Archives by Month

Ağustos

2017

Eylül sayısı çıktı: Anlatılan senin hikâyendir

Yeni e dergisinin Eylül sayısı raflarda. Dosya konusu, yayınının 150. yılında Kapital. Dergide kültür ve sanatın farklı alanlarından yazıların yanı sıra, şiirlerle öyküler yer alıyor.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Yeni e, Eylül’de yenilenen logosu ve zengin içeriğiyle okur karşısında. Derginin kapağında, Karl Marx’ın Kapital‘in önsözünde Dante’den yaptığı ünlü alıntı yer alıyor: “Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler!” Kapak resmi bu ay da Solmaz Aksoy imzasını taşıyor.

Yeni e’nin Eylül dosyası, Aydın Çubukçu’nun “Sınıf savaşının cephaneliği: Kapital” yazısıyla başlıyor. Arkasından Ahmet Yaşaroğlu’nun “Anlatılan senin öykündür!” yazısı geliyor. Dosyada Barış Avşar Robinson Crusoe’nun Kapital macerasını izliyor, Olcay Geridönmez Kapital‘in başındaki atıfta adı geçen Wilhelm Wolff’un hayatını anlatıyor, Sinan Alçın Marx’ın teorisinde paranın izini sürüyor. Alaattin Bilgi’nin Kapital‘in doğuşu yazısı da dosyada yer alıyor. Ayrıca Derya Kayacan’ın Kapital‘in yayıncısı, Sol Yayınları yöneticisi Muzaffer Erdost ile söyleşisi, Kapital‘in Türkiye serüvenine eğiliyor.

Bilimden çeşitli sanat dallarına

Derginin ilk yazıları güncel bilimsel tartışmalarla ilgili. İsmail Gökhan Bayram’ın yazısı “Yapay zekâ kıyameti” başlığını taşıyor. İnsan dillerinin evrimi, Ulaş Başar Gezgin’in yazısının konusu.

Günseli Bayram bir olgu ve teori olarak evrimi, güncel tartışmalar ışığında ele alıyor. Mithat Fabian Sözmen’in yazısı, evrim konulu Maymun Davası’na ve onu konu alan Rüzgârın Mirası filmine dair.

Sinemanın içinde bulunduğu durumda film yapmanın imkânlarını, Şenay Aydemir tartışıyor.

Margaret Atwood’un romanını ve ondan uyarlanan Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) dizisini, Gülcan Kılıç Karaca, biyoetik ve biyopolitika tartışmaları açısından ele alıyor.

Ayşegül Tözeren “Edebiyatta dostluk iklimi”ni yazdı.

Melike Belkıs Aydın, Gülçin Sahilli ile söyleşti.

Dergide, Yeni Dergi’de 1965 yılında yayınlanmış bir İlya Ehrenburg söyleşisi de yer alıyor.

Şiirler ve öyküler

Bu sayıda şiirleriyle yer alan şairler şöyle: Asım Gönen, Önder Karataş, Yaprak Damla Yıldırım, Nazan Şahin, Betül Dünder, Merrit Malloy (Çeviren: Musa Ağgün), Murat Atıcı, Nisa Leyla, Nafia Akdeniz, Kerata Keratalar Edebiyat Atölyesi.

Eylül ayının öykücüleri Adnan Özyalçıner, Zeynep Sönmez, Firuze Engin, Mehmet Sürücü, Hazal Kar.

Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy dergide çizimleriyle yer alıyor.

Yeni e, birçok kitapçı, zincir mağaza, market ve büfede.

Öyküleriyle Bekir Yıldız

Yazınımızın gerçekçilikle sınavı, gerçekçilik macerası içinde Bekir Yıldız’ın her zaman söyleyecek sözü olacaktır, öykünün gerçekçi çizgisinde açtığı olanakları sorgulamadan geçmemeli öykünün izinden gidecek olanlar. Bekir Yıldız gerçekçi öykü damarımızda Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğer toplumcu öykücülerimizin ardından mutlaka okunması gereken önemli bir duraktır.

KADİR YÜKSEL

1970’li yılların ilk yarısına gidelim. Bugünden baktığımızda bize anlamsız gelecek bir tartışma sürüp gitmektedir o yıllarda. Güney Dergisi’nin Mart 1972 tarihli sayısında Bekir Yıldız oldukça keskin, kışkırtıcı bir karşılaştırma yapar: “Sabahattin Ali’nin hikâyeleri birer ekmekse, belki daha usta bir yazar olan Sait Faik’inkiler birer pastadır.”1 Bundan bir yıl önce, 1971’de Kaçakçı Şahan adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı almıştır Bekir Yıldız. Bu armağana ilişkin Haziran 1971’de Halkın Dostları dergisinde kısa bir yazı yazacaktır: Sait Faik’in “küçük insan” sevgisinin onun eksik sınıf bilincine dayandığını, bireyselliğini toplumdan soyutlanmışta aradığını söyleyecek, ondaki burjuva çelişkisini olanca derinliğiyle ve içtenliğiyle yaşayan yazar tavrının kendisinden sonra gelen yazarlar tarafından devam ettirilmediğini, sığlaştırıldığını öne sürüp, hikâye çizgisinin tıkanıp kaldığını savlayacaktır. Toplumcu gerçekçiliğe yaslanan kendi öykü anlayışının da ipuçlarını verecektir aynı yazıda.2 Yansıma Dergisi 1973 Mart’ında yayımlanan 15. sayısında bir Sabahattin Ali dosyası yapar ve “Sabahattin Ali-Sait Faik” soruşturması açar.3 Yansıma Dergisi’ndeki soruşturmada ağırlıklı görüş bu tartışmanın gereksiz olduğu, her iki öykücünün de öykücülüğümüz için ayrı değer taşıdığıdır. Ama buna karşın, yanıtlayanlar arasında Bekir Yıldız gibi düşünen öykücüler de vardır. Karşılaştırma giderek artan biçimde gündeme gelmektedir.

