine kural koyucu bir rol biçip, bu rölü kısmen de olsa iyi oynayan dergi, facebook, twitter tellallarının işi gibi geliyor. Bu söylediklerim, geleneğin ne olduğunu bilen, kafa yoran aklı selim kalem sahipleri için geçerli değil elbette. Bilinsin isterim.

3- Dışarı tuttuğumuz, tutmaya çalıştığımız kitap tanıtım yazılarının aslında dışarıda tutulmayacak, göz ardı edilmeyecek boyutlara vardığını söylemek isterim. Elbet, kitap tanıtım yazıları ile eleştiri odaklı, eleştiriyi merkezine alarak yola çıkan yazılar arasında ayrım muhakkak. Fakat bu noktada eleştiri yazılarının, beklentileri karşılayamaması, eleştirel yazıların yarattığı boşluğu, kitap tanıtım yazılarının doldurmasıyla sonuçlanmıştır kanımca. Kaldi ki, eleştiri disiplininin oluşmaması da, en kötüsü eleştirinin bir disiplin olarak görülmemesi, ciddiye alınmaması, kitap tanıtım yazılarının eleştirel metinler olarak servis edilmesine olanak sağlamış, imkân yaratmıştır. Hemen her metnin eleştiriye ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. Fakat edebiyat dergilerinin, gezete eklerinin kitap içerikli bölümleri sözünü ettiğim, eleştirel görünümlü kitap tanıtım yazıları ile doluyken, eleştirel yazı alanındaki boşluk gözlerden kaçmayacaktır sanırım. Yine ve yeniden söylemeliyim ki, eleştiri ortamında bu konuya kafa yoran, eleştiriyi disiplin olarak kabul etmiş, yayınladıkları kitaplardan yararlanmış olduğumuz eleştirmenlerimiz elbette var ve var olacaklar.  Dönemin şiirini ve şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek elbette mümkün. İyi bir edebiyat takipçisi, ki hepimiz önce bu konumdayız, bu isimlerin kim/kimler olduğunu gayet iyi bilecektir. Benim burada isim vermem malumun ilnanından öteye geçmeyecektir. Fakat bu noktada eleştirel metinlerinden yararlandığım, kıymet verdiğim Orhan Koçak, Devrim Dirlikyapan anmadan geçemeyeceğim

4- Bu sorunuza daha doyurucu cevabı sanırım, şiirden öyküye yönelen ya da şiir ve öykünün sularında boğulmadan kulaç atan arkadaşlarım verebilir. Ben şiirde yer almayacak bir konu düşünemiyorum. Düşenen arkadaşlarıma kolaylıklar diliyorum.

 

 

 

 

ENES KURDAŞ: YAZACAĞIMIZ VE YAZMAYACAĞIMIZ ŞİİRLER İÇİN BİR KILAVUZDUR GELENEK

1-İlk şiirimi yayımladığım yer Bakmaklar dergisiydi. Tarih ise 2014 Ocak. Aslında Duvar ile Bakmaklar’da eş zamanlı olarak yayımlandı diyebilirim. Ama ilk basılan Bakmaklar’dı.

O günden bugüne elbette bir şeyler değişti ama çok diyebilir miyiz bilmiyorum. Belki de öyledir. Bunlardan biri sanırım süreli bir yayın çıkarmanın artık daha kolay olduğu. Bu kolaylık farklı farklı mecralara tanık olmamızı sağlıyor. Bir de dergi çıkarmak zahmetli, yorucu ve en önemlisi de pahalı oluyor. Bu güçlükler belki biraz da olsa insanları fanzine ve elektronik ortama yöneltti. Tabii sürekliliği ve başarısı oldu mu dersek, tartışılır.

Ortamda ise gelenler ve gidenler oldu diyeyim. Dört sene çok uzun bir zaman sayılmaz. O yüzden bekleyip göreceğiz önümüzdeki yıllarda. Ortamda farklılıklar ise elbette var çünkü her gün başka bir sabaha uyanıyoruz. Bu da benim ve şiir ortamı dediğimiz yerde yazıp çizen insanların üzerinde etkili oluyor.

2-Bu cevaplaması kolay olmayan bir soru. Elbette okuduklarım arasında içlerinde kendime yakın bulduklarım, etkilendiklerim, döne döne okuduklarım var. Hepsi de bildiğimiz, tanıdığımız şairler. O yüzden hepsini burada saymayayım. Ama bilhassa İkinci Yeni’nin üstüne daha çok eğildim diyebilirim.

