100. YILINDA MUSTAFA SUPHİ VE YOLDAŞLARININ TÜRKİYE’YE DÖNÜŞÜ ÜZERİNE

HAMİT ERDEM

10-15 Eylül 1920 tarihinde Bakü’de Türkiye Komünist Teşkilatları Birinci Kongresi adıyla bir kongre toplayan Mustafa Suphi ve yoldaşları, Kongre ertesinde Türkiye Komünist Fırkası adını alan partinin faaliyetini Anadolu’ya nakletmeye karar vermiştir. Mustafa Suphi Anadolu’ya dönüş konusunda Taşkent üzerinden Bakü’ye geldiği 1920 yılının Mayıs ayından itibaren çeşitli faaliyetler içine girmiş hem Anadolu’daki sol ve komünist çevrelerle yeni ilişkiler kurmayı gündemine almış hem de -Anadolu’da- artık şekillenmekte olan Kemalist yönetimle çeşitli temaslar yürütmüştür.

Mustafa Suphi’nin Kemalist yönetimle kurduğu ilk doğrudan ilişki, 15 Haziran 1920 tarihli mektubunun Süleyman Sami eliyle Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırılmasıyla başlamıştır. Bu mektupta Mustafa Suphi, Türkiye Komünist Teşkilatı’nın Anadolu’daki Ulusal Kurtuluş Savaşı’na desteğini belirtmiş, ayrıntılı bilginin Süleyman Sami tarafından verileceğini ilave etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Mustafa Suphi’nin bu mektubunu hemen yanıtlamış, ikinci mektubunu 13 Eylül 1920 tarihinde yazmıştır. Her iki mektupta da Mustafa Kemal Paşa; “Türkiye İştirakiyun Teşkilatının da aynı kanaat ve gaye ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle telakki ettik” diyerek, tam yetkili kişilerden oluşacak bir heyetin Ankara’ya gelmesinin uygun olacağını yazmıştır.

Diğer taraftan Türkiye Komünist Teşkilatı’ndan Talibzade Yusuf Ziya ve Salih Zeki Erzurum’da Kazım Karabekir ve Trabzon’da Miralay Rüştü ile görüşerek Mustafa Suphi’nin mesajlarını iletmişlerdir. Bütün bu temaslarda yanıtı aranan soru: Türkiye Komünist Fırkası’nın Türkiye’de açık ve yasal faaliyet gösterebileceği bir zemin var mıdır ve Hükümet bu soruna nasıl bakmaktadır?

Kazım Karabekir 3 Ağustos 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafında Bakü’den gelen temsilcilerle yaptığı görüşmelere değinmiş; onlara Ankara’ya gitmeleri ve sorunu Meclis ile çözmeleri gerektiğini, gelen heyetlerin de bunu kabul ettiğini belirtmiş, bir anlaşma zemini oluştuğunu yazmıştır. Bu ziyaretler ve mektup trafiğinden çıkan sonuç;1920 sonbaharında Hükümet’in, Mustafa Suphi ve Türkiye Komünist Fırkası’nın Anadolu’ya dönüşünü -gönüllü olmasa da- kabul ettiği yönündedir. Yine 1920 yılı sonbaharında Mustafa Suphi’de oluşan kanaat; onu tereddüde düşürecek olumsuz örnekler yaşansa da “fırkanın Anadolu’ya nakli” konusunda gerek Ankara’nın gerekse de Kazım Karabekir’in söz ve davranışlarından, bir engel çıkmayacağı kanaatindedir.

