Archives by Month

Kasım

2016

Markopaşa: Halk için siyasi mizah

 

İstanbul Boğazı’nın müstesna bir kesitidir Anadolu Hisarı. Burası için, mitoloji yazımı “Tarihin ilk boks maçının yapıldığı yer,” diyor. “Altın Post’u arayan Argonotlardan yumrukları güçlü Polluks’la vahşi bir güce sahip dev kral Amycus arasındaki günler süren dövüşü Polluks kazanmış ve Amycus’u bu maçta öldürmüş.” Yuşa Tepesi’ndeki 12 metre uzunluğundaki mezarda maçı kaybeden kralın yattığına ilişkin söylence daha uzun ama başka sahipleri de var:

İslam teolojisi İstanbul’un dört kurucusundan biri olan Yuşa Hazretleri’nin mezarı sayıyor burayı. Bu yüzden kutsal, ziyaretgâh ilan edildi.

Bunlar bir yana Yuşa Tepesi, İstanbul Boğazı’nı seyredebileceğiniz en güzel tepelerin başında gelir. Beni dinlerseniz, matarayı hayırlı sıvılarla doldurup gitmekte fayda var. Fakat kentin bu ucunun benim için başka başka güzellikleri de var. Örneğin, Yuşa Tepesi’nden aşağı, Hisar’a inince zaman geçirdiğim yerlerden biri, Marko Paşa’nın konağı olur.

Bugün artık Türkiye argosundan handiyse silinmiş -ki bir zamanlar çok ünlüydü- “Derdini Marko Paşa’ya anlat” deyiminin muhatabı hakkında biraz bilgi verip devam edelim:

Bu doktorun asıl adı Marko Apostolidis’tir. Sultan Abdülaziz’in hekimbaşısıdır. Hilal-i Ahmer’in yani günümüzdeki Kızılay’ın kurulmasında da başrolü üstlenenlerden birdir. Bu usta hekim ve aktivist çözemeyeceğini bildiği sorunları, bir yere varmayacak yakınmaları bile sabırla dinlemesiyle ünlenmiş: “Anlatın, anlatın lütfen,” dermiş ve evine varması bazen yarı leyliyi bulurmuş.

tevfiktas_marko-3Konağı da tıpkı paşa gibi, sabırlı, dayanıklı… Ben işte yine bu konağın önüne kurdum tezgâhı ve başladım düşünmeye. Düşündükçe anılar, sorular da akın etti. Örneğin, 1946 yılında aralarında Sabahattin Âli, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mim Uykusuz, Şerif Hulusi gibi Türkiye’nin en önemli edebiyatçı ve mizahçılarının bulunduğu bir ekip Markopaşa adını taşıyan bir dergi kurdular. Peki de derginin ilk isim babaları Alaaddin Akgüder ile Sarı Mustafa, bu ismi bulurken bu ülkede, mizah yapmak insanın ömrüne zarardır diye mi düşündüler acaba? Kadroya dâhil olanlar peki, mizah dergisi yapmak, mizahla uğraşmak insanları ciddiye almayı, sabırlı olmayı gerektirir düsturuyla mı vira bismillah çektiler; yoksa sansürcüleri, karaborsacıları, mahkemeleri Markopaşalık yapalım mı dediler? Bu sorular öyle saltabaş gelmiyor; her birinin ucu bir olaya, bir anıya dayanıyor.

Sınıf”tan Markopaşa’ya

İşte derken aklıma, Markopaşa’nın çıkışının 50. yılı münasebetiyle, Evrensel Kültür dergisi için Rıfat Ilgaz’ın oğlu, bizim yazar ve yayıncı mahallesinin Aydın Ağabeyi’yle yaptığımız sohbet geldi aklıma.1

Rıfat Ilgaz, Sınıf adlı kitabının kapağı kırmızı, içinde de sınıf sözü geçtiği için öğretmenlikten atıldı,” diye başlamıştı Ilgaz söze ve şöyle sürdürmüştü: “Babamla, Sabahattin Âli’nin dostluğu işte bu sıralarda başlamıştı. Ölünceye kadar bu dostluk zerre bozulmadı. Markopaşa projesi önce Sabahattin Bey’e gidiyor. O da Aziz Nesin’le babamı çağırıyor.” Biz bu sohbeti yaptığımızda Sivas’ta Madımak Oteli’nde başta yoldaşı Aziz Nesin ve Asım Bezirci olmak üzere saldırıya uğrayan, yakılarak öldürülen yazarlara, sanatçılara kalbi dayanamayan Rıfat Ilgaz’ı da kaybetmiştik ve bütün acılarımız tazeydi. Aydın Ilgaz, kaç kez boğazındaki düğüme söz geçirmeye çalıştı, kaç kez gözyaşını bizden gizlemek için dışarı çıktı bilmiyorum. Ama yine de anlattı: “Babam, mizahçılık sürecinin bir kısmını Sarı Yazma adlı kitabında anlattı. Ama benim size asıl diyeceğim, Markopaşa süreciyle birlikte bizim evlerimizin de hapislik ve hastalık süreci başlamıştı. Benim çocukluğumda, Sultanahmet cezaevi bizim için tatil programının ilk sırasında yer alıyordu. Babam gâh burada, gâh Paşakapısı hapishanesinde, gâh verem olduğu için hastanelerde oluyordu. Ama yine de Markopaşa çıkıyordu. Zira savaş sonrası, tek parti dönemin her türlü gizli siyasi ilişkisini Markopaşa açığa çıkarıyordu, bir de bunu mizahla yapıyordu. Bütün karaborsacılar, iktidarın bütün adamları dergiyi bir numaralı düşmanı görüyordu.

Tuhafa bakın ki biz Evrensel Kültür’de Markopaşa’nın 50. yılını konuşmuştuk, şimdi Markopaşa’nın 70. yılı ve Evrensel Kültür kapatıldı. Zira, Ilgaz da tam bu noktaya parmak basıyordu: “Aziz Nesin’in, Mim Uykusuz’un, Sabahattin Âli’nin ve babamın verdiği mücadele bugünün aydınları için de örnek olacak niteliktedir. Üç kuruşu bir araya getirdiklerinde gazete kuruyor. Sonra devlet onu kapatıyor, onlar borçlanıp yeniden kuruyorlardı.

