Archives by Month

Şubat

2017

Jack London’ın Amerikası

Kendisi bir siyah sütanne tarafından büyütülse de ‘Jack London’un Amerikası’nda siyahlar, yaşadıkları devasa problemlere rağmen kendilerine yer bulamamıştır. Jack London döneminin ‘Sosyal Darvinist’lerindendi. “Ben ilk olarak bir beyaz, sonra da sosyalistim,”[1] diyordu. Sosyalizmi sadece beyazlar içindi, Çinliler ve siyahlar için kibar bir dille soykırım öneriyordu.

MİTHAT FABİAN SÖZMEN

ABD’li tarihçi, yazar Howard Zinn, Jack London’ın Demir Ökçe romanını değerlendirdiği yazısına London’ın 40 yıl boyunca “denizler, dağlar aştığını, fırtınaların içinden geçtiğini” söyleyerek başlıyor.[2] Hemen hemen her insanın hayatında yaşadığı zorluklar “denizler, dağlar aşma” metaforuyla açıklanabilir. Bu dünyada ayakta kalmanın zor olduğu kesin ve ayakta kalabilmek için yaptıklarımız, vahşi yaşamın ortasındaki maceracılardan çok da farklı değil. Ancak söz konusu zat Jack London olunca Zinn’in bu tanımı bir metafor olmaktan çıkıyor. Çünkü London, 40 yıl süren yaşantısına, on insana yetecek macera biriktirmiş ve bunun için de San Francisco varoşlarından bir çocuk olarak çıkmasından bu yana Amerika’nın (sadece ABD değil, tüm kıta) her yerini arşınlamıştır.

1876’da doğan yazar maceracı, sosyalist Jack London, neredeyse bunların hiçbiri olamayacaktı çünkü doğması istenmeyen bir bebekti. Ölülerle iletişime geçtiğini iddia eden dini bir grubun lideri olan babası William Chaney, bu grupta ruh çağırma seansları düzenleyen annesi Flora Wellman’dan kürtaj olmasını istemişti. Wellman, bunun üzerine intihara kalkışmış ancak hayatta kalmış ve doğumu da gerçekleştirmişti. Wellman, doğumun ardından çocuğuna “Utanç nişanem” dedi ve onu Virginia Prentiss adlı siyah bir sütanneye bıraktı. Öz annesi Wellman, savaş gazisi John London’la evlendiğinde Jack de soyadını almış oldu.[3]

 

Yola düştü çünkü…

I’ve been everywhere (Her yeri gördüm)” diyen Country şarkısındaki gibi yaşadı. Okuduğu, gördüğü, bildiği her şeyi de yazdı. Dönek öyküsündeki çocuk işçi Johnny gibi olmasa da 15’ine gelmeden konserve fabrikasında çalışmış, gazete dağıtmıştı. Sonra Oakland Halk Kütüphanesi’yle tanıştı. Hangi işin üzerinde olursa olsun doymak bilmez bir iştahı vardı. En büyük maceralarına hazırlandığı o kütüphaneyi de böylesi bir iştahla yağmaladı. Büyük bir yoksulluğun içerisinde üniversiteye başladı. Yaşam öyküsüne bakanlar, gündüzleri okuduğunu, geceleri macera peşinde koştuğunu zannedebilirdi. Uyumak zorunda olan bir insan 21 yaşına gelene kadar tüm bunları nasıl yapabilirdi?

Zinn’in aktardığı gibi,

“Hint keneviri fabrikası ve çamaşırhanede çalışmış, Doğu yakasının demiryollarında sürtmüş, New York sokaklarında polisten dayak yemiş, Niagara Şelalesi’nde serserilikten ceza almış, cezaevinde insanların işkenceye uğramasına tanıklık etmiş, Sosyalist Parti’ye katılmış, San Francisco Sahili’nde istiridye korsanlığı yapmış, Flaubert, Tolstoy, Melville ve Komünist Manifesto’yu okumuştu…”

ABD’yi bir baştan diğerine gezerken Oakland Halk Kütüphanesi onun başlangıç noktası, ‘Google’ı olmaya devam etti. Annesinin intihar girişimine dair gazete haberlerine ulaşıp babasının kimliğini öğrendi. Ona mektup yazdı, sonuç büyük bir hayal kırıklığıydı.

Okulu bıraktı, bir makine gibi çalışmanın en büyük kâbusu haline geldiği fabrikalarda, o ya da bu işte çalışmaya ‘Paydos’ dedi.

Dönek’teki çocuk işçisi Johnny’ninkine benzer bir isyan. Tek fark, o “Hiçbir şey yapmamak” değil daha çok macera istiyordu.

