12 EYLÜL’DEN AKP’YE YENİ MEDYA DÜZENİ

EMRE TANSU KETEN

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin neoliberal rotaya sokulması konusunda tarihin önemli kırılma noktalarından birisi olarak anılabilir. Toplumun çok küçük bir bölümünü oluşturan burjuvaların, toplumsal zenginliğin çok daha büyük bir bölümünü almasını sağlamak olarak özetleyebileceğimiz neoliberal politikalar, 70’ler boyunca birçok ülkede kanlı askeri darbelerle teşkil edilmiştir. Darbelerin ardından kurulan askeri yönetimler, sola ve işçi sınıfına yönelik büyük saldırıları hayata geçirirken, yeni bir siyasi, ekonomik ve toplumsal düzen için de güçlü bir temel oluşturmuşlardır. Bugün, 12 Eylül, AKP iktidarının Yeni Türkiye’sini anlamak için nasıl çok önemli bir başlangıç noktasını temsil ediyorsa, bugünkü yeni medya düzenini anlamak için de 12 Eylül bizlere birçok ipucu sunmaktadır.

BASINI SUSTURMAK

12 Eylül askeri cuntası, kendisine açılan yola ulaşmak ve darbe sonrası dönemi şekillendirmek için basından oldukça istifade etmiştir. 80 öncesinin ana akımı olarak niteleyebileceğimiz birçok gazete, bu dönem gerçekleşen faşist saldırı ve katliamları ve bunlara direniş niteliği taşıyan özsavunma eylemlerini “kaos” sözcüğüyle özetleyebileceğimiz bir şekilde çerçevelemiştir. Ülkenin teröre teslim olduğu, hükümetin ve onun emrindeki kolluk kuvvetlerinin bu terörü engelleme açısından aciz bir durumda kaldığı ve ülkenin düzeni tekrar tesis edecek bir iradeye ihtiyaç duyduğu söylemini gündelik hayata taşıyan bu gazeteler, darbenin meşruiyet kazanması açısından önemli bir görevi yerine getirmiştir.


Darbeciler, açıklamalarını yaygınlaştırmak,
uygulamalarını meşrulaştırmak için gazeteleri
etkili bir şekilde kullandı. 1982’deki anayasa
eferandumu sonrası Hürriyet’in baş sayfası yukarıdaki gibiydi.

Darbenin ardından cunta, basınla yakından ilgilenmeye devam etmiştir. Açıklamalarını yaygınlaştırmak, darbe uygulamalarını meşrulaştırmak için gazeteler darbeciler tarafından etkili bir şekilde kullanılmış, bunun yanı sıra, birçok başka aydın gibi, solcu gazeteciler de basın alanından tasfiye edilmiştir. Darbenin bu ilk dönemi, basın açısından ideolojik bir “eğitim” süreci olarak değerlendirilebilir. Gazetecilerin “yerli ve milli” bir ideolog olarak görevlendirilmesi, o günden bugüne dek işleyen bir teamül halini almıştır. Aynı yıllarda aktifleşen Aydınlar Ocağı’nın sağcı ve İslamcı bir akademisyen kuşağı yaratma göreviyle, gazetecilerin memurlaştırılması paralel yürüyen, aynı ideolojik projenin ayaklarıdır.

Darbeyle birlikte Demokrat gazetesi başta olmak üzere birçok gazete ve dergi tamamen kapanırken, onlarca gazete ise süresi dört ayı bulan dönemsel kapatmalarla susturulmuştur. Bu süreçte, yerel sıkıyönetim yetkilileri gazeteleri sıkı bir şekilde denetlemiş, binlerce haber bu makamlar tarafından sansürlenmiştir. Darbenin öncesinde ve sonrasında, basına yönelik geliştirilen doğrudan baskı ve kontrol uygulamaları, basının ideolojik olarak şekillenmesinde önemli bir rol oynamış, 90’ların kapıkulu gazeteci modeline bir temel teşkil etmiştir.

