100 YAŞINDAKİ BİLGE, EDGAR MORİN, KONUŞABİLİR MİYİZ?

AYŞEGÜL TÖZEREN

Yeni milenyumun ikinci on yılı başlarken, evrimin eskilerinden virüsler, sosyologları, felsefecileri şaşırtmaya hazırlanıyordu. İktisatçıların deyimiyle, unutmaya yüz tuttuğumuz riskler yani gri gergedanlar hareketleniyordu. O gri gergedan, yıllardır mikroskoplardan göz kırpan korona virüstü. Ekolojistler, virologlar ve halk sağlıkçılar içinse beklenen gerçekleşiyordu. İnsanın hayvanla ilişkisi arttıkça, dahası antroposen çağda her gün daha fazla yaban hayat tahrip edildikçe, ulaşım sıklığı çıldırmış bir eğri ile zirveye çıkarken, zoonotik salgınları tahmin etmek zor değildi.

TARİHİN SAĞLAMA YAPTIĞI GÜNLER

Mikronluk virüsün boşa düşürdüğü, felsefeciler arasında Byung Chul Han da bulunuyordu. Oysa ki Yorgunluk Toplumu’ndaki günümüze ilişkin keskin tespitlerine değer veriliyordu. O kitabında şöyle yazmıştı: “Her çağın nevi şahsına münhasır hastalıkları vardır. Nihai olarak antibiyotiğin keşfiyle sona eren bakteriyel hastalıklar çağı gibi. Gribal salgın karşısında duyulan muazzam endişeye rağmen bizler bugün viral bir çağda yaşamıyoruz. Bağışıklık tekniği sayesinde o çağı çoktan geride bıraktık.” Oysa, Han, fena halde yanılıyordu, çünkü Gaia bizi virosferde yaşadığımıza ilişkin ani bir anımsamaya hazırlıyordu.

Çok yakın tarihimizdeyse bugünlerin sert virajına daha girmediğimiz d/günlerde, genetik dizilimdeki bozukluğu kesip atacak, bir makas bile keşfedilmişti ve yetmeyen organlara yönelik sadece organ verici olarak kullanılabilecek kimeraların hayalini kuruyorduk. Dahası transhümanizm tartışmaları başlamış, yarı biyolojik yarı robotik kollarla ölümsüzlüğe erişebilirdik. Dünyadaki teknolojik gelişmeler çok hızlanmıştı, artık bir müzik albümünü baştan sonuna kadar ne zaman dinlediğimizi hatırlamıyorduk bile. Bundan birkaç sene önce Robo-Tizm kitabında Can Batukan şöyle yazmıştı: “Nereye gidiyoruz diye sormuyoruz çünkü buna vaktimiz yok artık. İnsan olarak kendimize ve ‘anın kendisine’ ayırabildiğimiz vakit daraldıkça aslında biz de robotlaşmaktayız. Facebook’ta bir videoyla karşılaşma ve izleme süremiz 15 saniyedir. Öte yandan biz artık şiir kitabı okumazken, bir müzik albümünü baştan sona dinleyemezken, sinema filmi yerine aksiyon ve animasyon arasında boğulmuş otomatik kurgular ya da işten gelindiğinde yemek sonrası rahatlamamız için tasarlanmış dizi ve yarışma programlarını izlerken robotlar, androidler ya da yapay zekanın kendisi Turing testini geçeceği güne doğru kararlı bir biçimde ilerlemekte ve daha da önemlisi bizim artık tahammül edemediğimiz bu sanat, bilim ve felsefe alanlarının tümüne derinlemesine girmeyi denemektedir.

“İNSANLIĞINI ONAYLA.”