Demiryolu çocukları ve çaylaklar’ öyküsünde dediği gibi,

“Yola düştüm; çünkü kendimi bundan alamıyordum, çünkü cebimde tren parası yoktu, çünkü hayatım boyunca aynı vardiyada çalışacak şekilde yaratılmamıştım, çünkü yollara düşmek düşmemekten daha kolaydı.”[4]

1896’da Kanada-Alaska sınırında altın madeni bulununca meşhur ‘altına hücumun’ adreslerinden biri haline gelen Klondike’a üç yıl içinde akın eden yüz bin kişiye katıldı. Yolda düşen on binlerden olmadı.

Zinn’e dönelim,

“Klondike’ın dağlarına tırmandı, Alaska’da altın işçilerine sosyalizm propagandası yaptı. Bering Boğazı’nı geçti. İlk macera hikâyelerini dergilere sattı…”

 

Demir Ökçe

1906’da kaleme almaya başladığı ve 1908’de tamamladığı Demir Ökçe, onun siyasi görüşlerinin hayat bulduğu ilk roman olması bakımından, Rusya’daki 1905 Devrimi’nden de ilham alarak yazmaya başladığı romana gelene kadar, bir kilometre taşıydı.

“20 kitap yazmış, 2 kez evlenmiş, Oakland’da sosyalistlerin belediye başkan adayı olmuş, 1904 Rus-Japonya savaşını gazeteci olarak takip etmiş, Havai ve Polinezya’ya gitmiş, büyük paralar kazanmış ve son kuruşuna kadar harcamıştı.” (Zinn)

O güne kadar yazdığı kitaplar, yaşadığı maceralara, gördüğü “canavar”lara, yol üstünde rastladığı insan ve toplulukların geçirdiği büyük değişimlere dairdi.

Kendi deyimiyle “suya dalmanın ardından ıslanmanın gelmesi gibi,” yazarlığı, yolda gördüklerinin doğal bir sonucuydu. Onu Demir Ökçe’yi yazmaya götüren sosyalistliği de…

Troçki, Demir Ökçe değerlendirmesinde kitabın karamsar olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, London’ın “Burjuvazinin işini bitirmezseniz, sürükleneceğiniz yer burasıdır,” dediğini vurgular. Pek çok kimsenin “didaktik” bulduğu kitabın, geniş kesimlere yaşadıkları sefaletin adını koyma konusunda sayısız teorik klasikten daha etkili olduğu kesin. Troçki, bu uğurda London’ın bir sanatçı olarak yeteneklerini kasıtlı olarak gizlediğini belirtir.[5]

ABD’de 1930’lar sonrası halk müziğini, sosyalizmin yarattığı ilham ve basit ukulele ve banjolarıyla ayağa kaldıran ozan kuşağı gibi o da 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bunu yaptı. Halk müziği ozanlarının en bilinçsiz insanın bile kolayca anlayabileceği ezgileri gibi o da kolay ve anlaşılır yazmaya gayret etti. Macera yazarlığında da kendisini gösteren -belki de birbirini destekleyen iki unsur- doğalcılığı ve gerçekçiliğini toplumda gördükleriyle birleştirdiğinde ortaya ‘Jack London’ın Amerikası’ çıktı; ne eksik ne fazla, ne utangaç ne abartılı onlarca eser.

 

Görmezden gelinemez ırkçılığı

‘Jack London’ın Amerikası’ tüm teknolojik gelişmelerin ortasında kapitalizmin ve ırkçılığın vahşetinin hüküm sürdüğü bir Amerika’ydı. Jack London, kapitalizmin düşmanı olduğunu öğrenmişti ancak ırkçılığa karşı koymuyordu. Çünkü kendisi de bir ırkçıydı! Darwin’i çok iyi okuduğunu zannediyordu ama pek çok çağdaşı gibi sayısız yanlış sonuç çıkarmıştı. Döneminin ‘Sosyal Darvinist’lerindendi. “Ben ilk olarak bir beyaz, sonra da sosyalistim,”[6] diyordu. Sosyalizmi sadece beyazlar içindi, Çinliler ve siyahlar için kibar bir dille soykırım öneriyordu.

1902’de Anglo/American Magazine’de yayımlanan ‘Salt of the Earth’ makalesinde “Medeniyet tarihi, elde kılıç gezinen güçlü soyların zayıf ve uyum sağlayamayanları temizlemesinin tarihidir,” diyordu.[7]

1910 tarihli Unparalleled invasion kitabı ABD ve diğer Batılı güçlerin, nüfusu hızla artan Çin’i işgali ve soykırımıyla sonuçlanıyor, Çin’de böylece refah kolonisi kuruluyordu! Kitapta bu işgal “Çin probleminin tek çözümü” olarak niteleniyor.[8]

Irkçılığı ona başta annesi olmak üzere, Çinli göçmenlerin yoğun olduğu, her geçen gün daha fazla siyahın kölelikten kurtulduğu ve beyazlarla birlikte ‘özgür işgücü rekabeti’ne dâhil olduğu çevresinden mirastı. O toplum, Çinlilerden ve siyahlardan “işlerini elinden aldığı” için nefret ediyordu. London, bu dönemde edindiği önyargılardan 1905’teki ‘Devrim’ makalesinde “Devrimcilerin yoldaşlığı coğrafi sınırları ve ırksal önyargıları aşar[9] demesine rağmen kurtulamamıştı. Bu ve benzeri makaleleri, Japonlara duyduğu hoşgörü ve muazzam öyküsü “Meksikalı”, bana London’ın ırkçılığının takıntılı bir ırkçılık olduğunu düşündürtüyor.

