Archives by Month

Aralık

2016

Abdülhamid’e karşı Mehmet Akif

Bütün edebiyat ve siyaset hayatına bakıldığında Mehmet Akif’in duygularının her zaman yoksul ve mazlum insanlardan yana olduğunu görebiliriz. Abdülhamid’e muhalefetinin ekseninin de siyasal ve toplumsal ifadesini bulamamış olan bu duygu olduğunu söyleyebiliriz.

AYDIN ÇUBUKÇU

Sultan II. Abdülhamid ve “İstiklal Marşı’nın şairi” Mehmet Akif, İslamcı ideoloji ve politikanın propaganda malzemeleri listesinde iki muteber figür olarak birlikte yer alırlar. “Ulu Hakan” ve “Baş eğmez şair”, hem yeni Osmanlıcıların, hem de her türden İslamcı-milliyetçilerin ortak bayrağının yıldızlarıdır. Ama eğer kendilerine sorabilseydik, birlikte anılmaktan, hele aynı siyasi ve ideolojik amacın arabasına koşulmuş olmaktan ne kadar rahatsız olduklarını söyleyebilirlerdi. Hatta Mehmet Akif, nefretle o “kızıl sultan” ve “iblise rahmet okutan mel’un” ile aynı yerde anılmak istemediğini haykırabilirdi.

Bugün de, Abdülhamid’i savunanlar Akif’i karalamaktan geri durmazlar, Akif’in İstiklal Marşı’na selam durup Çanakkale Şehitleri’ni ezbere okuyanlar yeri geldiğinde müstebit Hamid’e veryansın ederler.

Gerçekte Mehmet Akif, günümüz İslamcılarının pek sevebileceği bir tip değildir. Kimi solcuların da İslamcı siyasete muhalefetle Akif düşmanlığını aynı şey zannettikleri olur. Öyle ki, bir solcu lider bu bilir bilmez düşmanlık yüzünden, Akif’le olan soy bağından sıkılmış gibi, “İnsanın ailesini seçme hakkı yok!” bile demişti. Kimi başka solcular açısından da Abdülhamid’i savunmak ihanetle aynı şeydir, Akif’e de sırf Nâzım Hikmet inanmışlığını takdir ettiği için selam durmak gerekir!

Kurtuluş arayan bir aydın

Çökmekte olduğu herkes tarafından fark edilen imparatorluğun nasıl kurtulacağı sorunu, aslında Osmanlı’nın son dönem aydınlarına kendilerini geliştirmeleri için önemli bir olanak olmuştur. Ciddi ülke sorunları üzerinde düşünmek, Avrupa toplumlarını gözlemek ve incelemek, siyasal gelişmeleri, felsefi akımları öğrenmeye çalışmak için kendilerini mecbur hissetmişlerdir. Bir ülkeyi, bir halkı, kocaman bir imparatorluğu yıkılıştan, yok oluştan korumak için ne yapılacağı sorusuna yanıt aramak, güçlü bir düşünce fırtınasına yol açmış, Osmanlı’nın ilk sosyalistleri de, çeşitli milletlerden milliyetçileri de, İslamcı siyasetçileri de bu fırtına içinde doğmuşlardır. Mehmet Akif, Batı’nın “ilim ve fennine” hayrandır ve bununla donanmış dinine, devletine bağlı nesillerle bunun gerçekleşeceğine inanmaktadır. Bu düşünceler çerçevesinde yarattığı ideal genç tipi Asım, hem dinsel bilgilerle donanımlı, hem de pozitif bilimleri ve teknolojiyi iyi özümsemiştir. Diğer yandan günümüzde pek çok İslamcıyı kızdıracak ölçüde “dinde reform” yanlısıdır.

Asım, aslında Çanakkale savunması sırasında cephede can vermiş binlerce genç aydının ortak kimlik özellikleri üzerinden tasarlanmıştır. Pek çok doktor, mühendis, öğretmen, yüksekokul öğrencisi vs. orada Alman komutanların emri altında İngilizlere karşı savaşırken ölmüştür. Hem kahramanca savaşmasını bilen, hem de aydın özellikleri taşıyan bu gençler Akif için ideal gençlik örneğidir.

Asım’a uygun görülen yön de dönemin koşulları ve Osmanlı aydınının eğilimleri bakımından dikkat çekicidir. Mehmet Akif, yarattığı bu şiir kahramanını Berlin’de eğitime gönderir!

Neden Berlin’e? Çünkü Mehmet Akif, Berlin’e Alman Dışişleri Bakanlığına bağlı “Şark İstihbarat Birimi” tarafından davet edilmiş, İttihatçıların istihbarat örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın da onayıyla dünya Müslümanlarını Alman-Osmanlı ittifakı lehine kazanmak üzere yapılacak propaganda ve örgütlenme faaliyetleri için eğitilmişti. İngiliz ve Fransız sömürgelerinde ve Rusya’da bulunan Müslümanları “özgürlük mücadelesine” çağırmak üzere yürütülecek faaliyetler sonucunda ihtilaller, ayaklanmalar çıkarılabilirse, Almanların bu diğer emperyalistler karşısında gücü artacaktı. Bu amaçla çeşitli İslam ülkelerinden Berlin’e davet edilen aydınlar arasında Mehmet Akif Ersoy, Abdülaziz Çaviş, Abdürreşit İbrahim, Şeyh Salih Et-Tunusi, Halim Sabit, Alimcan İdris gibi önemli isimler vardı.

Mehmet Akif’in Berlin’deki esir kampında ziyaret edip moral verdiği Müslümanlar bir süre sonra, “Asya Taburu” adıyla, Almanya için savaşsınlar diye, Suriye cephesine gönderildi. Oysa Akif onları birer mücahit olarak görmek istiyordu!

Berlin günlerinde Mehmet Akif’in düşünce dünyasının da önemli ölçüde Batı’da o sırada etkili olan felsefi akımlardan esinlendiği görülüyor. Akif bu etkiyle, “çevre şartlarının belirlediği insan” anlayışından, çevresini değiştirebilen insan anlayışına yönelmiştir. Pozitivizmin XIX. yüzyıl ortalarında kazandığı yeni yönelimler ve yorumlar, onun da siyasi ve toplumsal tasarılarına yön vermeye başlamıştır. Gittikçe Alman NAZİ düşüncesini önceleyen “gücün ve güçlünün egemenliğinin kaçınılmazlığı” tezine, felsefi ve siyasal zemin hazırlayan bu yorumda, Malthus’un nüfus teorisi, Spencer’in “en iyinin hayatta kalması” anlayışıyla Darwin’in doğal ayıklanma teorisini birleştiren bir içerik öne çıkmaktaydı. Osmanlı aydınları arasında da Ahmet Mithat, Abdullah Cevdet, Beşir Fuad bu eğilimdeydiler.