Menderes Markopaşa’ya abone

Anadolu Hisarı’ndaki dostlarımdan Halil Endamlı, beni öyle düşüncelerle Marko Paşa’nın kapısında oturur görünce sessizce eve gidip bir insanın kış koşullarına dayanmasını sağlayacak nevaleyi termos tertibatıyla getirdi koydu yanıma. Sonra da “Senin tefekkürün gelmiş, bana müsaade,” deyip usulca gitti. Aydın Ilgaz’ın dediklerinden biri daha gelince aklıma, o acıyla gülümse de suratımdaki sahada maça başladı. Aydın Ilgaz’a kulak verelim:

tevfiktas_marko-5Bizimkiler Markopaşa’yı çıkarırken Adanan Menderes muhalefetteydi. Daha da güzeli, Menderes, Markopaşa’nın abonesi, çünkü dergi iktidardakilerini yani CHP’yi hop oturtup, hop ayaklandırıyor. Menderes bazen bizimkilere tebrik telefonları açıyor. Fakat iktidara geldiği gün Menderes kürsünden şöyle bağırdı:

Türkiye’de kökü dışarıda mizah dergileri var. İlk işim onları kapatmak olacak.’ Ve akıl almaz saldırılar, bu kez de DP eliyle yapıldı.

Burada nelerin Markopaşalık olduğuna ilişkin bazı muhkem ipuçları var amma ben şimdilik “güler misin ağlar mısın?” sorusunu orta yere bırakıp Ali Nesin’le konuşmaya gidiyorum.

Bütün ezberi bozan derstir

Bugün bizim ülkemizde, matematiği felsefeyle, sanatla en yüksek seviyede buluşturan Matematik Profesörü Ali Nesin, 1996’da bana gönderdiği mektuba şöyle başlamıştı: “Filiz Âli, Aydın Ilgaz, Tekin Uykusuz benden daha şanslılar. Çocuklukları, babalarımızın bütün serüveniyle geçti. Ben o zaman daha dünyada yoktum. Ama Nesin Vakfı’nda babamın ölümünden sonra tam 1500 klasör çıktı ve bunların büyük çoğunluğu Markopaşaların da yayımlandığı süreçle ilgili… Vakıfta çıkan bu belgeleri incelerken babalarımızın, çoluk çocuklarının neler çektiğini neredeyse bütün ayrıntılarıyla görebiliyorum. Ben bu kadar belge bulabiliyorsam, acaba MİT’in, polisin arşivlerinde neler vardır neler. Zira nefes aldırmamışlar babalarımıza. Polis baskınları, polis baskısından ötürü dağıtılamayan, satılamayan ama buna karşın iktidar destekli gazetelere nal toplatan gazeteler; kapatma, hapis, işkence, küfür, açlıkla terbiye etme çabalarına karşı mizahın şahikası…

Ali Nesin, o tarih birikimine, o günlerin insana güç veren çalışkanlığına öylesine güveniyor ki: “Markopaşa döneminde Aziz Nesin 30’lu yaşlarında. Genç yaşından ötürü de inançlarında ötürü de enerji fışkırıyor. Bir de eski asker olduğu için atletik bir yapısı vardı. Rıfat amcam (Ilgaz) babamdan üç yaş büyük. Mim Uykusuz belki babamla yaşıt, belki daha genç yaşını tam bilmiyorum. Sabahattin Âli orta yaşlı ve tanınmış bir yazar. Demek ki kadro çok genç. Markopaşaları karıştırdığımda beni hayrete düşüren bu genç adamların özgüveni, cesareti ve kavrayış gücü oluyor.

Kimlere hücum edip tefe koymamışlar ki; Celal Bayar, Refik Koraltan, Kâzım Karabekir, Falih Rıfkı Atay, Cihat Baban, Peyami Sefa, Nihat Erim, Zeyyat Ebüzziya… Bunlar daha ilk iki sayıda Markopaşa mizahından payını alanlar…

İkinci gözlemim bu dergilerdeki yazıların bugün de güncel olması. Ayşe’yi Fatma, Hasan’ı Veli yap o yazıları yayımla, bugün yazılmış gibi. Bunun tek nedeni, periyodik o yayınlarda çıkan yazıların sağlamlığı değil. Türkiye o 1946’lı 1950’li yıllardan bugüne bir arpa boyu yol gitmemiş.

Yılmamış babalarımız

2016 yılı sona ererken, hayır benim bu yazıyı yazdığım sıralarda Olağanüstü Hâl kapsamında Türkiye’de kapatılan gazete, dergi, televizyon, radyo, yayınevi ve haber ajansı sayısı 168 oldu; 142 gazeteci içeride ve 100 bini aşkın insan gözaltında. Durum böyleyken Nesin Hoca’nın sözleri daha da oturuyor içime… Gel gelelim, bizim de şimdi, yetmiş yıl sonra o günlere yeniden, yeniden bakmamız biraz da bundan, yani kendi tarihimizden öğrenmek için değil mi? Ali Nesin konuşsun:

Yılmamış babalarımız. Bu çok önemli, devlet bütün araçlarıyla saldırmış. Kalemden kâğıttan başka sermayesi olmayan adamlarla baş edememiş. Kalem kâğıt diyorum; çünkü bazı zaman matbaalar korkudan basmıyor. Dağıtımcı dağıtmıyor. Gazete bayileri korkudan satmıyor. Ama onlar kendi imkânlarıyla yine de çıkarmışlar. Yılmamış babalarımız; biri kapanmış, birini açmışlar:

Markopaşa, Malûmpaşa, Merhumpaşa; Bizim Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba, Geveze, Medet, Baştan, Yeni Baştan… Bu gazete adları benim bulabildiklerim. Bütün bu adlar, devletin düşünceden korkma biçiminin, bunları çıkaranların korkusuzluğuna çarpıp çarpıp durduğunu da göstermez mi?