Henüz sayborglar, bilebildiğimiz kadarıyla, Turing testini geçemediler, yani hala insanlığı insan olduklarına inandıramıyorlar. Ancak bir web sitesine girerken, “robot olmadığımızı” doğrulamak zorunda kaldığımıza göre, insanlığımızı onaylamakta olduğumuzu da unutmamamız gerekir. Demek ki, o gün çok uzak değil…

Yaklaşık bir buçuk yıldır, yaşadığımız dönüm noktasını, ekolojistler bu kadar kısa bir zaman aralığı ile ifade etmiyor. Çünkü bu gerçekleşenin, küresel iklim kriziyle çok yakından ilişkili olduğunu ve dünyanın çok daha uzun süredir ısınmaya başladığının farkındalar. İnsanlığı antroposen çağın konformizminden uyandırmaya çalışan iklim aktivistleri “kıyamet tellalları” olarak da görülüyor. Oysa savundukları tez tamamen bilimsel olmakla birlikte, gelişmiş ülkeler ve birlikler için artık iktisadi kardan çok karbon-nötr toplumlar olmak daha hayati. İnsanlık, ilerleyen teknolojiyle “sonsuz” olmak gibi bir tatlı hayale kapılmış görünüyor.

“HARDCORE TARİH” ANLATISI

“Hardcore Tarih” podcastleriyle tanınan Dan Carlin’in Elif Günay tarafından yeni Türkçeleştirilen Sonumuz Hep Yakın kitabını hatırlamakta yarar var. Kitap pandeminin hemen öncesinde 2019 yılında yazılmış, şöyle başlıyor: “Sizce bir gün modern uygarlığın sonu gelecek mi ve şehirlerimiz yerle bir olacak mı?

Önsözün sonunda Carlin, kendi deyimiyle “uzak bir aynaya” bakıyor ve şu soruları soruyor: “Elinde ‘Sonumuz Yakın!’ yazılı bir pankart tutan, dandik bir Nostradamus gibi olacağım ama Tunç Çağı’nda yaşanan çöküşün modern bir versiyonu bizim de başımıza gelebilir. Ya da antik dönemde Asurlularda olduğu gibi şu anki küresel süper güç de aniden dağılabilir ve dev bir jeopolitik boşluk oluşabilir. Roma’nın günümüzdeki dengi, tıpkı Roma İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bir pandemi baş gösterebilir ve eğer yeterince kötü olursa, bizlere modern tıptan önce insan hayatının neye benzediğini hatırlatabilir. Nükleer bir savaş çıkabilir veya çevresel bir felaket bizleri bekliyor olabilir. Gelecek nesillerin kitaplarda, insanlığın uçlardaki deneyimlerine veya yapılmaması gereken şeylere örnek olarak okuduğu şeylerden birine dönüşebiliriz.

Antroposen çağın ruhunun kendisi, insan merkezci yaklaşım, yapılmaması gereken şeylerle dolu… Endüstriyel hayvancılığın kontrolsüz büyümesi, onunla birlikte yem bitkilerinin tarımının plansız artışı, dolayısıyla sulak arazilerin dahi susuz kalması, Tuz Gölü ve Gediz’de gördüğümüz yanlış sulamadan dolayı allı turnaların ölümü, okyanusların ve denizlerin plastikle dolması, balıkçılıktaki yine endüstriyel yaklaşım… Saymakla bitmez. Elbette, kibir tipik bir insan özelliği ancak geçmişi anımsamak, bunun için iyi bir panzehir olabilir. Carlin’in kitabındaki “Tarihteki İlk Pandemi” anlatısı ilginç. MS 541 yılında dünyanın ilk gerçek pandemisi olarak tarihçiler tarafından anılan Justinianus Vebası baş göstermiş, şu ankinden çok daha düşük bir nüfusa sahip olan dünyada yüz milyon insanın salgında öldüğüne inanılıyor. Ve bu salgın o zamanki ismiyle Konstantinopolis’i, şimdiki adıyla İstanbul’u vurmuştu. Bir başka deyişle, ilk gerçek pandemi belki de bu yazıyı okuduğunuz kentte yaşanmıştı. Hastalık deniz ticaretiyle geniş bir coğrafyaya yayılmıştı ve yaklaşık olarak MS 750’de yok olmuştu.

Veba yıllar içinde eskisi kadar adı anılan bir hastalık olmamaya başladı. Ancak onun yerini viral etkenler ve iklim krizinin tetiklediği çevresel felaketler alıyor. Belki gelişen teknolojiyle birlikte, eskisi kadar ölümcül olmasalar da, insanlık için bir tehdit oluşturmadıklarını söylemek yanlış olur.

