Archives by Month

Mart

2017

Hayalet: Genç Karl Marx

Genç Karl Marx’ın gösterildiği salonları dolduran çoğu genç seyirciler, ilk gösterimlerden itibaren sinema çıkışında uzun tartışmalar yaşadı. Marx’la daha fazla kişiyi tanıştıran, aşinalığı artıran örneklere, basit ve yüzeysel dahi olsalar, giderek daha fazla rastlayacağımızı tahmin edebiliriz.

ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK

Berlin sokaklarını süsleyen afişte kocaman harflerle “Genç Karl Marx” yazıyor. Afişteki eski zaman beyefendileri gibi giyinmiş iki genç adamdan, dağınık kıvırcık saçlarını şapkayla gizlemiş August Diehl önde duruyor. Yüzünü bile kaplamayan sakallarıyla Stefan Konarske ile adamlardan daha mütevazı, süssüz Vicky Krieps iki yanındalar. 9-19 Şubat’ta 67. kez düzenlenen Berlin Film Festivali’nin tanıtımlarında en çok öne çıkan filmlerden biri bu, Genç Karl Marx (Le Jeune Karl Marx). Tren istasyonlarında, caddelerde, sinema salonlarında Marx’lar Karl ve Jenny ile Engels adına oyuncuların gözü, önlerinden geçip giden insanlarda.

İddialı filmlerin yer aldığı yarışmalı bölümde değilse de, festival tarafından çok önemseniyor belli ki. Festival direktörü Dieter Kosslick, kitapçığın başında yer alan yazısında en çok ondan bahsediyor. “Bir hayalet kol geziyor” diye söze giriveriyor, “sadece Avrupa’da da değil”. Devamında büyük ütopyaların çökmesi, ne komünizmin ne kapitalizmin dertlere deva olması gibi bildik tezler var. Festivaldeki birkaç filmin konularına değinip “başka hayaletler için zaman uygun” yorumunu yapıyor: “İnsanlığa yardım etmeyi amaçlayan hayaletler. Bu yıl Berlin Film Festivali’ndeki birçok film gibi, büyük ütopik hayalleri değil, bizi ileriye çıkan yolları gösteren anlara yaklaştıran küçük hayallerin hayaletleri.” Yazı, sponsorlara teşekkürlerle sürüyor.

‘Duyar’ sineması

Bahsi geçen “birçok film”, benzerlerine hemen her festival programında rastlanan konulara değiniyor. Burada verilen örnekler Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğinden Afrika’nın yağmalanmasına uzanıyor. Tabii göçmenlerin sorunlarından cinsiyet ayrımcılığına, yani ırk ve cinsiyet meseleleri zaten şart. Festivallerin nasıl bir “duyar” sineması[1] ürettiği ve ülke sinemalarını oryantalist kriterlerle şekillendirdiği, takip eden herkesin az çok fark ettiği ama pek üzerine konuşmadığı hakikatlerden[2]. Fark ediliyor, çünkü yakıcı bir meseleyi işleyen zihin açıcı örneklerden çok daha fazlası, birbirinin benzeri “yazık bu insanlara” anafikirli filmler her yerdeler. Pek konuşulmuyor, çünkü makyajsız ırkçılık ve ayrımcılığın iktidara gelmesiyle kendini hakikatin sonrasında bulan siyaseten doğrucu liberal hegemonya hâlâ orada. Bu elbette bir filmin -popüler ifadeyle- “derdi” olmasına bir itiraz değil, sadece bu derdin, her zaman görünürdeki olmadığına dair küçük bir uyarı. Konuyu dağıtmadan, kısaca söylenirse, Avrupa ve dünya sinemasının merkezlerinden Berlin Film Festivali’nin bu yılki programında da çarpıcı güncel ve yakın tarihe ait konulara değinen dünyanın farklı yerlerinden çok sayıda filme rastlamak mümkündü.[3]