Gelenek ise oldukça mühim bir olgu. Şiir yazmak hakkında hepimizin hemfikir olduğu bir görüş varsa o da sanırım yazmanın, iyi yazmanın çok okumaktan geçtiğidir. Okumak, şiir için diğer yazın türlerinden daha mühim bir yerde duruyor hatta. Üzerinde kalem oynattığımız dilde yazılan şiirleri, bunları yazanları bilmek bir yol çizmeye yarar. Yazacağımız ve yazmayacağımız şiirler için bir kılavuzdur gelenek.

Bir de onu yıkmaya, ona karşı çıkmaya çalışmak var. Burada da yine geleneği çok iyi bilmek çok iyi kavramış olmak gerekiyor. Orhan Veli neye karşı çıktığını çok iyi biliyordu.

3-Bu konu, son yıllarda epey tartışılan bir konu. Hâlâ da tartışılmaya devam ediyor. Eleştirinin artık olmadığı ya da hakkıyla yerine getirilmediği söyleniyor. Buna tamamen katılmasam da bir anlamda katılıyorum. Fakat şiir diğer yazın türlerinin aksine kendi ince yolundan akan bir tür. Bu yolun daraldığını düşünüyorsak, bu yolu izleyenlerin de azaldığından haberdarız demektir. Yani kısacası bunu zaten sürpriz bir durum olarak görmüyorum.  Fakat yine de dergilerde iyi yazılar okuyorum. Ele aldığı konuyu kavram yığınlarına çevirmeyen, ne dediğini bilen, konusunu özümsemiş birçok yazı yazılıyor. Bunları yazanların içinden elbette yazdıklarını ileriye taşıyacak, daha da yazacak olan yazarlar var. Bekleyip göreceğiz. Hâlâ bir yerde birileri işini gerçekten iyi yapıyor. Eleştiri yokluğu üzerine kafa yormak da en azından benim işim değil diyebilirim. Niyeyse bunu çok önemsiyoruz. Bunu söylerken şairin, şiir hakkında bir fikri olmaması gerektiğini söylemiyorum. Elbette olmalı. Ama bana daha elzem gelen şiire odaklanmak gerektiği. Bu eleştiri özleminin odağı kaydırdığını düşünüyorum.

4-Şiirin, öykü ve roman yazarları için bir durak olduğu herhalde pek de yeni bir şey değil. Sanıyorum bunun en bariz örneklerinden biri Orhan Pamuk. Son yıllarda bu geçişin artıp artmadığını bilmiyorum ama böyle geçişlere şahit oluyoruz.

Şair ise öykü ve romanın da iyi örneklerini verebiliyor. Ben aslında bu düşünceye pek de yakın sayılmazdım. Yani kesinlikle reddetmem söz konusu değil, çünkü çok iyi örneklerini biliyoruz ama biraz zor buluyordum.  Ta ki -tesadüf tam da soruyla yakın zamanlarda- değerli öykücü Mustafa Çevikdoğan ile geçenlerde bu konu hakkında konuşana kadar. Ben şiir yazan birinin öykü ya da roman yazmakta zorlanacağı görüşündeyken -romancı ve öykücünün de şiir yazması hakkında böyle düşünüyordum- kendisi bir yazın insanının edebiyatın her alanında başarıyla kalem oynatabileceğini ifade etti. Devamında da yine bu minvalde bir sohbetimiz oldu ve ikna oldum. Nitekim öyle de. Örneğin Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden’i ve Melih Cevdet’in Raziye’si edebiyattaki sağlam yerlerini hala koruyorlar.

Kısacası bu geçişlerin şiir ve öykü için de besleyici olabileceğini düşünüyorum.

 

NARİN YÜKLER: ÇOĞU DERGİ ŞİİR DEĞİL ŞAİR YAYIMLIYOR

1- İlk Türkçe şiirim 2015 yılının sonbaharında Akatalpa Dergisi’nde yayımlandı. Öncesinde gönderdiğim iki şiir ‘’öykü diline daha yatkın’’ gerekçesiyle yayımlanmamıştı. Bunu izah eden uzun bir mail almıştım dergiden. Gönderdiğim şiirler üzerine aylarca çalıştığımı ve takip eden yıl içerisinde günlük üç saatimi şiir ve şiir üzerine yazılanları okumaya ayırdığımı anımsıyorum. O dönemde şiirlerimizin yayın programına alınmaması ihtimali vardı. Bunu ‘’şiiri yükseltmek’’ adına değerli buluyordum. Şimdi öyle mi? Artık dergilerin şiir ister hâle geldiği bir dönüşüm yaşadık. Şüphesiz şairin şiirde katettiği yol da önemli bu dönüşümde fakat gerçekte çoğu derginin artık ‘’şiiri’’ değil ‘’şairi’’ yayımladığını inkâr edemiyoruz. Çok daha gerilere gittiğimizde şairlerin dergilerle/yayınevleriyle olan mücadelesine dair daha güzel anılara rastlıyorum. Sanırım ben o güzel dönemin sonuna denk geldim. Olumsuzlama değil bu, itiraz. Yoksa hâlâ her şiiri yayımlamayı uygun görmeyen dergiler var.