FERFORJEDEN TUĞLA BALKONLARA BİR YAŞAM…

Antroposen çağda iktisadi hırsları her şeyin önüne koyduğumuz bu dönemde dipsiz bir uçuruma bakıyoruz. Elbette ki uçurum da bize bakıyor… İlerlemenin hızından başımız dönmüş, bizi eskiden yoran, risk yaratan durumların artık yerinin olmadığını düşünenlerin aksine 100 yaşındaki bir bilge Edgar Morin, 2020 yılında bir metin kaleme aldı. Başlık açıktı: Yolumuzu Değiştirelim / Koronavirüsün Öğrettikleri. Çevirmen Murat Erşen Türkçeleştirmişti.

Yolumuzu değiştirmemizi öneren Morin’in doğum günü geçtiğimiz günlerde Paris’te bilgeliğine ve entelektüelizmine yakışır bir biçimde onurlandırıldı. Ancak en azından bizim coğrafyamızda son kitabı çok tartışılmadı. İspanyol Gribi’nin henüz etkileri silinmeden dünyaya gözlerini açan Edgar Morin, ilk yaşamsal krizi, 1929 yılındaki iktisadi çalkantıyla birlikte deneyimledi. Babasının ferforje yaptırmayı düşündüğü balkonlar bir anda tuğlaya dönmüştü. İkinci Dünya Savaşını yaşadı, bu Morin’in Nazi karşıtı düşünce yapısını da ortaya çıkardı. Entelektüel krizlerin ardından 68 Mayıs’ı onun için de beklenmedik olacaktı. O dönem başladığında, Henri Lefebvre’nin derslerine vekalet etmek üzere Çin’de olsa da olan biteni Le Monde’dan gün gün takip edecekti.

EDGAR MORİN’İN YAŞAMINI DEĞİŞTİREN RAPOR

Yaşamına yeni bir boyut katacak raporsa, bundan 4 yıl sonra ortaya çıkacaktır: Meadows Raporu. Bu rapor, MIT’de eğitimci olan Profesör Meadows tarafından 1972 yılında kaleme alınacaktır. Metinde, doğal çevrenin giderek genişleyen tükenişini işaret etmektedir. Rapor, sadece Morin için değil, onların, yüzlerin, binlerin ekolojik uyanışı içi katalizör haline gelecektir. İkinci Dünya Savaşı’nda, 68 Mayısında uyanan direniş ruhu Morin’in yarım yüzyılı devirirken, bir kez daha içinde uyanmıştır ve o yaşadıkça sönmeyecektir.

Edgar Morin, dünyayı yakından takip ederken, bize çok eskide kalmış değerleri de hatırlatmaktadır, kitabında salgın günlerini anlatırken şöyle yazmıştır: “Karantinada fiziken hiç olmadığımız kadar kapalı kaldık ancak dünyanın kaderiyle hiç olmadığı kadar açık bir bağlantı içindeydik aynı zamanda.” Morin, insanın her şeyden yüksekte bir tahta oturduğu yanılsamasına kapılsa bile, yer ayağının altında titremeye başladığında, kaderinin dünyadan daha iyi bir durumda olmayacağını anımsatıyor. Onca ilerlemeye rağmen… Morin’e göre bu yanılsamanın temelinde, teknolojik değişimin sadece insanın ilerlemesine yol açacağı inancı yer alıyor. İnsanlık elbette transhümanizmle ve yapay zekayla kuracağı panoptikan düzeyindeki denetimle “küçük sorunları” aşacağını düşünüyor olabilir. Oysa değişimin sayısız sonucu olur.

“YOKSA VİRÜS BİZİM DELPHOİ KAHİNİMİZ Mİ?”