Mehmet Akif’in ideal genci de ideal toplumu ve devleti de bu eklektik teorinin izlerini önemli ölçüde taşır. Güçlünün ve gücün yanında olmanın anlamı, doğrudan doğruya Alman’ın yanında olmaktır. O sırada Çanakkale’de sürmekte olan ve kimi zaman umutsuzluk ve karamsarlık yaratan savaş koşullarında, üstelik cephedeki orduya komuta eden kişi Almanken, bunun yalnızca ideolojik değil, psikolojik bir tercih olduğu da düşünülebilir. Kendisiyle aynı yönelimlere sahip Afgani ve Abduh gibi, o da İslam dünyasının kurtuluş yolunun güçlü (ama aynı zamanda iyi) bir emperyalistin yanında saf tutmak olduğuna kesinlikle ikna olmuştu.

Almanya hayranlığının önemli dayanaklarından birisi, Berlin’de ilk kez karşılaştığı kimi “medeniyet” belirtileridir. Mesela, kaldığı otel bunlardan biridir.

Berlin’de kaldığı oteli anlatırken adeta çarpılmış gibidir. Musluklardan hem soğuk hem de sıcak su akması, avizelerin ışığı, yatakların yumuşaklığı, temizlik, özellikle tahtakurusu bulunmaması… Hayranlıkla övdüğü bu özellikler ona göre, bir uygarlık düzeyinin işaretleridir. Her yönüyle Alman hayranıdır.

Ancak onu şaşırtan ve düşüncelere gark eden bir husus vardır. ‘‘Dinleri var, işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi’’ demektedir. Yani, aslında dinleri “bizim işlerimiz gibi” çarpık çurpuktur, ama yaptığı işlere bakarsanız, “bizim dinimiz gibi” dosdoğru, sapasağlam, tertemizdir!

Aynı duyguları, Japonya gezisinde de yaşar. Orada gördüğü her şey, temiz, ahlaklı, düzgün ve özenlidir; sanki “o küçük boylu adamlar” halis Müslümanlar gibi yaşamaktadırlar, ama Buda’ya inanırlar!

Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda.

Siz gidin, saffet-i İslam’ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkân-ı sıyanette ferid;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.

Medeniyyet girmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan izniyle.

Bu dizelerde kendisini gösteren anlayış aslında Akif’in kendi ülkesi için özlediklerinin ifadesidir. Medeniyetin ilmini ve fennini almak ama ahlakını almamak!

Asım’ın kuşağından beklediği de budur.

Ancak Mehmet Akif’in dindarlığı da, genel inanışların oldukça dışında, yeri geldiğinde “muhalif”, hatta isyanın eşiğinde bir inanç olarak görünür.

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı!
Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

Madem ki, ey adl-i İlahi, yakacaktın…
Yaksaydın a mel’unları… Tuttun bizi yaktın!

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin matemi çağlar!
En kanlı şena’atle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayatın yüreğinden gidiyor kan!
İslam’ı elinden tutacak kaldıracak yok…
Na-hak yere feryad ediyor. Âcize hak yok!
Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahi?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlahi!

Yoksulluk, açlık, salgın hastalık ve cahillikle kavrulmuş İslam dünyası, Mehmet Akif’e “ilahi adalet” kavramını sorgulatır. Başka çağlarda benzer itirazları yazan pek çok şair “zındık ve mülhid” ilan edilirken, bazı İslamcı çevrelerde Akif’in bir mücahit olarak anılması, başka bazı çevrelerde ise “müsamahalı bir eleştiri” ile yetinilmesi düşündürücüdür; fakat burada önemli olan, Asım Nesli için önerilen “dinine bağlılık” ilkesinin hangi sınırları zorladığını görmektir.

Yaşadığı dönemin önemli reformistlerinden Cemaleddin Afgani ve Mısırlı Muhammed Abduh onun bu konuda ilham aldığı kişilerdi. Abduh masondu. Afgani hakkında ise Abdülhamid’in izlenimleri hiç de olumlu değildi. Onun kendisini yıkmak üzere yetiştirilmiş bir İngiliz casusu olduğundan kuşkulanmaktaydı. Bu yüzden kendisini İstanbul’a davet etti, maaş bağladı ve sürekli gözaltında tuttu. Akif ise Afgani’nin samimi bir Panislamist ve din reformcusu olduğuna inanmaktadır. Mısırlı Muhammed Abduh da öyledir. Üçünü buluşturan nokta, Batı uygarlığı karşısında tutkulu bir hayranlık ve İslamiyet’te reform talebidir. Bu ikisinin bileşiminden “Asım Nesli” doğacaktır!

Belki de benzeri bütün aydınlar ve kalkınma sevdalısı İslamcı siyasetçiler gibi onun da yanılgısı, kendi özlemlerinin emperyalistlerin planları içinde bir yer bulabileceğine ilişkindi. Günümüzde sürüp giden sözde kurnazlık: Alman’ın atına binip, İslam’ın kılıcını sallamak…

Oysa hayranlıkla izlediği ilişkiler ve zenginlikler, bir bütün olarak sermaye egemenliğinin alanına aitti ve orada tercihleri yapabilme gücünde olmak için Akif’in durduğu yerden farklı bir konumda bulunmak gerekiyordu. Aksi takdirde, mücahit olmayı beklerken emperyalizme asker yazılırdınız!

Akif’in ve çağındaki diğer Müslüman aydınların çok gerçekçi ve kesin sonuç getirecek sandıkları bu çözüm yolu, aslında Abdülhamid’e de çok yabancı değildi. Geceleri Sherlock Holmes okuyup Rom içen, ilk rakı, bira ve şampanya fabrikalarını açan bir padişah olarak hiç de Ortodoks Müslüman portresine uygun düşmeyen bir padişahtı ve elbette Batı’ya tümüyle kapalı biri değildi. Ciddi bir kalkınmacı olarak bilim ve teknolojiye de yabancı değildi. Üstelik kendisine cephe alan bu İslamcı aydınlar gibi, az çok farklarla da olsa, Panislamist idi.