2- Türkçe ve Kürtçe dilleri her ne kadar yapısal farklılıklar gösterse de toplumların iç içe geçmiş yaşamları ve anlatıları ilk şiirlerimin temelini oluşturdu. Zaman geçtikçe şiir dışındaki yazın türlerine dahil okumalarımın etkisini şiirlerimde hissetmeye başladım.

 

Poetikasını oluşturmaya çalışan her şairin geçmiş dönem okumalarında iç sesine yakın bulduğu şairler ve şiirleri vardır. Şiirin gelenekle ilişkisini önemsiyorum. Fakat  ‘’ geleneğin yeniden üretilmesi’’ ni, geleneği çoğaltmaya tercih edenlerdenim. Bu yüzden benimsediğim şairleri bu bakış açısıyla okumaya çalışıyorum.  İsim vermem gerekirse; biraz geriye gidersem Turgut Uyar, daha yakın döneme gelecek olursam, dilin esnekliğinden haz aldığını düşündüğüm Akif Kurtuluş, C. Hakkı Zariç; son zamanlarda şiir dilindeki fazlalıklardan arınabilme adına şiirine çalıştığım Sina Akyol, Türkçe şiirin, hatta şiirin dışına çıkarsam M.Heidegger, G. Deleuze…

3- Hemen hemen her gün, bahsettiğiniz gibi birkaç tanıtım, iyi ihtimalle değerlendirme yazısına denk geliyorum. Karşılaştıklarımı okumaya çalışıyorum. ‘’Eleştiri ve inceleme’’ iddasında olmadığı sürece tanıtım/değerlendirme yazılarıyla sorunumuz olmamalı diye düşünüyorum. Eleştiri ve inceleme yazılarının azlığından yakınma hakkımız daim olsa da gittikçe ağırlaşan bir gerçek çarpıyor yüzümüze; sözün gerçeklikle sınandığı bu dönemde kaç kişi kitap okumaya, okuduklarında eleştiri disiplinine dayalı bir bağlam aramaya ve bunu yazmaya vakit ve enerji ayırabiliyor ki? Hiç mi yok? Elbette var. Gündelik hayatta hiçbir şeyi değiştiremeyecek olmanın verdiği huzursuzluk ile değiştirmeye olan inanç arasında mekik dokuyan, çabalayan bu azınlığa teşekkür etmemek elde değil. Bana geç ulaşan dergilerin geçmiş sayılarında, bazen online platformlarda bu disiplinle yazılmış yazılara denk geliyorum.  Sanırım en son Nilay Özer’in bir incelemesini okumuştum. Aradan aylar geçtiğine göre ya devamında şiire dair nitelikli bir inceleme yazılmadı, ya da ben birkaç ay yukarıda bahsettiğim gibi bir huzursuzlukla boğuşup takip edemedim.

4- Şüphesiz yazın türlerinin tümünde dil, kullanıldıkça anlam aralığı genişleyen bir hâl alıyor. Bu durum sınırsız bir uğraş alanı yaratıyor yazara. Şairler içinse durum biraz daha karmaşık. Hem verili dilden uzaklaştıkça değerlenen üslubu hedefliyor şair, hem özgünlüğü, hem de haz almayı. Yazdıklarından haz almadığını düşündüğü anda tükenmeye başlıyor. Şiirin tümüyle terkedilip öykünün başladığı yerde, şairin şiirle yollarını ayırmış olmasını şiir adına olumlu karşılıyorum. Çünkü şairin şiiri terketmesi ile şiirin şairi terk etmesi seçeneklerini birbirinin yerine geçebilir seçenekler olarak görüyorum. Şair, şiir yolculuğunda o hazza varmışsa, haz bittiğinde, şiirler tekrarlandığında, şiire yürüyen sözcüklerin uyandırdığı his sıradanlaştığında veya yenilenebilir/eklenebilir bir hal alamadığında ‘’terk’’ durumunun yaşandığını düşünüyorum. Bu yüzden şiir yazarken haz alıp, okura haz verebilen şairlerin şiirden umudunu kestiği zamanlarda yazmayı bırakmalarını ‘’tadında bırakmak’’ şeklinde yorumlamayı tercih ediyorum. Aksi durumda şiirin terk ettiği bir şairin yazmaya devam ettiğini düşünsenize… Bu seçenek, şiiri okurlar nezdinde karşılık bulmuş şairlerin şiirden vazgeçişlerine dairdi. Şiiri okurlar nezdinde karşılık bulamamış şairlerin kendini -kaba tabirle – öyküde sınamasını ve diğer seçenekleri şimdilik değerlendirme dışında tutmayı tercih ediyorum.