Aynı haftalarda Anadolu’dan gelen; paşaların Türk komünistlerini tutuklama haberleri, Ankara’da Hafi -gizli- TKP soruşturmasında yer alan Şerif Manatov’un Türkiye’den sınır dışı edilmesi ve Mustafa Suphi’ye uyarıları, Komünist Enternasyonal’in -Kafkasya’daki organı- Doğu Şurası’nın, Türkiye Komünist Fırkası’nın Türkiye’ye dönüşü konusundaki tereddütlü kararları; bu faktörlerin tümünü, Merkez-i Heyet’te “Anadolu’ya dönüş”ü tartışan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının değerlendirdikleri o günlere ait tutanaklardan anlaşılmaktadır. Ancak; Mustafa Suphi ve Merkez-i Heyet üyeleri, Anadolu’da devam etmekte olan millî mücadele, “Komünist Partisiz” yol alır ve başarıya ulaşırsa; mücadelenin fiili kuvvetini elinde tutan eski Osmanlı paşaları ve iktidarını adım adım kuran Türk burjuvazisinin, bu yeni kurulan düzende komünistleri sistemin dışına atmak, meşruiyetini hep tartışmalı tutmak ve giderek yok etmek politikasını ‘siyasetlerinin belkemiği’ yapacaklarını görmüş olmalıdır.

Bu durumda Mustafa Suphi ve Türkiye Komünist Fırkası önünde iki seçenek bulunmaktadır: Anadolu’da sürmekte olan büyük bir mücadele varken; ya paşaların tehditlerine boyun eğip –dönmeyip Bakü’de kalarak– mücadele gücünü tüketmiş, etkisiz, sürgünde bir Türk komünist partisine sahip olmak; ya da görünür görünmez tehditlere karşı koyup, paşaların ve elçilerin güvencelerine karşın yine de risk almak –ve mücadeleyi Anadolu’ya taşımak– seçenekleriyle karşı karşıyaydılar.

Mustafa Suphi ve Türkiye Komünist Fırkası Merkez-i Heyet’i Bakü’de, İsmail Hakkı ve Süleyman Nuri’den oluşan bir ‘Dış Büro’ bıraktıktan sonra 19 Aralık ile 25 Aralık tarihleri arasında gruplar halinde Kars’a doğru hareket etmiş, 28 Aralık’ta Kars’a gelmişlerdir. Mustafa Suphi heyetiyle aynı kafilede bulunan ve Ankara’ya gelmekte olan Sovyet Sefiri Budu Mdivani’yi Kazım Karabekir törenle karşılamıştır. Mustafa Suphi Kars’ta yaklaşık üç hafta kalmıştır. Bu sırada Ankara’dan Moskova’ya gitmekte olan Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Ali Fuat ile yine Sovyetlere gitmekte olan İktisat Vekili Yusuf Kemal ve Maarif Vekili Dr. Rıza Nur ile karşılaşmış ve görüşmüşlerdir.

1920 YILI SONUNA DOĞRU ANKARA’DA DEĞİŞEN SİYASİ ORTAM…

Doğu Cephesi’nde yukarıdaki gelişmeler yaşanırken 1920 yılının sonuna doğru Ankara’da siyasi ayrışmalar, yeni politik tercihleri ortaya çıkarmıştır. Hükümet, Mustafa Suphi ve beraberinde Anadolu’ya dönen komünistlerin Ankara’ya sokulmaması kararı almıştır. Olayların karşılıklı temaslar sonucunda normal işleyen olumlu bir süreçten tam tersine döndüğü tarih; 25 Aralık’ta (1920) Kazım Karabekir’in Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği ve -önceden kararlaştırıldığı üzere- “gelen heyeti bir refakatle Ankara’ya göndereceğim” telgrafından sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın Kazım Karabekir’e 29 Aralık’ta cevaben, “Heyet’le siz görüştükten sonra cevabınızın bildirilmesi” telgrafıyla değiştiği kesindir.

Bu telgrafa Kazım Karabekir’in yanıtı ve Mustafa Kemal Paşa’nın karşı değerlendirmesi (şimdilik) bilinmemektedir.

Bilinen ise, Kazım Karabekir’in bugünden itibaren uygulamaya koyduğu faaliyetlerden, çevirmeye başladığı kirli oyunlardan, Mustafa Suphi heyetinin Ankara’ya sokulmamasının nasıl ve hangi yolla engelleneceği konusunda Erzurum valisiyle yazışmaya başladığıdır.

Kazım Karabekir, Hükümet’in bu kararını Mustafa Suphi heyetinden özellikle saklamıştır.