Fakat aralarında derin ve aşılmaz bir uçurum gibi duran siyasal görüş farklılıkları vardı.

Söz konusu aydınlar, Batı’nın bilim ve teknolojisine olduğu kadar toplumsal ve siyasal hayatına da ilgi duyuyorlar ve reform düşüncelerini bu alanlara kadar genişletiyorlardı. Mutlakıyete karşıydılar ve cumhuriyetçi değilseler bile, bir parlamentonun bulunmasından yanaydılar. Geleneksel siyasi mutlakıyet rejimine karşı meşrutiyet, onlar açısından İslam’ın bilim ve düşünce hayatına canlılık, üreticilik kazandıracaktı.

Abdülhamid’le Mehmet Akif’in karşı karşıya geldikleri nokta burasıydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olan Akif, Abdülhamid’e karşı özgürlükçü bir siyasal yapı istiyor ve onun istibdadından nefret ediyordu. Bu düşüncelerini ve duygularını, Abdülhamid tahttan indirilip yerine kardeşi getirildikten sonra yazdığı “İstibdad” adlı şiirde dile getirdi. Ama “Köse İmam” ve “Asım” adlı uzun şiirlerinde de Abdülhamid hakkında hakaretler hatta sövgüler bulunmaktadır. Korkak, baykuş, merkep, hayvan, zalim, melun, kızıl kâfir, domuz… Hatta insafın ölçüsünü kaçırır ve onu şampanya yerine ayran içen, XX. yüzyıla uymayan bir geri kafalı olmakla da suçlar…

Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan!

33 yıl boyunca millete kan kusturmuştur, masumların celladıdır, sefaletin ve rezaletin sebebidir.

Fakat söz konusu şiirlerde, Abdülhamid hakaretlere boğulurken asıl eleştirilen, ona karşı sessiz kalan halk yığınlarıdır. Binlerce masum öldürülürken otuz milyon halk, üç eşkıyaya mahkûm olmuş, bir feryat etmemiştir! Uğursuz bir yükü, hükümet kabul edip katlandınız! Zalimle mazlumun sayısına bakın da utanın! İnsanlıktan nasibini almamışlar, bir boş kuruntunun gölgesini semalardan üstün tuttunuz!

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad!
Huruş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?
Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükumet namına bir bar-ı meş’umu!
Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellad,
Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükumet narına bir bar-ı meş’umu!
Utanmaz mıydınız bir, saysalar zalimle mazlumu?
Siz, ey insanlık isti’dadının dünyada mahrumu
Semalardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhumu!

Bununla birlikte, aynı şiirin izleyen bölümünde bir tutuklama sahnesi anlatılır. Haksız yere, yerlerde sürüklenerek götürülen bir adamın, tıpkı kınadığı halk gibi, yardımına koşmadığı için utancından ağlayan da kendisidir!

Mahallemizde de çıt yok ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklı sıra.
Ayol, yarın da sizin hanümanınız sönecek…
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin kıyafetine…

Benim de bitti nihayet tahammülüm, tabım;
Boşandı seyl-i dümû’um, boşandı a’sabım.
Utandım ağlayarak, ağladım utanmayarak

Eve döndüm, bütün o facialar
Geldi karşımda durdu subha kadar.
Döndü didemde bin hayal-i elim!
Öttü beynimde bin figan-ı yetim.

Köse İmam’da bu suskunluğun sebebini şöyle açıklar:

Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek
Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şeriat!” diyerek.

 


Bunların hepsi emin ol ki cehalettendir.

Bütün edebiyat ve siyaset hayatına bakıldığında Mehmet Akif’in duygularının her zaman yoksul ve mazlum insanlardan yana olduğunu görebiliriz. Abdülhamid’e muhalefetinin ekseninin de siyasal ve toplumsal ifadesini bulamamış olan bu duygu olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, Akif “inanmış adam”dı! Namusu ve ahlakına da kimse toz konduramaz. Yanında durduğu mazlum halklara yakınlığı da samimiydi. Fakat çağdaşı bütün aydınlar gibi, çözüm konusunda kafası tam anlamıyla karışık ve bilgisi yetersizdi.

Abdülhamid’de kurtulmanın istibdadın sonu olmadığını da gördü. Ezilen halkların acısını şu ya da bu emperyalistin dindirmeyeceğini de hissetmiş olmalıydı. Belki son zamanlarında içten bağlı olduğu dininin de bir toplumsal kurtuluş yolu olmadığını fark etmişti. Bir Müslümandı ama bugün kullanıldığı anlamda bir İslamcı değildi. İçine kapandı ve yoksulluk içinde öldü.

Boğazımız sıkılırken kendimizi ifade edebilmenin yolları

Ademimerkeziyetçi, kişileri ve kişilerin arasındaki sosyal ilişkileri değil fikirleri temel alan, hem güvenlik hem de hiyerarşinin alt edilmesi amacıyla olabildiğince anonim, mümkün olduğunca açık kaynaklı ve özgür yapılara dayanan bir iletişim ağına ihtiyacımız var. Eğer kurduğumuz ağlar, anaakım medyanın izdüşümü olacak ve onun hastalıklı hiyerarşilerine, ekonomik ve sosyal sermaye hırsına teslim olacaksa şu OHAL koşullarında hiç zahmet etmeyelim daha iyi.

DAĞHAN IRAK

15 Temmuz darbe girişiminin ardından AKP tarafından başlatılan hegemonik kontra darbe süreci, Kürt hareketi dışında Meclis’te temsil edilen muhalefet partilerinin liderliklerinin de Yenikapı’da Diyanet ve Genelkurmay başkanlarıyla beraber yeni rejime biat ettiklerini açıklamalarıyla beraber yeni bir raya oturdu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Yenikapı kürsüsünden belirttiği gibi “artık yeni bir Türkiye var”dı. Ve o “Yeni Türkiye”de, ki Recep Tayyip Erdoğan bunun “yeni rejim” olduğunu 29 Ekim’de açıkladı, hukukun üstünlüğüne, kişisel hak ve özgürlüklere yer yoktu. Türkiye, başkanlık sistemini ve olası tek parti rejimini getirmek için getirilen Olağanüstü Hâl altında birkaç ayda onlarca yıl geriye gitti. AKP rejimi, bu süreçte en çok demokrasi kültürüne, hatta genel olarak kültüre saldırdı. Evrensel Kültür’ün, başka pek çok muhalif yayınla beraber, hiçbir izana sığmayacak şekilde kapatılması da bunun sonucudur.