Maalesef kendisi bir siyah sütanne tarafından büyütülse de ‘Jack London’un Amerikası’nda siyahlar, yaşadıkları devasa problemlere rağmen kendilerine yer bulamamıştır.

Yerliler ise tüm yaşam alanlarına el koyan medeniyetin hızla üzerlerine doğru gelen “özgürleştiriciliğinden” korkan barbar bir topluluk olarak betimlenmiştir. ‘Yalancı Nam-Bok’ öyküsünde açığa vurduğu gibi, Nam-Bok medeniyeti tanımış ve ona uyum sağlamaya karar vermiştir. Köylüleriyse onun anlattıklarından korkmuş ve çareyi Nam-Bok’u köyden sürmekte bulmuştur. “Kafalarımızın berrak ve güçlü kalması ve sayısız anlaşılmaz şeylerle karmakarışık olmaması için gitmen gerekiyor Nam-Bok,”[10] diyordu köylüler.

Burada, “uyum sağlayamayanlara” ne yapılması gerektiğine dair London vecizesini hatırlarsak ABD’nin yerli katliamlarına da uygun bir gerekçe sunulduğunu görebiliriz.

Jack London’ın ‘Macera dolu Amerika’sı, insanı robotlaştıran fabrikaların, yalnızlaştıran ‘Tek odalı daireler’in Amerikasıydı, “devrim için dövüşen” Felipe Rivera’lar da bireyciliğe yenik düşen Martin Eden’lar da vardı. 40 yaşında yüksek dozda morfinden yaşamını yitiren, yeryüzünün gördüğü en büyük maceracı, yazar ve alkoliklerden Jack London galiba ikincisiydi.

[1] Richard O’Connor, Jack London: A biography, Little Brown&Company Limited

[2] Howard Zinn, Howard Zinn on History, Seven Stories Press

[3] James L. Haley, Wolf: The lives of Jack London, Basic Books

[4] Jack London, Demiryolu Serserileri, Alfa Edebiyat

[5] Leon Trotsky, Trotsky and the Iron Heel, https://www.marxists.org/archive/trotsky/1937/xx/ironheel.htm

[6] Richard O’Connor, Jack London: A biography, Little Brown&Company Limited

[7] Jack London, Salt of the Earth, Anglo/American Magazine,

[8] Johann Hari, Jack London’s dark side, http://www.slate.com/articles/arts/books/2010/08/jack_londons_dark_side.html

[9] Jack London, Revolution, https://www.marxists.org/archive/london/revolution/ch01.htm

[10] Jack London, Meksikalı, Yalancı Nam-Bok, Can Yayınları

 

a

‘Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi’ kitabı üzerine: Marx’sız maddecilik

Kitapta gördüğümüz, Marks’sız bir maddecilik inşası çabası. Bu da, yazar farkında olmasa da, onu, felsefi olarak Marks’tan önceki maddecilerin düzeyine düşürüyor. 

DOÇ. DR. ULAŞ BAŞAR GEZGİN

ulasbasar@gmail.com

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens adlı kitabıyla geniş okur kitlelerine ulaşan Yuval Noah Harari’nin yeni kitabı olan Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, üç bölümden oluşuyor: ‘Homo Sapiens Dünyayı Fethediyor’, ‘Homo Sapiens Dünyayı Anlamlandırıyor’ ve ‘Homo Sapiens Kontrolü Kaybediyor’. Sapiens ile ilgili yazımızda (Gezgin, 2016) yazarın kitabın ilk yarısındaki başarılı performansını ikinci yarıda göstermediğini, yüzeysel ve yetersiz kaldığını belirtmiştik. Homo Deus’un Sapiens’e göre daha zayıf bir kitap olduğunu söyleyebiliriz.