Göstermez olur mu? Bütün bu olup bitenleri bizim her anımızın iletişim ağlarıyla dolu olduğu yıllarla değil de telefonun bile bin evden birinde olduğu 1946 yılıyla düşününce kalemin ve doğruluğun gücüne bir kez daha çarpılıyor insan. Toplam dört yıl içinde bunca gazete adı değiştirmeye zorlanmak ve her gazeteyle hükümet edenlere deprem korkusu yaşatmak; daha ne olsun!

Sansürcülüğün takvim tarihi tam bilinmiyor. Sansürcülüğün ama insanların seslerinin duyulmasını istemeyen, doğrulardan korkan bu nedenle de şairleri, yazarları gazetecileri hapseden, öldüren, kitapları yakan devletlerin işi olduğu biliniyor. Düşünün ki bilebildiğimiz ilk kitap yakma olayı M.Ö 213 yılında. Çin İmparatoru Shih-Huang-ti bütün kitapların yok edilmesini emretmişti. İmparatorun nedeni “kendi ailesindeki kimi bireylerin nahoş ilişkilerinin kimi tarih kitaplarında yer alması,” diyor Borges. Kitaplar yakılınca Çin tarihi ortadan kalktı mı?

Gelin, dünya müziğinin teorisine, öğrenilmesine katkılarından ötürü de şükran duyduğum Filiz Âli’yi dinleyelim.

Mektuplar ah! Ne güzel, nasıl acı!

Filiz Âli’yle hem Markopaşa’nın 50. yıl için konuşmuştum, hem de Sinop Cezaevi’nde, o harikulade “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma” dizelerinin Sabahattin Âli’nin kaleminden döküldüğü duvarların arasındaki sohbetimiz de anlattırmıştım. Sabahattin Ali’nin buradaki koğuşunda bir portakal sandığından yarattığı çalışma masasında yazılarını yazdığı, çeviriler yaptığı bilinir. O nemli duvarları süzen gözlerini Filiz Âli’nin hiç unutmadım; unutmadım sözünü, sohbetini:

Markopaşalar sürecini ben babamın, anneme yazdığı mektuplardan bugün de izleyebiliyorum. Örneğin 26 Kasım 1946 tarihli mektup,” diyor Filiz Âli ve sözü ustaya, Sabahattin Âli’ye bırakıyoruz:

Sevgili Aliye; mektubunu da kartını da aldım. Çok meşgul olduğum için biraz geç cevap veriyorum. Gazeteyi herhalde aldın. Arkadaşlar ne diyorlar. Bu iş beni bir hayli yordu. Hele dün, yani gazetenin çıktığı pazartesi sabahı çok alçakça bir oyunla karşılaştık. Gazeteyi İstanbul’a ve Ankara’ya tevzi (dağıtım) işini üzerlerine alan bayiler son dakikada sabotaj yaptılar. Biz bu gazeteyi dağıtmayız! dediler. Bunun üzerine, Aziz Nesin’le ben gazeteleri toplatıp kendimiz tevzi ettik. Bununla birlikte Markopaşa bir günde satıldı. Herkes tarafından aranıyor ama mevcudu yok. Zaten 6000 nüsha basmıştık. İkinci nüshayı daha çok basmayı düşünüyoruz. Ben aralık ayının ortalarına doğru Ankara’ya döneceğim. Şimdilik işleri tek başına Aziz Nesi’in üzerine bırakmama imkân yok. Henüz siyasi bakımdan da, mizah seviyesi bakımından da kontrole muhtaç.

Filiz Âli “Aslında hem evlerine, hem birbirlerine yazdıkları mektuplar öyle güzel bilgiler veriyor ki,” diyor; “Örneğin Aziz Nesin babama yazdığı bir mektuptan öğreniyoruz ki gazetenin sekizinci sayısında satış 6 binden 34 bine yükselmiş.

İşte tam bu cümleyle, birbirimize ve Sinop hapishanesine daha bir dikkatle bakıyoruz; “Zaten” diyor Filiz Âli; “baskılar da gecikmiyor.” Sözü, Şerif Hulusi’ye bırakıyoruz, 21 Mart 1947’de Sabahattin Âli’ye şöyle yazıyor:

İki gözüm Sabahattin Âli, sana üzülecek bir haber vereyim İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa idarehanesinde ve Stad Matbaası’nda araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz’in yazdığı ‘Nereye Gidiyoruz?’ broşürüymüş. Dün sabah iki polis Aziz’i aldı götürdü. … Stad Matbaası’nı tekrar açmışlarsa da Sacit’ten broşürü ve Markopaşa’yı basmamak hususunda teminat istemişler. Haluk (Yetiş) Mim (Uykusuz) Müücap (Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz.

Filiz Âli, O hapishaneden başka hapishaneleri düşünerek konuşmayı sürdürüyor: “Bir kere Paşakapısı cezaevinde gördüm babamı. Hapishane avlusunda annem, babam ve benim olduğum bir fotoğraf var her baktıkça burkulurum. Ülkenin en kaliteli yazarlarına yapılanları onlar kabul etmemişlerdi. Bizim de etmemiz olanaksız. Onların serüveni öğretmeye bugün de devam ediyor. Babam, Markopaşalar’ın sahibi statüsünde olduğu için Aziz Nesin’in bir yazısından ötürü hakkında açılan bir dava ağır cezalık oldu. Babam da kendisi gitmeden de yargılanır beraat eder düşüncesiyle izini kaybettirmek için, seyahate çıkıyor. Ama ondan sonra toparlayamıyor. Kaçaklık, borçlar, gazetenin kapanması vesaire… vesaire…

İster kaçak yaşasın ister hapiste olsun, bize yazdığı mektuplara baktığımda o nerede, hangi şart altında olursa olsun bizim geçimimizle, mutlu olmamızla ilgilenmiş. Düşün ki ülkesinin tanınmış yazarlarından biriydi ve ölmeden önce kamyon şoförlüğü, nakliyecilik bile yaptı.