Artık kontra darbenin amacının ne olduğu belli olduğuna göre geriye tek soru kalıyor. Demokratik hak ve özgürlüklerimizi kurtarabilmek için ne yapmalı?

Otokrasiden tek adam diktatörlüğüne doğru hızlı adımlar atan bir rejimde, hele Türkiye gibi anti-politizmin (politik alana dâhil olmaya karşı olmak) toplumsal alanda son derece hâkim olduğu bir ülkede, toplumsal muhalefeti diri tutmak gerçekten zor. “İnsanlar niye sokağa çıkmıyor?” diye serzenişte bulunamayacağımız kadar barbarca bir dönemden geçiyoruz. AKP’nin militer ve paramiliter güçlerinin uygulayacağı şiddetin eski ortakları-yeni düşmanları darbecilerinkinden aşağı olmayacağını görmek zor değil. Diğer taraftan, kurumsal bir toplumsal muhalefeti yürütmek de zorlaşıyor. Tüm toplumsal muhalefet odakları baskı altında, dahası bunların söylediklerini kamuoyuna duyurmak da artık çok kolay değil. Halkın temel haber alma mecrasının televizyon olduğu Türkiye’de, son birkaç ayda Türksat üzerinde muhalif kanal bırakılmadı. Hatta uluslararası finansal bağlantılar kullanılarak Eutelsat üzerinden Kürt halkının haber aldığı kanallar da kapattırıldı. Rejimin, Türkiye’de yaşanan ve yaşanacak kıyımların duyulmamasını ne kadar önemsediğini bir kez daha anladık.

Bu koşullar altında, ifade özgürlüğümüz için çaresiz elimizde ne varsa onu kullanacağız. Internet bu anlamda güçlü bir araç, ancak teknoiyimserlerin iddia ettiği gibi demokrasinin kendiliğinden tecelli ettiği bir özgürlük alanı değil. Her şeyden önce, geçen haftalarda Kürt bölgelerinde gördüğümüz gibi, telefon ve internet hatlarının ucu rejimin elinde ve istediğinde iletişimi tamamen makaslamakta beis görmüyor. Dahası internette yazıp çizdiğimiz çoğu mecra, Türkiye üzerinden para kazanan şirketler. Twitter, Facebook veya YouTube için Türkiye’den gelen veri trafiğinin kesilmesi; gösterilebilecek daha az reklam ya da üçüncü taraflara satılabilecek daha az veri demek. AKP rejimi her “kökünü kazıyacağız” diye parmak salladığında bu şirketler para kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle “toplumsal hareketlerin kaynağı sosyal medya” diye müjdelenen sosyal medya mecraları Türkiye’deki rejimle her gün daha çok işbirliği yapıyor. Bu, “bu mecraları kullanmayalım” demek mi? Hayır. Twitter’da ve Facebook’ta milyonlarca Türkiyeli kullanıcı var, YouTube hâlâ haber alma hakkı için önemli bir mecra. Bunlar tabii ki kullanılacak. Ama içinde bulunduğumuz koşulların farkında olarak. Tüm yatırımını bu mecralara yapan bir toplumsal muhalefetin başarılı olması çok zor.

Kendi kendimizin medyası olmak meselesine gelince… Türkiye’de özellikle Haziran direnişleri sırasında yıldızı parlayan “yurttaş gazeteciliği” kavramının içi ışık hızıyla boşaltıldı. Rejime yakın patronların kurduğu özel üniversitelerin çatısında şirketleşen, proje kovalayan, çalışanlarına siyasi parti üyeliğini hatta bir partinin çalışmalarına katılmayı yasaklayan ve Dünya Çalışma Örgütü’nün kriterlerine göre açıkça siyasi ayrımcılık yapan, kurucularının kamuya açık toplantılarda “gazetecinin devlete kaynağını açıklamasının yükümlülük olduğunu” iddia eden ya da kurucu editörlerinin siyasi ve akademik kariyeri için kurulan örneklerle karşılaştık. Sırtını tamamen ahbap-çavuş ilişkisine ve kankacılığa dayayan anaakım akademi ve medyanın “esnafları” da bu girişimlere açıktan destek verdi. Tabii ki her girişim, ortada para sayarak gezen bu düzenbazlar kadar kötü niyetli değil. Ancak 2016 itibarıyla hâlâ 1990’larda kurulmuş ademimerkeziyetçi IndyMedia projesinin ilerisine geçebilmiş, kâr amacı gütmeyen, yayın ilkeleri belli, şeffaf ve katılımcı bir internet medyamız yok. Biraz var değil, hiç yok. Bu hem İstanbul’da yerleşik, ne söylediğinin değil kimin söylediğinin önemli olduğu entelektüel kültürden, hem de Türkiye’nin yarım yamalak modernitesinin tebalıktan yurttaşlığa geçişte iğdiş edilmiş olmasından kaynaklı.

New York Üniversitesinin Sosyal Medya ve Politik Katılım laboratuvarı SMAPP’ın Gezi Direnişi sırasında yaptığı bir karşılaştırmalı araştırma, Türkiye’de toplumsal muhalefetin internet üzerindeki izdüşümünün başka bazı örneklerin (İspanya gibi) aksine belli kanaat önderlerini takip etmeye odaklı olduğunu ve yatay olarak yayılmış, hiyerarşik olmayan bir yapı arz etmediğini göstermişti1. Türkiye’de kişiler, toplumsal muhalefet içinde de fikirlerin çok üstünde gidiyor. Bu ciddi bir sorun. Hak ararken “X’in Y’nin arkadaşları” diye kişisel ağları vurgulayan yapılar kurulması, eşi-dostu-arkası olmayanların sık sık yalnız bırakılması, Beritan Canözer örneğindeki gibi meşhur olan gazetecinin hakkı savunulurken, meşhur olmayanı yalnızca kendi dava arkadaşlarının savunması gibi sıkıntılar kalıcı ve sürdürülebilir toplumsal muhalefet ağlarını kurmanın önünde çok ağır bir engel.

