Archives by Month

Mayıs

2017

Yeni e’den: Sırça köşkler

Yok muydu saraylardan başka oturacak yer / dillere destan olmuş koca Bizans’ta?” diye sorar Bertolt Brecht’in okumuş işçisi… Bizans’ın Büyük Sarayı’ndan geriye taban mozaiklerinin küçük bir bölümü kaldı bugüne. Tekfur Sarayı’nın duvarları ise zor ayakta duruyor.

O koca koca imparatorların adını hatırlayan yok. Topkapı’nın, Dolmabahçe’nin, Yıldız Şale’nin duvarları sağlam, eşyaları da…

Ya onları yaptıranlar?

Bakmayın siz o “neo” öntakısıyla gezinenlere, ocak kurup tuhaf kıyafetlerle gösteriş soyunanlara ve dahi “sultan”dan hediyelik eşya satanlara.

Tarih hükmünü verdi çoktan. “Ey ulu hükümdar, saray ve köşkler yaptırma, / kara toprak altında senin evin hazırdır. / Yüksek, geniş ve süslü sarayın burada kalacak, / sen de inleyerek, karanlık toprak evde yatacaksın” yazıyor “Mutluluk Veren Bilgi” kitabı Kutadgu Bilig’de.

Fanilik mi sadece kastedilen? “Devlet”e dair bir kitap bu, “devletlü” olmaya dair.

Hiçbir saray sahibini koruyamadı ki!

Chagall’ın unutulmaz resmindeki gibi; o ihtişamlı Rus çarlarının koca sarayları Rus işçisinin bir hamlesiyle yerle yeksan olmadı mı?

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız” diyen Sabahattin Ali’nin öğüdünü nasıl unuturuz?

Sahi ne oldu o eski saraylara?

Solmaz Aksoy kapağımızdaki resminin adına “Saray Diye Bir Şey Yok” diyor.

Yoktur!

***

Mayıstır; bahar geldi, doğa uyandı. İlkyaza yürüyoruz. Tarihin bütün kiraz mevsimlerinin hatırasıyla. Mayıs Komün’dür, 1 Mayıs’lardır, Hıdırellez’dir.

Hüzündür ve umuttur.

Ve elbet idamları protesto için cuntanın başbakanı Nihat Erim’e yakılan ve ozanın uğruna hapis yattığı Mahzuni Şerif türküsüdür:

“Köşkün sarayın yıkılsın

Erim Erim eriyesin…”

Asi kızlara kafa karıştıran hikâyeler

Önce baştan başlayalım; “asi kız” denince ne anlıyoruz? Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, adının hakkını veren bir kitap olamamış. Daha çok aldığı fonların hakkını vermeye çalışan bir proje kitabı olduğu anlaşılıyor.

SEVİNÇ KOÇAK

Dünden bugüne, cinsiyetçi klişelere maruz kalan kız çocukları, prenses olma hayalleriyle büyütülüyor hâlâ. Sindirella, Pamuk Prenses, Rapunzel… Uzun saçlı, kabarık elbiseli, zayıf, ince belli, hokka burunlu ve kurtarılmak için bir prense ihtiyaç duyan prensesler. Bunların kitapları kadar kıyafetleri, aksesuarları da pazarlanıyor ve ciddi bir rağbet görüyor. Erkek egemen sistemin kadın algısının en kaba yansımasıyla masallarda, çizgi filmlerde tanışıyoruz önce. Sonra onları yıkmakla mücadele ediyoruz ömür boyu.

Çocuk edebiyatı ve sineması, bu klişelerin alternatifini üreten işler de barındırıyor elbette. Alternatif işler, özellikle son yıllarda yaygınlaşmaya başladı ve bu, toplumsal cinsiyet rollerinin erken yaşlarda kırılabilmesi açısından umut verici. Ama hâkim anlayışı ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Yapılan alternatif üretimlerin içinde bile cinsiyetçi yaklaşımlar çıkıyor karşımıza. Alışıldık biçimsel algının dışında bir prenses olan Fiona bile, yine alışıldık biçimsel algının dışındaki Shrek tarafından kurtarılıyor mesela. Güzellik ve yakışıklılık algısını kıran bir hikâyede, kadın erkek arasındaki kurtarılma ve kurtarıcı bekleme ilişkisi yeniden üretiliyor.

Oysa gerçek hayat, tüm cinsiyetçi dayatmaların karşısında, toplumsal ve bireysel alanda mücadele etmiş çok sayıda kadının büyüleyici hikâyesiyle dolu. Gerçek kadınların gerçek hikâyeleri, kız çocuklarının öz güçlerini keşfederek kendi yollarını bulabilmeleri açısından oldukça önemli bir kılavuz niteliği taşıyor.