Genç Karl Marx’ın yönetmeni Raoul Peck’in bir filmi daha aynı festivaldeydi: Festivalden hemen sonra, sinemanın Yeni Dünya’daki Kabe’si Hollywood’da en iyi belgesel Oscar’ı için yarışan Ben Sizin Zenciniz Değilim (I Am Not Your Negro). Haitili yönetmen, ABD’deki siyahların durumuyla ilgili filminden önce de belgeseller çekmişti, yine yaşananlara dayanan kurmaca filmler, televizyon filmleri de. Haiti’nin yoksullarından Lumumba’ya, Ruanda soykırımından Documenta sergisine çeşitli konularda. Haiti’nin kapitalistleşmesini konu alan Kâr, Sadece Kâr! ya da Sınıf Mücadelesi Üzerine Nezaketsiz Düşünceler (Profit & Nothing But! Or Impolite Thoughts on the Class Struggle, 2001) kadar, Ruanda soykırımına dair etkileyici bir kurmaca film Kara Nisan (Sometimes in April, 2005) da bilgilendiriciydi. Sade mesajlar vermekte usta bir yönetmen olmuştu Peck.

Bu filmlerin çoğunun senaryosunda Pascal Bonitzer’in imzası bulunuyor, Genç Karl Marx’ta da olduğu gibi. Senaristliğinden önce sinema yazarlığıyla bilinen Bonitzer, Fransa sinemasının hocalarından denebilecek biri. Cahiers du Cinema editörlüğü, sinemaya dair yazıları, kalıpları yıkmasıyla bilinir. Senaryosunu yazdığı ve az sayıda da yönettiği film ise aynı etkiyi yapmadı. Genç Karl Marx için söylenebilecekler ne yazık ki fazlası değil.

Genç Karl Marx: Ateşli polemikler

Açılış sahnesinde, bakımsız kıyafetler içinde yoksul insanları ormanda görürüz. Yaşlılar gençler, kadınlar adamlar, yetişkinler çocuklar, dalları toplayıp kucaklamaya çalışmaktadır. At üstünde kırbaç şaklatarak gelen askerlerin sesi duyulduğunda ise nereye kaçacaklarını şaşırırlar. Çünkü yakalananlar dal toplamanın cezasını hayatlarıyla ödeyecektir.

Soyuttan somuta ilerleme ilkesini Marx’tan ödünç alacak olursak, bu girişin dönemin Avrupasının durumunu göstermek için kullanıldığı ortada. Yoksulluk, işsizlik, baskıcı iktidarları anlatan bir soyutlama. Kıtanın içinde olduğu devrimci kaynaşma bu soyutlamada yok, oysa filmin konusu onsuz eksik kalır. Filmin kahramanı arkasından gelen sahnelerde görünür. Coşkulu, kararlı, sabırsız, söyleyecek çok lafı olan bir genç adamdır Marx, ilk bakıştan itibaren. Hırslı görünür, kibirli de denebilir pekala. Karşısına çıkana haddini bildirme konusunda eline su döken olmaz. Ama genç, beş parasız ve galiba pek fazla insan tarafından ciddiye alınmayan biridir. Devrimci bir gazetede çalışarak ailesini geçindirmekte çok zorlanır ve film boyunca bu yoksulluk içinde aileyi geçindirme sorumluluğu sıkça yinelenecektir. Rheinische Zeitung hükümet tarafından kapatılınca, Alman-Fransız Yıllıkları için yazmaya başlar. Bunlar, Marx’ın düşüncesinin belli yolları ve durakları olarak anılmak yerine, hikâyede daha çok Karl adında genç bir hukuk doktorunun işyerleridir.