Tekrar ana soruya gelelim. Ne yapmalı?

Bizim ademimerkeziyetçi, kişileri ve kişilerin arasındaki sosyal ilişkileri değil fikirleri temel alan, hem güvenlik hem de hiyerarşinin alt edilmesi amacıyla olabildiğince anonim, mümkün olduğunca açık kaynaklı ve özgür yapılara dayanan bir iletişim ağına ihtiyacımız var. Eğer kurduğumuz ağlar, anaakım medyanın izdüşümü olacak ve onun hastalıklı hiyerarşilerine, ekonomik ve sosyal sermaye hırsına teslim olacaksa şu OHAL koşullarında hiç zahmet etmeyelim daha iyi.

Meşhur fetişizminin Türkiye’nin fikir ortamını ciddi bir çöle çevirdiğini artık görebilmemiz lazım. Kimsenin diğerinden “daha eşit” olmadığı, fikirlerin tartışılabildiği, tabuların ve dogmaların iktidar odaklarına dönüşmediği, eleştirel ve özgür bir ortam yaratamazsak, bu rejim bizi kültürel olarak da ezer. Çünkü yıllardır göremediğimiz şu; sol-muhalif-özgür-katılımcı adına ne derseniz deyin, biz kendi medyamızı kendi iktidar odaklarından özgürleştiremedik. Bir anti-tez olamadıysak nedeni budur. “Vay sen benim adamıma/partime/kutsalıma laf ettin”le iş yapacaksak, bence direkt AKP’ye üye olalım. Belki ihale filan kaparız, zırt pırt “evi basacaklar mı acaba?” diye de ürkmeyiz. Zira bu kendi içimizden bile temizleyemediğimiz iktidarlaşma halleri, AKP’yi yaratan toplumsal temellerden biri. Bizim başka türlü bir şey istememiz lazım, eğer ki gerçekten başka bir alem istiyorsak…

1https://wp.nyu.edu/smapp/wp-content/uploads/sites/1693/2016/04/turkey_data_report.pdf

Ekşi Elmalar: Bitmeyen bir nostalji olarak Hakkâri ve bazı gerçekler

Ekşi Elmalar esin kaynağını Yılmaz Erdoğan’ın hikâyesine çokça konu olan çocukluğundan alıyor. Şiirinde geçen, Vizontele’de görünen kayıp kent, bir OHAL kararıyla şehir olmaktan bir çırpıda çıkarılan çocukluğunun Hakkari’si, Köyceğiz’deki bir sette ve bilgisayar efektleriyle yeniden kuruluyor ve dağı, yaylası, şelalesini tekrarlayan görüntülerle bir kartpostala dönüşüyor.

SERAY GENÇ

Türkiye sinemasında en çok seriye dönüşen tür olarak komedi, yapımcılarını seyircilerinden daha çok güldürüyor olabilir. Eskiden güldürürken düşündürmek makbuldü; şimdilerde güldürürken kazanmak, kazandırmak makul. Kazanmanın önüne para-pul, şan-şöhret gelebilir. Türkiye’de geçmişin mizah külliyatının, şimdinin davalık karikatür dergilerinin ve bir yergi tiyatrosu olarak kabare tiyatrosu geleneğinin yanında güldürünün, mizahın politik olandan giderek uzaklaşması, yergiden ve toplumsal eleştiriden kopması geldiğimiz noktada günümüz siyasal kültürüyle bir uzlaşmanın sonucudur. Uzlaşma ülkede yaşananların yok sayılmasından, görmezden gelinmesinden genel geçer değerlerin sahiplenilmesine değin farklı biçimlerde gerçekleşebiliyor.

Yılmaz Erdoğan ve Necati Akpınar’ın kurucusu olduğu Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM) ve BKM Mutfak bugün üretilen sinema, televizyon filmleri, dizileri ve hatta oyuncuları düşünüldüğünde bir tiyatro ekibi olarak değil; bir şirket olarak karşımıza çıkıyor. BKM Mutfak’ın son icraatının bir AVM’de şube açmak olduğunu Yılmaz Erdoğan kendisi muştuladı. Bir BKM Mutfak “hareketi” olan Çok Güzel Hareketler Bunlar’da da temel olarak kabare unsurlarından yararlanılıyor ancak bu geleneğin sahip olduğu yaratıcılık, zekâ ve mizahla düzene karşı çıkışın esamesi okunmuyordu.

Yılmaz Erdoğan ve sinemasından bahsederken akla uzlaşmanın gelmesinin nedenleri var kuşkusuz. Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filminden alıntı yapması, Erdoğanların birlikte futbol oynamaları, Yılmaz Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası RTE ve ailesinin ikametgâhı önüne kurulan Kısıklı sahnesinde boy göstermesi boşuna değil. Yılmaz: Hakkâri’den İstanbul’a Bir Şöhret Yolculuğu kitabının yazarı, en yakın arkadaşının, AKP eski milletvekili olması bir sanatçının iktidar ile ilişkisi üzerine bizi fena düşündürtüyor elbette ama bu kadarla da sınırlı kalmıyor.

Televizyondaki kariyeri yazarlıktan oyunculuğa Olacak O Kadar’dan Haşlama Taşlama, Yaseminname, Bir Demet Tiyatro ile ilerlerken Yılmaz Erdoğan sinemada ilk yönetmenlik denemesini Ömer Faruk Sorak’la beraber Vizontele filmiyle yapmıştı. Vizontele filmi her ne kadar Ender Özkahraman’ın çizgileriyle, hikâyeleriyle sahiplendiğimiz adıyla, nitelemesiyle “orası hikâyesi” gibi sunulsa da Kürt gerçekliğine ait olmayan, BKM skeçleri kolajından oluşan, her tiplemenin “Yılmaz Erdoğan esprileri” patlattığı diyaloglarıyla bir uzlaşmanın ve fantastik diyarın örneğiydi. Vizontele’de ne Hakkâri’nin gerçekliği ne de siyasal yaşam ve eğilimleri vardı. Yılmaz Erdoğan’ın “bir komik oyunu daha” bu sefer sinemada –Bir Demet Tiyatro ekibi dâhil- daha geniş kadroyla anlatmasının ötesine geçemiyordu film.