Kurtarılmayı bekleyen prenses hikâyelerinin karşısında, ezber bozan “asi” kızların gerçek hikâyeleri anlatıldıkça, özenerek taktıkları plastik taçları kaldırıp atan kız çocuklarının, hayallerinin peşinden gitmiş ve başarmış kadınları rol model alması yaygınlaşacaktır.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, bu iddiayı taşıyan kitaplardan biri. Bu yazının niyeti, iddiası bu olan kitabının içeriğinin buna uygun olup olmadığı sorusuna yanıt aramak.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, Hep Kitap’tan çıktı. İki kadın yazarı var: Elena Favilli ve Francesca Cavallo. Kitap bir anda, büyük bir reklam kampanyasıyla bütün dünyada yaygınlaştı. Kitabın kendisinden önce övgü yazılarıyla karşılaştık. İlk baskısını Mart ayında yapan kitabın, şu sıralar 21. baskısı raflarda.

Kitapta tek sayfalık 100 kadın hikâyesi yer alıyor. Her kadının çizimi de yapılmış. Çizimler oldukça başarılı. Gelelim öykülere…

Önce baştan başlayalım; “asi kız” denince ne anlıyoruz? Asi; isyan eden, baş kaldıran anlamına geldiğine göre, erkek egemen sistemin koruyucusu, kadın mücadelesinin karşısında yer almış kadınlar sırf cinsiyetlerinden dolayı “asi” kategorisinde değerlendirilebilir mi?

Kitap, bu sorunun cevabı konusunda kafa karıştırıyor. Kitabın içinde, toplumsal ve bireysel mücadeleleriyle erkek egemen sistemin karşısında yer almış kadınlarla, sistemin savunucusu ve sürdürücüsü çok sayıda kadın yan yana ve hepsi de asi kız… Kadın mücadelesinin önemli isimleri ise yer bulamamış. Belirli bir sayıyla sınırlandırma zorunluluğu, bir seçimi koşulluyor elbette. Ama kitap için yapılan seçim hiç adil olmamış.

Kitabın sayfaları arasında biraz dolaşarak, asi kızlarla tanışmaya başlayalım…

Kitabın daha ilk sayfalarında ünlü manken Alek Wek çıkıyor karşımıza. Oldukça yoksul bir ailenin kızı Alek, parkta otururken bir ajans sahibinin kendisini keşfetmesiyle hayatı değişiyor. “Bir gün parktayken, ünlü bir mankenlik ajansından bir yetenek avcısı geldi Alek’in yanına. Alek’i manken olarak işe almak istedi. Annesi buna önce karşı çıktı. Fakat ajans temsilcisi çok ısrar edince annesi kabul etmek zorunda kaldı.” Bu satırlar, yoksul bir siyahi ailenin güzel kızının, ailesine çok para teklif ederek keşfeden ajans sahibine büyük paralar kazandıracak ünlü bir mankene dönüşümünü anlatıyor. Bu hikâyeyi okuyan bir kız çocuğunun çıkarması gereken sonuç ne olabilir düşünelim: Yeterince güzel olabilirsem, çok para kazanıp, dünyaca ünlü biri olabilirim! Alek’i asi yapan nedir?

Son derece zorlama, sistemin yarattığı güzellik algısının temsili olan bir mankenin “yırtma” hikâyesi üzerinden kız çocuklarının çıkartması gereken sonuç ne olmalı? Dizilerde oynayıp ünlü olmanın yollarını aramak mı mesela?

Sayfaları çevirince, Arjantin’den asi kız olarak Eva Peron çıkıyor karşımıza. Oysa Eva Peron, diktatör kocası Juan Peron’un faşizan politikalarını halka şirin göstermek için yaratılmış bir projeden ibarettir. Eva, bir yardım kuruluşu kurarak devletin kaynaklarını rahatça kullandı. Bu yardım kuruluşuna bağışta bulunmayan iş adamlarına kocası tarafından müdahale edildi. Elbette bu kuruluşun gelir-giderlerinin incelenmesi yasaktı. Arjantin borç batağındayken, halkı manipüle etmek için Eva eliyle yoksullara para, yiyecek, ilaç dağıtıp, çocuklar için yardım kampanyaları düzenlendi. Bütün bunlar zaten devlet tarafından karşılanması gereken ihtiyaçlardı. Eva Peron, diktatör kocasının politikalarını yumuşak gösteren bir vitrin oluşturdu. Arjantin’de Peronizmin sesi olan Eva asi kız olarak kitapta yer alırken, sesi olmayanların sesi olarak bilinen Mercedes Sosa yer alamamış.

Hırs, iktidar, taht kavgalarını asilik olarak tanımlayabilir miyiz? İktidara geçmek için kocasını tutuklatıp hapse attıran Büyük Katerina, kitabın asi kızlarından birisi. Tahtı ele geçirdikten sonra ilk olarak kendisine uygun muhteşem bir taç yapılmasını emreden bir asi kız! “Katerina’nın muhteşem tacının yapılması iki ay sürdü! 4.936 elmas ve 75 inciyle kaplanmıştı, tepesinde kocaman bir yakut olan, altın ve gümüş karışımlı bir taçtı.”