Kitap, insanlık tarihinde üç gündem maddesinin hiç değişmediğini ileri sürerek açılıyor: Açlık, hastalık ve şiddet (diğer bir deyişle, kıtlık, salgın, savaşlar) (s.13). Gündem aynı; ancak artık göksel varlıklara yakarmıyoruz; bunları dünyasal nedenlere bağlayıp önlemeye çalışıyoruz.[1]Kitabın ilerleyen sayfalarını yazar bu üç gündem maddesiyle ilgili ansiklopedik bilgilerle dolduruyor. Şöyle diyor yazar: “[t]arihte ilk defa hükümetler, şirketler ve bireyler yakın geleceklerini planlarken savaşı olası bir durum olarak değerlendirmiyor” (s.27).[2] Oysa dünyanın büyük güçleri savaş tatbikatlarını sürdürüyor. ABD ile Çin’in karşılıklı olarak nükleer savaşa hazırlandığına ilişkin sağlam kaynaklar bulunuyor (bkz. Pilger, 2016).

Yazar hatalı olduğu yıllardır tartışılan ‘bilgi ekonomisi’ kavramını işe koşuyor: “Bununla beraber hammaddeye dayalı küresel ekonomi modeli de bilgi ekonomisine dönüşüyor. Önceden altın madenleri, buğday tarlaları ve petrol kuyuları gibi maddi malvarlıkları temel zenginlik kaynaklarıyken, bugün en büyük zenginlik kaynağı bilgi haline geldi” (s.27). Oysa hammadde pazarları bugün eskisinden daha önemli. Yakında dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenen Çin’in dış ticareti büyük oranda altyapısı için hammadde ihtiyacına dayanıyor. Yazar durmuyor, hatalı varsayımlardan hatalı çıkarımlara ulaşmayı sürdürüyor: “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27). Oysa hammadde savaşı dünyanın dört bir yanında görülebiliyor. Sözgelimi, Doğu Timor-Avustralya karasuları anlaşmazlığı, Doğu Vietnam (Güney Çin) Denizi’ndeki ada anlaşmazlığı; Rusya, Japonya, Güney Kore ve Çin arasındaki ada anlaşmazlıkları vb. Çin’le ilgili ‘Silikon Vadisi’ni ele geçirmiyorlar’ türü yorumları ise, yine hatalı (s.27). Çin, Silikon Vadisi’ni savaşla değil ama başka yollarla (‘deniz kaplumbağası’ olarak adlandırılan ABD’de çalışıp ya da okuyup Çin’e dönen öğrenciler, şirket satın almaları, casusluk, bilgisayar korsanlığı vb.) ele geçirmeye çalışıyor. Bunlar sıcak çatışma gibi olmasa da ileri düzeyde saldırganlık içeriyor.

Yazara göre, eskiden yeni silahlar geliştirildiğinde bunlar savaşlarda denenirdi. Şimdi ise böyle değil. Bu, yanlış. ABD’nin Obama yönetiminde bombaladığı yedi ülke var; bu ülkeler üzerinde nükleer silahlar dışındaki son silahlarını denediği biliniyor. Dolayısıyla, yazarın dediği, kimi yeni silahlar için geçerli, kimi için değil. Şu satırlar, yazarın şiirden ne anladığına dair bir fikir veriyor: “[i]yi de kıtlık, salgın ve savaş ihtimallerini geride bıraktığımız zaman ne yapacağız? Biliminsanları, yatırımcılar, bankacılar ve siyasetçiler neyle oyalanacaklar? Oturup şiir mi yazacaklar?” (s.32) Şiirin bankacıların mesai doldurmak için karalamaları olmadığını biri yazara anlatmalı. Kitapta kırılan potlar bununla sınırlı değil: Yazar, mutluluğu bedensel hazlara indirgiyor (s.47-48). Üstelik bizi ikna etmek için futbol maçı gibi bir örnek vermeye kalkıyor (s.48).

Yazara göre insanlığın üç yeni gündemi, ölümsüzlük, sonsuz mutluluk ve Tanrı mertebesine yükselmek (ilahi kudret). Üçüncü noktayı şöyle özetleyebiliriz:

“Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

Bu üç gündem içinde sınıf savaşımının ve devletler arası büyük ölçekli savaşların anılmaması belki de yine yazarın iyimserliğinden kaynaklanıyor.

İlerleyen sayfalarda yazar, insancıllığa (hümanizm) odaklanıyor, ancak Sapiens’teki aynı sorunu görüyoruz. Bu kavrama verdiği anlam farklı: Onun kastettiği türcülük ve dünya-merkezcilikle daha iyi açıklanabilir: “Homo sapiens nasıl oldu da evrenin insan türünün etrafında döndüğünü ve insanların tüın anlam ve gücün odağı olduğunu iddia eden hümanist öğretiye inandı?” (s.79) Fakat Sapiens’teki aynı sorun, Homo Deus’un da temelini dinamitliyor: Yazar, liberalizm, komünizm ve Nazizm’i ‘humanist dinler’ olarak adlandırıyor (s.109, s.192).Bu açıdan, Sapiens için yaptığımız tüm eleştiriler Homo Deus için de geçerli (bkz. Gezgin, 2016).