Vizontele filmindeki iyiler ve kötüler arasında Deli Emin en iyi ve mucit insan olarak yerini alırken, Yılmaz Erdoğan da senaryosuyla “kelimelerin mucidi” olmakla birlikte, Deli Emin’i oynamıştı. “Köyün delisi” ve bir metafor olarak Deli Emin Kafdağı’nın ardındaki bu şehrin deliliğinden uzak yaşıyor, kuşlarıyla konuşuyor, icatlarıyla uğraşıyor ve bir türkünün peşinden koşuyordu. Deli Emin dâhil filmdeki tüm karakterler ve filmin senaryosu bir “cevap yetiştirme”, “lafını koyma” haliyle biçim buluyordu.

Vizontele’yi, Vizonteleleri eleştirenler de Yılmaz Erdoğan’ın, mizahındaki gibi “kelimelerinden”, “cevap yetiştirmesinden” nasibini alıyordu. Yılmaz Erdoğan, “festivallerde, gişede geçtiği seyircisiz filmlerin ödüllendirildiğini”, “halkın beğendiğini yok sayıp, halkın anlamadığı filmin ödüllendirildiğini,” söylerken Ahmet Uluçay’ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filmin ödül almasını kabul edemiyordu. Filmini beğenmeyenlere ve eleştirilerenlere de bilet parasını iade etmek istiyordu; aslına bakarsanız söyleminin hiddetinden, şiddetinden yola çıkarsak yüzlerine çarparak iade etmek istiyor gibiydi. Geniş kitlelerle uzlaşma isteği ve seyirci sayısında kırmak istediği rekorun gerçekleşmesi her ne kadar bir güveni beraberinde getirse de verilmeyen ödüller aynı ölçüde güvensizlik yaratıyor ve sabrını zorluyor izlenimi bırakıyordu.

Yeni ilham: Ekşi Elmalar

seray_eksielmalar1Ekşi Elmalar filmi, Vizontele’nin devamından çok ilhamını aldığı Hakkâri’ye, çocukluğuna, tanıdığı insanlara Yılmaz Erdoğan’ın geldiği noktada yeniden bakışı, değişen bilgisiyle –Nuri Bilge Ceylan’dan Russell Crowe’a yerli yabancı yönetmenlerle çalışma deneyimi dâhil- hikâyesini yeniden anlatmak isteği belki de. Bir gözden geçirme, temize çekme hali de denilebilir Yılmaz Erdoğan oyunculuğunda, kelimelerinde, sinema tekniğinde ve dünya görüşünde. Vizontele tarzının sadeleşmiş, daha dramatize edilmiş, mizah kadar trajik olanın da keskinleştiği bir tarza evirildiği Ekşi Elmalar, popüler bir film olma iddiasında. Yılmaz Erdoğan’ın artık yüksek sesle dillendirmese de, popülist bir dille “seyircinin hangi filme nasıl davranacağını bildiğini” söylemesi, gişe beklentisini de açığa vuruyor.

Vizontele’de cesaret edemediği, belki de yüzleşemediği, salt mizah, Yılmaz Erdoğan mizahı kıldığı gerçeklik, bu kez Ekşi Elmalar’da belediye reisinin siyasi partisi, dengbej, yer yer duyulan Kürtçe ve kadınlar dâhil edilse de hâlâ yapay, hâlâ fantastik ve hâlâ “özenilmiş” kostümleriyle sırıtıyor. Aziz Reis beylik lafları, giydiği kostümler ve pozlarıyla İtalya’nın Güney’inden bir toprak ağasını çağrıştırıyor daha çok. Kadınlar güzel, namzet erkekler yakışıklı, üzerlerinde giysi değil kostüm taşıdıklarını hissettiriyor. Kadınların temel sorunu sevdikleri erkeklere varamamak; ancak varmak da hep iyi son anlamına gelmiyor filmde. Sevdiği Servet’e uzlaştırıcı Osman Ağa ile varan Türkân’ın kocası içkici çıkıyor. Safiye ile ziraat mühendisinin aşk ilişkisinden ise ziraat mühendisi daha yaralı çıkıyor çünkü Safiye evlendiği ağa oğlu Cevdet ile hayallerini gerçekleştirip denize kavuşuyor. Muazzez çok sevdiği Aşk Cesaret İster fotoromanında adı geçen cesareti gösterip sevdiğiyle kaçmıyor ama kendisi de bir fotoromandan fırlamış gibi duran aşkı Özgür’ü sevmeye ve beklemeye devam ediyor. Filmin kadınların nispeten daha özgür davranabildikleri, dengbejin göründüğü, duyulduğu yayla sahneleri ise fantastik bir diyara oryantalizmi taşıyor.

Ekşi Elmalar esin kaynağını Yılmaz Erdoğan’ın hikâyesine çokça konu olan çocukluğundan alıyor. Onun şiirinde geçen kayıp kenti, Vizontele filminin uzak ve mahrum kenti, Kafdağı’nın ardı, OHAL kararıyla şehir olmaktan bir çırpıda çıkarılmaya çalışılan çocukluğunun Hakkâri’si, Köyceğiz’deki bir sette ve bilgisayar efektleriyle yeniden kuruluyor ve dağı, yaylası, şelalesini tekrarlayan görüntülerle bir kartpostala dönüşüyor.

1977 yılı Hakkâri’sinde üçüncü kez belediye reisi olamayan Aziz Bey ve ailesinin hikâyesini anlatıyor Ekşi Elmalar filmi. Vizontele’de Reis Bey’in oğulları vardı, Ekşi Elmalar Reis Bey’inin ise kızları. Aziz Bey’in dünya görüşü karısı ve kızlarının hayatlarını belirliyor, tahakküm altına alıyor. Ekşi Elmalar metaforunun merkezinde olan Aziz Reis beğenmediği ekşi elma veren ağacı kestiriyor, kızlarının sevdiklerine varmasına engel oluyor. Bir erkekten hediye alan kızını cezalandırıyor. Evinin bahçesinden dışarı çıkmasına izin vermediği kızlarını okula göndermiyor; sadece aralarından ortanca kızı Safiye’nin okuma yazma öğrenmesine müsaade ediyor. Onun tatlı dediği kendi bildiği, inandığı. Kendisine benzeyen, biat eden ve oy veren insanlar. Elmalarla konuşuyor. Elmaları da insanlara benzetiyor. Aşılandıkça tatlı oluyor meyvalar ve birbirine benziyorlar. Bataklıktaki ağaçlar ise ziraat mühendisinin dediği gibi okaliptüs ağaçları değil, kendi bildiği, inandığı, öğrendiği gibi kavak ağaçları. Aynı Reis Bey memleketine teleferik getirme hayali kuruyor, maketler yapıyor. Metaforu ekşi elmaların üzerine yatıp poz verdiği fotoğrafların kullanıldığı bir söyleşide Yılmaz Erdoğan Hakkârili dedesi ve teyzelerinden yola çıktığını anlatıyor.