Film esasen, Marx ile Engels’in tanışmaları ve ardından yaşananlar üzerinde durur. Uzaktan tanışan ikili, önce karşılıklı atışır, hemen üzerine bu kez birbirlerini övmeye başlar. Kavgayla başlayıp kaynaşmayla süren ilişkileri tam filmlerdeki gibi ilerler, filmdeki birçok muhabbet gibi. Kahramanlarımız birbirlerini en iyi anlayan, pek de başkalarını beğenmeyen iki genç olarak, birlikte bir kitap yazmaya karar verirler. Kutsal Aile’nin ortaya çıkışıdır burada anlatılan ya da Eleştirel Eleştiri’nin Eleştirisi. Bu arada Marx ailesiyle oradan oraya sürülür,

Brüksel’den apar topar Paris’e, arada hayatlarının geri kalanını geçirecekleri Londra’ya. Sıkça işçi toplantılarında konuşmalar yapar, Proudhon, Bauer, Ruge, Weitling ile tartışır, fikirlerini yaygınlaştırmaya çalışırlar. Adiller Birliği’ne katılmaları, örgütün dönüşümü ve Komünist Manifesto’nun yazılışı ile Genç Karl Marx’ın sonuna gelinir. “Avrupa’da ne dolaşıyor deseydik?” “Hayalet olsun, hayalet iyidir.”

Peck ile Bonitzer, Marx’ın ve Engels’i ateşli polemikçiler olarak tasvir etmeye odaklanmış, sıkıcı ve bilge bir Marx portresi yerine böyle dinamik bir karakter çıkarmayı özellikle önemsemişler diye anlaşılıyor. Ama tartışmanın cazibesine fazla kapılmış olacaklar ki, çoğu kez lafın gediğine oturtulması, Marx’ın neyi savunduğunun da önüne geçebiliyor. Ya da yarım bırakıyor, çocukları çalıştıran bir patronla tartışmasındaki gibi.

Daha da ‘popüler’ mi olacak?

Diyaloglarda yapılan alıntılar, farklı metinleri birbirine karıştırıyor. Farklı bir bağlamda söylenen sözler, başka bir eserin içinden çekilmiş cümleler, arada ağızlardan dökülebiliyor. Her senaryo ister istemez kendi bağlamını oluşturmak için böyle uyarlamalar yapar. Genç Karl Marx ya bunda fazlaya kaçmış, ya da Marx ve Engels’in eserleri ve mücadeleleri iyi bilindiği için kolay göze çarpıyor. Biraz dikkatli bir incelemeyle, filmin gerçeğe uygunluktan uzaklaştığı sahneler ortaya çıkarılabilir.

Ama Genç Karl Marx’la ilgili asıl mesele, yaptığı soyutlamayla ilgili. Dünyaya meydan okuyan iki genç olarak Marx ve Engels’i, Avrupa’nın devrimle çalkalandığı bir dönemde anlatmak çok çarpıcı bir fikir. Anlatılan kısa bir zaman dilimi gibi duruyor ama 1844-45’ten 48’in başına kadar süren aralıkta çok şey oluyor, hem teorik tartışmalarda, hem eylemde. Böylece bir şeyler öne çıkıyor, bir şeyler haliyle geride kalıyor, bazı sözler, fikirler, tartışmalar özetleniyor vs. Yönetmen, Marx’ın “insani” yanına ağırlık vermek için özellikle mektupları temel aldıklarını söylüyor ama sanki apolitik, magazinsel ne varsa en çok o seçilmiş. Marx’ın fikirlerini olgunlaştırdığı ve yaydığı gazete, oluyor size, ücretini alamadığı işyeri. Ya da Engels işçi sınıfının durumu hakkındaki kitabını nasıl yazmıştı? Utangaç bir bakışla işaret edilen işçi sevgilisi sayesinde.

Filmdekiler, bir diyalog olarak geçen 11. tezin tersine, dünyayı değiştirmek üzere harekete geçen değil, dünyayı yorumlayan insanlar daha çok. Fikirlerini de eylemlerini de üstünkörü geçip sonuna 20. yüzyıldan kimi haber görüntüleri eklemek de, boşluğu hiç doldurmuyor. Hani, Marx’ın düşüncesi aslında ne kadar da etkiliydi demek için, ilgili ilgisiz bir sürü politikacıyı görmek gerekmez, etkinin aranacağı yer saraylar olsaydı bile.