Kitabın birinci bölümü, Sapiens’le benzer konuları (örneğin, animist dönemde evren algısı ve tarım toplumuna geçişle insanların hayvanlara yaklaşımındaki değişim) işliyor. Yazara göre, Marksçılığın 20. yüzyıldaki yengilerinin yenilgilerle sonuçlanması, kapitalistlerin de Marksçı kuramı inceleyip kullanmasından ileri geldi. Onu yenmek için onu çok iyi öğrendiler. Şili ve Vietnam örneğinde, aynı Marks gibi, sınıfsal çözümlemeler yapıp politikalarını buna göre şekillendirdiler (s.69-70).

Kitabın tümüyle bilimsel ve nesnel olduğunu söylemek zor. Yazar Hiroşima ile Nagasaki’yi ağzına almazken şu sözleri söyleyebiliyor: “Otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler?” (s.159) Hangi katliamdan bahsettiğinin ötesinde, kitap komünistleri hep kötülüklerle özdeşleştiriyor, kapitalizmi ise nadiren eleştiriyor. Hatta yer yer kapitalizm övgüsüne yöneliyor:

Kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde, büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. İnsanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder. Bir sonraki bölümde açıklanacağı gibi bu gelişmelerin gerçekleşmesinde başka önemli etmenler de vardır elbette, ancak kapitalizm insanların ekonomiye bakışını değiştirerek küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır” (s.221).

Kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz” (s.231).

Böyle bir kapitalizm övgüsünden sonra kapitalizmin krizini açıklamakta yetersiz kaldığını söylememiz herhalde kimseyi şaşırtmayacaktır. Yoksulluk için tek çözüm ise yazara göre, ekonomik büyüme: “Kapitalist bir dünyada yoksulların hayatı sadece ekonomi büyüdükçe iyileşebilir” (s.229). Yazar, aynı biçimde, liberalizmi eleştiriyor ama onun bir alternatifi yok (s.280, s.289). Kitap, 20. yüzyılda sosyalizmin yenilgisinin yeni teknolojilere ayak uyduramamasından kaynaklandığını ileri sürüyor (s.287). Öte yandan, kitabın sonlarına doğru, bir piyasa eleştirisi yer alıyor. Kitapta yazarın tutarsızlığını görüyoruz, sanki kitabı birden fazla yazar yazmış gibi:

Geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. Piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur” (s.393).

Bu yoruma dayanarak belki de yazar kendini Keynesgil olarak tarifleyecektir; ancak Keynes kitapta hiç anılmıyor.

Komünizmi bir din olarak görmesi, yazarı şaşırtıcı olmayacak bir biçimde şematikleştiriyor: “Modern komünizm de varlıklı insanları sevmez ama onları ölümden sonra alevler içinde yakmakla değil sınıf çatışmasıyla tehdit eder” (s.194). Bu şematiklikliği, İsa ile Buda’yı karşılaştırdığında da görüyoruz (s.198). Yazar yüzeysel olarak ilgili olan, ancak özünde ilgili olmayan (batıni-zahiri/nümen-fenomen ayrımı) kavramsal öğeleri aynı torbaya koymaktan hoşlanıyor. Öte yandan, Tevrat ve Yahudilikle ilgili yorumları, İsrailli olan yazarın tutucu Musacılarca topa tutulmasına yol açacak nitelikte.

Yazarın kimi yorumları ya art niyetli ya da safça. Örneğin “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu” (s.233) diyor. Yazar Suriye’nin emperyalist güçler tarafından özellikle bu hale getirildiğini gerçekten görmüyor mu yoksa görmezlikten mi geliyor?

Yazarın öngörüsü, makineleşmenin ve yapay zekânın istihdam edilemez bir işsiz sınıfı yaratacağı yönünde (s.339). Bu, ne yeni bir görüş ne de ilginç. Yazar, Marksçı olmadığından, çalışma sürelerinin kısaltılmasıyla daha fazla yurttaşın istihdamı gibi olasılıklar aklına gelmiyor. Daha az çalışılarak toplumsal ihtiyaçların karşılandığı bir dünya, bir sosyalist ütopyaya daha da yaklaşacak ve Marks’ın damadı Lafargue’ın tembellik hakkı kavramı daha da anlamlı olacak. Yazarın işsizlerin ‘istihdam edilemez’ olacağına ilişkin kanıtlara sahip olmadığını da burada belirtelim. Ayrıca, yine Marksçı bir açıdan, yapay zekâları (daha doğrusu algoritmaları) yeni üretim araçlarıolarak değerlendirmemiz gerekiyor. Bu, kitabın yazarının ufkunun ötesine geçmek anlamına geliyor.