NURULLAH KUZU: ŞİİRİN ŞECERESİ BİLİNMELİ AMA BABA REDDEDİLMELİDİR

1-İlk şiirim tahminen 2004-2005 yıllarında, Pitoresk dergisinde yayımlandı. Diyarbakır’daki öğrencilik yıllarımdı.

Çok parçalı bir sosyolojimiz ve kültürümüz var. Tek bir ortama indirgeyerek bakılacak bir konu değil. Farklı muhitlerde farklı meselelerin bulunduğunu paranteze alıyorum burada. Kişisel olarak, varsa eğer, böyle bir ortamın parçası da olmadım. Bazıları kenara yazgılıdır. Ben oradan bakıyorum. Dönem bazında; dil, üslup ve imajlar çerçevesinde ön plana çıkan bir şeylerden söz edebilirim. Ama daraltarak ve eksilterek. “Doğudan zuhur eden şiir” meselesi vardı bir süre. Sanırım Metin Kaygalak’ın arkaik kelimelerle kurduğu ve ilk olarak onun geliştirdiği imajların daha sonra yeni isimlerle çoğalması üzerine ortaya çıkmış bir meseleydi. Ama kusurlu bir tanımlamaydı ve tutmadı da. O potada eritilmek istenen isimlerden bazıları daha sonra kendi çizgilerini derinleştirmesini de bildiler. Bunun yanı sıra, belki abartılı gelebilir, ama İkinci Yeni’nin o dönem henüz yeni anlaşılmaya başlandığını söyleyebilirim. Kendi şiirini kurmaya çalışan hemen her gençte İkinci Yeni’nin bariz izlerini görmek mümkündü. Bundaki esas pay bireylik meselesiydi. Seksen Kuşağı’nın toplumcu gerçekçi anlayışı erimeye yüz tutmuş ve nispeten vasat bir konuma taşınıyordu. Öte yandan majör politik sorunlardan kurtulamamanın sıkıntısını duyan, ama derdi meselesi bunları aşan, daha evrensel noktalardan bireyin varoluşuna odaklanan bir kuşak yükseliyordu.

Şu an yazılan şiire tam olarak hâkim değilim. Bu sözden esas kastım, ilk kitapları çıkan şairleri tam takip edemeyişimdir. Üstelik bir okur olarak en çok da şairlerin ilk kitapları ilgimi çeker. Ama bahsi geçen dönemde nispeten daha hâkim olduğumu söyleyebilirim. Zamanla seyir rotanız değişiyor ya da eve kitaplar yerine poşetlerle dönüyorsunuz. Kopmalar oluyor. Kolay dağılıyor, zor toparlanıyoruz. Gibi ve sair nedenlerle… Yaşamak zor iş.

 2-Şiirimin kaynağı şiirin kendisidir. Dünüyle bugünüyle. Bütünden parçaya, parçadan bütüne dilin bir tarihi vardır. Bakmayı ve görmeyi bilmek gerek. Buna işçilik katarsınız, üslubunuz olur, sesinizi ayırt edersiniz tüm o sesleri olabildiğince bilerek ve reddederek. Malzemeyi yoklarsınız, yani hayatınızı, buna tesir eden ayrıntıları. Mesela fay hatlarını ve kaynayan derinlikleri, mesela karanlık bir bakışı, bir tedirginliği ya da aydınlık bir gülüşü, bir portakalı, kabukları… Bunları bir yeter kaide olarak alıyorum. Kaynağı her şey olarak görebilir, sınırları genişletip daraltabilir, kaideyi daha da yukarıya taşıyabilirsiniz. Taşımalı da…

Gelenek ya da kanonik bağlar… On yıl kadar evvel bir söyleşide şu cümleyi kurmuşum: Şiirin şeceresi bilinmeli ama baba reddedilmelidir. Aynı noktadayım. Ama birileri yahut okur, tutar sizi bir yere yerleştirir, bu kaçınılmazdır. Bu konu bana uzak, edebiyat tarihçiliğine yakın bir yere düşer.

Edebiyat güçlü bir akrabalıktır ve etkiden kaçanlar kendilerini bu soylu akrabalığa yakıştırmayanlardır… Kime ait olduğunu hatırlamadığım bu güzel sözü aynı zamanda çok kurnazca bulurum. Aynı tavırla konuyu dağıtabilmişsem ne mutlu!