Her fikir basitçe ifade edildiğinde bir takım özelliklerini kaybedecektir. Bu, Marx’ın düşüncesi özelinde çoğunlukla tersine çevirecek kadar işleri karıştırabilir, başından beri aktarıcıların yaptığı gibi. Sonunda, kendisine isnat edildiğini duysa saçını başını yolacağı “ekonomi hayatı belirler” ya da “Herkes zıddını sever” gibi uydurma formüllerin, Marx’ın hakiki fikirlerinden daha yaygın dahi olması karşısında dikkatli olmak gerekiyor. Ya da bu film karşılarına çıksaydı mesela, hiç affederler miydi, yoksa ne burjuva film olduğundan mı bahsederlerdi?

Filmin festivaldeki gösterimlerinde, büyük salonlar tamamen doldu, hem de seyircilerin çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu, çıkışında uzun tartışmaların yaşandığı görünüyordu. Marx’la daha fazla kişiyi tanıştıran, aşinalığı artıran örneklere, basit ve yüzeysel dahi olsalar, giderek daha fazla rastlayacağımızı tahmin edebiliriz. Tam herkesin bahsedip ne olduğunu kimsenin bilmediği komünizm için, Manifesto’da kullandıkları ifade gibi; bir hayalet olarak. Marx’ın hayaletinin sinema perdesindeki popülerliği belki henüz başlıyor olabilir. 19. yüzyıl Londrasının göğünü kaplayan kara duman gibi, zaten hiç gitmedi.

[1] Ya da Fatih Özgüven’in Tereddüt hakkındaki yazısında Türkiye sinemasında bir tür için kullandığı ifadeyle “haklılık sineması”. http://www.ekranella.com/haber/haklilik-sinemasi

[2] Konuşanı var ki adının “seksi” olduğunu öğreniyoruz: “Festival camiasında yapımcıların ‘seksi’ diye bir tanımı vardır. İlgi çekici, festivalcilerin seveceği konulara dair kullanılıyor.” (Kıvanç Sezer, http://www.gazeteduvar.com.tr/sinema/2016/12/04/babamin-kanatlari-kurt-iscinin-filmi/)

[3] Genç Karl Marx’ın gala yaptığı günlerde, Çinli yönetmen Quan’an Wang’ın yeni bir Marx filmi çekmeye hazırlandığı haberi düştü. Büyük bütçeli bir Avrupa yapımı olarak çekilecek filmin, muhtemel adıyla Karl Marx: Son Yolculuk’un, 2018’de Marx’ın 200. doğumgününe yetişmesi planlanıyor. Başrolü üstlenen Alman oyuncu Mario Adorf, filmin hikâyesini Marx’ın 1882’de Cezayir ve Fransa’ya yaptığı geziye dayanarak yazmış. Marx da nereden çıktı diye soran olursa diye, yönetmen Wang şöyle diyor: “Hikâye güncel olarak hâlâ geçerli. Ayrıca 19. yüzyıl Londra’sının dumanlı havası bugünün Beijing’ine paralel.” http://variety.com/2017/film/asia/wang-quanan-mario-adorf-karl-marx-last-journey-1201985139/

 

Mart sayısında Şekspir’in Kralları

 

Aylık kültür sanat edebiyat dergisi Yeni e’nin Mart sayısı, yine farklı alanlardan birçok yazı ve ürünlü dolu. Tarihten ve güncel konular, çeşitli kültür sanat dallarından eleştiriler, şiirler, öyküler, çizimler derginin sayfalarında yer alıyor.

Yeni e kapağına Ahmed Arif’in Anadolu şiirinden dizelere yer veriyor: “Ne İskender takmışım, / Ne şah, ne sultan / Göçüp gitmişler, gölgesiz!” Derginin özgün kapak resmi ressam Solmaz Aksoy tarafından yapılmış.

Dosya sayfalarında ele alınan konu ise “Şekspir’in kralları” başlığını taşıyor. Altı yazar, Orhan Alkaya, Kemal Aydoğan, Cem Uslu, Koray Demir, Tamer Levent ve Eren Aysan, büyük tiyatro yazarı Shakespeare’in eserlerindeki farklı bir kralı, hükümdarı, taht kavgasını yazmış. Kral Lear’dan Sezar’a, kimisi gerçek tarihi kişilikler de olan muktedirler inceleniyor.