Yazarın beklenen işsizlikle ilgili yorumu zayıf. Aklına yukarıdaki çözümle birlikte daha az çalışan insanların kişiliklerini geliştirmek için daha çok vakitleri olacağı; sanata, kültüre, spora ve hobileredaha çok zaman ayırabilecekleri; bunun insanlık adına büyük bir ilerleme olacağı gelmiyor:

Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

Yazar kitabın sonlarına doğru komünizm kapitalizm karşılaştırması yapıyor, fakat komünizmle merkeziyetçiliği eşdeğer sayıyor (s.387-390). Daha önce kitabın başlarında halk hareketlerinin örgütsüz olmasını bir dezavantaj olarak nitelendirmişti ama burada örgütlü olmayı olumsuz bir şeymiş gibi gösteriyor. Komünizmle ilgili değerlendirmeleri klasik serbest piyasacı ekonomistlerin kalibresinde. Dahası, kapitalizm gerçekte serbest piyasa anlamına gelmiyor. Çünkü kapitalizmde planlayıcı olarak devletin yerini çoğunlukla şirketler alıyor.Üstelik birçok kapitalist ülkenin açıkça faşist bir biçimde yönetildiğini (ilk akla gelen örnekler Pinochet ve Franco) biliyoruz. Bir nokta daha var: Demokratik görünümlü birçok kapitalist ülkede şehir plancılığı üstünden toplum mühendisliği yapılması sıradan bir durum. Kapitalist şehirlerin silüetlerini halk değil şirketler ve onların güdümündeki yerel yönetimler planlıyor. Yine aynı soru(n): Yazar bunları bilmiyor mu bilmezlikten mi geliyor?

Yazar gelecekteki savaşlar konusunda iyimser olsa da toplumsal eşitsizlikler noktasında karamsar bir tablo çiziyor. Ona göre yoksullarla zenginler arasındaki farklar biyolojik bir nitelik kazanacak: Artık tıp yalnızca hastaları tedavi etmek için kullanılmıyor, aynı zamanda sağlıklı insanların birtakım biyolojik özelliklerinin yükseltilmesi için de kullanılıyor. Böylece sözgelimi daha yavaş yaşlanan, daha az hastalanan, genetik mühendisliğiyle daha zeki, güzel, yetenekli vb. yapılmış olanlarla ortalama halk arasında oluşacak büyük bir biyolojik uçuruma işaret ediyor. Bu, şu an bize bilim-kurgu gibi gelse de, 50 yıl sonra gerçek olabilir.

Yazarın karamsar olduğu bir nokta da şu: Yazar bu biyolojik uçuruma dayalı yeni düzenin kitlelerin genetik ve biyolojik olarak gelişmeden bırakılmasıyla daha alt düzey, özgüveni düşük, itaatkâr uyruklar yaratacağını ileri sürüyor. Yani egemenler egemenliklerine biyolojik boyutu da katarken, halk onların gerisinde olacağı için ‘alıklaştırılacak’. Fakat bu yeni bir durum değil. Zaten egemenlerin iktidarı bu alıklaştırmaya dayalı. Öte yandan, yazarın bu karanlık gelecek düşlemlerinde eksik olan, isyan! O, savaşların azalacağını öngörüyor; ama savaş denince aklına sınıf savaşları gelmiyor. Kaldı ki, kapitalizmin ilerleyen yıllarındaki bunalımlarını yeni bir dünya savaşıyla çözmeye çalışmayacağının da garantisi yok.

Kitap bilişsel bilimlerin birçok önemli kavramını ustalıkla ele alıyor ancak aynı başarıyı siyasal konularda gösteremiyor. Siyasal konularda o kadar çok hata yapıyor ki bu durum, kitabı önermemizi olanaksızlaştırıyor. Aslında bu kitap değil ama bu kitap türü güzel olan: İnsan bilimle bilişsel bilimleri harmanlayıp bir bütünlük içinde sunan her türlü kitaba ihtiyacımız var. Keşke yazar hâkim olmadığı konularda yazmayıp bize daha ince bir kitap sunsaydı ve kitapta yalnızca en iyi bildiklerini ele alsaydı…

Kitapta gördüğümüz, Marks’sız bir maddecilik inşası çabası. Bu da, yazar farkında olmasa da, onu, felsefi olarak Marks’tan önceki maddecilerin düzeyine düşürüyor. Siyasal konular dışında söyledikleri çoğunlukla doğru, ancak bütüncül bakışı yeterince eleştirel olmadığı için eksik. Daha iyi kitaplar yazılabilir, yazılacak da…

 

Kaynakça

Eagleton, T. (2017). İyimser Olmayan Umut (çeviren: Emine Ayhan). İstanbul: Ayrıntı.

Gezgin, U.B. (2016). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens Kitabı Üzerine. Evrensel Kültür Dergisi, Kasım 2016 sayısı. Sayı: 299.