3-Bizde eleştiri ciddi bir kültürel sorun. Önceki kuşaklar da bundan yakınıyordu. Biz de yakınıyoruz. Sanırım bir çeşit Ortadoğululuk bu. Bizde mayası tutmuyor bu işin. Duygu mantığa baskın. Reflekslerimiz çok hızlı işliyor. Hazımsızız. Hemence galeyana gelebiliyoruz. Tahammülsüzüz. Yüz yıldır aldığımız eğitim de cabası. Bir linç toplumuyuz.  Böyle bir kültürel doku içinde eleştiri nasıl mümkün olsun? Şiir de dahil, sevdiğimiz eserleri inceliyoruz. Bu oluyor. Bunun değerli olduğunu söylemeliyim. Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek, Mahmut Temizyürek, Ahmet Soysal, Ali Galip Yener, Necmiye Alpay, Veysi Erdoğan gibi isimler bu konuda iyiler. Eleştiriyi de içeren ciddi incelemeler yapmış bu isimler. Ama yukarda eklemişsiniz. İncelemeyi tanıtımla karıştıranlar çoğunlukta. Kafa kol ilişkisini bir yana bırakarak söylüyorum, donanımsızlık başat mesele. Birileri önemli yerlerde bunu çok rahat yapabiliyor. Sonra herkes ben de yaparım deyince bu noktaya geliyoruz. Bir de görünme çabası var. Hız ve seri üretim, kaliteyle ters orantılıdır. Bu çağın hastalıkları bunlar ve fena halde bulaşıcılar.

Şu notu eklemeliyim: Edebiyatımızda eleştiri kadar açlığı çekilen bir alan yoktur. Bu yüzden zaman zaman yapılan veriştirmeleri bile taçlandırabiliyoruz. Bunun ayırımını iyi yapmak lazım.

 4-Biraz karışık bir durum. Şiir 2000’lerin başından sonra bir tür kirliliğe doğru gitti. Vasat bir çoğunluğun İkinci Yeni etkilenimleri ve kafiyeli duygulanımları şiir diye dergilerde yayımlandı. Bir dönem sonra bunları kitap diye bastılar. Sosyal medya üzerinden çok tık aldılar ve şair oldular. Kimi editörlükten geçindi kimi onu bunu tanıtan yazılardan. Belli bir kesimin her yerde görünmesi bir tür antipatiyi beraberinde getirdi. Çok alçakgönüllü görünerek her dergide boy gösterenler, kırk küsur kitap basanlar, marjinal gözükmeye çalışanlar… Bir de hiçbir şey üretmeden her şeye tepki verenler… Şiir ortamı onlara kaldı (!) Şiir değil ama. Gariptir ki takip ettiğim isimlerin hemen hiçbiri dergilerde kolay kolay boy göstermedikleri gibi öyle hemence de kitap yayımlamadılar. Şu isimler üzerine bir düşünmek gerek: Metin Kaygalak, Selim Temo, Seyyidhan Kömürcü, Mehmet Erte, Hüseyin Kıran, Gonca Özmen, Veysi Erdoğan, Ayhan Kurt, Sinan Oruçoğlu, Nilay Özer… İçlerinden bazılarının öykü/roman yazdıkları da biliniyor.

İkincisi öykü aynı dönemde ışıl ışıl parlıyordu ve çok iyi öykü kitapları ardı sıra yayımlanıyordu. Okumalarım birden öykü ağırlıklı olmaya başladı. Bilirsiniz, bir kitap onlarca kitaba kapı olur ve böylece alır gider. O dönem yazdığım şiiri anlatıdan sağaltıyordum. Şiir dosyam (Dağınık Kara) bittiğinde anlatıya yönelik güçlü bir açlık duyduğumu hatırlıyorum. Kendimi peş peşe dört metin yazarken buldum. Bu şiiri terk değildi, ama öyküye böyle bir geçiş oldu bende.

Öte yandan, bizler, verimlerimizi nasıl bir alan içinde değerlendireceğimize karar verirken bazen farklı bir kaba ihtiyaç duyabiliriz. İşinizi iyi yaptığınız sürece bu bir zenginliktir. Okur özeni, samimiyeti, özgünlüğü mutlaka algılar. Ama okur bazen buna tavır da alır. Belki tek yönlü görmek tanımlamak için daha elverişlidir. Bazen de sizi başka bir alan içinde görmek istemezler. Öykü yazanlar size şair, şiir yazanlar size öykücü der mesela. Bunlar var. Ben zenginlik olarak görüyorum. Bir şeyi kötü yaptığınızda sorun yoktur. Önemsenmez. İyi yaptığınızda bazen bu şekilde üst başlıktan yerilirsiniz. İçeriğe ise temas edilmez kolay kolay. Her şey ordadır oysa.