Bekir Yıldız, aynı dönemde yaptığı bir konuşmada, Sabahattin Ali-Sait Faik karşılaştırması üzerine düşüncelerini yeniden gündeme taşıyınca tartışmalar iyice alevlenir. Sait Faik’in kişiliğine ve sanatına saldırdığı düşünülen Bekir Yıldız hakkında ağır yazılar yayımlanır. Bekir Yıldız, Sait Faik’i de, sanatını da yok saymadığını söyler. Sait Faik’in öyküyü demokratikleştirdiğini, “küçük insanı” küçümseyip yadsımadan edebiyatta şerefli bir yere taşıdığını, insancıl bakışın öykücülüğümüze kazançlar getirdiğini söyleyecektir. Ama gerçekçilik anlayışını, sınıfsal düşünmeyişini, o dönemin toplumsal ortamında somut insanı ıskalayışını, biçimci anlayışını eleştirecektir. Tam da bu noktada yetmişlerin sanatında toplumculuğun önemli olduğunu düşünmek gerekiyor. Bekir Yıldız’ın toplumcu gerçekçiliğin tavrını dillendirdiği gözden kaçmamalı. Aynı yazıda kendi edebiyat anlayışını da dile getirecektir Bekir Yıldız: “Türk hikâyeciliğinin onurlu bir gelişme göstermesi, gerek soyut biçimcilikten, gerekse kaba doğalcılıktan kurtulmakla mümkün olacaktır. Sorun, Türkiye insanını, Türkiye koşulları içinde yakalamak ve biçimin önemini ihmal etmeden anlatmaktır. Gerçek yaratıcılık budur: Yerli öz, toplumsal içerik ve yetkin biçimin kaynaştırılması. Sözü edilen bu gerçekçi hikâye çizgisi, biçimcilikle doğalcılık arasında bir orta yol değildir. Tavır olarak ikisinden de ayrıdır. (…) geleceğe açıktır.”4

Edebiyatımızın gerçekçilikle olan ilişkisinin hep kusurlu kaldığını düşünürüm. Gerçekçilik elbisesi bir türlü üzerimize oturmaz. Sanki geleneksel anlatımızla olan kan uyuşmazlığı ve yüz yıllarca yazılı kültürden çok uzak kalışımız gerçekçilikle sıkı bağlar kurmamızı geciktirecektir. Bekir Yıldız’ın edebiyata ilişkin düşüncesi, ne kadar başarabildiğimiz tartışılır olsa da, yanlış değildir elbette. Toplumcu gerçekçiliğin yürüdüğü kanalı derinleştiren Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in izini taşıyan edebiyatımızın güçlü damarında Bekir Yıldız’ın da önemli bir durak olduğunu söyleyebiliriz.

1933’te Urfa’da doğar Bekir Yıldız. Çocukluğunu geçirdiği Urfa, yazarlığının en ağırlıklı coğrafyasını oluşturacaktır. İstanbul Matbaacılık Okulu’nun Dizgi bölümünü bitirir. 1962 yılında Almanya’ya gider. Matbaa Makineleri Fabrikası’nda çalışır. Almanya’da yaşadıkları, tanık oldukları da yazarlığının bir başka coğrafyasıdır. Yurda döndüğü 1966 yılından sonra İstanbul’da Asya Matbaası’nı kurar. 1981 yılında matbaacılığı bırakır ve 1998 yılında ölene kadar tek uğraşı yazarlık olur.

İlk öyküsü 1951’de Tomurcuk adlı çocuk dergisinde yayımlanır. Almanya dönüşünde, 1966’da yayımladığı ilk kitabıysa Türkler Almanya’da adlı romanıdır. Roman Almanya’ya yapılan işçi göçünü ele alan ilk yapıt olsa da fazla önemsenmez. Bekir Yıldız 1968’de yayımlanacak olan Reşo Ağa adlı kitabıyla öykü ortamımızda dikkatleri üzerinde toplayan bir giriş yapar. Daha çok 50 Kuşağı öykücülüğünün baskın olduğu bir dönemde toplumcu gerçekçi tutumu öne çıkaran bir öykücünün ilk öykü kitabı olacaktır Reşo Ağa.

Daha ilk kitabıyla geniş bir okur kitlesine seslenir. Okuyucuyu çarpan, tedirgin eden, gerilimi yüksek olay örgüsü, pek de bilinmeyen bir coğrafyanın insanlarının anlatılması, o coğrafyaya çok uygun düşen sert, keskin dil Bekir Yıldız’ı öykücülüğümüzün gündemine taşıyacaktır. İlk kitap olmanın kusurlarını da içinde taşır Reşo Ağa. Olayların çok öne çıkması, betimlemelerin öykünün ritmini aksatması, öykü kişilerinin canlı, derinlikli çizilememesi söylenebilir. Kitaba adını veren “Reşo Ağa” öyküsü, çarpıcı olay örgüsüne, gerilimli kurgusuna karşın “aradan bir gün, bir hafta, derken bir aydan fazla zaman geçti” ya da “iki ayın bitmesine birkaç gün vardı”5 gibi aceleci çözümlerle zaman boşlukları, kopukluklar barındırır, yer yer inandırıcılığı zedeler. “Pala Hamo” adlı öyküde de aynı zaman kopukluklarını, olay örgüsündeki çatışmanın tam olarak odaklanamadığını, anlatımın ağırlıklı betimlemelerle aksak bırakıldığını görebiliriz.

İkinci öykü kitabı Kara Vagon hemen bir yıl sonra, 1969’da yayımlanacaktır. İlk kitaptaki gerçekçi bakışın, insanı tedirgin eden gerilimin, çarpıcı olay örgüsünün, coğrafyayı, atmosferi çok iyi oluşturan gözlem gücünün ilk kitaba göre gelişerek devam ettiği söylenebilir. May Edebiyat Ödülü’nü alacaktır Kara Vagon.

1970 yılında yayımlanan Kaçakçı Şahan adlı kitabı Bekir Yıldız’ın öykücülüğünde önemli bir noktadır. Öyküler bir başka hıza yönelmişlerdir, ritmik anlatımı duraksatan betimlemeler gerekli olduğu kadar yer alacaktır, olaya dönük kurguda gerilim artarken çatışmaların odaklanması, nedensellik daha ustalıkla sağlanmıştır. Şiddet öğesi daha çarpıcı, daha inandırıcı olacaktır. Öykü kahramanlarının daha derinlikli çizilebildiği, iç dünyalarının işlevsel ayrıntılarla öykülere yerleştirildiği görülür. Kısa cümlelerden oluşan dili, hedeflediği gerilimli, çarpıcı, hızlı anlatıma en yatkın kullanımdır. Yöresel dil, ölçülü kullanımıyla öykü atmosferine güç katar.