Harari, Y.N. (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. (çev. Poyzan Nur Taneli). İstanbul: Kolektif.(*)

Pilger, J. (2016). The Coming War on China. http://thecomingwarmovie.com/

(*) Sayfa 284’te anılan ‘7. yüzyıl’ yanlış. ’17. yüzyıl’ olacak.

[1] Bu üçleme, Buda’nın yaşam öyküsünde ondan saklanan üç kötülükle neredeyse örtüşüyor: Yaşlılık, hastalık ve ölüm.

[2] Yazar, bu ve benzeri görüşlerinde gerçekçi olmayan bir iyimserlik taşıyor. Bu Sapiens’te de görülüyordu. Bu iyimserliğin çözümlenmesi için, Terry Eagleton’ın Türkçesi yeni yayınlanan ‘İyimser Olmayan Umut’ kitabı önerilir.

 

a

‘Hakikat sonrası’ değil, kendi hakikatimizin öncesi

Hakikat yalnızca bir inşa değildir, hegemonyanın da bir aygıtıdır. Ezilenler kendi hakikatlerini inşa edemedikçe bu böyle olacaktır. Eğer “hakikat sonrası” ile kast edilen gerçeklere dayanmama hâliyse, hegemonun hakikat üretirken böyle bir kaygısı hiçbir zaman olmamıştı ki.

DAĞHAN IRAK

Günümüzün az düşünülüp çok konuşulan, düşüncenin fason üretilip hızlı tüketildiği fikir dünyasında gün geçmiyor ki yeni bir kavram çıkıp ince eleyip sık dokunmadan koro hâlinde tartışılmaya başlanmasın. Türkçeye ışık hızıyla “hakikat sonrası” diye çevrilen “post-truth” da bu kavramlardan biri. Amerikan seçim propaganda döneminde anız yangını gibi yayılan bu kavram, Türkiye entelijansiyası tarafından hemen verili kabul edildi de etkileri üzerine kalem oynatılmaya başlandı.

Pierre Bourdieu’nün “Televizyon Üzerine”de bahsettiği “fast-food düşünürleri” ya da her konu hakkında anında görüş üretebilen “malumatfuruş aydınlar” ana akım medyaya özgü değil. Sol düşünce dünyasında da her geçen bando arabasına dört nala koşarak yetişenler mebzul miktarda mevcut. Malum, ülkemizde entelektüelin düşünce üretim sahası akademi değil de köşe yazarlığı olduğundan “hakikat sonrası”yla ilgili veciz değerlendirmeler hızla paketlendi; yarısı soğuk, yarısı yanık da olsa pazar kahvaltılarının yamacında servise sunuldu. Bir sonraki öğüne kadar afiyet olsun.

Bu yazının amacı, Yeni E’nin bir kültür dergisi olmasından faydalanarak ve okuruna da saygı göstermeye dikkat ederek, “hakikat” kavramı üzerine fast-food değil, kısık ateşte pişen bir tartışma yapmak. Hakikati tartışmadan sonrasına geçip geçmediğimizi ya da sonrasında ne olduğunu konuşmak mümkün değil zira. Kaldı ki, dediğimiz gibi, acelemiz yok, eğer “hakikat sonrası” gerçekten tartışılması gereken bir kavramsa bunu tartışacak, bunun üzerine veriye dayalı akademik çalışma yapacak vaktimiz elbet olacaktır. Ha, değilse de, varsın, eksik olsun…

“Hakikat sonrası” kavramına ulvi anlamlar yüklenirken buram buram yayılan bir önkabulden başlayalım. Hakikat (truth), doğada -ya da toplumda- saf hâlde bulunabilen bir elementmiş gibi konuşuyoruz, konuşuluyor. Oysa hakikat, bir alaşımdır. Tek bir hakikat yoktur, aynı anda bir arada ve ayrı ayrı bulunabilen hakikatler vardır. Zira hakikat, yaygın kabülün aksine, bir inşa sürecinin sonucudur. Onu oluşturan şey, gerçekler (ya da veriler, İngilizcedeki tabiriyle fact) ve onları birleştirerek bir dönüşüme sokan bağlamdır. Hiçbir hakikat, gerçeklerin salt bir araya gelmesiyle oluşmaz, bu anlamda fiziksel bir bileşim değildir; bağlam, kimyasal bir etkileşimle gerçekleri çoğu zaman ilk oldukları hâlinden başka bir şeye dönüştürür. Farklı bağlamlar, aynı gerçeklerden farklı hakikatler üretebilir. Yönetmen Robert Evans şöyle demektedir; “Her hikayenin üç yüzü vardır; sana göre, bana göre ve hakikat. Bu kimsenin yalan söylediği anlamına gelmez. Hafıza herkese farklı hizmet eder.” Bu söz her ne kadar önemli saptamalar içerse de, Evans’ın yanıldığı nokta hakikatin üçüncü yüz olduğudur. Oysa, ne kadar hafıza varsa, kaçınılmaz olarak o kadar da hakikat olacaktır. Hakikati gösteren bilinçtir, bilinç olmadan hakikat var olmayacaktır. Hakikat sayısı, farklı bilinç sayısı kadardır.