 

 

OĞULCAN KÜTÜK: ŞİİRDEN ÖYKÜYE YÖNELİŞ OLUMSUZ BİR DURUM SAYILMAZ

1-İlk şiirim 2014 yılının son aylarında yerel bir edebiyat dergisinde yayımlanmıştı. Aradan çok uzun yıllar geçmemesine rağmen yine de şimdiki gibi karışık ve ayrıştırıcı bir ortam hatırlamıyorum pek. Belki de vardı, ben görmüyordum. Ki şiir dediğimiz şey zaten bir avuç insanın derdi. Hep öyle oldu. Bu kadar azınlığa rağmen neden böyle gittikçe katılaşan bir ortama dönüştü -elbette kendimi de katarak söylüyorum- nerede hata yaptık, anlamış değilim.

2-Çıkış noktası öfke olmakla beraber, hayatımız,  ayrılıklarımız, kavuşmalarımız… Yani uzatmadan, şiir benim için ilk önce ve mutlaka kalple ilgili bir alana dahil.  Temel derdim bu. Gelenek kavramına gelince bu konu için fikrimi sorduklarında Eliot’un şu sözlerinden bahsetmeye çalışıyorum:

Gelenek, hemen bir önceki neslin başarılarını körü körüne taklit etmek anlamında kullanılacaksa, ondan kaçınılmalıdır. Buna benzeyen ve doğar doğmaz kaybolup giden akımlar görülüyor; yenilik tekrardan daima daha iyidir. Fakat gelenek bundan daha geniş bir anlama sahiptir. O hiçbir gayret sarf etmeksizin edinilecek bir miras değil. Eğer geleneğe sahip olmak istiyorsanız, çok gayret sarf etmeniz gerekir. Mesela bir tarih şuuruna ihtiyacınız var.”

 

3-Eleştiri mekanizması eskisi gibi düzgün işlemiyor. Çoğunlukla eleştiri başlığı altında mantıksız bir iyimserlikle övülen kitapları görüyoruz. Bu durum ne şiire ne şaire yarar. Esasen eleştirinin hakiki bir eleştiri olabilmesi için yapıtın olumlu ve olumsuz yönleriyle ortaya serilmesi gerekir. Olumsuz yönler neden gözardı ediliyor? Eleştiri mekanizması ne kadar doğru işlerse şiir üzerine düşünme alanı o kadar genişler. Biz de şiirimizi yazarken eleştirel düşünebilmeliyiz. Dönemin şiirini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Böyle bir durum varsa da Osman Çakmakçı bunu bir dönem yapmıştı. Gerçekten doğrucu eleştiri yazıları yazdı ve yazdıkları şiir odaklıydı. Genellikle şair odaklı eleştiri yazıları okuduk biz. Burada sorduğunuz “dönemin şairlerini merkeze alan”dan kastınız eğer sanatçıya yönelik eleştiri ise, bunu söylemek zaten mümkün değil. Böyle araştırmacı eleştiri yazıları günümüzde çok nadir… Kastınız şaire çalışan eleştiri metinleriyse, tam üstüne bastınız. Demek istediğim, evet, şaire çalışan metinler var ve bunlar eleştiri başlığı altında toplanıyor. Bizim amacımız şairi yükseltmek mi yoksa onun şiirini incelemek mi? Bu soru, eleştiri yazan herkesin kendisine sorması gereken ilk soru.

 4-Şiirden öyküye yöneliş, kendini bulma durumuyla ilgili. Türlerarası geçişler olabilir. Yazan kişi belki de öykü metni yazarken daha iyi olduğunu düşünmüştür ya da farkına varmıştır. Bu demek değildir ki bir daha şiir yazmayacak. Hem öykü hem şiir türüne verim sağlanabilir. Şiirden öyküye yöneliş öyle olumsuz bir durum sayılmaz. Şiir bu durumda kan kaybetmez. En önemlisi bu çok yönlülüğün yazara kattığı bakıştır ki, bu çok önemlidir. Aynı zamanda edebiyat tarihimizde bunun birçok örneği var. Hem şiirden romana ya da öyküye geçmiş ve hep kurgu türünde kalmış, hem de birçok türe katkı sağlamış önemli yazarlarımız var. Bu durumun değerli olduğunu düşünüyorum. Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım. Şiirin insanı yıpratan bir yanı yok mu? Mesai harcamak gerek, diğer türlere nazaran derdimizi daha kısa anlatacağımız için etkili bir üsluba ulaşmak gerek. Üstelik kelimelerin, okunuş biçiminin, uyandırdığı hislerin, yazılış biçiminin kısacası her noktanın önemle üstünde durulması gereken bir tür… Diğer türlerden üstün tutmak gibi düşünülmesin fakat şiirin şairini hem ruhsal yolculukta hem de pratikte ne kadar yıprattığı düşünülsün. Roman ya da öykü için belirli teknikleri ortaya koyabilirsiniz. Şiir için aynı şey söz konusu değil. Şiir aynı zamanda metafizik bir tür… Bu durumu farkeden, ürkerek öyküye geçiş yapanlar da olabilir diye düşünüyorum.