Sahipsizler (1971) ve Beyaz Türkü (1973) adlı kitaplarında da gelişerek, kusurlarından arınarak sürer bu güçlü anlatım. Bence Bekir Yıldız öykücülüğünün en önemli kitabıdır Sahipsizler. Edebiyat anlayışını ustalıkla öykülere taşımıştır. “Günümüz Türkiye’sinde insan, işbölümünün doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak, her dilimi ele geçirilmiş, paramparça edilmiş bir süreçte yaşamını sürdürüyor. Gündelik yaşantısı içerisinde yapacakları, kendi bilincinden bağımsız bir biçimde sıraya konmuş, belli bir çerçeve içerisinde yaşamak zorunda bırakılmıştır. (…) Bu zorunluluk bizi yoğun öyküler yazmaya götürür. (…) Çağımızdaki değişimin akıl almaz hızı her şeyi eskitiyor. Eskiyen şeylerin anlatıcısı durumuna düşmemek için bizim de anlatımımıza hız katmamız gerekiyor. Yaşanmakta olanla soluk almaya çalışmamız gerekmektedir. (…) yaşamın acı gerçeklerinin katılaştırdığı ya da tam tersi gevşettiği insanlarımızı, sanatsal olanla etkileyebilmek için; bir ‘silkinme’ bir ‘buyur’ edebilme öğesi olan gerilimi de öyküyle kaynaştırmak zorundayız.”6

Bekir Yıldız’ın ilk kitabından Beyaz Türkü’ye kadar yazdığı öykülerde her yönüyle sürekli öykücülüğünü geliştirdiğini, kendine özgü bir öykü dünyası yarattığını, ilk öykülerindeki kusurları kısa sürede aştığını söyler Mehmet Ergün.7 Harran (1972) kitabıyla birlikte ise öykü / röportaj olarak isimlendirdiği, ne röportaj ne öykü olabilen ama buna karşın her iki türün de özelliklerini taşıyabilen bir türe yöneldiğini belirtir. Alman Ekmeği (1974) kitabıyla sürer bu yöneliş. Anlatımda çağın hızına yetişmeye çalışan bir hızlılık, bir ‘soluk soluğa’lık görülür, ayrıntı zenginliği yerini kaba bir dış görünüşe bırakacaktır, gözlemcilikle yetinilecektir. Bütün acılarıyla yaşamın bütünlüğü içersinde insanı anlatmayı bırakmaz gene de. Yer yer öykünün olanaklarını da öne çıkardığını söyleyebiliriz. Mehmet Ergün çalışmasında bu yönelişi olumlu bulsa da, ne yazık ki röportaj kolaycılığı Bekir Yıldız’ı o sarsıcı öykülerinden uzağa götürecektir. Bu uzaklaşma sonraki öykü kitaplarını da etkiler.

Dünyadan Bir Atlı Geçti (1975) öykücülüğünün gelişimini sürdüren bir kitap olur. Ama ardından gelen Demir Bebek (1977), Mahşerin İnsanları (1982) ve Bozkır Gelini (1985) için aynı şeyi söylemenin güç olduğunu düşünüyorum. Gerçeğin yoğun anlatımını önceki öykülerinde olduğu kadar sarsıcı, gerilimli öyküleştiremez. Röportaja dönük kolaycılıkla gözlemlerini aktarma anlayışı öykülerinde kusurlara, kendini tekrara ve çoğaltmacılığa dönüşecektir.

Stevlana Uturgauri şöyle özetliyor Bekir Yıldız’ın dünyasını: “Bekir Yıldız’ın algılayış dünyasında yaşanan gerçeklik her an trajik olanı doğurmakta, trajik olaylar günlük yaşantıya girerek olağanlaşmaktadır. (…) trajikliğin nedenlerinin araştırılması bu tutkulu yazar için bir amaç değil; halkın bilinçlenmesinin gelişmesini, yaşama düzeyinin yükselmesini önleyen törelerin, derebeylik-aşiret kalıntılarının var olduğu bir toplumu, bu toplumdaki insan ilişkilerini açığa vurmada bir araçtır.”8 Gözlemlediği ve gerilimli, sarsıcı bir yapıda öyküye aktardıkları bir çözüm önerisi sunmaz bize, bir düşünceyi savlamaz. Var olan durumu, insan sıcaklığını, dil zenginliğini, doğanın şartlarını, sosyolojik yapıyı, değişimi unutmadan önümüze getirir.

Bekir Yıldız’ın anlatı evreni içersinde ilk sırayı Urfa ve yöresi özelinde Güneydoğu insanı almaktadır. Üretim güçlerinin, ağalık düzeninin ve onlarla uyum içinde süregiden törelerin ezdiği insanları ele alır. Öyküleştirdiği trajik durumlarda yaşama hakları ellerinden alınmış insanları bütün içtenliğiyle okuruz. Salt iyi yönleriyle değil, kötü yönleriyle de, bilinçsizlikleriyle, karşı çıkamayışlarıyla da tükenip gideceklerdir. Atmosferini kurarken o coğrafyanın doğasından diline kadar bütün özelliklerini öykülerine taşıyacaktır. Kaçakçılıktan kız kaçırmaya, ağalıktan kadın sorununa kadar… “Kaçakçı Şahan”, “Bedrana”, “Kara Çarşaflı Gelin” öykücülüğümüzde yer edecek öykülerdir. “Gaffar ile Zara”, “Beyaz Türkü”, “Akyavuz”, “Obaların Yasası”, “Barutçu Maho” adlı öyküleri de sayabiliriz.

Almanya’ya çalışmak için giden insanları anlattığı öyküler de önemli bir yer tutar Bekir Yıldız’ın öykücülüğünde. Öykülere işçi sınıfının sorunları yansıdığı kadar, o düzenin insani değerleri yok etmesi de, alışkın oldukları törelerle göç ettikleri yerin yaşayışındaki uyuşmazlıklar da, kıstırılmışlıklar, yabancılaşmalar da yansıyacaktır. “Sahipsizler”, “Celb”, “Maria Otuz İki Yaşında” sayılabilir. “Motorize Köleler” ise gerek anlattığıyla, gerek anlatım biçemiyle Bekir Yıldız öykücülüğünde özellikli bir yerde durmaktadır. Asım Bezirci bir yazısında Bekir Yıldız’ın “modern hikâye akım ve deneylerine de kapalı durmamasını, onların ürünlerini de yargılayarak değerlendirmesini”9 ister. Sanıyorum “Motorize Köleler” bu isteği karşılayacak düzeydedir, ama ne yazık ki arkası gelmez ya da bu arayışlar yerine çoğaltmacılığa, tekrara düşmekten kurtaramaz öykülerini. Oysa Beyaz Türkü kitabına ilişkin yazısını şöyle bitirecektir Asım Bezirci: “’ilkel okur biriktiren bir yazar’ değildir o. İlkeller kadar seçkinleri de etkileyen üstün bir ‘halk yazarı’dır. Gittikçe gelişen bir yetenektir…”10