1920 yılının son günlerinde devlete hâkim olan Kemalistlerin tehdit algılamasında ‘sol’ en üst sıraya alınmışken, –Kemalistler– Meclis’teki burjuva-eşraf-ağa bloğunun hararetli desteğini arkalarına alarak sol hareketi yok etmeye karar vermiştir.

Hükümet, Ankara’da -1920 yılı Mayıs ayından beri- faaliyet gösteren ve Halkçı-Komünist bir parti olan Yeşil Ordu Cemiyeti’nin etkisini ortadan kaldırmak ve ‘sol’u denetimi altına almak için18 Ekimde, yönetiminde paşaların, milletvekillerin ve üst bürokrasinin olduğu -Resmi- Türkiye Komünist Fırkası’nı kurmuş ve bunun dışındaki bütün sol ve komünist hareketi kanun dışı ilan etmiştir. 7 Aralık 1920’de kurulan Türkiye Halk İştirakiyûn Fırkası henüz bir ayını bile doldurmadan Hükümet’in terörüne maruz kalmış, yöneticileri tutuklanarak hapsedilmiştir. Büyük Millet Meclisi’nde yapılan tartışmalarda, Türkiye Halk İştirakiyûn Fırkası’nın; Müslüman-Komünist yoldaşlığını savunan; ‘Müslümanlığın ve Komünizmin’ birbirini tamamlayan ideolojiler olduğu şeklindeki; dünyaya ‘aşağıdakilerin’ penceresinden bakan, din ulularının yoksul ve ezilenlerin yanında olduğunu iddia eden, ‘inancın’ ancak ezilenlerin insanca yaşaması için gösterilecek çabada yattığını söyleyen düşünceleri, Meclis’te çoğunluk olan zengin-Müslüman milletvekilleri tarafından ‘zındıklık’ olarak ilan edilmiştir. Milletvekilleri İslam’da, mülkiyetin ve mirasın (ve iktidarın) kutsallığı ve dokunulmazlığı konusunda birleşmiş, Türkiye Halk İştirakiyûn Fırkası kapatılmıştır.

Ve İttihatçı geçmişine rağmen 1920 yılında sol ve komünist örgütlenmelere yakın duran Çerkes Ethem ve Kuva-yı Seyyare de bu günlerde ortadan kaldırılmıştır. O günlerde Mustafa Kemal Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın mektuplarına yansıyanlarla, Meclis’teki gizli oturumlarda hâkim olan ‘sol’ düşmanlığını da birlikte okumak gerekmektedir. Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’ya Eylül (1920) ayında gönderdiği mektupta şöyle yazmıştır: “…İzahatımdan anlaşılmıştır ki, bilâ kayd-ü şart Rus tabiiyeti demek olan dâhildeki komünizm teşkilatı gaye itibariyle tamamıyla bizim aleyhimizdedir. Gizli komünizm teşkilatlarını her surette tevkif ve teb’it etmek mecburiyetindeyiz…”

DÖNÜŞ GÜZERGAHINDA YAŞANANLAR VE SONRASI…

Dönüş yolu Türkiye Komünist Fırkası heyetinin gıyabında tam bir ölüm yoluna dönüşecektir. Bir tarafta hâlâ Anadolu’da iktidar düşü kuran kıyıcı bir İttihatçı mekanizma yaşamakta, diğer yanda Anadolu’da fiilen iktidar olan; burjuva devrimin yönetimini İttihatçıların elinden alan, Meclis’te, askerî ve sivil bürokraside, basında vb. bu iktidar yapısını giderek güçlendiren Kemalistler bulunmaktadır. Eski İttihatçılar ve Teşkilât-ı Mahsusa elemanları, yeni iktidar profiline uygun olarak Kuva-yı Milliye kumandanlarına dönüşmüşlerdir.