 

Sanatta bir hayalet

Yeni e’nin ilk sayfalarında art arda gelen yazılar, dünyanın farklı yerlerinde Marksizmi ve devrimci mücadeleyi konu edinen sanatsal ürün ve etkinlikleri konu ediniyor.

Çağdaş Günerbüyük “Hayalet” yazısında, dünya galası Berlin Film Festivali kapsamında yapılan Genç Karl Marx filminin kahramanının hayatına bakışını ve sinemada gezinen hayaleti ele alıyor.

Aydın Çubukçu Londra’daki Devrim: Rus Sanatı 1917-1932 sergisi’ndeki eserlerin ve serginin ideolojisine dair yazısında “Ekim’in ruhu, sarayın duvarlarını zorluyor” diyor.

ABD’nin New York şehrindeki bir başka sergi de Ekim Kılıç’ın kaleminden okurla buluşuyor. 1970’ler Amerikan radikal solunun basılı yayınları sergisi, sıkça tarihle bugünü karşılaştırmaya olanak vererek söylüyor: “Canavarın karnında bile mücadele mümkündür”.

 

Direnme tarihi

Can Semercioğlu’nun kitap ekleri ve yayımladıkları kitap “yazıları” hakkındaki yazısı çarpıcı bir başlığa sahip: “Size ekte bir tanıtım yazısı gönderiyorum”.

“Kültürel çölden hüsran manzaraları” başlıklı yazısında Dağhan Irak “popüler kültürün günübirlik karakterlerinin ekmek kuyruğuna girercesine dahil olduğu evet kampanyası”ndan yola çıkıyor.

Mithat Fabian Sözmen, Hollanda’daki büyük Nazi karşıtı grevi, Ulaş Başar Gezgin Direnme Savaşı kitabı, Besim Can Zırh ODTÜ Tarih Direniyor kitabı hakkında yazılar kaleme almış.

Ayrıca dergide İnci Aydın Abidin Dino desenleriyle Gülten Akın şiirinin buluşmasını, Halim Şafak Tuğrul Tanyol şiirini, Eray Canberk İlhami Bekir’i, Belma Fırat felsefi bir bakışla Cizre’yi ele alıyor. Salih Aydemir ve Gökhan Tok da yazılarıyla Yeni e’de yer alıyor.

Melike Belkıs Aydın’ın söyleşi yaptığı isim, Deniz Durukan. Durukan’ın şiirinden çıkan davet başlıkta şöyle deniyor: “Cüret etmeliyiz ve buna şaşırmamalıyız”.

Gülce Başer bu ay Ahmet Telli’nin Belki Yine Gelirim kitabının eleştirisini yapıyor: “SOS veren yalnızlık”. Ocak ayında hayatını kaybeden Mustafa Öneş hakkındaki yazı Nalan Çelik’e ait.

 

Şiir ve öyküler

Şiirleriyle Yeni e’nin Mart sayısında yer alan isimler Sennur Sezer, Refik Durbaş, Narin Yükler, Nazan Şahin, Gülsüm Cengiz, Güray Özçelik, Şahin Altuner, Kadir Sevinç, Asım Gönen, Fatma Yeşil, Mesut Akatay, Yusuf Yağdıran ve Lale Alatlı çevirisiyle Yorgos Yanopulos. Öykücüleri ise Adnan Özyalçıner, Zeliha Gürel, Zeynep Sönmez, Tunç Kurt, Mesut Barış Övün, Ümran Ersin. Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy ise çizimleriyle dergide yer alan isimler.

 

sosyalmedya_yenie5.indd

Size ekte bir tanıtım yazısı gönderiyorum

Bu yazıların kitapların arka kapaklarında yer alan tanıtım metinlerinden ya da basın bültenlerinden çok da bir farkı yoktur. Çünkü üzerine yazılan kitaba bakan göz hiçbir zaman için eleştirmen gözü olmamıştır, daima bir okurun gözü olarak kalmıştır.