Bekir Yıldız gerçekçi öykü damarımızda Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğer toplumcu öykücülerimizin ardından mutlaka okunması gereken önemli bir duraktır. Edebiyatın günümüz insanıyla, toplumla bağlarını yeniden güçlendirebilmesi için Bekir Yıldız’ın öykülerinden yararlanılmalı. Yazınımızın gerçekçilikle sınavı, gerçekçilik macerası içinde Bekir Yıldız’ın her zaman söyleyecek sözü olacaktır, öykünün gerçekçi çizgisinde açtığı olanakları sorgulamadan geçmemeli öykünün izinden gidecek olanlar. Nedir o olanaklar? Gerilimli, sarsıcı kurgu yapısını söyleyebiliriz ilk elde. Şiddeti kullanış biçimi, gözlem gücü önemlidir. Kısa anlatıdaki yoğunluğu, hiç düşmeyen ritmini, hızını nasıl sağladığı düşünülmeli. Çok az bilinen bir yörenin insan yapısının, toplumsal sorunlarının, değişimin nasıl yazınsallaştırılması gerektiği onun öyküleri üzerinden bir kez daha tartışılabilir. Az şey mi öykünün derdini yüklenenler için?

1 Mart 1973 tarihli Yansıma Dergisi’nde Mehmet Seyda’nın “Edebiyatımızda Sabahattin Ali – Sait Faik İkilemi ya da Ekmek mi-Pasta mı? Sorunu” adlı yazısında aktardığı, Mart 1972’de Güney Dergisi’nde yapılmış Bekir Yıldız söyleşisi.

2 Bekir Yıldız, Yargılayan Zaman İçinden, İskele Yay., 2006, İstanbul, S.97.

3 Yansıma Dergisi, Sabahattin Ali-Sait Faik Üzerine, Sayı 15, Mart 1973, İstanbul.

4 Bekir Yıldız, a.g.e., s.98.

5 Bekir Yıldız, Reşo Ağa, Cem Yay., 1979, İstanbul, S. 9 – 10.

6 Türk Dili Dergisi, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Sayı: 286, Temmuz 1975, Ankara, S. 155.

7 Mehmet Ergün, Hikâyemizde Bekir Yıldız Gerçeği, a yayınları, 1975, İstanbul, S. 115.

8 Svetlana Uturgauri, Türk Edebiyatı Üzerine, Cem Yayınları, 1989, İstanbul, S. 190.

9 Asım Bezirci, 1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz, ABeCe Yayınları, 1980, İstanbul, S. 212.

10 Asım Bezirci, a.g.e., S. 220.

Ahmet Erhan: Başlamadan biten günlerimiz

Ahmet Erhan çok genç yaşta okuyucunun gönlünü kazanmıştır. Küçükken ayağında topuyla koştururken ağır bir sakatlık geçirir. Elinde kalemiyle şiir peşinde koşturmaya başlar sonra. 1992’de “Şimdi ölsem, adımı şaire çıkarırlar”(s.267)1 dediğinde çoktan altı şiir kitabı vardır A. Erhan’ın (1958-2013)… Son iki kitabını ‘Ruhumun ılıman iklimi’ dediği Silivri’de yazar. “Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye / Hep direnen bir yanım kalacak”(s.23) diyen şair, boyun eğmezliği kimi dizelerinde oğluna da tembih eder.“Şairler başkaldırın! Şairler başkaldırın! Şairler başkaldırın!” (s.275) diyerek şairlere de.

Ahmet Erhan’ın şiirinde temel izleği ölüme rağmen taşkın bir yaşama sevinci, insan sevgisi vardır. “Irak’ta bir çocuk bensiz ölüyor…”(s. 404) derken çocukları ne kadar dert edindiği etkilemez mi okuyucuyu? Şairin rahatlıkla ölebilmesi için dünyada acı çeken tek bir insan bile kalmamalı. Sevginin gücüne olan inancıyla “Derim en acı ölüm/ Ölmesidir sevgilerin”(s.99) , “Ben bu dünyada bir tek Hayat’ı sevdim.”(s.163) diyerek ölüme rağmen yaşamayı yüceltir. “Ölüm var -ki yüreğimde bu boşluğu yaratan biraz da odur.”(s.106) Ölüm öyle ağır ve derin bir kavramdır ki gerçeklikte yarattığı boşluğu dizeleriyle doldurmaya çalışır. “Tek yol ölüm”(s.212) dizesi ‘Tek yol devrim’in onun gönlündeki ironik karşılığıdır. Yaşamanın verdiği gücün duyumudur, doyumudur. Yaşamak belki de içsel devrimidir. Bu nedenle nihilizm şiirinde baskın bir bakış değildir bence.

Edebi anlatısının tamamen içe dönük olduğu söylenemez. Anlatırken sesinin tınısı yüksek perdeden değildir. Ahmet Erhan, şiirlerinde herkesin yaşayabileceğini, olağanı ele alır. 1979’da yazdığı Kenar Mahallede Bir Pazar Günü adlı şiiri geçmişe, halk kültürüne özlem uyandıran bir şiiridir. Aradan geçen otuz sekiz yılda ne çok değişmiştir hayat. Günümüzle karşılaştırmamak mümkün değildir. Kenar mahallede başlayan gün yokluklarla başlar. “Çamaşırlar hışırdar avlularda/ Bayrakları gibi fukaralığın”(s.186) dizesi fakirlikle baş edebilmenin zorluğunu anımsatır. Ekmek kavgasında bir günlük dinlenmenin mini bir sahnesi canlanır okuyucuda. Bahçede ipte asılı çamaşırlar arasında oynanan oyunları, geç saatlerin saklambaçlarını, sobalı odaları, salçalı ekmekleri, sık giden elektriklerin karanlık odalarında anlatılan masalları anımsayıp burnunun direği sızlar kimi okuyucunun. “Çay bardakları şıngırdar, radyo bağırır”(s.186) dizesiyle tekrar şimdiki zamana dönülür; şıngırdayan bardak sesleri bir TOKİ konutunda alt kattan ya da üst kattan gelir ya da uzun vadeli kredilerle borçlanarak alınan site dairelerinden.