Rus tarihindeki taht kavgası ve iktidar hırsının simgesi Çariçe II. Katerina da bir asi kızmış mesela. Demek ki asi kız tacı, tahtı reddetmez. Aksine elde etmek için türlü entrikalar yapabilir.

Savaşta ölen kocasının yerine geçerek “isyancıları” bastıran Japon imparatoriçesi Jingü da kitabın asi kızlarından. Asi isyancıları bastıran imparatoriçeden daha asi kim olabilir ki?

Adaylığı sırasında kadın hakları savunucusu olarak lanse edilen ama gerçekte kadın ve aile politikalarındaki gerici tavrıyla bilinen Hillary Clinton da kitabın asi kızlarından. Amerika’nın Ortadoğu politikalarında eli olan, zorbalığın savunucularından Hillary, “zorbaların karşısında adalet için savaşmanın en iyi yolunun siyasete girmek,” olduğuna karar vermiş.

Hillary Clinton asi kız olduğuna göre, işçilere karşı acımasız tavrı ve muhafazakârlığıyla bilinen Margaret Thatcher neden olmasın? Sendikaların grev yapmalarına engel olduğu için Demir Leydi lakabını alan bir asi kız. “Bazen insanlar kabul etmediği bir takım kararları alması için baskı yapmaya çalıştılar, ancak asla boyun eğmedi.” Bu cümlede hak mücadelesi veren işçilerin taleplerinden bahsediliyor belli ki. “İlkokul çocuklarına dağıtılan ücretsiz sütü kaldırdığında, halk onun bu yaptığını beğenmedi.” Halk onun bu yaptığını beğenmeli miydi?

Ve elbette, Michelle Obama da bir asi kız. Başarısı, Birleşik Devletler Başkanı olmak isteyen kocasını desteklemek, kampanyasına yardım etmek ve sonuçta ilk Afro-Amerikan first lady olmak. Sevgili okur: Kocan devlet başkanı olursa, edindiği statüden kaynaklı asi kız olabilirsin.

Kitabın asi kızlarına bakınca, Türkiye’nin asi kızları Tansu Çiller, Semra Özal, Meral Akşener olabilir rahatlıkla.

Kraliçe, imparatoriçe, first lady ve devlet başkanlarının dışında asi kızlar da yer alıyor.

Ruth Harkness’in kitapta yer alma sebebi; Çin’den yavru bir pandayı Amerika’daki bir hayvanat bahçesine getirmiş olmak. Yabani hayvanları doğal ortamlarından kopartıp, seyirlik amaçlı köleleştirmek de asi kız tavrı demek ki. Üstelik de kocasının hayalini gerçekleştirmek için.

Aynı kitapta primatolog Jane Goodall da bir asi kız. Afrika’da uzun süre şempanzelerle yaşayan ve hayvanların doğal ortamlarından kopartılmaması için mücadele eden bir başka kadın. Maria Sibylla Merian da böcekleri doğal ortamında inceleyebilmek için Güney Amerika’ya giden bir doğa bilimci. Bu kitabı okuyan küçük kız çocuğu ne düşünmeli? Hayvanlarla ilişkiyi ne üzerinden kurmalı?

Jamaikalı Kraliçe Maroon’ların Nanny, Afrikalı “atalarına” sahip çıkıyor, “atalarını” rüyasında görüyor. Söz konusu olan asi kızların hikâyeleri olduğunda, dildeki cinsiyetçi kelimeleri de ayrıştırmak gerekmiyor mu?

Millo Castro Zaldarrıaga, küçük yaşta müzik yapmaya başlamış bir davulcu ve başarı ölçütü olarak “bir Amerikan başkanının doğum günü partisinde bile” davul çalması gösteriliyor. Bu durumda, Ak Saray’da bir davete katılan müzisyenler asi oluyorsa, reddedenleri ne olarak tanımlamak gerekir?

Virginia Wolf, yazmayı ve kocasını çok seven depresif bir kadına indirgenmiş. Gerçek bir asi kız olan Virginia; hepimizin bildiği kendine ait bir oda yerine, kendine ait bir depresyona sıkıştırılmış.

Kitabın önsözünde diyor ki; “Artık elinize bu kitabı aldığınıza göre, tek hissettiğimiz birlikte kurmakta olduğumuz dünyaya karşı umut ve heyecan olmalı. Ne kadar büyük hayallerin olabileceğini, ne kadar uzağa gidebileceğini cinsiyetinin belirlemediği bir dünya. Her birimizin büyük bir güvenle, ‘Özgürüm’ diyebileceği bir dünya.” Ama bunu diyen kitabın içinde, özgürüm diyebileceğimiz bir dünya için mücadele eden kadınlarla, bunun karşısında olanlar yan yana yer alıyor.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, adının hakkını veren bir kitap olamamış. Daha çok aldığı fonların hakkını vermeye çalışan bir proje kitabı olduğu anlaşılıyor. Kadın mücadelesi yüzyıllardır bedel ödeyerek, durmaksızın devam ediyor. İki kutbu olan dünyada, kadınlar arasında da kutuplar var. Bu mücadelede, Frida ile Thatcher aynı kutupta yer almıyor. Ama ne tuhaftır ki, aynı başlık altında aynı kitapta sunuluyor.