CAN SEMERCİOĞLU

Türkiye’de, edebiyat eleştirisi alanında bir hareket filizleniyor. Yeni bir hareket değil bu belki, çünkü bir bakıma doğum sancısını andırıyor. Bazı eleştirmenler ve yazarlar eleştiri kavramının kendisini sorgulamaya başladı. Bu konuda üretken bir tartışmanın temellerini atacak nitelikte yazıların bir süredir zuhur etmeye başladığını, göz önünde olduğunu, yer yer el üstünde tutulduğunu, beğenerek okunduğunu ve sosyal medyanın bir çıktısı olarak pek çok kişi tarafından paylaşılmaya başladığını görüyoruz. Bu yazıların odak noktasını eleştiri kavramı genelinde hepimizin kitaplar üzerine yazdığı yazılardaki sinik tavra dönük bir müdahale oluşturuyor. “Kitaplar üzerine yazdığımız yazılar” diyorum, çünkü bu yazıları “biz” yazıyoruz ve onları “eleştiri” diye nitelemenin ne kadar doğru olduğu tartışılır. Zaten eleştirinin kendisinden söz edebilmek için eleştiri kavramının içini de doldurmuş olmak gerekiyor. Herhalde en büyük eksiklik de burada kaynaklanıyor.

Eleştirinin (olmayışının) eleştirisine dönüşen, özdüşünümsel bir sürecin artık geri dönülemez bir biçimde yaşanmaya başladığını görmek tam da eleştiri kavramının tanımının yapılması için epey anlamlı bir hat sunuyor. Bu hattın üzerinden eleştiriye dair Simgesel bir alan, bir dil kurmak mümkün. Tabii, burada pratikle bağını koparmayan ve pratiği dönüştürmeye dayalı bir eylem erkine ihtiyaç var. Bunun ne zaman gerçekleşeceğini öngörmek ise henüz mümkün değil, biraz daha zamana ihtiyaç var.

 

Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı bozulmasın!

Günümüzde kitaplar üzerine yazıların yayımlandığı yerlerin başını sanıldığının aksine kitap eleştiri dergilerinin yerine gazetelerin kitap ekleri çekiyor. Kitap eleştiri dergilerinin sayısı bile bir elin parmaklarını geçmiyor ve bir kısmı ucundan kıyısından da olsa gazetelerin kitap eklerindeki tanıtım yazılarını eleştiri adı altında yayımlanmaktan pek çekiniyormuş gibi de görünmüyor. Beyaz çarşafın üzerindeki siyah leke gibi, bu durum her ne kadar rahatsız edici ve sinir bozucu olsa da dergilerin halinin gazetelerin kitap eklerine göre çok daha iyi olduğu söylenebilir.

Üç aşağı beş yukarı her gazetenin kitap eki var ve hepsi hacmen kalınca bir kitabı andırıyor. Neredeyse hepsinde adı kulağımıza yabancı gelmeyen bazı isimler yer alıyor ama diğer yandan isim sirkülasyonun olduğu da bir gerçek. İlk bakışta kitap eklerinin üretkenliğin yoğun olduğu, dolayısıyla buradan eleştiri adına yararlı bir tartışmanın ortaya çıkabileceği türünden bir düşünceye kapılmak elbette mümkün. Kaldı ki, çok nadir de olsa bu tür yazılara rastlamak mümkün.

Genel olarak bakıldığında gazetelerin kitap eklerinde yayımlanan yazılara dair belli başlı ortak noktaları tespit etmek mümkün. Her şeyden önce bu yazıların büyük bir çoğunluğunun eleştiri yazısı değil, tanıtım yazısı olduğunu ortaya koymak gerekiyor. Yazıların genelinde okurun kitaba yönelik ilgisini artırabilecek, kitabı satın alma eğilimini güçlendirebilecek süslü ifadelerle kitaba yönelik abartılı bir övgü söz konusu. Kitabın ne kadar sürükleyici, ne kadar harika, okuru nasıl da kendine bağlayan ve mükemmel bir konuya sahip olduğuna ilişkin pek çok ifade bu tür yazılarda bulunabilir. Kitabın daima olumlu yönlerinden söz edilir. Herhangi bir eleştiri getirilecekse de, ki çok ender görülür, bu son derece temkinli cümlelerle dile getirilir, “incitecek” ifadelerden daima kaçınılır.