 

 

 

YAPRAK DAMLA YILDIRIM: GELENEKTEN YANA DEĞİLİM

1-Şiirim ilk kez Varlık dergisinin 2014 Eylül sayısında yayımlandı. O gün ve bugün arasında şiir ortamı kıyası yapabileceğimi sanmıyorum; çünkü dört sene, böyle bir karşılaştırma için oldukça kısa bir zaman. “Tarih” olamayacak denli yakın bir tarih yani… Kaldı ki bizler şiir hayatının başında şairleriz. Bu türden kıyaslara kalkışmak için en az bir kuşağın değiştiğine şahitlik etmemiz lazım gelir önce. Değişimin doğasını değişimin içinden tanımamız gerekir.

2-Kim darılır, kim gücenir bilemem; ancak ben gelenekten yana değilim. Gelenek saplantısını milenyumun hızına, kırıklı yapısına, öncesiz ve sonrasızlığına uygun bulmuyorum. Sadece Türkçe edebiyatta değil dünya edebiyatlarında da geleneğe bakışım bu yönde. Geleneği bütünüyle yok saymaktan bahsetmiyorum; onu olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu şekilde algılamaktan bahsediyorum. Geleneği yeniden üretme sevdasına kapılmamaktan… Bunun bir manası da getirisi de yok çünkü. Şiirimin kaynağıysa bugün… Bugün ne yaşanıyor, yaşanmış şeyler nasıl anılıyor, bu yaşananlar nasıl anlatılacak? Zamansallığı böyle “bugün” üzerinden kurmak lazım sanırım. Bugünün şairleri olarak bugünü bugüne uygun yazmayacaksak neden şiir yazalım?

3-Bu konuda biraz “bilmiş bilmiş” konuşacağım, mazur görülsün. Çünkü önce edebiyat, ardından da eleştiri üzerine eğitim aldım ve ihtisasım gereği bu türden bir yorum yapmaya epey yetkin hissediyorum kendimi: Türkiye’de edebiyat eleştirisi çok ilkel kalmış bir alan. Özellikle şiir eleştirisi… Eleştirmenlerin -yahut eleştirmen olmak isteyenlerin, Türkçe edebiyatın dışına çıkıp eleştirinin çağdaş örneklerini incelemeleri şart… Mevcut durumda nitelikli şiir eleştirisi yok denecek kadar az. Olanların bir kısmı geriye dönük eleştiriler, yani önceki kuşakların şiirleri hakkında incelemeler; kalanlardaysa durum vahim. Yeni çıkan şiir kitaplarına yönelik eleştiriler ya kitap tanıtım yazısına dönüyor ya da kişilerin birbirleri hakkında olumlu ya da olumsuz -fakat muhakkak şahsî ve öznel- görüşlerini “şiir eleştirisi” kisvesiyle dayatmalarıyla sonuçlanıyor. Bu yüzden hayır, dönemin şiiri veya şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden ve dolayısıyla nitelikli eleştirilerden bahsetmek maalesef mümkün değil.

4-Ben temelde şair, öykücü, roman yazarı ayırmaksızın herkesi edebiyatçı olarak görüyorum. Bizim işimiz edebiyat: edebiyat eseri üretmek, bu kadar… Her düşüncenin, duygunun, durumun gereksindirdiği bir söylem biçimi var. Edebiyatçının yapacağı şey; anlatmak istediği şeyi, dilin imkânları dâhilinde, o anlatının doğasına uygun biçimde aktarmak. O yüzden şairlerin öykü yazmaya yönelmesine dair bir tespiti değerlendirmem tanımlarım itibariyle mümkün gözükmüyor. Neyi nasıl anlatması gerekiyorsa öyle anlatmalı edebiyatçı. Okur şiirden ziyade öyküyü tercih ediyorsa şayet, bu da aynı şekilde okurun hangi anlatıyı hangi araçla alımladığı ve alımlamayı tercih ettiğiyle alakalı bir durum olsa gerek. Yayıncılara gelirsek, onların eğilimleri de elbette okurun ilgisine paralel şekillenecektir; okur öykü istiyorsa, yayıncının öyküye ağırlık vermesi normaldir. Ancak okura ve yayıncılara dair söylediklerim bütünüyle akıl yürütme ürünü, gerçekte şiirden öyküye bir yöneliş olup olmadığına dair bir genelleme yapmam olanaksız. Bu konuda şahsen bir araştırmam yok. Başkasının araştırmasına da rastlamadım. Bu durumda kesin çizgilerle konuşmak yok yere ahkâm kesmek olur.