HOLDİNGLEŞME

Türkiye’de gazetecilik, uzun yıllar boyunca aynı zamanda gazeteci olan gazete sahiplerinin egemenliğinde var olmuştur. Çoğunlukla, kendi gazetelerinin başyazarlığını da yürüten bu isimler, gazeteciliğin zanaatkârlık olarak işlediği bir dönemi simgelemektedir. 1960’lardan sonra gazeteci olmayan gazete patronları karşımıza çıksa da, bu durum mesleğin işleyişinde önemli bir dönüşüm yaratmamıştır. Gazeteciliğin bir yatırım alanı olarak büyük sermaye gruplarının eline geçmesi, 12 Eylül’ün ekonomik programı olarak anılabilecek 24 Ocak kararlarıyla birlikte olmuştur. Neoliberal bir ekonomiye geçişin mihenk taşı olan bu kararlarla birlikte, gazetelere devlet tarafından sağlanan kağıt sübvansiyonları kaldırılmış, bunu kağıt fiyatlarında oluşan büyük yükselişler izlemiştir. Bu uygulama, birçok gazete sahibinin ellerindeki kurumları sektör dışından büyük sermayelere satmasıyla ve yeni basın girişimlerinin henüz doğmadan ölmesiyle sonuçlanmıştır.

1980’lerde başlayan, holdinglerin basın sektörüne girme macerası, 90’larla birlikte zirveye ulaşmıştır. Özel televizyonların kuruluşuyla birlikte artık medya haline gelen bu sektörde, 1995 yılında, toplam tirajın yüzde 70’ini iki holding (Doğan ve Bilgin) paylaşır hale gelmiştir. Medyada holdingleşme, her şeyden önce, başlıca amacın kamuyu bilgilendirme, onun haber alma hakkını tesis etme faaliyetinden kâr elde etme hırsına evrilmesine neden olmuştur. Üstelik bu kâr elde etme amacı, temel olarak gazetelerden kâr elde etmeyi değil, medya patronunun enerji, inşaat, turizm gibi diğer sektörlerdeki kârlarını arttırmak için elindeki gazete ve televizyonları kullanmasını nitelemektedir.


Basında, Ertuğrul Özkök’ün şahsında cisimleşen
yeni yönetici tipi, bir yandan patronunun çıkarlarını
korumak için gazeteciliği operasyonel bir faaliyet
haline getirirken, diğer yandan da reklam ile
haber arasındaki ayrımın silinmesine hizmet etti.

Gazetelerin, patronun ekonomik çıkarları için kullanışlı bir araç haline gelmesi, gazete ile iktidar arasında daha öncesinde görülmemiş bir ilişkiyi de geliştirmiştir. Burada, patron adına ilişkileri düzenleyen, iktidar lehine ve aleyhine haberlerin hazırlanmasını denetleyen aracı yöneticiler kuşağı ortaya çıkmıştır. Ertuğrul Özkök’ün şahsında cisimleşen bu yeni yönetici tipi, bir yandan patronunun çıkarlarını korumak için gazeteciliği operasyonel bir faaliyet haline getirirken, diğer yandan gazetenin zarar etmemesi için reklam ile haber arasındaki ayrımın silinmesine hizmet etmiştir. Böylece editoryal bağımsızlık, işletme yönetimi tarafından yok edilmiş, yayın politikası gazeteciler tarafından değil yöneticiler tarafından belirlenir hale gelmiştir. Para vererek haber yayımlatma pratiği bu dönem gelişmiş, gazeteciler bir yandan patronlarının çıkarları, diğer yandan gazeteye para kazandırma kaygısı arasında habercilik pratiğini yaşatmaya çalışmıştır. Ancak gelişen bu yeni medya düzeni, gazetecilerin güçsüzleştirilmesi ve örgütsüz kılınmasıyla yaratılmıştır.