Sabahattin Âli öldürüldü. Bu ülkede faili en belli faili meçhul cinayetlerin ilklerindendir. Mektuplarına “Filiz Hiç Üzülmesin” diye son veren o harikulade adam, yoldaşları bu dünyaya hem edebiyatlarıyla, çizgileriyle hem o bilenmiş aydınlık inatlarıyla anlam kattı. Biz şimdi zorun da zoru, asit kuyusu günler yaşıyoruz. O sağlam edebiyat, o devrimci atılganlık işte tam da bu günlerin, dili, ekmeği, şarabı, gülü…

Marko Paşa’nın konağı gece laciverdine büründü. Sessiz, sitemsiz. Ben kalkıp Yoros Burnu’na gidiyorum. Buradaki, Bizans kalesi kapladığı alan bakımından İstanbul’daki en büyük kaledir. Boğaziçi’nin tılsımına buradaki kulelerden bakınca durmadan değişen bir renkler senfonisi sarmalıyor insanı. Bu denizlerde Altın Post’u ararken başka gerçekleri bulanlarla, dünya malına zerrece tamah etmeyenlerin serüvenleri gidip geliyor o renkler coğrafyasında. Ve ben ruhumun derinliklerinde minnete, mihnete düşmeyenlerin, boyun eğmeyenlerin önünde saygıyla eğiliyorum. “Kitaplar Suç Ortağımız” demişti Rıfat Ilgaz, hem ne güzel demişti.

1 Evrensel Kültür, Aralık 1996; sayı 60.

Arabayı yıldıza bağlamak

Arabanı yıldıza bağla, der İngilizlerin bir sözü… Pek çok konuşmada, sözün akışına bağlı olarak pek çok kez dillendirdim. İlk bakışta bir “yüksek ideal”den söz ediyor gibi görünse de ben öyle okumuyorum. Bir yaşama gücü, yaşama sevgisi ve gelecek muradı olarak okuyorum. İnsanın emeğiyle kendini var etme büyüklüğü olarak okuyorum. Yıldızdan daha aşağı bir yerin bizi, içinde çürüdüğümüz hayatımıza biraz daha gömeceğini düşünüyorum. Yıldız bizim ütopyamız. Kendimize saygı duyma imkânımız. Araba kalbimiz. Araba rüyamız. İnsan olabilme erdemimiz. İnsan hayata ilişkin hayallerini, tasarladığı geleceği, arzularını, heveslerini, hiç olmazsa birkaç cümle boyu gerçekleştirebilse, arabayı birazcık çözecek, rüyasına doğru birazcık yol alacak ama ne yazık ki bizim gibi ülkelerde toplumsal gerçeklik, her geçen gün daha da ağırlaşarak, insanı tüketen bir kötülüğe doğru gidiyor. Biz eğer o arabayı yıldıza bağlamazsak, aldığımız her soluk bizi her gün biraz daha küçültecek. Gerçekliğin zulmü bizi, canlı hiçbir varlığı sevmeyen canavarlara dönüştürecek.

Peki biz nasıl öğreneceğiz arabayı yıldıza bağlamayı? Bunun için öyle çok büyük hayat bilgileri gerekmiyor kanımca. Büyüdüğünü düşünen herkesin azıcık çocukluğunu anımsaması yetecektir. Bu katı kültür, başka çocukları göstermelik de olsa sevme konusunda bir şeyler öğretir bize. Ancak kendi çocukluğumuzu anımsama, sevme, biraz “çocuklaşma” konusunda, bütün bir çevre tarafından alaya ve hafife alınmayla cezalandırılma endişesi hepimizin elini ayağını bağlar; kaçarız bu duyguyu yaşamaktan. Oysa karşımıza şiir dizesi olarak çıktığında nasıl da severiz: “çocukluktan çıktığını sanmak aslında çocukçadır” (Attila İlhan); “gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/ hiçbir yere gitmiyor.” (Edip Cansever) Oysa biz biliyoruz ve bilmeliyiz ki, insan yaşadığı bütün bir ömrü ancak çocuklukla karşılaştırarak anlar, sever, büyütür, güzelleştirir. Çocukluk, bizim bütün yaşlarımızı, bilerek bilmeden, sürekli aynasına düşürdüğümüz bir yitik cennettir, bir sonsuzluktur. Ne kadar acı, zor, yoksunluklar içinde geçerse geçsin, Asaf Hâlet Çelebi’den uyarlarak, ‘bizim güzel çocukluğumuzu hangi ahmak ayak ezerse ezsin’, ondan sonraki bütün zamanları, biz ancak çocuklukla bir değere, bir yaşama gücüne dönüştürürüz. Edebiyatın alanında kalem oynatan birisi, hangi yaşta, hangi gelecek ya da geçmiş zamanları yazarsa yazsın, kaleminin mürekkebi çocukluktan gelecektir. Araba da yıldız da ancak böyle büyülü bir zamanın bize öğrettiği hayat bilgisidir, şiirsel algıdır, keşif mucizesidir, “deli cesaretidir.”

Belki şunları da eklemek iyi olacaktır. Çocukluğu yetişkinlikte sürdürebilmek için -bunu şöyle de ifade edebiliriz- arabamızı her yaşta yıldıza bağlamak için bize şiir gerekecektir, müzik gerekecektir, resim gerekecektir. Belki bir de şu kadarcık bir bilgi: ağzımızdan çıkan her ses, parmaklarımızdan, kirpiklerimizden yürüyen her renk, koku, boşlukta dolanır durur. Ta ki bir kalbe, bir başka sese, bir insana, bir hevese değene kadar. Şair, ressam, müzisyen dediğimiz aklı evveller, işte bütün bu sesleri, renkleri, kokuları canında duyacaktır ve yaşadığı zamanın acısı ve hevesi ile yeniden karıp karıştırarak bize yeni yıldızlar, yeni arabalar sunacaktır. Aslında bu arkadaşların yaptıkları şudur: insanın gözünü, hayal gücünü, kalbinde donmuş varoluş çekirdeğini, gövdesinin bunalmış güzelliğini, verili aklın, ortak bir forma indirgenmiş duyarlılığın, kapıkulu bilincinin, vicdan ve günah cenderesinin ağır örtülerinden kurtarmaktır. İnsanların adını koyamadıkları bunaltıyı, huzursuzluğu, onlara harflerle, renklerle, seslerle işaret etmektir. Sonrası, insanların kabının büyüklüğü ya da küçüklüğü ile ilgili bir haldir.