Otoriterliğine ilk darbeyi seçimleri kaybetmesiyle alan Reis Bey zaman içinde maddi gücünü yitirerek, emekli maaşıyla idare eden bir adama dönüşüyor. Kendisine hükmetme ve yaşama gücü veren yöresinden ayrılıp Antalya’ya göç edip ve ait olmadığı şehirde zihinsel bir çöküş yaşayor. Bunların üzerine Muazzez’in anlattıklarını sessizce dinliyor olması Reis Bey’le seyircinin bir uzlaşma yaşamasına neden oluyor. Artık bakıma muhtaç, yaşlı ve zararsız bir adam olarak sessizliği, masumane bakışları, sorgu meleğine onu hazırlayan, sevdiğine varmayıp başını bekleyen kızından dinlediği geçmişiyle işte o da artık herkes gibidir.

Filmde gücünü kelimelerden almayan bir sahne var. Tüm ailenin, geçmiş karakterlerden ziraat mühendisiyle Antalya’da yeniden karşılaşma sahnesi. Gerçekleşemeyen bir aşk sızısının hissedildiği, sonra aşıldığı bir an, bir durum yaşanıyor bu sahnede. Böylesi bir insani durumun içine düşen, evin salonunda aynı kanepede oturan, ortak anıları olan, kavuşamayan bir kadın, bir erkek ve geçmişten habersiz uysal koca Cevdet. Oysa Yılmaz Erdoğan kelimelerini şiir, tiyatro oyunu ve senaryo olarak çok seviyor ve beğeniyor. Ne sadece bir yazar ne de sadece bir oyuncu olmak istiyor o; asıl önemlisi yönetmen olmak istiyor. Öyle görünüyor ki, kendisine baktığında gördüğü gibi, bir “akil adam” ve yönetmen olarak anılmak istiyor.

Hakkâri’de belediye reisliği yapmış, Adalet Partili Reis Bey ve ailesinin 1970’lerden 1990’lara uzanan hikâyesi Antalya’da sona eriyor. Kürt mücadelesinin doğrudan etkilediği, bugün belediye eş başkanlarının görevden alındığı, devletin şiddetini yakından tanıyan insanların yaşadığı Hakkâri yukarıda bahsettiğimiz Yılmaz Erdoğan’ın tahayyülünden çok farklı. Doğrusu şakilerin mahalleye indiklerini, darbe olduğunu radyodan duysak da, bu vizonteleyi, şampuanı ve devrimi bilmeyen insanlar ülkede yaşananlardan uzak ve doğrudan etkilenmeden hayatlarını sürdürebiliyorken, örneğin Hakkâri’den göçün nedeni “denize özlem” olabiliyor. Yılmaz Erdoğan’ın anlattığı Hakkâri’nin politik olmaktan ziyade kâh komik, kâh dramatik ama hep nostaljik olması belki onun yaşadığı çatışma ve çelişkilerin sonucu belki de edindiği uzlaşma elçisi hissiyatından, misyonundan kaynaklanıyor. Tıpkı Köyceğiz’de toprakla hemhal olmaya gidip yılda çektiği üç filmle, BKM’nin de para döndüren çarkından uzaklaşamaması gibi. Dolayısıyla Yılmaz Erdoğan’dan başka türlü bir Kürt gerçekliği beklemek belki bu nedenle mümkün olmuyor.

Özel bir gün

Birçok tarihçi ve siyaset bilimciye göre yeni bir dünya savaşı ufukta belirmekte. Yaşadığı zamanın altında ezilen Zweig’ın ümidini yitirip kalemi son kez eline aldığı veda mektubundan 74 yıl, Nazilerin yenilmesi ve Hitler’in ölümünden 71 yıl sonra umudun bir kez daha tükendiğini söylemek mümkün.

HASAN CÖMERT

Stefan Zweig 22 Şubat 1942’de karısıyla birlikte intihar ettiğinde arkasında bir not bırakmış, vedasını şu cümlelerle bitirmişti: “Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hâlâ görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum…” Hitler’in yarattığı dünyanın yıkıcılığı altında kalan Zweig daha fazla dayanamamıştı. İki dünya savaşı gören Zweig, savaştan uzaklaşıp gittiği Brezilya’da faşizmin yarattığı umutsuzluktan kurtulamamıştı. “(…) Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi.”