Bu kitap iyi bir örnek olamasa da, kendisine dayatılanları reddederek hayallerinin peşinden gitmiş kadınların yaşam öyküleri, özgürleşme pratiğimizin ortak hafızasını oluşturuyor. Biz asi kızlara düşen; allanıp pullanarak anlatılanlara kanmayıp, kendi hikâyelerimize sahip çıkmak, çoğaltmak, anlatmak…

Kağıt korkusu

Matbaadan önce, el yazısı güzel olan köleler çoğaltırdı kitapları. Şairler, yazarlar okumuş insanları bir araya toplayıp yazdıklarını önce onlara okur, gelen eleştiriler üzerine gözden geçirdikleri eserlerini düzelterek dolaşıma sokarlardı. Kitabın yazımını sipariş veren kişinin bütün bu süreçleri beklemesi gerekirdi.

Elinde parşömen yapacak malzeme olmadığında manastır sakinleri daha önce yazılmış parşömenleri çakıyla kazıyarak üzerine dini metinleri yazıyordu. Günümüz teknolojisinde kazınmış yazıyı okuma olanakları çok geniş elbette. “Palimpsestus” adı verilen bu metinleri, uzman kişilerin bir takım tekniklerle okuması olası. Tüy kalemin sivri ucundan kalan iz, kazınsa da parşömende varlığını sürdürüyor.

Tahribatlar, yangınlar, sel ve depremler, kıyımlarla ya da zamanla kitaplar tarihin izinde kaybolup gitti. 1. yüzyılda yaşayan Vergilius’un Aeneis destanının M.S. 4-5. yüzyılda bulunan bir kopyası bu zenginliği temsil ediyor neyse ki.

Bilginin çoğaltılması ve kamuya yayılmasında matbaanın payını yadsımak olası değil. Matbaa, yazılı esere ulaşmakta, zaman ve emek olarak kolaylık sağladığı gibi, ekonomik olarak da ciddi etkilerde bulundu kuşkusuz.

“Onca yüzyıldan sonra
İskenderiye’ye geldi Dante
İskenderiye kitaplığının yakılması nedeniyle
yas defterine
yazmak için düşüncesini.
Büyük bir inançla şunları yazdı deftere:
Cehennemimin varlığının gereğini
ispat edebilmekten mutluyum!
Bir kez olsa bile söylenmiş sözü
Yok edebilecek ateş hiçbir yerde bulunmaz.”

Yüzbinlerce cilt kitabın bir araya getirildiği rivayet edilir İskenderiye Kütüphanesi’nde. Trajan Petrovski “İskenderiye’ye Geldi Dante” adlı şiirinde zamanın yangınından miras kalan sözün gücünü paylaşmış bizimle; kazara çıkan bir yangının değil, bilerek yakılan bir kütüphanenin şiiridir.

Büyük İskender’in ölümünden sonra tahta geçen Ptolemaios’un emriyle İskenderiye’de büyük bir kütüphane ve müze kuruldu. İlerleyen zamanda rasathane, botanik bahçesi, hayvan ve bitkilerden birer örnekle zenginleştirilen müzenin yanı sıra büyüyen kütüphane Helenistik kültürün temelinin atıldığı bir çekim merkezi halinde geldi.

Eukleides (Öklid), kütüphanede büyük bir matematik okulu kurdu ve geometri eğitiminin temelini oluşturan “Elementler” adlı kitabı hazırladı.

Apollonios da matematik okulunun bir diğer önemli adını oluşturdu kütüphanede. Elips ve parabolleri inceleyen Apollonios çalışmalarıyla gelecek zamana ışık tuttu.

Arkhimedes, Mekanik Okulu’nu kurdu ve “Arkhimedes Burgusu”nu buldu. Daire alanını hesaplamada kullanılan “pi” sayısını bulan kişi olarak da İskenderiye Kütüphanesi’nin tarihe kazandırdığı adlardan biri oldu.

Herofilos, kadavraları incelemenin yanı sıra beyin, sinir sistemi ve nabız üzerine çalıştı.
Baş kütüphaneci Eratosthenes’in dünya ve güneş üzerine yaptığı çalışmalar İskenderiye Kütüphanesi’nin bir okul olarak faaliyet göstermesinde, bilim insanları için bir çekim merkezi oluşturmasında etkili oldu.

Rivayet odur ki, M.Ö. 47 yılında Sezar’ın kuşatması sırasında kütüphane zarar gördü, eserlerin birçoğu yağmalandı; kurtarılan kimi eserler Paganizmi yaydıkları gerekçesiyle, Hristiyan inancına göre, yok edildi; geriye kalan ne varsa şehrin hamamında yakıldı.