Madem araba dedik, yıldız dedik, çocukluk dedik… madem ki “büyük adam”ların ölüm işaretleri ortasında gamzeli, kirpikli, merhametli, onurlu bir dünyada yaşamakta ısrar ediyoruz, Nâzım’ın o sıcacık şiirine bir daha kulak verelim; bize gerekli inanma gücü harflerin arasından kalbimize, gövdemize, sesimize, baktığımız her yere dolacaktır:

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler…

Çağdaş sanatı “müsamere”den ayırt etmek mümkün mü?

Çağdaş sanat alanında 90’lı yıllarla birlikte Türkiye yeni bir döneme girdi. Genç sanatçıların akademideki eğitimleriyle ve giderek gelenekle bir yol ayrımı duygusu taşıyan sanat üretme biçimleri, İstanbul Bienali gibi uluslararası çağdaş sanat etkinlikleri ve sanat fuarları gibi konular birbiri ardına çağdaş sanat alanını belirleyen başlıklar oldular. Bu dönemin ürünleri, niteliği, piyasa ilişkileri vb. üzerine o günden beri yoğun bir tartışma sürüp gidiyor. Bununla birlikte alan üzerine nitelikli tartışma platformlarının (bağımsız çalışan dergilerin, sistematik yayınların ve kurumsal girişimlerin) eksikliği nedeniyle üretilen bilginin büyük çoğunluğu kuma yazılmış yazılar gibi, bir sonraki sefer de aynı noktadan başlayıp benzer bir erimde tükenmek üzere, silinip gittiler.

“Sanat tarihinin düşüşü”nün iki yüzü

Yine de, en azından, bu tartışmalar sonucunda iki büyük olgunun günümüzü belirlediğini saptamak mümkün. Bunlardan ilki, çağdaş sanatın resim geleneğinin domine ettiği piyasadan kendisini kurtarmak isteğiydi. Ülkede 1960’lardan bu yana dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden ve zaman zaman da bu gelişmeler içinde yer alan İlhan Koman, Sarkis, Nil Yalter, Cengiz Çekil, Füsun Onur, Sanat Tanımı Topluluğu (STT) gibi güçlü örnekler vardı. Ne var ki 90’lar kuşağı sanatçıları akademideki klasik sanat anlayışının baskılaması altında bu öncülerle bağlarını da yitirmişlerdi. Dolayısıyla, Cengiz Çekil örneğinde olduğu gibi, bu isimlerin 90’lar sanat dünyasına eklemlenmesi ancak 2000’lerle birlikte “yeniden keşfedilmeleri”ne bağlı olacaktı. (Güncel sanat anlatısı içinde aynı keşfin, kavramsal sanat çalışmalarını 70’li yılların başından bu yana kesintisiz sürdüren STT’nin başına gelmemesi üzerinde ayrıca durmak gerekiyor.) Böylesi bir ilişkilenme için 90’ların genç sanatçılarının ne eğitim gördükleri kurumlarda sistematik araştırmalar ne de ulaşabilecekleri basılı/görsel yeterli kaynak vardı. Yine de, hem yüzyıl başı ve ortasındaki avangart ruhu takip etmek hem de dolaşımda olduğunun yavaş yavaş farkına vardıkları uluslararası çağdaş sanat piyasasına dâhil olmak istiyorlardı.

İkinci olgu ise bu dönemde üretilen işler üzerine giden çağdaş sanat eleştirisinin, ya felsefi olarak delik deşik ve yetersiz ya da sosyolojik analizin dar sokaklarında tükenerek alanın ana gövdesine etkimeyecek denli marazlı oluşuydu. Sanat üretiliyordu, ama onun eleştirisi ilk örnekte alanı felsefi olarak besleyecek donanımdan yoksundu; ikinci örnekte ise “yanlış modernizm”in toplum mühendisliği hevesine takılıp eline geçirdiği değnekle önüne geleni pataklamanın peşine gidiyordu. Donanım yoksunluğu, yarım yamalak çevrilmiş (ya da –Derrida’nın Gramatoloji’si örneğinde olduğu gibi– çevrilmesi için 2010’lu yılları bekleyeceğimiz) kitaplardan “ilhamla” kaleme alınmış basın bültenleri ve kataloglardaki yalan yanlış kavramsallaştırmalarda kendini gösteriyordu. Sosyolojik eleştiri ise sanat yapıtının ontolojik yapısındaki dönüşümleri hesaba katmaksızın sadece piyasanın hareketlerine odaklandığından, bir süre sonra kendini sanat tarihi adına resim piyasasının eski “çok satarları”nın melankolik hatıralarını terennüm ederken buluyordu. Eleştirinin düştüğü bu ikili açmaz da doğal olarak bir kralın yerini bir süre sonra başka bir kralın almasından başka bir sonuca yol açmıyordu. Hatta eleştirenlerin kendilerinin kralın soytarılığına soyunduğu örneklere tanık oluyorduk.

Bugün “sanat tarihinin düşüşü”nden söz ediliyorsa, bu konuda hayıflanmak yerine, ilk etapta, disiplinin düşecek denli durağanlaşmasına yol açan bu olguları ortaya çıkarmak ve konuyla ilgili aktörlerin paylalarına düşeni hesap etmek gerekiyor.

OHAL’de çağdaş sanat

Türkiye’de çağdaş sanatın 90’lı yıllardan sonrasını iki farklı dönem olarak değerlendiriyorum. 1992-94 (İstanbul Bienali çevresinde küratörlük tartışmaları) ile başlayıp 2004-2006 (İstanbul Modern’in ve Contemporary İstanbul’un açılışı) yıllarına dek uzanan dönem, yukarıda kimi özelliklerinden söz ettiğim geç-avangardın ortaya çıktığı ve yapılandığı yıllar. 2006’dan bu yana ise her küçük galerinin kendi küratörü ve “çok-satar”ının olduğu piyasalaşmanın tamamlandığı, fuarların çeşitlendiği yıllar geliyor. İlk dönemde geç-avangart sanatçıların işlerinin, nitelikleri tartışılsa da, politik konular çevresinde döndüğünü söylemek mümkün. Sonraki dönemde ise daha çok uluslararası piyasaya, ülke içindeki bir-iki kuruma ve koleksiyonerlere odaklanmış bir kendini ispat çabası (sanatçıların kendi ikonografilerini geliştirmek yönünde atılmış kimi adımlar) öne çıkıyor. 2010’dan itibaren ise, ülkedeki politik gidişatla da uygun bir biçimde, ciddi bir durgunlaşma ve çöküş havasından söz etmek mümkün.