Geçmişe dair anımsadıklarımızı biliriz, değerli olanları anımsarız, o günlerde sahip olduklarımızı, kayıplarımızı, paylaşımlarımızı. Artık radyoda sabahları Yurttan Sesler Korosu türküler söylemez, halk hikâyeleri anlatılmaz, köye haber iletilmez. Şiirdeki kenar mahallenin ötelerinde portakal bahçeleri vardır. “Bir çocuk çitleri aşar”(s.186) akla neler getirmez ki? Gerçeklikte ise artık sanal çitler sarar çocukları, sanal çiftlikler kurulur. Sitelerin jiletli tel örgülerle çevrili duvarlarını aşacakları bir oyunları da olamaz zaten. Aşmaya kalkışanların bacağına batan sivri demir uçlarını ancak çağrılan itfaiyeciler kesebilir. “Tulumbada yüzünü yıkar bir işçi”(186) dizesi, pınarlardan akan doğal sağlıklı suları düşündürür; şehrin bol kireçli, içilemez durumdaki şebeke sularında zehirlenirken.

Şairin aktardığı görüntüler bizi yaşadığımız andan alıp 70’li yıllara götürür. Okudukça bugünden uzaklaşır, zihinsel etkileşim için günümüze döneriz. Kimse bir başkasının bilincine sızıp anıları arasında gezinemez. Ahmet Erhan şiiriyle anılarımıza dolaylı yoldan girer. Bize parça parça sunduğu görüntülerle bir gecekonduda tatil sabahını yaşatır. Dizelerdeki her bir gerçeklik okuyanları ayrı etkiler. Hangisi bize daha yakınsa ona ısınır, severek okuruz. Gecekonduda büyüyenler çok daha yakın bir mesafede durur bu şiire. Avrupa’da doğup büyümüş olan bir okuyucu ile kenar mahalledeki okuyucunun etkilenmesi bir midir? Gecekondu çocuğun yaşlı dut ağacından tutunup sallandığı an sahnenin bir parçasıyken aldığı zevk, yıllar sonra anılarda edilgen bir seyre dönüşür. Teknolojinin ve kapitalizmin kuşattığı bireyler olarak doğal yaşama ne kadar özlem duysak azdır.

Şair zamanı günün en güzel yerinden, sabahtan, ele alır. Umudun en taze olduğu anlarda sabah sevincini eylemlerle aktarır. Toprağın buğulanması, gökyüzünü turuncu bir ağın kaplaması, konuşmalar, hışırdayan çamaşırlar, karıştırılan çaylar, bağıran radyolar, çitleri aşan çocuklar, tulumbada el yıkayan işçi, karısına seslenmesi, belini sarması, bağıran satıcılar… Eylemlilik ve çok seslilik hâkimdir kenar mahalledeki pazar gününe. Eylemler ve seslerle coşup kabarıp gelen bir hayat, yokluklara rağmen çok zengindir. Sesleri bir pazar sabahına hapsetmek, dondurmak mümkün değilse bile söze dönüşür gelir günümüze kadar. Şiirin yazıldığı yılları anlatan bir kitap sayfası ya da bir fotoğraf önündeyizdir. Aitlik ve sahiplik duygularımızın yerle bir olduğu doğadan, topraktan, uzak hayatlarımıza tutunmaya çalışmaktayız yine de.

Yaşamsal düzeyde ruhen ve insani yönlerden tepki duyulanları, gücenmeleri içe atmayıp paylaşmakta yarar var. Çünkü paylaşılanlar nihayetinde mutlak toplumu ilgilendiren sorunlardır. Sınıfsal açıdan da değerlendirmemiz gereken bir sahnenin önündeyiz. Kahvede oturan erkekler işsizler ordusunun demirbaşları olarak kahveleri doldurur. İşsizlik en önemli sorunlardan biriyken, çalışanların sorunları da azalmak yerine artış göstermektedir.

Gerçeklikleri kavramlara tam olarak sığdıramıyoruz. Bu bilince rağmen şiirin gerçekliği, yaşamsal gerçeklikler ve yasal gerçeklikler üçgeninde birkaç söz söylemeli. Ahmet Erhan’ın kenar mahallesinden tamamen şimdiki zamana yönelelim biraz da. Yıllardır çalışma günlerinin sonundaki güne tatil denmiş. Tatil denilince aklımıza gelen ilk gün pazardır. Cumartesi günü de dinlenenler tatil zengini sayılır. İşçiler ve emekçiler için, haftalık yorgunluğun ardından bütün güzelliğiyle gelir pazar günleri. Walter J. Ong “Her şeyden önce isim, insana isimlendirdiği nesne üzerinde bir sahiplik duygusu verir.”2 Yıllardır çalışma günlerinin sonundaki güne tatil denmiş. Çalışanların bu güne sahip çıkmaları gayet doğaldır. Tatil, sevdikleriyle bir araya gelebildikleri, kendileri ile baş başa kalabilecekleri ya da herhangi bir aktivite içinde olacakları tek gündür. “Pazar” sözcüğünün bu özelliğini ve güzelliğini ortadan kaldıran yeni düzenlemelerle tatil günleri tekrar gündeme geldi. Sanayinin Geliştirilmesi Üretimin Desteklenmesi Kanunu çerçevesinde işçilerin haftada bir gün tatil yapmalarını zorunlu kılan Hafta Tatili Hakkındaki Kanun sessizce kaldırıldı. Sanayi işletmelerinin pazar günleri ve diğer tatil günlerinde de çalışmalarına kolaylıklar getirilmesi için alınmış bir karar bu. Yürürlükten kaldırılan yasa işçilerin altı günden fazla çalıştırılmamasının güvencesiydi. Burjuvazinin ekonomik üstünlüğü politik üstünlüklerle sağlamlaştırılıyor gitgide. Emekçiyi sadece iş makinesi olarak gören anlayış altı günde kazanacağını yedi günde kazandırmanın sağlamasını yapmış oluyor hem de yasalardan aldığı yetkiyle. Atölyelerde uzun çalışma sürelerine ayakta yapılan eve dönüş yolculuk sürelerini de eklemeli. Ahmet Erhan “Sevgili Dünya altı saat uyku/ On iki saat iş, dört saat aile saati”(s.133) derken geriye kalan iki saati de işe geliş gidiş süresine saymış olmalı. Tatil günlerinin saadeti böylelikle sabit bir güne değil de patronunun insiyatifine bırakılıyor. Çalışanların çocukları, anne baba özlemiyle büyüyorlar. Tek bir günlük tatile neyi ne kadar sığdırabildiklerine şaşmamak elde değil. Göz dikmedikleri bir tek emekçilerin gülüşleri kalmıştı.