Kese kâğıdı kanunu

Abdulhamit’in 2. Meşrutiyet’e kadar süren onlarca yıllık sansür ve yasaklarını hızla geçerek Cumhuriyet’in ilk yıllarına, 1 Kasım 1928’e gelelim. 1353 sayılı yasayla çıkartılan Harf Devrimi sadece iki ay süre içerisinde tatbik edildi. 1 Ocak 1929 itibariyle, yeni harflerle yazılmayan bütün kitapların satışı yasaklandı. Durum böyle olunca, birçok yayınevinin Harf Devrimi’nden önce yayınladığı kitaplar ellerinde kaldı.
Darüşşafaka Cemiyeti’ne ait Osmanbey Matbaası kitaplardan bir kısmını elinden çıkardıysa da bir kısmını 8 yıl süresince deposunda tuttu, çünkü içlerinde çok sayıda Kur’an vardı. Cemiyet, 1937 yılında deposunda ne var ne yok hurda kâğıt olarak satmaya karar verdi; hamura dönüştürülmeleri koşuluyla Galata’daki kâğıt komisyoncusu Kerope’ye sattı.

Kâğıt hamuruna dönüştürülmek ve İstanbul piyasasında kullanılmamak üzere taahhütname imzalayan Kerope, Darüşşafaka Cemiyeti’nden aldığı kâğıtları kese kâğıtçı Mihran’a sattı. Mihran da işi gereği aldığı kâğıtları kese kâğıdı yaparak piyasaya sürdü.
Beyazıt esnaflarından Azakzade Tevfik Bey, Mihran’dan 15 çuval kese kâğıdı alarak İstanbul Müftülüğü’nün yolunu tuttu. Kur’an sayfalarından yapılan kese kâğıtlarını çuvallarla yığdı müftülüğün önüne.

Mürekkepbalığı adlı yazı kültür dergisinin 5-6. sayısından, Burçin Aydoğdu’dan aktarmaya devam edip İstanbul Müftülüğü ile Okutma Kurumu arasındaki yazışmaya göz atalım:
“… ambarlarında mevcut tonlarca Kur’an-ı Kerim sahifelerini kise kâğıdı yapılmak üzere ufak bir bedel mukabilinde piyasaya satmış olması, birçok vatandaş tarafından esefle görülüp ve karşılaşılan bu kise kâğıtlarından bir numunesi ilişik olarak takdim kılınmıştır.”
Durum anlaşılıp Kur’an-ı Kerim sayfalarından kese kâğıdı yapıldığı ortaya çıkınca devlet bu işe el attı. Gidişatı engellemek için kanun çıkarmaya karar verdi ve gazetelere ilan etti. “Matbualara Eşya Sarılmaması Hakkında Kanun” Dahiliye Encümeni tarafından “Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmamasına Dair Kanun” yeniden düzenledi. Adalet Encümeni kanunun 1. maddesinde kapsamı değiştirdi ve hatta daralttı. Günlük gazeteler bu yasak kapsamına alınmadıysa da kanun yanlış yorumlandı; kamu görevlileri, yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, gazete de dergilerden yapılan kese kâğıtlarını topladı. Dönem gazetelerine verilen ilanlar, belediyenin zabıtaya gönderdiği tamimler neticesinde durum anlaşıldı, “gazete ve mecmua kâğıtlarından kese kâğıdı yapılabileceği” açığa kavuştu.

2007 yılında “Uygulama İmkânı Kalmamış Bazı Kanunların Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun”un gündeme aldığı hiç uygulanmayan 118 kanundan biri olan “Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmamasına Dair Kanun”un da uygulanabilirliğini ve güncelliğini yitirdiği gerekçesiyle TBMM tarafından kaldırıldı.

Cemiyet-i Edebiye değil otopark

Stefanos Karateodori Paşa ve İroklis Vasiadis’in başını çektiği toplantıya 14 Aralık 1861’de 33 Rum ileri geleni de katılır. İstiklal Caddesi’ndeki Bonmarşe Mağazası’nın karşısında yer alan Sala Gazinosu’nda Dersaadet Rum Cemiyet-i Edebiyesi kurulur. Cemiyetin tüzüğüne geçen öncelikli hedefi, “yazılı ve sözlü olarak edebi alanda çalışmalar yapmak, halka açık konferanslar düzenlemek ve Cemiyet’le aynı ismi taşıyan bir dergi yayınlamaktır.” Halka açık toplantılarda güzel, akıcı ve anlaşılır konuşmalar yapan Cemiyet üyeleri ilgi çeken bilgileri paylaştıkları için Cemiyet çekim merkezi haline gelir. 1871’de bir nizamname yayınlayan Cemiyet filolojik ve eğitim çalışmalarına ek olarak “eğitimin ve bilimin geliştirilmesi ve bunların Şark’a yayılması” için harekete geçti. Arzu edilen bağışlar fazlasıyla aktığı için cemiyet Rumların eğitim bakanlığı olarak anılır hale geldi.
1870’teki meşhur Pera yangını Cemiyet binasını da kül etti; finansal desteğinden dolayı, 1500 ciltlik kitabının yanmasına rağmen, sıkıntıya neden olmadı. Rum Galata bankerleri ve Atina Üniversitesi’nin katkılarıyla Balıkpazarı Topçular Sokak’taki arsanın üstüne 1872’de temeli atılan bina, 16 ay sonra, 11 Mayıs 1873’te, Osmanlı Maarif Nazırı Sadullah Bey’in de katılımıyla, faaliyete geçti. Yeni bina büyük kütüphanesi, toplantı ve konferans salonlarıyla Cemiyet’in tüm ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikteydi.