“Kardeşim, Türkiye’de düello yasak”

Refik Durbaş İle Şiirin Gizli Tarihi Üzerine

Söyleşi: Fatin Hazinedar

Şiirimizin çıraklığını yazdığı sürece sürdüren usta şair Refik Durbaş’ı tedavi gördüğü hastanede kaybettik. Dergimizin Ocak 2017 tarihli 3. sayısı için Fatin Hazinedar sormuş, Refik Durbaş yanıtlamıştı. Ustamızın ardından bu söyleşiyi okuyucularımızla tekrar paylaşıyoruz. 

Yeni e
Foroğraflar: Kadir İncesu

  • Doğan Kitap tarafından yayımlanan son kitabınız Şiirin Gizli Tarihi ile ilgili yapacağımız söyleşiye kitabın adı ile başlamak istiyorum. Zaman zaman edebiyatta aynı isime sahip kitaplara rastlıyoruz. Bu kitabın adı da İlhan Berk’in bir şiir kitabının adı ile aynı. Siz bu adı seçerken İlhan Berk’e bir selam mı verdiniz? Söz ilhan Berk’e gelince onunla nasıl tanıştığınızı kitabın sayfaları arasında var. Kitabın sayfaları arasında olmayıp hâlâ sizin hafıza sayfasında olan başka bir anınız ya da anılarınız varsa bizimle paylaşır mısınız? 

Devamını Oku

Soruşturma: Gözetim çağında şiir

Görmenin, görülmenin özetle tesadüf etmenin çoğaldığı bir zamanda şiirden konuştuğumuzda nerede dururuz? Sorunun cevabı ardışık sorular üretmekle verilebilir fakat bizi vardırdığı temel yer gelişen teknoloji karşısındaki duruştur. Yüklem, daha şimdiden bizi bir yerlere davet ediyor görünmekle birlikte sanıyorum o kadar da kolay bir durum değil, karşı karşıya olduğumuz. Teknik üretilebilirlik çağında (W. Benjamin) teknolojinin, sıradan bireyin bu zamana kadar ortaya çıkaramadığı, çıkarmaya çalıştığında bir takım engellere maruz kaldığı düşünce ve ideallerini arzu ettiği şekilde dolaşıma sokabildiği kanalları demokratikleştirdiği bir gerçek. Her bireye uzatılmış bir mikrofon ve bu mikrofonla dolaşıma giren kakafoni; dinlememenin, kulak kesilmemenin öfkesi, can sıkıntısı, başkasına yüzünü dönmemenin utancı…

Devamını Oku

Devrim Horlu: Şimdinin izlerini taşımayan şiir zayıf şiirdir

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirim 2006 yılında üniversite edebiyat kulübünün çıkardığı Yelken isimli fanzinde yayımlanmıştı. Yirmi yaşındaydım ve bugün olduğu gibi o vakitler de takip etmeye çalışıyordum şiir ortamını. Bugün şiir daha dallı budaklı, daha renkli geliyor bana. İki binlerin ortalarında yine farklı çıkışlar ve çalışmalar vardı. Bugünü etkileyen çok iş yapıldı o dönem. Bugün şiir, lirik dilin hâkimiyetini kırmaya ve başka bir yere evrilmeye çalışıyor. Türkiye her beş yılda bir kırılmaların yaşandığı bir memleket. Siyasi ve kültürel şoklar yaşıyoruz sürekli. Bu, haliyle birçok alanı etkilediği gibi şiiri de etkiliyor. Bu bağlamda düşününce iki binli yılların başı ile iki bin onların sonu arasında fark olması kaçınılmaz. Naif bir dilden daha sert ve cesur bir dile doğru geçti şiir. Olması gereken bu mudur değil midir, zamanla anlaşılır ancak ben bu durumdan şikâyetçi değilim. Lirik şiirler yazmış ve yazmakta olan biri olarak bu hüzünlü şeylerin artık midemi kaldırdığını söyleyebilirim.

Devamını Oku