Doğu’nun Kumandanı Kazım Karabekir, Erzurum Valisi (Deli lakaplı) Hamit (Kapanlı) ve Mustafa Kemal Paşa arasında gidip gelen telgraflar; (25 Aralık 1920’de Kazım Karabekir’in Müdafaa-i Milliye Vekâletine gönderdiği telgrafla başlayan ve 29 Ocak 1921’de Erzurum Valisi Hamit’in Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği -şimdilik- bildiğimiz haberleşme trafiğindeki toplam 14 telgraf) Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 28 Kânunusani 1921’deki korkunç akıbetini belirlemiştir.

Kazım Karabekir ve Erzurum valisi Hamit, (Erzurum’da) Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk adıyla bir dernek kurarak, Kars’tan yola çıkarılan Türkiye Komünist Fırkası Heyeti’nin üzerinde bu derneğin örgütlediği milliyetçi-gerici-lümpen grupları saldırtmış, Erzurum Valisi Hamit, güzergâhtaki Bayburt Kaymakamı’na çektiği telgrafla aynı şekilde muamelede bulunulmasını istemiştir. Trabzon’a böyle bir terör altında giden Türkiye Komünist Fırkası Heyet’i orada devlet erkanının; valinin, jandarma kumandanı ve Müdafaa-i Milliye yöneticilerinin gözleri önünde darp edilerek kişisel eşyalarına el konulmuş ve Sürmene açıklarında bir teknede başı-bozuk elbisesi giydirilmiş jandarmanın ve Kâhya Yahya’nın adamlarınca öldürülmüştür.

Mustafa Kemal Paşa o günlerde Meclis’te yaptığı konuşmalarda; Anadolu’da, Kazım Karabekir, Vali Hamit ve Kuva-yı Milliye teşkilatları eliyle komünistlere karşı hazırlanan tuzağı, “Erzurumluların hassasiyeti” olarak anlatmış, Kazım Karabekir’e uzun uzun övgüler düzerek icraatlarına sahip çıkmış, Bakü’den gelen parti heyetinin ne pahasına olursa olsun Ankara’ya gönderilmemesi ve bu konuda tüm tedbirleri almada Kazım Karabekir’in tamamen serbest olduğunu ilan etmiştir.

Suikasttan sonra; Trabzon Valisi’nin, Hükümet’in, Kazım Karabekir’in ve Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Paşa’nın “olayla ilgimiz yok, bu bir deniz kazasıdır” argümanını sözleşmişçesine dile getirmeleri oldukça anlamlıdır. Bu büyük cinayetten sonra Hükümet’in hiçbir soruşturma yapmaması, sorumluların bulunması konusunda teşebbüste dahi bulunmaması, olayın boyutunun Erzurum ve Trabzon’u aştığını göstermektedir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, TBMM Reisi sıfatıyla 30 Haziran 1921’de Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı Faik Ahmet’i “Vatanperverane hissiyat ve milli vazifenizi şimdiye kadar olduğu gibi yapmaya devam etmenizi rica ederim” diyerek tebrik etmiş, aynı gün bir tebrik telgrafı da “Trabzon’da İskeleler Kahyası Yahya Reis Zade Yahya Efendi’ye” çekerek hizmetleri için teşekkür etmiştir.

Katliamın organize edilmesinde önemli rolü olan kişi Kazım Karabekir’dir. Kazım Karabekir, TKF yöneticileri katledildikten sonra Tiflis’deki TBMM temsilcisi Kazım (Dirik’e) bir telgraf göndermiştir. Kazım Karabekir’in bu telgrafı suçun kabulünün bir başka anlatımıdır:“…eğer Suphi olayını sorarlarsa, memlekette aleyhine büyük nümayiş olduğu için Batum’a kaçan Mustafa Suphi’nin; -onun aslında- memlekete İngilizler tarafından ve onların namına ihtilal çıkarmaya gönderildiğini, bunların Hürriyet ve İtilaf partisi yandaşı olduklarını, bilhassa şaki Çerkes Ethem’in iki kardeşiyle bir olup komünizm taraftarı oldukları ve Yunanlılarla müştereken hükümet ve ordu aleyhine isyan çıkarmak üzere memlekete ayak basar basmaz her türlü anarşist şahısla ilişkiye geçtiği ve hakkında dehşetli nümayiş …”

Kazım Karabekir’in o anda aklına gelen bütün yalanlar bunlar olsa gerektir ve bunları aynı anda yapan birisi olarak gösterilmesini istemiştir.