Patrikhane’nin 1881’de eğitime el atması ve bağışların azalmasıyla Cemiyet eğitim alanından çekilerek filoloji ve edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Yukarıda da bahsedildiği gibi, Cemiyet-i Edebiye aynı zamanda, 1863 ile 1922 yılları arasında yayınlanan derginin de adıdır.

Arkeoloji, tıp, halk bilimi, dil, tarih, fizik, biyoloji ve eğitimle birlikte Helen kültürü ve edebiyatına dair makalelerin yayınlandığı dergi, 1922’ye kadar üç yıllık aralık dışında 59 yıl yayın hayatını sürdürdü. 1881-1884 yılları arası derginin yayınına ara verdiği yıllardır; malum, meşhur, şüpheci, sansürde sınır tanımayan II. Abdülhamit’ten dergi de payına düşeni aldı kuşkusuz.

İktidar İttihatçılara geçince, cemiyeti sürprizler bekledi. 1911 yılında yapılan tebligatla 400 bin kuruşluk vergi borcu çıkarıldı Cemiyet’e. 1 Mart 1874’ten başlamak üzere 1911 yılına kadar hiç ödenmemiş emlak vergisi tutarı aslında hızla bozulan Türk-Rum ilişkilerinin bir göstergesidir. Dönemin Rum Patriği III. Yoakim araya girerek, hükümete bir savunma dilekçesi sundu. Yoğun uğraşlar sonucu borç silindi ama çentik duvara atılmıştı bir kere.
Dünya çalkantılı ve savaştadır; cemiyetin gelirleri ve bağışları eriyerek asgari düzeye indi. Bu arada, savaş nedeniyle boşaltılarak askeri amaçla kullanılan Merkez Rum Kız Lisesi’ne kapıları açan Cemiyetin Mütareke yıllarında yaptığı siyasi yatırımlar sonunu hazırladı. Cemiyete o yıllarda başkanlık eden Minas Afthenopulos, Rumların 500 yıldır beklediği kurtarıcı ve kahraman olduğunu açıkladığı Venizelos’u 1919’da cemiyetin onursal başkanı ilan etti. Geçmiş yıllarda kendinden bilim ve edebiyat alanında söz ettiren cemiyet Venizelos propagandasıyla milliyetçi bir çizgiye savruldu. Savaşın ardından cemiyet yöneticileri, binayı boşaltarak İstanbul’u terk etti. Cemiyet kapatıldı.

Hani bunun ilk sahibi

Terkedilmiş malları sahiplerine paylaştırmak üzere Lozan’da kurulan Karma Komisyon’un kararları bir işe yaramadı. “Hiçbir üyesinin İstanbul’da olmadığı” iddiasıyla “sahipsiz mülk” olarak bina hazineye devredildi. Binaya Cumhuriyet Halk Fırkası yerleşti ama İstiklal Caddesi’ne sapa kaldığı için Çocuk Esirgeme Kurumu’na devretti. Bir süre Kızılay yerleşti binaya, sonra da Beyoğlu Sulh Ceza Hakimliği. Çituri Biraderler 1941 yılında binayı Milli Emlak’tan satın aldı; ama 1955 yılına kadar sürdü binanın tahliyesi. 6-7 Eylül Pogromu’nda boş binaya giren yağmacılar, elleri boş dönmesinler diye binanın borularını, demirlerini sökerek yağmaladılar. 1965 yılında Kıbrıs meselesinden dolayı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı Çipuri Biraderler. Tamamen yıkılan binanın enkazı kaldırıldı ve otopark olarak işletildi nihayet.