Bu yıl 11. kez düzenlenen Contemporary İstanbul etrafında dönen tartışmalar çağdaş sanatın 90’lardan bu yana çizdiği panaromanın neye benzediğini özetlemek için güzel bir fırsat sunuyor.

Bu fuara gelmeden, ilk olarak, 24 Eylül-6 Kasım tarihleri arasında beşincisi düzenlenecek olan Çanakkale Bienali’nin iptal edilmesi üzerinde durmak gerekiyor. Göçmen ve mülteci sorunlarının bütün Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde onuncu yılına giren bienalin bu yılki çerçevesini “Anavatan” kavramı oluşturuyordu. Ancak, AKP’li bir milletvekilinin bienalin genel sanat yönetmenliğini üstlenen Beral Madra’yı HDP’yi desteklediği gerekçesiyle hedef göstermesi sonucunda bienal iptal edilmek durumunda kaldı. Bu mühim olay sanat çevrelerinde küçük çaplı tartışmaların dışında çok dikkat çekmedi. Tartışmalar da yönetimin iptal kararının doğru olup olmadığı ve kimi sanatçıların tepkileri etrafında yoğunlaştı. Tek başına milletvekilinin müdahalesi politikanın estetikleşme çabasının “dejenere sanatı işaret etmek” noktasında olduğunu gösteriyordu. Ki itham olarak anılan partinin HDP olması da yine kendi başına çok önemli bir olguydu. Bu ise, eğer ki gerçekleşseydi, sanatın nasıl politikleşebileceğini görmek için iyi bir fırsattı. Amacım bienal yönetiminin kararını tartışmak değil, bu karar sonrası bile oluşamayan kamuoyunun (sanatçısından izleyicisine, sanat dünyasının elbette) politik konumuna işaret etmek. Neticede olay yoğun Türkiye gündeminde büyük bir hızla yerini başka sorunlara bıraktı.

Bu yüzden Contemporary İstanbul’u Çanakkale Bienali’nin başına geleni aklımızdan çıkarmadan değerlendirmek gerekiyor.

Contemporary İstanbul, OHAL koşullarında ve yoğun güvenlik önlemleri altında, 20 ülkeden 70 galeri ve 500’ün üzerinde sanatçının katılımıyla sadece “özel konuklar”a açık bir çerçevede 3-6 Kasım tarihleri arasında gerçekleşti. Fuarın çok öncesinde başlayan tartışmalar, hem sıcak hem soğuk savaş koşullarını eş zamanlı yaşayan bir ülkenin güllük gülistanlık bir resminin çizilmesi üzerine yoğunlaşmıştı. Galeriler ve katılımcı sanatçılar tartışmayı “Ne yani, sanat için hiç mi yaşama alanı olmasın, ölelim mi?” şeklinde göğüslemeye çalışırken, konuşma ve etkinliklerde “sanat piyasasının ihtiyaçları”, koleksiyonerlik, “sanat ve ekonomi” gibi başlıklar öne çıkıyordu. Ancak fuarın en önemli olayı, hiç kuşkusuz, Ali Elmacı’nın Ben Senin Duygularına Karşılık Veremem Osman III adlı heykelinin uğradığı saldırı oldu. Heykelin üzerinde yer alan II. Abdülhamid figürünü bahane ederek sosyal medyada #UluHakanıYedirtmeyiz hashtag’i üzerinden bir araya gelen bir grup “ecdada saygısızlık” yapıldığı gerekçesiyle fuarı basmaya çalıştı ve yaşanan arbede sonrasında sanatçı çalışmasını fuardan çekme kararı aldı.

Bu anlamda Ali Elmacı heykelinin tam da olması gerektiği gibi çalıştığını söyleyebiliriz. “Ben senin duygularına karşılık veremem” diyen iki kafalı kadın heykeli, hem koleksiyonerlere hem de ecdat düşkünlerine aynı anda cevap veriyor. Bedeni çiçeklerle süslenmiş ve göbeğinin üzerinde şakacı bir Abdülhamit duruyor, ama gülümseyen suratının üstünde ikinci bir kafası var ve ağzında da keskin bir bıçak taşıyor. Ali’nin resimlerine aşina olanların çok iyi bildiği bu bıçak sanatçının fırçası aslında. Bütün o dekoratif süslemeler koleksiyonerlerin fetişe dönüşmüş beğenilerini kışkırtırken ince bir alay da taşıyorlar. Ulu hakancılar ise Abdülhamit’in diliyle dokunduğu burnundan ne anlamaları gerekiyorsa tam olarak onu anladıkları için bu kadar kızgınlar. Dolayısıyla sanatçının fırçası tam da bugünkü Türkiye gerçeğine dokunuyor.

Çağdaş sanat ve -mış gibi yapmak

Toplumu kutuplaştırarak yönetmek amacıyla kişilerin açıkça hedef gösterildiği ve başlarına bir şey geldiğinde “toplumsal hassasiyetler” gerekçesiyle sorumluların elini kolunu sallayarak etrafta dolaşmasının “normal” kabul edildiği Türkiye siyasal ortamında iki geri çekilme kararını da saygıyla karşılamak gerekiyor elbette. Ancak sorun kişisel kararlarının ötesinde, söz konusu olaylarda somutlaşmış kamuoyunun üretebildiği dirençte yatıyor. O direnç, kişisel anlamda, bugün hapiste tutsak olan Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay örneğinde olduğu gibi, “yalnız değilsiniz” noktasında takılı kaldığı ve örgütlü mücadeleye dönüşmediği sürece, fasarya konuşan bir siyasinin iki dudağının arasında ya da her sakallıya ecdat diyen bir güruhun insafında tükeniyor. Çağdaş sanatın örgütlenmesi anlamında bakıldığında ise, direncin varlığı ya da yokluğu, Contemporary İstanbul’un “kentin marka değerine” odaklanmış tavırlarında ya da neredeyse her oturumda kendisine söz verilen Hasan Bülent Kahraman’ın iktidarla kurduğu sıkı fıkı ilişkilerde rahatlıkla gözlemlenebilir sanıyorum.