KOMÜNİST ENTERNASYONAL’İN “DÖNÜŞLER” KONUSUNDAKİ TAVRI…

Yukarıdaki tabloyu tamamlamak için Sovyet cephesindeki şu bilgileri de aktarmak gerekmektedir. Türkiye Komünist Fırkası, Komünist Enternasyonal’in bir üyesi olarak ve Kongre’sini yapmış bir parti sıfatıyla faaliyetini Anadolu’ya nakletme kararı aldıktan sonra, ‘dönüş’ konusunda Komünist Enternasyonal’in Bakü’deki organı Şark Şurası’yla görüşmeler yapmış, Şura dönüş kararını önce iptal etmiş sonra onaylamıştır. Mustafa Suphi ve TKF heyeti Bakü’den ayrılmadan bir hafta önce Şark Şurası Sekreteri Elena Stasova, ilgili birimlere bir genelge göndererek TKF heyetinin Türkiye’ye dönmekte olduğunu, onlara bütün yol boyunca gerekli desteğin sağlanması direktifini vermiştir.

Bu genelgeyle TKF heyeti Komünist Enternasyonal’in izni ve inisiyatifiyle yola çıkmıştır. TKF heyeti Kars’ta üç hafta geçirdikten sonra bir Azerbaycan gazetesinde “Kars’ta bulanan Komünist Enternasyonal temsilcilerinin Ankara’ya gidemedikleri” şeklinde bir haber yayımlanmıştır. Ancak Şark Şurası bu haberi 21 Ocak’ta tekzip etmiş, Azerbaycan Komünist Partisi’nin yayın organı Azerbaycan Fukarası gazetesi “Komünist Enternasyonal’in Ankara’ya hiçbir temsilci göndermediğini” duyurmuş, Elena Stasova’nın yaklaşık kırk gün önce yayımladığı genelgeyi etkisiz hale getirmiştir. Muhtemelen Rusya Sovyet Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında devletten devlete yürütülen “Dostluk ve İşbirliği” anlaşmasının hazırlığının sürdüğü o günlerde iki ülke arasında bir pürüz yaratacak “Komünist Enternasyonal Heyeti” sorunu geçiştirilmiş ve TKF heyeti sessiz sedasız Komünist Enternasyonal’in korumasından çıkarılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa o dönem Sovyetlerin Ankara’daki elçilik görevlisi Upmal Angarski ile 1 Ocak ve 24 Ocak (1921) tarihleri arasında bir dizi görüşmelerde bulunmuştur. Bu temaslarda, Mustafa Kemal Paşa –Angarski’ye– değişik konularda görüşlerini açıklarken; Mustafa Suphi hakkında şunları söylemiştir: ‘Bolşevizm’e karşı hareketlerin kuvvetlenmekte olduğu bu son günlerde, her gün onlarca telgraf alıyorum, benim görüşümü soruyorlar. Mustafa Suphi Erzurum’a gelmişti. Suphi bir zamanlar Erzurum’da yaşamış ve orada ahlâksızlığıyla nam salmıştır. Erzurumlular gelişini haber alınca, onu tehdit etmeye başlamışlar ve protestolarını hükümete ilettiler. Suphi’yi koruma altına almak zorunda kaldık ve yarın kendisi Rusya’ya gönderilecektir…’

24 Ocaktaki bu görüşmeden dört gün sonra Mustafa Suphi ve beraberindeki 14 TKP yöneticisi sınır dışı etme görüntüsü altında öldürülmüştür.

Mustafa Suphi ve TKF heyetinin katledildiği gün Mustafa Kemal Paşa’nın bir konuğu daha bulunmaktadır. Komünist Enternasyonal Şark Şurası’nın özel temsilcisi Yefrim Eşba birkaç ay önce Trabzon üzerinden geldiği Anadolu’da Samsun, Sivas, Eskişehir, Konya’dan sonra Ankara’ya gelmiştir. Mustafa Kemal ve Yefrim Eşba arasında iki ülkeyi ilgilendiren pek çok sorun konuşulduğu halde o gün Trabzon açıklarında öldürülen TKF heyetinin ne dönüşü, ne bulunduğu durum, ne de akıbeti konusunda taraflar herhangi bir beyanda bulunmamışlardır.