Hakikatin izafiyetinin en açık örneği tarihtir. Tarih, bir hakikat örneği olarak tamamen inşa sonucu ortaya çıkar. Tarihsel olaylar teker teker bir anlam ifade etmezler; bağlam devreden çıktığında bir meczubun sokaktan geçeni vurmasıyla Franz Ferdinand’ın Gavrilo Prinçip tarafından vurulması arasında pek az fark vardır. Bağlam ise sayısız farklı şekilde ortaya çıkabilir; bir tarihsel olayın değerlendirilmesi sınıfsal olarak, etnik olarak, kimliksel olarak farklı olacaktır. Örneğin Endüstri Devrimini bir işçiyle bir atölye sahibi aynı şekilde yaşamamıştır; soykırım kurbanlarından gasp edilen bir evde doğan biri için o ev çocukluğu, kurbanlar için ise vahşeti simgeleyecektir. Kaldı ki tarih çoğu zaman bu kadar kişisel de kalmaz, çoğu zaman özellikle ulusal temelde kalıba sokularak yeniden üretilir. Birinin bir tarihi, yani bir hakikati, başka birine kabul ettirebilme kapasitesi hegemonyanın sınırlarına girer. Tartışmamız gereken de asıl budur.

Hakikat yalnızca bir inşa değildir, hegemonyanın da bir aygıtıdır. Ezilenler kendi hakikatlerini inşa edemedikçe bu böyle olacaktır. Eğer “hakikat sonrası” ile kast edilen gerçeklere dayanmama hâliyse, hegemonun hakikat üretirken böyle bir kaygısı hiçbir zaman olmamıştı ki. Türkiye’den çıkmadan konuşalım; 1970’lerde Kıbrıs’ı gazetelerden takip eden biri TMT’nin de en az EOKA kadar Türk işçi öldürdüğünü bilebilir miydi? Ya da “Hayata Dönüş Operasyonu” diyen paketlenen şeyin devlet eliyle gerçekleştirilen bir katliam olduğunu? Sur’u İsmet Berkan’ın akrep içinde gezerken çiziktirdiklerinden takip eden Hürriyet okurunun gerçeği bilebileceği nasıl söylenebilir? Ya da Cizre’de alev alev yakılan bodrumları… Tüm devlet geleneği gerçekleri ayıklayıp ülke sınırları dışında kimsenin aklına yatmayacak hakikatler yaratmak olan bir ülkede sanki yeni bir şeymiş gibi “hakikat sonrası”ndan bahsetmekten abes ne olabilir?

Peki içinde bulunduğumuz dönemin hiç mi yeni bir tarafı yok? Var, gerçekleri, yani verileri bulup çıkarmak eskisine göre daha kolay. Ancak bunu otomatik bir süreçmişçesine fetişleştirmenin anlamı da yok. O veriyi kazıp çıkarabilme kapasitesi yine ancak o ihtiyacı hissettirecek bağlamı kurabilmekten geçer. Bugün eğer gerçekler ezip geçilebiliyorsa; bu ister Trump’ın yalanları olsun, ister Doğan medyasının, o gerçeklerin ezip geçilmesini umursamayacak kitlelerin varlığıyla mümkün olabilir. Bu geçmişte, 1964’te Türkiye vatandaşı Rumlarla evli tüm Yunan vatandaşları “vergi kaçakçısı” diye sürgün edilirken de böyleydi, şimdi ölü bedeni yedi gün sokakta bekleyen Taybet Ana’nın hendek kazdığına inanılırken de böyle.

Şu an eğer ayrı bir toplumsal travma yaşıyorsak, bunun yeni icat edilen kavramlarla bir ilgisi yok. Mesele, içinde yaşadığımız dönemde gerçeklerin yerini tamamen duyguların, daha doğrusu itkilerin almış olması. İd’in toplumsal zihnin diğer katmanlarına üstün çıktığı, barbarlığın geri döndüğü bir dönemi yaşıyoruz. Bu dönemin egemenleri de bunu yansıtıyor. Dolayısıyla bize sunulan “hakikat sonrası” filan değil, dönemin barbar hükümdarlarının kendi hakikatleri. Kendi hakikatimizi kendimiz yazamadıkça, ya teslim olacağız, ya yok olacağız. Bunun da yolu yalnızca gerçeklerden değil, onları yerleştireceğimiz bağlamdan geçiyor.

 

a