Çanakkale Bienali’nin açıkça politik olan yönelimi ve -atölye ziyaretlerimden ve kendisiyle sohbetlerimden yola çıkarak rahatlıkla söyleyebilirim ki- Ali’nin işinin eleştirel söylemi çağdaş sanatın politikayla nasıl ilişkilenebildiğinin örnekleri olarak karşımızda duruyor. Görülen o ki çağdaş sanat kurumsal düzeyde “-mış gibi yapmaya” oynuyor ve bu müsamerede kendilerine pozisyon kapmaya çalışan pek çok ismi de peşi sıra sürüklüyor. Buna karşın sanatçıların başka bir dünya için bireyleşmeler peşinde olduğunu söylemek de mümkün. Dolayısıyla sorun, bir kez daha, sanat ve politika arasındaki ilişkilenmenin kurumlarını nasıl yaratacağımız, yani bireyleşmeleri nasıl bir araya getireceğimiz sorunu.

Bu yüzden, 90’lı yıllardan bugüne Türkiye’de çağdaş sanatın gelişimini ya da politikayla ilişkisini değerlendirirken odaklanmamız gereken yer, mevcut kurumlar ya da sermayenin etrafında toplanan çıkar çevreleri değil, sanatçılar ve onların üretimlerinin “ilişkisiz ilişkileri” olmalı. Belki de sanat tarihini İkarus’un yazgısından kurtaracak olan şey yazımızın başında vurguladığımız eski gözlüklerden bir an önce kurtulmak olacaktır.

Ödemişli Terzi Sadık’ın hakyemez evladı

Neden sonra, Aydın’ı tanıdıkça anladım. Bu sosyalist yazarın reel-politikaya -müdahil olma- merakı bıktırılamayacak kadar yerleşik bir kişilik özelliğiyle bitişik duruyordu. Neydi bu? Adam, kısa ve öz anlatmayı seviyor ama uzun ve belagati bol konuşmalara, bulmaca kurarak da olsa tahammül edebiliyordu.

ORHAN ALKAYA

Aydın Engin’in kim olduğunu tabii ki biliyordum. Çocukluğumun müthiş oyunu Devr-i Süleyman’ın yazarıydı. Kelle abim Tuncel Kurtiz, Tuncer Necmioğlu, hakikatli Umur Bugay ve Savaş’ımın can dostu Müjdat Gezen’le birlikte Halk Oyuncuları grubunu kurmuşlardı ve benim o sıra bilmediğim bir oyunu daha vardı bu yazarın: Aykırı. Gülriz Sururi Engin Cezzar trubunca oynanmıştı. Devr-i Süleyman’ın devamı ise, 1977’de Devrik Süleyman olarak Dostlar Tiyatrosu’nun o ara kullandığı Sinematek Sahnesi’nde vücut bulmuştu.

Bu politik hicviyeci oyun yazarı, gene benim o sıra bilmediğim gibi, Yılmaz Güney’in senaryo ekibi, daha doğrusu “özel senaristi” olarak da çalışmıştı. Yılmaz Abi gibi, filmi kafasının içinde çeken şarklı bir “auteur”e senaryo ekibi olmak nasıl bir ezadır, hâlâ anlattırabilmiş değilim, o ayrı.

İşte o Devr-i Süleyman ile ortalığı kasıp kavurdukları sıra, Aydın Engin’in gazeteciliği tutmuş. Biselman’ın Yeni Ortam gazetesi henüz dergiyken, 1969 senesinde Babıâlili olmuş. İş büyüyüp gazeteye dönüşünce Aydın Engin, parasızlıktan kırılan mevkutenin Yazı İşleri Müdürü kisvesi altında her bir şeyi olmayı pek sevmiş. Ardından İlke dergisi vardı ve elbette Parti’nin gayri resmi yayın organı Politika gazetesi…

Haldun Taner fırtınasıyla rekabet edebilecek kıvraklıkta bir kalemin, üstelik Haldun Bey donanımına ulaşabilecek enstrümanlara sahipken ve dahi henüz yirmili yaşlarını sürerken, neden oyun yazarlığını bırakıp gazeteciliğe geçtiğini merak ederdim.

Neden sonra, Aydın’ı tanıdıkça anladım. Bu sosyalist yazarın reel-politikaya -müdahil olma- merakı bıktırılamayacak kadar yerleşik bir kişilik özelliğiyle bitişik duruyordu. Neydi bu?

Adam, kısa ve öz anlatmayı seviyor ama uzun ve belagati bol konuşmalara, bulmaca kurarak da olsa tahammül edebiliyordu. Muhteşem künh! Beraber gittiğimiz kimi televizyon yayınlarında, “Yau bu ne tahammül, ben patladım sen gülümsüyordun,” dediğimde, “Sakin ol, yolumuz uzun,” diyen de Aydın’dı.

Yeri gelmişken şu bulmaca meselesini anlatayım, bitsin. Uzun ve meşakkatli toplantılarda, hemen herkes önündeki kâğıda bir şeyler çiziktirir, malûm. Mesela bizim Neşe Erdilek’in, keskin bir portreci olduğunu böyle toplantılarda fark etmiştim. Bizim abimiz olan Terzi Sadık’ın oğlu da, bulmaca düzenler. Pek abartmadan, genellikle 8/8 düzeninde kutuları çizer sonra da içini doldurur. Pipo da içtiği için, o esnada pek mühim bir meseleyle ilgileniyormuş izlenimi yaratarak dokunulmazlık aylasını etrafına yerleştirir. Hani pipo yakanlar, sizi çok iyi dinliyor sanırsınız ama onlar o sırada sadece haznedeki tütünle ilgilidir ya… Aydın Engin de, sıkıldığını belli etmemek için kâh piposunu karıştırır, bazen söz sırası gelmesine rağmen, bulmacasını bitirmediği için, “Biraz sonra konuşacağım, Ayşe devam etsin,” falan der.