Aslına bakıldığında bu yazıların kitapların arka kapaklarında yer alan tanıtım metinlerinden ya da basın bültenlerinden çok da bir farkı yoktur. Çünkü üzerine yazılan kitaba bakan göz hiçbir zaman için eleştirmen gözü olmamıştır, daima bir okurun gözü olarak kalmıştır. Elbette her iki gözün baktığı ve gördüğü şey arasında kaçınılmaz biçimde fark vardır. Önemli olan da bu farka dayanarak, bakışa dair çeşitlilik ya da John Berger’e atıfla söyleyecek olursak, görme biçimlerini ortaya koymaktır. Ancak okuma eyleminin kendisi doğrudan mutlak bir olguya, tek bir boyuta dayandığında bu yazıların okura kitabı satın aldırmak dışında bir amacının, daha doğru bir sonucunun olmadığını anlarız. Yazıların herhangi bir ürün hakkında, sipariş üzerine ajanslar tarafından yazılan tanıtım metinleriyle büyük ölçüde benzerlik taşıdığını görürüz.

 

Zaten açık olan bir kapıyı mı çalıyoruz?

Sözünü ettiğimiz tek boyutluluğun dayandığı esas yerse daima bardağın dolu tarafına bakmak, çok da dolu bir taraf olmasa da doluymuş gibi davranmaktır. Nesnel açıdan kusursuz ya da sıfır düzeyinde berbat bir kitabın olduğunu söylemek teorik ve pratik bir hata yapıldığının göstergesidir kuşkusuz. Ancak tutup da nesnel olarak kusurlarla dolu bir kitabın edebiyat alanında çığır açıcı niteliklere nasıl sahip olduğunu okurun gözünün içine baka baka söylemek, okuru kandırmaktan, hatta okura yalan söylemekten başka bir şey değildir.

Tabii, buradan gazetelerin kitap eklerinin okurlara yalan söylediği sonucunu çıkarmamak gerekir. Çünkü kitap ekleri, çok masum bir şekilde eleştiri veya değerlendirme yazılacak mecralar değildir. Kitap eklerinin yaklaşık yarısının ilandan oluştuğu, o ilanların bir kısmının ilanda yer alan kitaba ilişkin “yazdırılmış” bir yazıyla birlikte basıldığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda esas amacın her ne olursa olsun kitabın özendirilmesi ve nihayetinde satılması olduğu anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla misyon bakımından bakıldığında, kitap ekleri zaten hiçbir zaman eleştirinin mecrası olmamıştı ve şimdiye kadar dile getirdiğimiz bütün eleştiriler biraz adresini bulmamış olabilir; zaten açık olan bir kapıyı çalıyor olabiliriz. Ama hayır. Tam tersine kitap eklerinin baskın karakterinden ileri gelen bir sebeple, kitaplar üzerine yazılan yazılar da kendine ait bir format kazandı ve bu kitap eklerinden dergilere, internet sitelerine ve sosyal medyaya yayıldı. Artık eleştiri adı altında yayımlanan yazılarla tanıtım yazıları arasındaki fark büyük ölçüde silindi. Eleştiri denince akla kitap tanıtımı gelmeye başladı. Bu yazıların yazarlarının algısı, kitaplara bakış açısı ve yazma biçimleri de dönüşüme uğradı ve bu dönüşüm nihayet kısırdöngüye girmiş gibi gözüküyor. Eleştiri üzerine düşünmeyi gerektiren koşulları sağlayan da biraz bu. Bundan maalesef herkes etkileniyor. Tıpkı kapitalizmde yaşayıp o ilişkilere zorunlu bir biçimde katılmamanın mümkün olmaması gibi.