İşçilerin izin günlerini farklı günlerde kullanmaları sosyal paylaşımlara da sınırlama getirecektir. İşçi iş günü içinde tatil yaparken çocuğu okulda olacak, bu nedenle de çalışanlar çocuklarıyla birlikte tatil keyfini yaşayamayacaklar. Çocuklarıyla ebeveynlerin paylaşımı sınırlanacak. Sevgilere zaman ayıramayan bireylere özel hayatları üzerinden baskı kurmaktır bu. Toplu kültürümüzde birlikte kahvaltının ayrı bir önemi ve değeri vardır. Sofrada bir kişi eksikse eğer yeme içme içimize sinmez. Çalışanların sevdikleriyle birlikte yapacakları tek bir günlük kahvaltı zevkinden bile mahrum kalmaları üzerine söylenecek söz yok gibidir. Birkaç dostla birlikte planlanan gezmeler, eylemler, eğlenceler parçalanacak, aksayacak; zamanla da kopukluklar olacaktır ilişkilerde. Emekçilerin bu değişimle sosyal kayıplara uğramaları duygusal ve ruhsal yönden de olumsuzluklar doğuracaktır. Dönüşüm ve değişim doğrudan emekçilerde gerçekleşeceği için nesnel yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Artan iş stresi yeni bunalımlarla eşdeğer olacaktır. Her bir emekçinin özel hayatı yara alacaktır zamanla.

İktidar ve sermaye, güç sınırlarını genişletme yolunda ilerliyor. İnsanca yaşam hakkı bile tanınmayacak neredeyse. İnsanlar dolu dolu yaşayıp ufkunu genişletemiyorsa, yayılıp rahatlayamıyorsa karın tokluğu yeter mi tek başına? Yaşam alanlarını ve sosyal hayatlarını kısıtlayan sistem gençlerin ruhen çok yaşlanmış hissetmelerine, hayattan el etek çekecek bir bezginlikle baş etmelerine sebep olacaktır. Bu kadar ağır şartlarda çalıştıktan sonra bir tatil sabahı dizedeki gibi insanca duygularını yansıtabilir mi sevdiklerine? “Ona sevgiyle gülümser işçi/ Sonra sarar belini kadının” (s.186) dizesinde denildiği gibi.

Bu çalışma yasasından sonra pazar günleri de artık iş gününden sayılacaktır ki bu basit bir yasa değişiminden ibaret değildir. Eski ve yerleşmiş bir kültürün değiştirilmesidir. Ahmet Erhan şiirinde “Kenar mahallede bir pazar günü/ Böyle başladı, nasıl biter kim bilir…”(186) der, ancak pazar günleri başlamadan bitmiştir artık.

1 Bu yazıda Ahmet Erhan şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, seçme şiirlerinden oluşan Buz Üstünde Yürür Gibi (Everest Yayınları, İstanbul, 2006) adlı kitabından alınmıştır.

2 Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev: Sema Postacıoğlu Banon, Metis Yayınları, 5. Basım Kasım 2014, s. 48.

Fi numarası

Dizinin açılış sahnesi epey manidar. Üstünden başından kibir akan meymenetsiz bir herifin canı dayak yemek ister, dayağını da yer. O adam memleketin en meşhur terapisti çıkar, her lafı manşet haberi olan psikiyatr doktora herkes hayrandır. İzledikçe dökülür ki Fi, “yeterince dayak yememiş” karakterlerini bir bir sıraya dizen bir dizi. Yani reklamların içine dizen, demek daha doğru. Dayaklıklar kulübünün birinci kuralı, kulübün bütün envanteri hakkında konuşmaktır. Kadraja sığan ve cümle içinde kullanılan her şey satılıktır.

Kitap dayakla başlamıyor. Zaten dizi uyarlandığı romanı genelde izlemiyor. Karakterlerin hikâyesini yeniden anlatıyor. Romandan çok daha iyi kurgulayarak yapıyor, açılış sahnesinin de belli ettiği üzere. Fi, Çi, Pi adlarını taşıyan roman üçlemesi, New Age şarlatanlığını çoksatar kitaplar diliyle tekrarlayan, bir ergen erotizmi eseri. Başlıca malzemesi, kuantum sahte felsefesi, düşünce gücü metafiziği gibi özellikle üst sınıfların dinlemeden uyuyamadığı zamane masalları.1 Yazarı Azra Sarızeybek Kohen (Akilah mahlasını da kullanıyor) kitabın edebi bir eser olmayıp “bilgi” verdiğini iddia ederken bunu kastediyor olmalı. Başında Kohen’in “çok satan kitabından uyarlanmış” olduğu yazan dizi, felsefeyi hafifletip şekli abartarak başka bir dile tercüme ediyor: Diziceye.

Karakterlerin “artis”, sinsi, intikamcı yanları, bol entrika, cinsel gerilim, kimlik ikilikleri, biyolojik anne babanın belirsizliği gibi tipik Türkiye dizisi problemleri öne çıkıyor. Tüm şıklığıyla inceden işlenen mesaj yine aynı telden; tutku ve zenginlik müthiş bir şeydir, size de çıkabilir.

Dizinin ismini aldığı sayı, Fi, altın oranı verir, iddiaya göre bu da güzelliğin temelidir. Fibonacci serisinde ve doğada tekrar tekrar rastlanan bir oran eskiden beri biliniyor. Bunu sanatın, estetiğin, güzelliğin başlıca kriteri saymanın abartmak olduğu da öyle.

Buradaki Fi bir sayı değil, artık bir numaradır. Ve bu “altın oran” numarası, estetiğin değil, pazarlamanın konusudur: Tipik dizi unsurları taşır ama onlardan ayrılır da. Görece daha özenli kostümler, paraya kıyılmış setler, “aynı yabancı diziler gibi” kamera hareketleri, ışıklar, renkler… Hem yerli gibi, hem değil, hem yabancı gibi, o da değil.

Hiçbir şeyle ilgilenmeyip tek detay üstüne saatlerce konuşulabilsin diye tasarlanmış, ama ne kadar da tartışmaya doyulamaz derinlikte manalar içeriyor. Hem yüzeysel, hem allameicihan. Televizyonda değil, “sansürsüz”, ne büyük laf. Her replikte, her görüntüde reklamverenin dediğini yapınca öpüşme de serbest, içki de. Yani yapımcının istediği dakikalarda zorunlu.

Reklamsız, ama her nasılsa kimsenin sayamayacağı kadar reklam her karede. Yerli yersiz övdükleri cep telefonları zaten baş karakter. Reklam için ara vermenin daha etik olduğunu düşündürecek kadar dizginsiz. Sorsan düzenin en dışında, ama maşallah bütün ihaleler onda. Fi tabii ya.

Açılışta yediği dayakla, terapistin hikâyesi başlar. Adı Can Manay. Televizyonda ünlülerin geçmişlerini kurcalayıp magazin malzemesi üreten bir program yapar. Reyting birincisi olmakla yetinmez, şirketinde çalışanları en birinci olmak için zorlar. Bir gün bahçesinde dans eden Duru’yu görür, Fi’sine vurulur, yanındaki evi satın alır. Adım adım hayatına sızıp sapıkça bir takibe başlar.