Yanıtsız sorular ya da kayıp kütüphane

Cemiyetin arşiv ve kitaplığının kamyonlara yüklenerek Ankara’ya görüldüğünü, Hacı Bayram Camii’nin avlusunda kaderine terk edildiğini iddia ediyor kimi kaynaklar. Türk Dil Kurumu’ndan Türk Tarih Kurumu’na kadar aslan payını alıp envantere işledikleri rivayet ediliyor. Sevag Beşiktaşlıyan, Agos’taki yazısında, Emre Ertani’nin Sait Çetinoğlu ile yaptığı söyleşiden yola çıkarak, sorular soruyor ve yazının yazılmasına neden olan makalesinin sonunda cemiyetin arşivi ve kütüphanesi hakkında bazı bilgiler veriyor:
“Ayhan Aktar’ın işaretiyle Niyazi Berkes’in anılarından oluşan Unutulan Yıllar kitabında rastlıyoruz. Berkes, 1933’ün ilkbaharında çalıştığı Halkevleri’nin bodrumunda duran ‘İstanbul’un işgal yıllarında faaliyet gösteren gizli bir Rum örgütü’ne ait kitaplıktan bizzat Mustafa Kemal’in emriyle Ankara getirilen sandıklar dolusu kitaptan bahsediyor. Yine Mustafa Kemal’in emriyle, Cumhuriyet’in 10. yılı için Halkevleri’nde bir kütüphane oluşturmak için bu sandıklar dolusu kitabın tasnifi görevi Berkes’e verilmiş. Dağılmış kitapların yapraklarını tek tek bulup yeniden ciltlettirmek için ayırmak gibi uzun ve yorucu bir görevi, insanüstü bir çabayla 6 ayda bitiren Berkes, kitaplar üzerine çalıştıkça, ‘bu kitaplığın, bir Halkevi kitaplığı olamayacak düzeyde olduğunu gördüğünü’ söylüyor. ‘Yunanca, Latinceden Arapçaya kadar çoğu yüksek bilim, sanat ve felsefe yapıtlarından oluşan binlerce kitaptan’ bahsediyor Berkes ve ‘bunların eninde sonunda başka bir yere taşınacağını’ bilse de, esas hedefi olan kitapların tam kaydını çıkarmayı başardığını söylüyor.

Bu bilgiler sonucunda, kritik nokta, 1951’de Halkevleri kapatıldığında, Halkevleri’nde bulunan kütüphaneye ve kayıt listesinin ne olduğunu bilenlere ulaşmak. Zira Çetinoğlu’nun Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 20 Eylül 2011 tarihinde arşivin nerede olduğuna dair yaptığı resmi başvuruya yanıt olarak, Bakanlık’ın arşive ne olduğuna dair bilgi olmadığı belirterek, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yönlendirmesi, devletin ipiyle bu arşivin bulunamayacağını gösteriyor.”

“Üstün ırk”ın yangın tutkusu

Önce halkı bilinçlendirmek gerekiyor, evet. Aksi durumda zor kullanmaya, tehditle gönüllü kılmaya kolluk kuvvetleri var zaten. İlkin Marksistler, sonra Yahudiler, barış yanlıları, sosyal demokrat yazarlara kadar uzanan bir liste; derken Opera Meydanı önünde toplanıp kitapları ateşe verme töreni. Halk oylamasının sonucunda iktidara gelen Hitler, “Alman değerlerine karşı çıkanlara hayır!” kampanyasını başlatmak için uzun süre beklemedi. Alman Nasyonal Sosyalist Öğrenciler Birliği, Hitler’den aldığı meşaleyle komiteler kurup faaliyete başladı hemen. “Alman edebiyatıyla kimliği arasında bir çukur açıldığı” iddia ediliyordu ki, bu çukur kabul edilebilir gibi değildi. Nihayetinde “Yahudi, Yahudi gibi düşünür; Almanca yazsa da yalan söyler.” Yalanı kökten silmek istediklerini belirten öğrenciler, milli kimliklerini de önemsediklerini ilan ettiler. Alman dilinin arılığını korumak için istek duyan öğrenciler, kapasite sahibi de olmak istiyordu nitekim.

“Alman değerlerine karşı gelenler için 12 öneri”nin son maddesi de öncekiler gibi kırmızı, gotik harflerle yazılmıştı: “İstiyoruz ki, fakülteler Alman kimliğinin mabedi ve onun tüm gücüyle patlayıp saldırıya geçeceği yer olsunlar.” Komiteler birlieşip kütüphanelere akın etti. Tasnif ettikleri kitapları ayıkladılar bir bir. Tehdit ve korku iklimi kitapçıları işbirliği yapmaya zorladı elbette. Kütüphaneciler için durum farklı değildi: “Kara listede bulunan bütün kitapları kütüphanemden çıkartacağıma ve onları kimseye vermeyeceğime ant içiyorum. Bu eserlerin başkalarına verilmesinin kanun tarafından suç uyarılmış bulunuyorum.” 10 Mayıs 1933’te Opera Meydanı’nda toplanan kalabalık büyük bir gurur ve haşmetle kitapları yakmaya başladı. Seçilen birkaç sembolik kitap ateşe atılmadan önce ilgili kişi kalabalığın önüne çıkarak kısa bir konuşma yaptı:

“Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky’nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.”
“Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud’un yazmalarını ateşe veriyorum.”
“Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr’in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.”

Muhalefet edecek her kesimi korkutmak için bütün olanaklarını kullanan Hitler iktidarı zorbalığın ateşini körüklemek için kitapları seçmişti. Yüze yakın yazarın kitapları, Almanya’nın çeşitli yerlerinde o gece küle döndü. Bu istismar aynı zamanda bilim insanları tarafından Aryen ırkının üstün ırk olarak ilan edilmesinin zeminini de hazırlamış oldu.