Biraz niyet okuma riskine girerek düşünecek olursak, bu yazıların yazarları da aslında sözünü ettiğimiz sadece olumluya bakarak okuma alışkanlığının yerleşmesinden ötürü eleştirel bakışın kendisini kaybediyorlar. Bu tam da kitap piyasasının aradığı bir şey. Aslında kitap eklerinin sunduğu arzu nesnesi, aslında piyasanın arzusuna, satma ve sattırma arzusuna ait nesneler. Radikal bir optimizme dayalı yazılar da bu arzuyu dile getirmekten başka bir işe yaramıyor. Ve aynı zamanda kitap tanıtımı yazarları için de konforlu bir alan sağlıyor: Kitabın yazarına dair ilginç bilgiler vermek, kitabın en çarpıcı noktalarından oluşan uzunca bir özetini çıkarmak ve nihayetinde kitaba ne olursa olsun övgüler yağdırmak. Bu şekilde ne kitabın yazarıyla, ne yazının yayımlandığı kitap ekiyle, ne yayıneviyle, ne de okurlarla papaz olmak gibi bir durum söz konusu değil. Tam ütopik ve ideal bir düzen kurulmuştur burada ve her nasılsa herkes mutludur. Kazan-kazan durumunun vücut bulmuş halidir.

 

Eleştiri: Ne içinde olmak piyasanın, ne de büsbütün dışında

Okurun kitapla ilgili nasıl bir bakış açısına sahip olacağı, nasıl bir içgörü edineceği gibi son derece hayati önemdeki sorular kitap eklerinden tamamen dışlanmıştır. Okurdan sadece kitabı satın alması beklenir. O yüzden okura kitabın özetinden daha fazlası gösterilmez, gizlenir. Nedense her kitap haddinden fazla gizemlidir, duygusaldır, romantiktir, çarpıcıdır, sürükleyicidir. Tanıtım yazılarında her şey gerçek olamayacak kadar mükemmeldir. Karakter analizine, anlatım biçimine, kullanılan dile, olay örgüsüne nedense hiç değinilmez. Çünkü piyasa koşulları böyledir ve onun dışına çıkmak, bir nevi elenmek anlamına gelmektir.

Kitap tanıtım yazılarındaki konforlu alanın dışına çıkmak ise paradoksal biçimde, tamamen oto sansürle mümkündür. Kitabın olumlu yanlarından söz ederken, olumsuz yanlarına hiç değinmemek, varsa bile yokmuş gibi davranmak; daha da kötüsü, eleştiri getirirken birilerinin kalbini kıracakmışçasına endişe ve suçluluk duygusu hissetmek bu oto sansürün adıdır ve bu bize vicdanın yaptırdığı oto sansürdür, piyasaya teslim ettiğimiz vicdanımızın. Piyasaya göre davranmak daha makuldür çünkü, eleştirme ve eleştirilme riski yoktur, zira eleştirinin kendisi ortalıkta görünmemektedir.

Öte yandan henüz cevabını veremeyeceğimiz bazı sorular da mevcuttur: Piyasaya tabi olmayan bir kitap eki fikri nasıl mümkün olabilir? Siyasal ilişkilerden, toplumsal koşullardan ve okur beklentilerden azade bir eleştiri yazılabilir mi, yazılsa da kamusallaşabilir mi? Kitap değerlendirmelerinin bir dönüşüm sürecine gireceği açık ama tanıtımdan eleştiriye geçiş ya da paradigma değişimi nasıl sağlanacak? Bu soruların yanıtlanması için başta eleştirmenler olmak üzere kitapla ilgilenen herkesin kolektif özdüşünümsel süreçlere zaman ayırması gerekiyor.

Yine de umutsuzluğun içinde umut parıltılarının fark edilmeye başladığı günlerde şunları dile getirmemek haksızlık olur: Sadece mevcut yazıları reddetmek yetmez, aynı zamanda onları kapsayıp aşacak bir eleştiri dili de oluşturmamız gerekir, çünkü yoksun olduğumuz şey tam da o dil. Bu dile de ancak zorlu koşullarda mücadele ederek, kendimize dair mesafeli bir düşünce yapısına sahip olarak ve bunu genele yayacak birlikteliklerde buluşarak başarabiliriz.

sosyalmedya_yenie5.indd