Duru gelecek vaat eden, sevgilisiyle mutlu bir dansçı, sevgilisi Deniz şöhret peşinde olmayan, konservatuvar hocası bir müzisyendir. Can tacizi artırır. Deniz sanatı piyasaya kaptırmamaya, öğrencilerini sahipsiz bırakmamaya odaklanır. Duru aradığı tutkuyu Can’da bulur. İlk sezonun konusu özünde, bir kibirle ezme ve ısrarla baştan çıkarma harekâtı sayılabilir.

Yan hikâyelerin biri Deniz’in başında olduğu sanat okulu projesi. Sanatın bağımsızlığı üzerine bir tartışma yapılır gibi, ama daha çok laf dolandırılır. Deniz’i bir sahnede “sanatı meze etmem” çıkışları yaparken, bir sahnede bankayla sponsorluk için masaya otururken görebiliriz. Şu köşede bağımsız sanat övgüsü öne çıkar, bir başkasında sermayenin faydaları. Varılan, herkesin haklı olduğu o altın oran. Piyasaya karşı bütün nutukların, her köşeye yerleşmiş reklamların üstünde otururken atılması, en güzel detay.

Diğer yan hikâye de medya üstüne. Magazin muhabiri Özge, Can Manay’ın bir sırrının peşine düşer, bu yüzden medya sektöründen dışlanır. Magazinci, medya oligarşisine direnen, gerçeğin savaşçısı gibi bir şey olur. Bir kusurla; en büyük medya patronunun gizli himayesiyle. Kimin kimle sevgili olduğu, kimin gey olduğu gibi müthiş haberler yapacakken, sürekli birtakım karanlık odakların sansürüne uğrar. Can Manay’a karşı bir koz arayan karizmatik patron, Özge’yi düzenin sınırlarını aşmamak üzere eğitir.

Yani ilk sezonun mevzuları arasında basının finansmanı, sanatın finansmanı ve elbette, sıkıcı monotonluklar ile tehlikeli cazibeler arasında gidip gelmeler var. Kitaplar Can’ın belasını bulmasıyla, Duru’yla Deniz’in dersler çıkarmasıyla sürüyor. Herhalde dizi de ibretle son bulacaktır. Ama mahkum edileceği zamana kadar Can Manay’ın zekası, başarısı, zenginliği, zevkliliği ve tabii ihtirası köpürtülmeye bir türlü doyulamayacak gibi görünüyor. En azından romana göre daha az cinsel saldırıda bulunuyor, her saldırı sahnesinde “asla ona zarar verecek bir şey yapmazdı” gibi cümlelerle de aklanmıyor.

Dizide romandaki birçok özellik törpülenmiş, bekleneceği gibi. (Romandaki gibi konuşsalar, sevgililer kavga ederken birbirine “Deneyim vardığımız yer değil, gittiğimiz yoldur” filan diyecek.) Sevişme ve küfür serbestisinin gölgesinde kalıyor belki ama yine de roman için önemli detaylar, saldırganlıklar, dizi için aşırı demek. En dikkat çekicisi, Özge’nin romanda çıkardığı Darbe dergisinin, dizide Manifesto adlı siteye dönüşümü.2

Fi’nin cazibesi, tehlikeli alanlarda gezintiye çıkması, riskli muhabbetlere katılması, cüret gösterileri yapmasından ileri geliyor olabilir. Medya tartışmaları belki bunlardan biridir, reyting hesapları, mülkiyet ilişkilerinin kısıtlayıcılığı, sansür gibi değinmeler… Bir örnek, “militarist” diziler için “onlar bizden daha kanlı” gibi eleştiriler (bu sonuncusu romanda yok, romanda militarizmin eleştirisine rastlamak zor zaten, bkz. Darbe). Sanatın kutsallığı ve bağımsızlığı bir başkası. İlk bölümün başlarında sanatı “meze etmeyen” Deniz, yeni okulunu hemen burjuvazinin himayeleriyle kuruverir, Can’a sponsorluk işini ayarladığı için teşekkürler hiç bitmez.

Magazin gazetecisi Özge, büyük medya patronunun elinden tutmasıyla oyunları bozan, düzenin tekerine çomak sokan bir gazeteciye dönüşebilir mi? Fi’nin bütün çıkıntılıklara yaklaşımı, hepsini düzenin içinde tutmak, her isyanı güzelce paketleyip Deniz’in ifadesiyle patronlara “meze” etmek. “Kadın düşmanı bir pislik” cezalandırılacak, ama Özge’nin “oh olsun” dediği ceza, adamın gey olduğu sırrını ifşa edip, erkek sevgilisiyle fotoğraflarını basınca kalp krizi geçirmesini sağlamak, mesela. Arada sırada beliren ve cezalandırılan kötü patronların sonradan görme, kaba, Türkçesi şiveli, eğitimsiz olmaları tesadüf mü? Sanattan anlayan ruh hastası Can’ın bütün cahil şarkıcılara yeğlenmesinin hikâyesi, Fi.

Hepsi yakışıklı adamlar, hepsi güzel kadınlar, şıkır şıkır ortamlar, kibir ve tuzukuru dertleri, Fi’de sergilenenler. “Parayı önemsemem” havaları, “o işlere muhasebecim bakıyor” kıvamında.

Dizinin medya düzeni içindeki yeri, yürüttüğü tartışmanın vardığı varacağı noktayı belli ediyor. Kuralları reddedişi, televizyonun reklam aralarına mahkum olmayışı yeni kuralları benimseyene, sponsorları dizinin başrolüne koyana kadar. O avam dizilere benzemeyen kibri, yine bütün dizilerin aynısı entrikalar, sırlar, insanlara sahiplik ve zürriyet problemlerine bağlanana kadar. Mal, mülk, parayı önemsemeyişi, yine herkesin başarısını aynı düzenin mevkisi, zenginliği, ünü ile ölçene kadar. İktidara bütün isyanı, onun bir parçası olana kadar.

Kısaca, internet dizilerinin geleceği için bir fikir vermesi bekleniyorsa, Fi’nin pek bir yenilik vaat etmediği ortada. Bu yeni gibi görünen sektörün de, televizyon dizilerinin tabi olduğu kurallardan bağımsız olmadığını gösteriyor. En bariz sorun olan süreyi bile fazla kısaltmaya cesaret edememiş, epey uzun bırakmışlar. Kurallar piyasa kuralları, RTÜK’süz ortam da cennete değil, o dünyaya bağlı. Genç, eğitimli bir izleyiciyi hedefliyor, ona göre bir üslubu ve anlatımı var.