Ettore Scola’nın 1977 yapımı başyapıtı Özel Bir Gün (Una Giornata Particolare) Hitler’in Roma’yı ve Mussolini’yi ziyaretiyle açılır. Açılışta gerçek görüntüleri izleriz. Hitler’in trenle gelişinden itibaren başlayan görkemli ve coşkulu karşılama, havadaki gösteri uçakları, dalgalanan Nazi bayrakları, Roma’nın her karışını dolduran İtalyanlar ve siviller kadar kalabalık askerler, toplar, tanklar, marşlar… Aynı anda selama duran binler…. Kahramanlık, fedakârlık, yücelik gibi kelimeler faşizmi kutlayan yüzbinlerce insanın coşkusu üzerine düşer. Adı “Barış anlaşması” olan görüşme için şehre gelen Hitler’i karşılayan kalabalığın görüntülerini dokuz dakika izleriz. Ettore Scola, faşizmi Hitler’i coşkuyla karşılayan kalabalıkla anlatmaz, resmigeçide gitmeyip evde kalan altı çocuklu ev kadını Antonietta ile radyodaki işine son verilmiş eşcinsel komşusu Gabriele arasındaki ilişki üzerinden gösterir. Bir çocuk daha yaparsa hükümetin kalabalık ailelere vereceği ödülü alacaklarını söyleyen Antonietta, ait olduğunu sandığı hayatın dışına Gabriele ile geçirdiği günün sonunda çıkar. Faşizmin çepeçevre sardığı bu hayatta ikisi de yalnızdır. Antonietta, Gabriele ile konuştukça, gözünün içine baktıkça yalnızlığını fark eder, kadınlığını hatırlar. Gabriele düşünceleri ve cinsel yönelimi yüzünden kaybettiği ve zor tutunabildiği hayata, Antonietta ile yeniden bağlanmak ister. Bir günlüğüne de olsa. Dışarıda dünya tarihinin dönüm noktalarından biri yaşanırken içeride faşizmin gündelik hayattaki varlığını incelikli bir şekilde gösterir Scola. Ölümün, kahramanlığın, vatanseverliğin, erkekliğin, tek sesli medyanın, tek tip düşüncenin ve inancın kutsandığı korkunç bir zamanda büyük bir sitede hayatları kesişen iki yabancının birlikte geçirdiği özel bir gün çok şey anlatır. Film boyunca Antonietta ve Gabriele’nin göz göze geldiği anlara dışarıda çalan marşların sesi düşer. Birlikte çamaşırları topladıkları sahnede Gabriele gülmeyi unutan Antonietta’yı yeniden güldürür. O an beyaz çamaşırların arasından gerçekler ve umut belirir. İki yabancı, yalnız ruh bütünleşirken resmigeçit sesleri kesilmeden devam eder.

Stefan Zweig’ın intiharından üç yıl sonra Nazi imparatorluğu yıkıldı ve Hitler intihar etti. Zweig, bu dünyadan umudunu çoktan kesmişti. Zweig’ın Nazi egemenliği henüz başlangıcındayken yazdığı Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi’nde Batı hümanizminin kurucusu Erasmus’un hayatını anlatır. Zweig, kendi yaşadığı dönemin karanlığına bu eserle karşı çıkmış, zorbalığa, bağnazlığa karşı özgür düşünceyi, mantığı, bilimi, sanatı Erasmus’un hayatını kaleme alarak savunmuştu. Martin Luther’i değil Erasmus’u seçerek Avrupa’da savaş henüz başlamamışken bir nevi faşizmin ayak seslerine karşı uyarmaya çalışmıştı Avrupalıları.

Savaşlara, ölümlere, karanlığa karşı aklın her zaman zafere ulaşacağını” savunan Erasmus’a tarihin bir cevabı olacaktı elbette. Erasmus’un en büyük ideali, Avrupa’nın ortak bir bilim ve sanat çatısı altında birleşeceğine dair hayali 400 küsur yıl sonra gerçekleşti belki ama bugün dünyanın birçok bölgesi yangın yerine dönerken Avrupa Birliği düşüncesi de çatırdamaya başladı. Asya, Orta Doğu, Afrika’daki kanlı diktatörlükler ve karşısında başlayan direnişler, isyanlar, çatışmalar, savaşlar ve bölünmelerle; mülteci, sığınmacı sayısının artışıyla “Batı merkezli dünyanın” gidişatı bir kez daha alarm vermeye başladı. Birçok tarihçi ve siyaset bilimciye göre yeni bir dünya savaşı ufukta belirmekte. Yaşadığı zamanın altında ezilen Zweig’ın ümidini yitirip kalemi son kez eline aldığı veda mektubundan 74 yıl, Nazilerin yenilmesi ve Hitler’in ölümünden 71 yıl sonra umudun bir kez daha tükendiğini söylemek mümkün.

27 Şubat 1933’te Alman parlamentosunun toplandığı Reichstag’da yangın çıktı. Hitler’in parlamentoda çoğunluğu sağlamak için çıkarttığı ve komünistlerin üstüne yıkmaya çalıştığı yangın sonrasında anayasadaki kişi ve hak özgürlükleriyle ilgili maddeler ortadan kaldırıldı. Komünist milletvekilleri tutuklandı. Diğer partilerin seçim çalışmaları durduruldu. 5 Mart’ta yapılan seçimlerde Hitler’in partisi Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi oyunu yüzde 44’e çıkardı. Seçimin ertesinde, 23 Mart’ta Yetki Kanunu (Halkta ve İmparatorlukta Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Yasa) çıkarıldı. Bu kanunla Reichstag’ın tüm yetkileri dört yıl süre ile kabineye devredildi. Diğer bir deyişle Alman Meclisi’nin feshedildiği, parlamenter demokrasinin sona erdiği gündü. Hitler’in diktatörlüğüne giden yolun meşru temeli olan Yetki Kanunu’nun görüşüldüğü gün 96 milletvekili yasaya direnmişti. Bu milletvekillerinden Sosyal Demokrat Parti’nin başkanı Otto Wels, Yetki Yasası’na karşı kürsüye çıkmış ve konuşmasını Hitler’in yüzüne bakarak bitirmişti: “Hayatlarımızı ve özgürlüğümüzü alabilirsiniz fakat onurumuzu alamazsınız. Savunmasızız fakat onursuz değiliz.” Otto Wels, Nazi diktatörlüğünde Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve sürgüne gönderildi. Prag’da mücadelesine devam etti. 1939’da hayatını kaybetti. Berlin, Hamburg, Hannover, Alsdorf gibi Almanya’nın birçok şehrinde Otto Wels’in adı sokaklara, caddelere, okullara verildi.

Türkiye, 2016. Tüm ülkede OHAL ilan edildi. Her geçen gün artan iktidar baskısı OHAL ile kolaylaştırılmış, zaten ayaklar altına alınmış olan hukuk yok sayılmış oldu. Yeni olmayan, tarihte benzerleri bulunan kirli ve kanlı bir dönem; iktidarın karşısında yer alan bütün canlıları korkutma, sindirme, yok etme operasyonu. “Kanun adına suç işleyen” polisler, savcılar, hâkimler. Tek sesli, yalan haber üreten, tetikçilik yapan bir medya. Akıl dışı bir şekilde manipüle edilen çoğunluk, travmalarla geleceği elinden alınan bir toplum… Karanlık büyük. Tarihe bakarsak umut da umutsuzluk da bulmak mümkün. Yine de hiçbir şey ama hiçbir şey o “görkemli ve coşkulu” kalabalıkların arasında yer almak kadar kötü olamaz. Bu bile bir umuttur.