Gazetecilik kısmı ayrıca da önemli, çünkü Aydın Engin haberi daha haber olmadan, âdeta gözünün ferinden yakalayan bir cinsin nadide örneklerindendir. Buna “etraflı zekâ” da diyebiliriz ve Gümüşlüklü mimar Uzun Ahmet’in tarifiyle, aklın posta kutuları arasında koşturan postacının hızı diye de anlayabiliriz. Uzun Ahmet, “Posta kutularının içi boşsa, postacı ne yapsın?” derdi. Aydın’ın posta kutuları ise tıklım tıklımdır.

Aydın Engin kısa boylu, bildiğiniz “piknik” tipteki bir adamdır. Ceket kollarını hep uzun tutması, bir ara biraz daha uzayabileceğini düşünmesinden midir, bilemem. Kim bilir, Terzi Sadık Bey’in tarzı böyleydi… Nedir, babam Adnan Alkaya gibi, Başar Sabuncu gibi bir miktar kısa boylu adamda gördüğüm şaşırtıcı bir aurası da vardır. Bulunduğu ortamı, herhangi bir şey yapmasına gerek kalmaksızın etkileyen bir auradır bu. Bir de gülümsemesi vardır ki en ciddi anlarda yanaklarında beliren bu gülümsemeye ayrı bir hasret de duyabilirsiniz, hele Aydın’ı bir süre görmezseniz eğer.

Darbeli cumhuriyetimizde, memleket dâhilindeki toplam iki haneli Türkiye Komünist Partisi üyesinden bir tanesi de oydu. Bu münasebetle ülkesinde yaşamak imkânı elinden “yanlışlıkla” alınmış, Frankfurt vilayetinde taksi şoförlüğü yaparak aile geçindirmiştir zaten. Bu “yanlışlıkla”yı da açıklayayım da yanlış anlaşılmasın. ’80 senesinde Aydın ceza üzerine ceza alırken, yanlışlıkla tahliye edilmiş ve gurbet serüveni de böyle başlamıştı.

Bizim Aydın Engin’le asıl münasebetimiz, biraz daha sonra, Barış Girişimi dolayımında vücut buldu. Her hafta, Hanif Han’da buluşup memlekete eyvahsız bir güzergâh önermeye çalışan bir grup kadın ve adamdık. Kâh nafile kürek çektik, kâh Türkiye’yi 2003’te savaştan esirgemekte büyük rol oynadık ve daha çok birbirimizi tanıdık, anladık, anlaştık.

Sokak gösterilerimiz pek matraktı mesela. Bir keresinde, büyük bir insan zinciri yapmıştık İstiklal Caddesi’nde. Kortejin bir başını ben tutuyordum, diğer başını Aydın. Gençliğin tükenmez pınarı gibiydik o gün.

Aydın Engin, Yeni Yazı nâm bir dergiye, benimle ilgili bir yazı yazmıştı. Sadece o yazıyı almış olsaydım ödül olarak, bu hayatta yeterdi zaten bana. Üç zamanda anlatmıştı beni ve galiba biri bu insan zinciriydi. Hâlâ sormadım, ben “no name” yaptığımız bir işi her bitirişimde “Bir tas konyak içelim haydi,” dermişim. Her seferinde konyak içmeyi mi teklif ederdim sahi? Viski… rakı…?

Kıymetli bir arkadaşım, Tektaş Ağaoğlu, “İnat etme, gel sana kısa konuşmayı öğreteyim,” der dururdu. Ben hâlâ öğrenemedim ama Aydın, bir kısa konuşma ustasıydı ve onu hep kıskandım. Birkaç kelimeyle, atalarımızın “Bilal’in anlayacağı dille” dediği şekilde derdini anlatabilen bir adamdır Aydın, gel de kıskanma.

12 Eylül 2010 referandumuna gelirsek… Aydın’la bariz biçimde ters düştüğümüz yegâne vakadır bu. Aydın’ın berrak aklına, sprinter zekâsına, dolu posta kutularına kızdığım yegâne zaman dilimidir aynı zamanda… Anlaşmazlığa düştük. Tekmil Barış Girişimi anlaşmazlığa düştü o sıra. Olsun. Aydın neye inandıysa onu söyledi.

Aydın Engin, Ödemişli Terzi Sadık’ın hakyemez evladıdır, neye inanırsa onu söyler ve bedeli neyse gülümseyerek öder.

Nokta.

E, nerede kalmıştık?

Eski bir başlangıç ‘yeni e’ dergisi ve yeni bir gelenek. Zıt gibi görünenin iç içeliğiyle yine yoldayız.

Yol ağzında değiliz ama. Nereden gideceğimizle ilgili kararsız hiç değiliz.

Denizlere akan suların milyonlarca yıldır aka aka çizdiği yolları görüyoruz. Bizden öncekilerin ayak izlerini görüyoruz. Hayatı görüyoruz.

Hayatın önümüze getirdiği ironiyi de seviyoruz. Hani, Nasreddin Hoca’nın “dünyanın merkezi burasıdır” dediği yerdeki türbesinin ağır asma kilitler vurulmuş kapısı gibi.

Edebiyat sanat mizah dergilerine ilk mühür vuruluşu değil bu elbette.

Doğrudur; mühür kimdeyse Süleyman odur. Ve dahi, “verin ki basak bağrına mührümüzü” diyenlerin de bir sözü vardır. “İriş Dede Sultan’ım iriş” diyenlerin bir çağırdığı vardır; ya Dede Sultan? O kime der “İriş Dede Sultan…” diye?

Biz kime deriz?

Hayatı var eden sınıfı biliyoruz. “En bilgin aynalara / en renkli şekilleri aksettiren”leri.

Tanrılardan ateşi çalan Prometheus’un selamını getiriyoruz; Marko Paşa’nın ve diğerlerinin. Biliyoruz ki, yalnız değiliz. Sandıkları kadar “az” hiç değiliz.

Öyleyse, haydi!

***

Edebiyat, estetik, eylem, emek, epik, evrim, ekoloji, enternasyonel, evrensel… Hangi harfi alsak böyle listeler yazılır kuşkusuz. Yine de “e”nin yeri ayrı. Yeni e, yine e…

Büyük bir içtenlikle “E, nerde kalmıştık?” diyebilmemiz ondan.

Yeniden merhaba.

Ve yine haydi…

Biz kazanacağız!