Yoksa bildiğimiz yerli dizi numarası.

1) İçinde “pozitif düşünmek” olan bütün felsefeler bu yazının konusu değil. Bu felsefi kalabalığın tamamı çöp değildir belki, içindeki binlerce yıllık Doğu kültürü esintileri pekala ciddiye de alınabilir. Ama “düşünce gücü”nün devasa bir dolandırıcılık sektörünü beslediği ortada. Yoksa bildik bir gerçeğin basit ifadesinden etkilenmek de mümkündür, kahve falıyla bile iyi hissetmek insanlık hallerindendir. Şarlatanlığın şanındandır, arada iki doğru cümle olmazsa dükkan dönmez. Bir kere doğru gösteren saate göre ayar yapmak, herkes bilir ki, yanıltıcı olur. Yine de biri kuantum felsefesinden bahsederse cebini kontrol etmekte, “Hayatım değişti” hissine karşı temkinli olmakta fayda var. “Kalpsiz dünyanın kalbi” eski bir ihtiyaçtır, bazıları için eski bir meslektir. Önüne geleni alıp, satan, tüketen kapitalizm döneminde de müşterisine bu hengâmenin dışını vaat eder. Verdiğiniz nefesi size geri satar. Bunu kolaylaştıran, katı olan her şeyin buharlaşıp havaya karışmış, kutsal olan ne varsa dünyevileşmiş, ayaklar altına alınmış olması değilse nedir?

2) Romanlara bakınca, en kötü yazılmışı, dili en bozuğu, en tutarsızı hangisi, seçmek güç. Ama en bilmişi kesinlikle Pi, ilk yazılan, diğerlerinin hizmet ettiği asıl roman bu üçüncüsüymüş. Roman konudan saptıkça yaşam koçu nutuklarını andıran büyük falsolar veriyor. Uyarlama bunların her birine yer veremiyor. Derginin adını koyarken darbelerin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatan tirat gibi. Bir başka cüretkar abartı, aşının, ilacın her türlüsüne karşı iddialar. Gezi’yi de oldukça sert anlatıyor, dizide o sahneler kim bilir ne olacak. Cihat, şeriat övgüsü, “şeriat şeri at demektir” vaazı diziye konursa, şuursuzluğu iyice ele verir mi acaba? Artık televizyona çıkıyorlar, provokatif laflar etmeden daha çok düşünme vakti.

Ağustos sayısı çıktı: ‘Kenar mahallede bir pazar günü’

Yeni e dergisi Ağustos ayında 10. sayısına ulaştı. Yeni sayı şiirler, öyküler, sanatın ve edebiyatın farklı dallarından yazılarla dolu. Dosya başlığı ise “Boş Pazar”.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Yeni e’nin Ağustos sayısı bayilerde. Derginin kapağında Ahmet Erhan’ın Kenar Mahallede Bir Pazar Günü şiirinden dizeler okuru karşılıyor: “Kenar mahallede bir pazar günü / buğulanır toprak yol ve damlar // çamaşırlar hışırdar avlularda / bayrakları gibi fukaralığın.” Kapak resmi yine Solmaz Aksoy imzasını taşıyor. Derginin “Bir pazarımız var” başlıklı sunu yazısında aynı şiirin sonu hatırlatılıyor: “Kenar mahallede bir pazar günü / Böyle başladı nasıl biter kimbilir.”

Yeni e’nin bu ayki dosyası sadece yazılara yer vermiyor, şiir ve öyküleri de sayfalarına taşıyor. Dosya konusu Boş Pazar. Adnan Özyalçıner ile Arzu Erkan’ın öyküleri, Çinli şair Xie Xiangnan’ın bir şiirinin çevirisi hafta tatili temasını işliyor. “Boş Pazar“, aynı zamanda Özyalçıner’in öyküsünün adı. Dosyanın diğer yazarları Bülent Falakaoğlu, Fırat Turgut, Mehmet Türkmen, Barış Avşar, Şenay Aydemir, Erdem Aksakal, Murat Özveri, Nurgül Özlü.

Eleştiriler, söyleşiler, incelemeler

Derginin ilk eleştirisi, Fi dizisi hakkında, Çağdaş Günerbüyük imzasını taşıyor. Onur Bakır, Sennur Sezer şiirinde emek yazılarına bu ay da devam ediyor. George Grosz ve Dada, Altay Ömer Erdoğan’ın yazısının konusu. Hakkı Özdal, Sened-i İttifak ile başlayan “200 yıllık hesaplaşma”ya dair yazdı. Melike Belkıs Aydın’ın bu ayki söyleşisi öykücü Bora Abdo. Bedrettin Cömert’in eleştirileri, Ayşegül Tözeren’in kaleminden bu ayki Yeni e’de.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak, Türkiye heykelciliğinin Nazizm ile imtihanını Koray Demir yazdı. John Steinbeck’in Ben Bir Devrimciyim kitabında topladığı makaleleri, Mithat Fabian Sözmen’in yazısının konusu. Fransa’da yaşayan Amudeli yazar Fawaz Husên ile yapılan söyleşi, Narin Yükler imzasını taşıyor. Kadir Yüksel yazar Samim Kocagöz’ü, İdris Ersan Küçük müzisyen Apolas Lermi’yi, Feride Bilgin Timsah oyununu yazdı.

Dünyanın dört bir yanından şiirler

Derginin ilk şiiri Amerikalı şair Philip Levine’e, çevirisi Sevi Emek Önder’e ait. Dünyanın farklı yerlerinden şairler ilk kez Türkçeye çevrilen şiirleriyle Yeni e’nin Ağustos sayısında yer alıyor. Filistinli şair Marwan Makhoul’un şiirini Neşe Yaşın, Çinli şair Xie Xiangnan’ın şiirini Yaprak Damla Yıldırım, Andreas Karakokinos’un şiirini Lale Alatlı çevirdi. Yeni e’nin diğer şairleri Baht, Önder Karataş, İdris Sezgin, Ziya Boz, Gökhan Taner Günsan, Nafia Akdeniz, Âba Müslim Çelik, Levent Karataş.

Ağustos ayının öykücüleri Adnan Özyalçıner, Arzu Erkan, Firuze Engin, Kazım Bulut, Ulaş Başar Gezgin. Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy dergide çizimleriyle yer alıyor. Yeni e, birçok kitapçı, zincir mağaza, market ve büfede.