SENDİKASIZLAŞMA

12 Eylül darbesinin hedef aldığı kurumların en başında sol örgütler ile birlikte işçi sendikaları gelmiştir. DİSK’in kapatılması, grevlerin yasaklanması, işçi önderlerinin hapsedilmesi gibi uygulamaların ardından sendikalar büyük oranda güçsüzleşmiştir. Bu saldırıdan payını alan sendikalardan birisi de Türkiye Gazeteciler Sendikası’dır. Matbaa işçilerinin bu sendikada örgütlenmesinin yasaklanmasının ardından güç kaybeden TGS, holdinglerin medya alanını tamamen ele geçirdiği 90’larla birlikte, örgütlü olduğu ana akım gazetelerden de sürülmüştür. Medyanın Cağaloğlu’ndan İkitelli’ye taşındığı bu yıllarda, sendika İkitelli’ye alınmamış, örgütlülükte direnen gazeteciler işten atılmıştır. Medyadan sendikanın tasfiye edilmesi süreci, özellikle Aydın Doğan’ın yoğun çabaları sonucu başlamış, 90’ların sonuna gelindiğinde ise, Cumhuriyet ve Anadolu Ajansı haricinde TGS’nin herhangi bir örgütlülüğü kalmamıştır. Basın emekçilerini TGS’den koparmanın bir yolu doğrudan baskıyken, diğer yolu ise “taşeronlaşma” adıyla anılan gazetenin içinde onlarca küçük şirket kurarak çalışanları bu şirketler arasında gruplar halinde dağıtmaktır. Bugün Hürriyet, Milliyet gibi tek bir kurum altında çalışanlar, aslında onlarca farklı küçük şirkette istihdam edilmektedir. Bu durum, baskılar nedeniyle sendikal örgütlenmenin zaten çok zor olduğu medya sektöründe, sendikal yetki için gereken yüzde elli oranını yakalamayı imkansızlaştırmaktadır.


Gazetecilerin örgütlü olduğu sendikalar, holdinglerin
medya alanını tamamen ele geçirdiği 90’larla birlikte,
başta Hürriyet ve Sabah olmak üzere, örgütlü
olduğu ana akım gazetelerden de sürüldü.

Bu dönem, sendikal örgütlülüğün tasfiyesine yönelik, genel olarak bireylerin kişisel mücadelesine bağlı olarak gelişen, bu nedenle de güçsüz olan direnişler ortaya çıkmıştır. Ancak bu cılız sesler kolayca susturulmuş, gazete patronları arasında herhangi bir yazılı belgeye dayanmayan “centilmenlik anlaşması” olarak anılabilecek bir iş birliğini doğurmuştur. Bu anlaşmaya göre, sendikal faaliyet yürüttüğü gerekçesiyle işten atılan bir gazeteci, diğer gazete patronları tarafından da “kara liste”ye alınmış, bu gazeteciler ana akım medya içerisinde bir daha istihdam edilmemiştir. Basın emekçilerine karşı geliştirilen bu iş birliği, solundan sağına bütün medya patronlarını yan yana getirmiştir.

Gazetecilerin sendikasızlaşması, öncelikle, işini hakkıyla yapmak isteyen ve medya etik kodlarına bağlı olan gazetecilerin, kendi inandıkları haberleri yapmakta direnmelerini zorlaştırmış, onları patrona ve patronun vekilleri olan yöneticilere karşı güçsüz kılmıştır. Herkesle tek tek sözleşme yapılması ve bir gazete içerisinde onlarca farklı taşeron şirketin var olması, gazetecilerin bir arada ve örgütlü bir duruş sergilemesini de zorlaştırmıştır. 90’larda oluşan medya aristokrasisi, gazeteciler içerisinde hiyerarşik bir katmanlaşmayı yaratmış, daha yüksek bir maaş ve daha yüksek bir mevki için çabalamak, daha iyi bir gazetecilik pratiği sergileme arzusunun yerini almıştır. Bir köşe yazarının ya da yöneticinin bir muhabirden 30 kat daha yüksek maaş aldığı bu ortamda, gazetecilere meslektaşlarıyla rekabet etmeleri, network geliştirmek için çırpınmaları, kendi benliklerini bir yatırım alanı olarak görmeleri salık verilmiştir. Bunlar tam da neoliberal ideolojinin anahtar sözcükleridir.