Türkiye’de istenmeyen kişi ilan edilen -mevcut- Sovyet diplomatı Upmal Angarski, yeni atanan Büyükelçi Budu Mdivani ve Komintern özel temsilcisi Yefrim Eşba TKF heyetinin öldürüldüğü günlerde Türkiye’de bulundukları halde olaya müdahale edip etmedikleri, ya da nasıl bir tavır aldıkları bilinmemekle beraber –Şark Şurası’nın direktifiyle sessiz kalmış olmaları da mümkündür–; ancak Mustafa Suphi ve heyetini uyarıcı veya koruyucu bir eylemde bulunduklarına dair bir belirti yoktur.

15’LER KATLİAMINDAN SONRA BAKÜ…

Bakü’deki Türkiye Komünist Fırkası mensupları, önderlerinin öldürüldüğünü katliam gününden 33 gün sonra öğrenebilmiştir. Türkiye Komünist Fırkası, öldürülen yöneticilerinin karşı karşıya kaldığı olayları Şark Şurası’na 5 Mart’ta bildirmiştir. Ancak Şark Şurası herhangi bir tepkide bulunmamış, Azerbaycan gazeteleri olaydan bahsetmemiştir.

Gerek Komünist Enternasyonal’in gerekse de Bolşevik Partisi’nin bu katliam karşısındaki tepkisizliğinin nedenleri ayrıca incelenmelidir. Ancak olay, 1920 yılının büyük sıkıntıları içinde; -burjuva- Türkiye Cumhuriyeti ile -komünist- Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti arasında devletten devlete olan ilişkilerin rasyonalitesine, mecburiyetine, karanlığına boğulmuştur.

15’ler katliamından hemen sonra hazırlıkları beş-altı aydır süren Türkiye ile Sovyetler arasında “Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması” 16 Mart 1921’de imzalanmıştır. Bu anlaşmanın 8. maddesi Rusya ve Türkiye’nin kendi topraklarında, karşı ülke aleyhine olacak örgütlenmelere yasak getirmektedir. TKF Dış Bürosu ise bu tarihten sonra işlevini büsbütün yitirmiş, Gürcistan Komünist Partisi içinde bir seksiyon haline gelmiştir. İlginç bir çakışma olarak Bolşeviklerin yaşamsal önemde gördükleri İngiliz-Rus Ticaret anlaşması da aynı gün, 16 Mart 1921’de imzalanmıştır. Bu anlaşmada da bizdeki 8. maddeyi hatırlatan bir hükümle Türkiye ve İran’daki İngiliz aleyhtarı örgütlenmelere Sovyet desteği yasaklanmaktadır.

15’LER KATLİAMINDAN SONRA ANKARA…

15’ler katliamındaki sorulardan biri, zincirin son halkasında bulunan Kâhya Yahya’ya öldür emrinin kimin tarafından verildiğidir. Ancak katliam giderek büyük bir karanlık içinde kalmış, öldürmeye bizzat karışan katillerde bir süre sonra ortadan kaldırılmıştır. 3 Temmuz’da (1922) Mustafa Suphi’lerin katlinden bir buçuk yıl sonra, Kâhya Yahya Trabzon’da arabasının içinde vurularak öldürülmüştür. Yahya’nın (uluorta, üzerime gelmeyin her şeyi açıklarım) tehditleri onun da sonu olmuş ve Yahya sırlarıyla gitmiştir.

Yahya’nın öldürülmesi üzerine Büyük Millet Meclisi, milletvekillerinden oluşan bir soruşturma heyeti kurmuştur. Soruşturma Heyeti’ne sonradan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü’de dâhil olmuştur. Kurulun Trabzon’daki incelemelerinden sonra raporun sonucunu Kazım Karabekir şöyle duyurmuştur: “Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey başkanlığındaki komisyon esrar perdesini kaldırdı. Katiller Ankara’dan gitmiş. (Topal) Osman Ağa’nın adamları imiş.”