Ordu yönetime el koydu

Hitler’in Almanya’daki icraatları nice devlet adamına ilham oldu kuşkusuz. 12 Eylül 1980 askeri cuntanın 39 ton gazete, dergi ve kitabı yakarak yok ettiği TBMM arşivlerinde yerini alıyor. Adalet Bakanlığı’nın sunduğu verilere göre akıbeti bilinmemekle beraber 40 ton yayın da yok edilmek üzere depolarda bekletildi bir zaman. 927 yayın yasaklandı. Basın ve yayın özgürlüğünü kısıtlamak için 151 yasa çıkarıldı.

Süreklilik esastır. Gezi’ye toma, biber gazı, kolluk kuvvetleriyle giren devlet, parktaki her şeyi olduğu gibi kütüphanedeki kitapları da bir kamyona doldurarak olay yerinden uzaklaştı. TYS Genel Başkanı Mustafa Köz izini sürdüğü kitapları İnönü Stadı’nın yanında Gezi’den toplanmış çadırlar, elbiseler, ilkyardım malzemeleriyle birlikte oluşturulan bir çöp dağında buldu ama geri almak için çabaları sonuçsuz kaldı. Zabıtanın da katıldığı bu yağmanın izini süren şair ve avukat Cihat Duman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bir dilekçeyle başvurarak kitapların akıbetini sordu; yine dilekçeyle aldığı yanıtta belediyenin herhangi bir yerden kitap almadığı yazıyordu.

“Kitap bombadan daha tehlikeli”

Ahmet Şık, İmamın Ordusu adlı kitabı basılmadan tutuklandı. Dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan konuyla ilgili Strasbourg’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yaptığı açıklamada “Bazı kitaplar var bombadan etkilidir. Bomba kullanmak suçtur, bombanın yapılacağı maddeleri kullanmak da suçtur. Bomba ihbarı gelmişse, güvenlik güçleri bunları toplamaz mı?” dedi.

Başbakan Erdoğan 2011 Haziran ortalarında, bir televizyon programına katıldı. Ruşen Çakır’ın “Geçenlerde Nedim Şener’i ziyarete gittim. Kendisi benim yakın arkadaşımdır. Çok güvendiğim kefil olduğum bir arkadaşımdır. Ahmet Şık da öyle. Sizin Strasbourg’ta yaptığınız kitap bomba benzetmesi kendilerini çok rahatsız etmiş; beni de rahatsız etti. Bunu bir açar mısınız? Kitap yazmak nasıl terör olur?” sorusuna Erdoğan, “Daha ilerde inşallah beyefendi ile bir araya gelirsek… Yani öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” demekle yetindi.

Avesta Yayınları’nın Diyarbakır’daki deposuna 2016 yılının Haziran ayında düzenlenen molotoflu saldırıda, binden fazla kitabın yakılması, yakın dönemde tanık olduğumuz bir başka hadise olarak kayıtlara geçti.

Mesele değil sakıncalı hurda

10 yıl süreyle 120 sayı yayın hayatına devam eden Mesele dergisi internet üzerinden yayın yapmaya karar vererek, “farklı bir düzeyde yayıncılık yapmaya” başladı. Arşiv için ayırdıkları sayılardan geriye kalan dergileri, daha önce yaptıkları gibi, geri dönüşüme satması için bir hurdacıyla anlaştılar. Hurdacı, Mesele dergisinden aldıklarını geri dönüşüme satacak, karşılık olarak da derginin taşınma işlerini üstlenecekti.
Mesele dergilerini geri dönüşüme satmak için götüren hurdacı beklenmedik bir yanıtla karşılaştı. Geri dönüşüm şirketi “sakıncalı kâğıt” diyerek Mesele dergilerini hurdacıdan satın almadı. Gündüz vardiyasının işkilli olduğunu düşünen hurdacı elindeki dergileri aynı günün gece vardiyasına satmak için girişimde bulunduysa da aynı yanıtla karşılaştı. Elindeki dergilerde devlet ve hükümet aleyhinde şeyler yazıyordu ve “sakıncalı hurda”ydı.
Bir okulun deposundan iki ton okul kitabı alan hurdacı, Mesele dergileriyle okuldan aldığı kitapları birbirinin içine katıp geri dönüşüm şirketine fark ettirmeden ancak çıkarabilmiş elindekileri.

Yazı ve kâğıt her zaman, Çin Kültür Devrimi sonrasındaki “Kehanet Gecesi” hariç değil, endişe yarattı. Kimi zaman gereksiz görünüp parşömenlerden kazındı, kimi zaman ateşe atılarak yok edilmek istendi. Yazının ve kâğıdın uysallaşması için sayısız yasal düzenlemeye gidilmesiyle yetinmeyen iktidarlar, bombadan daha tehlikeli olduğunu açıkladı. Durumdan vazife çıkaran işgüzar memurlar ise uygulamada bir adım önde oldu daima. Mesele dergisi örneğinde olduğu gibi “sakıncalı hurda” varsayıp imha etmeleri durumunda “devlet karşıtı sayfaların” alttan alta kendini okutacağını düşündüler belki de.
Sen nelere kadirsin Palimpsestus.