AKP MEDYASINA UZANAN YOL

24 Ocak ve 12 Eylül’ün attığı temelde yükselen ve 90’larda en yetkin şeklini alan bu yeni medya düzeni, AKP’nin tamamen kendi kontrolünde bir medya alanı yaratmasının kolaylaştırıcısı olmuştur. Genel olarak bakıldığında, AKP medya alanında radikal dönüşümler yaratmamış, neoliberal işleyişten sapmadan kendi medya alanını oluşturabilmiştir. Öncelikle, AKP’nin medya alanını düzenlemek için en sık kullandığı araç olan TMSF, tam da medya patronlarının ana yatırımlarını bankacılık başta olmak üzere diğer sektörlerde gerçekleştirmesinin bir sonucu olarak bu kadar güçlenmiştir. Bu sektörlerdeki yatırımlarını arttırmak için gazete ve televizyon satın alan/kuran bu medya patronları, bu sektörlerdeki başarısızlıklarının bedeli olarak ellerindeki medya kurumlarını iktidara kaptırmıştır. Medyanın çok önemli bir araç olduğunu sık sık dile getiren, hatta bu konuya gereken önemi vermediği için Erbakan’ı eleştiren Erdoğan Star, Akşam, Sabah, ATV gibi etkili medya kurumlarının başına kendisine yakın patronları nöbetçi atamış, sonuç olarak güçlü bir propaganda seti oluşturabilmiştir. Doğan Medya’nın Demirören’in nöbetçiliğine geçmesinde de, Doğan’ın diğer sektörlerdeki yatırımlarını öncelemesi, yani medya sahiplik yapısının 12 Eylül sonrası oluşan çarpık yapısı doğrudan etkilidir.

İkinci olarak, yayın politikası bir günde tamamen değişen bu medya kurumlarının istihdam yapısının pek değişmeden kalmasında da, yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül’ün ideolojik eğitimiyle birlikte gazetecilerin sendikasızlaşmasının da payı büyüktür. Gazeteciliğin kamusal görevlerini dert edinen isimler bu dönüşüm sürecinde işlerinden olsa da, bu kurumlarda çalışanların büyük kesimi, gazete ve televizyonların AKP kontrolüne geçmesinin ardından da işlerine devam etmiştir. Çünkü bu neoliberalleşme süreci, gazetecilik ile onun toplumsal ve politik görevlerini birbirinden ayırmıştır. Bir kamusal figür olarak gazeteciden, bir çalışan olarak gazeteciye geçilmiş, gazetecilerin sadece maaşlarına odaklandıkları bir “mesleksizleşme” dönemine girilmiştir. Doğan’ın çıkarlarının gölgesinde çalışmak ile tamamen AKP’nin kontrol ettiği Sabah’ta çalışabilmek arasında ortak bir özür bölgesi vardır ve bunu yaratan yeni medya düzenidir. Medya aristokrasisinin ana akımdan AKP medyasına geçiş aşamasında çok daha konformist ve arsızca davrandığı ise kuşkusuzdur.

12 Eylül, ülkenin içerisine sürüklendiği kaos ortamını çözmenin değil, Türkiye’yi yepyeni bir sömürü ve talan modeline dahil etmenin adıdır. Bugün AKP’nin teşkil ettiği kuralsız, hukuksuz ve saldırgan yağma ve talan düzeninin kökleri tam da 12 Eylül’dedir. AKP, 12 Eylül’ün başlattığı projenin ustalık eseridir, onun mirasçısıdır. Bu açıdan bakıldığında, AKP medyasını eleştirirken, 12 Eylül ve 90’ları işin içine katmamak, hatta AKP öncesi medyayı bir ideal olarak özlemle anmak, büyük bir yanılgıdır. Bugünün Sabah’ını yaratan, tam da 90’ların Sabah’ıdır. Onun medya sahiplik yapısı, çalışanlarını örgütsüzleştirmesi, içerisinde yarattığı medya aristokrasisi, iktidarlar ve reklamverenlerle ilişkisi, kamusal sorumluluktan uzak habercilik anlayışı bizi bugünkü Sabah’a götüren ayak izleridir.

Bu nedenle, bu enkazın ardından adını hak eden bir medya alanı oluşturulacaksa, her şeyden önce, AKP öncesi medya alanıyla hesaplaşmak zorundayız. Bunun için de 12 Eylül’ün yarattığı ve bugün hala çok güçlü olan ekonomik, siyasi ve ideolojik yapıyla. Çünkü üzerinden kırk yıl geçse de, liderleri mezarda olsa da, fikirleri hala iktidarda ve temsilcileri gazetelerin, televizyonların yönetici koltuklarında.