Topal Osman, 1923 yılı başında Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın koruması görevine getirilmiş bir çetecidir. Topal Osman, 26 Mart 1923’te hemşerisi -ve Yahya suikastını soruşturma heyeti başkanı- Trabzon milletvekili Ali Şükrü’yü kahve içme bahanesiyle çağırdığı evinde boğarak öldürttükten sonra Çankaya yakınlarında gömdürtmüştür. Cinayetin duyulmasından sonra Topal Osman teslim olmamış ve o da Mustafa Kemal Paşa’nın Muhafız Tabur Kumandanı (sonradan General) İsmail Hakkı Tekçe emrindeki askerler tarafından öldürülmüştür. Böylece 15’ler katliamından sonra zincirleme cinayetlerle Suphileri katledenler de ortadan kaldırılmıştır.

SONSÖZ…

Dünyanın ve Türkiye’nin toplumsal olarak büyük değişimler geçirdiği 20. yüzyılın başında; bu tarihî dönemde yaşayan ve insanlığın önemli meselelerini Türkiye’de ilk defa; soyluların, burjuva aydınlarının, paşaların meclislerinden; emekçilerin ve yoksulların katına indiren bir hareketin temsilcisi olarak; aydın ve komünist Mustafa Suphi’nin yaşamının ayrıntıları, o dönemin nesnel koşulları içinde değerlendirildiğinde bugün de önemli ve öğretici olmaktadır.

Mustafa Suphi; Arapça, Farsça, Fransızca ve Türkçe’ye hâkim bir Osmanlı aydını olarak; Doğu’dan Ömer Hayyam’ı, Sadi Şirazi’yi, Şeyh Bedreddin’i; Batı’dan ise önce liberal iktisatçıları ve ütopik sosyalistleri, sonra da Karl Marx’ı okumuştur. 1914 senesinde Sinop’tan kaçtıktan sonra, Rusya’daki ikinci sürgününde, yeraltındaki Rus muhalefetinin çeşitli kanatlarıyla tanışmış; Bolşevik, Müslüman-Komünist ve Sosyalist-Devrimci örgütlenmeleri yakından tanımıştır. Rusya’daki sürgün yılları ve Ekim Devrimi, Mustafa Suphi’yi Marksizm’in kararlı ve militan savunucularından birisi yapmıştır. Müslüman bir toplum içinden çıkıp, o toplumu sosyal bir devrime hazırlama misyonu yüklenen Mustafa Suphi için Rusya yılları büyük bir tecrübe olmuştur. Orada Müslüman-Komünist hareketin mücadelesine omuz vermiş, bu özgün deneyim, Mustafa Suphi’yi, İslam’la barışık Marksist bir lider olarak karşımıza çıkarmıştır.

Mustafa Suphi, 1920’li yıllarda; milliyetçi, dinî, mezhepsel çatışmaların kan gölüne çevirdiği Anadolu’da; milliyetçi ve sosyalist ideolojilerin iç içe geçtiği o günlerde; Anadolu’da yaşayan ulusların “hür ve gönüllü birliğini”; her ulusun dil ve kültürünü özgürce geliştirebileceği bu konudaki bütün ayrıcalıkların kaldırılacağı demokratik “federatif bir cumhuriyeti” ; ve “ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını” kararlılıkla savunmuş, bunları belgelerine geçirmiş bir önder olarak tanınmıştır.

Denilebilir ki, yaşamının ilk dönemlerini de artık yakından bildiğimiz Mustafa Suphi ile beraber o komünist kuşağın yok edilmesiyle; yalnızca Türkiye sol ve komünist hareketi değil genel olarak Türkiye kaybetmiştir.

Ressam Gülsüm Karamustafa’nın Mustafa Suphi’nin
tekne yolculuğunu tasvir eden tablosu