Morin, kitabının ilerleyen sayfalarında şöyle bir soru sorar: “Yoksa virüs bizim Delphoi kahinimiz mi? Herakleitos’un yazdığı gibi: Kahini Delphoi’da bulunan Tanrı öngörüsünü açıklamadığı gibi gizlemez de, onu anlamak için bir işaret sunar sadece.” Pandemi, dünyamızın çelişkilerine yenilerini katmadı, var olanları daha da görünür hale getirdi ve bu çelişkileri bir kez daha düşünmemiz gerektiğini anımsattı. Virüs bir bilgisayar oyununda gibi insani her gelişim karşısında yeni bir varyant çıkarıyor. Bilim şunu biliyor ki, yeni varyantların ortadan kalkması için yeryüzünün her köşesindeki bulaşımın durması gerekir. Bunun için “tek sağlık” kavramı gelişmiştir. Oysa şu anda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üçüncü doz aşıyı tartışırken, daha ilk dozuna bile erişemeyen yoksul ülkeler mevcut ve şu bir gerçek ki, onlar iki doz aşı olmadan, aşıya erişimi olanlar on doz dahi olsa salgın durmayacak. Bu yüzden sağlık gibi temel haklarda erişim fırsatının eşit olması gerektiğini dünyanın tekrar tartışması gerekiyor. Virüsün anımsattığı dünyanın yaşadığı çelişkilere bu, sadece bir örnek.

Morin, kitabında bu çelişkilerin hafiflemesi için iki temel hat çiziyor. Birincisi büyüme ile küçülmenin harmanlanması. Sağlık, eğitim, yeşil enerjiler, agro ekolojik tarım, dayanışmacı-sürdürülebilir ekonomi, onarım zanaatları büyürken, kısa ömürlü ve göz boyamaya yönelik ekonomiden uzaklaşmak, hava trafiğini, endüstriyel gıda ve tek kullanımlık nesnelerin üretimini azaltmak. İkinci hat olarak da böylelikle, kalkınma yani teknik ve ekonomik gelişme ile, kapsayıcılığın yani dayanışmanın kol kola gideceğinden bahsediyor.

HOMO COMPLEXİCUS

Edgar Morin, yeni bir yeryüzü ve insanlık politikasını tartışmaya açıyor. Siyasetin bireysel mutluluk getirmeyeceğini, zaten siyasetin amacının da mutluluk olamayacağını biliyor. Devamını onun sözleriyle ifade etmek daha doğru: “Siyaset mutluluğu yaratmasa da herkesin şiirsel biçimde, yani gelişip serpilerek, paylaşım ve duygu ortaklığı içinde yaşama imkanını destekleyip kolaylaştırabilir.

Mümkün dünyaların en iyisi ütopyası yerini daha iyi bir dünya umuduna bırakmalıdır,” derken de, “yeniden canlandıracak bir hümanizm için” bir denklem kuruyor: “Yeni doğacak hümanizm, hayvanlığımızı ve doğaya göbekten bağlı olduğumuzu kabul eder, fakat zihinsel ve kültürel özgüllüğümüzü de yabana atmaz. Kırılganlığımızı, istikrarsızlığımızı, hezeyanlarımızı, cinayetlerin iğrençliğini, işkenceyi, köleliği, düşüncenin berraklığını ve körleşmesini, tüm sanatlarda verilen şaheserlerin yüceliğini, muazzam teknik yaratıları ve aynı tekniğin yarattığı yıkımı tanır. İnsan aynı anda hem sapiens (bilge) hem demens (deli) hem faber (alet yapan) hem mitologicus hem economicus hem de ludens’tir (oyun oynayan), kısacası insan Homo complexicus’tur. Pascal’in kararlılıkla ifade ettiği gibi: ‘Öyleyse nasıl bir vehimdir bu insan!’”

EROS’UN SAFINDA YER ALMAK

Dünyanın içine düştüğü, insanlığın yarattığı karmaşaya rağmen yüz yıllık serencamı görmüş bilge kitabının son satırlarındaysa, yine de umutlu: “Biliyorum ki, kozmosun serüveni içinde, insanlık yeni bir tarzda, onu birleştiren Eros ile onu karşı karşıya getiren Polemos ve yok oluşa sürekleyen Thanatos arasındaki ilişkinin çetrefil öznesi ve nesnesi, Eros’un payı başlı başına belirsiz, zira körleşebilir ve o zaman akıldan daha çok akıl, sevgiden de daha çok sevgi talep eder.

Macera her zamankinden daha belirsiz, her zamankinden daha korkunç ve her zamankinden daha heyecan verici. Bu maceraya kapılmış giderken Eros’un safında yer almak mecburiyetindeyiz.

Hey, Morin, konuşabilir miyiz?…