Archives by Month

Ocak

2018

İki ütopya arası bir devrim

Bir kralın kafasının kesildiği ilk burjuva devrimini 1649’da İngilizler yaptı. Bir başka kralın kafasının giyotinle koparılacağı Fransız Devrimi’nden 140 yıl önce, I. Charles, parlamenter cumhuriyet ya da en azından meşrutiyet peşinde olanlar tarafından, uzun savaşlar ve ara çözümler sürecinin sonunda tahtından indirildi ve kafası kesildi. Çoğu savaş, özellikle iç savaşlar, savaşa katılan kitlelerin aslında ne için savaştıklarını bilmedikleri gerçeklerden doğar. Kılıcını kuşanan din ya da “doğru mezhep” adına kavgaya girer. Birçok durumda olduğu gibi, burada da görünüşle gerçek birbirinden oldukça uzaktı ve on binlerce insanın kanına mal olan savaşın gerçek nedeninin anlaşılması için her şeyin tamamlanıp bitmesi gerekiyordu.

Dış görünüşü bir mezhepler kavgası olan İngiliz İç Savaşı, hiç kuşku yok ki, aslında yeni yükselmeye başlayan burjuvazi ile iktidarı ve ekonomiyi bir cendere gibi sıkıştıran toprak aristokrasisi arasında bir savaştı. Parlamento ile kral arasında bir savaş olduğunu söylemek, gerçeğe biraz daha yaklaştırır bizi; ama yine de sonuçları bakamından liberal burjuva karakteri açıktır ve bu bir sınıf kavgasıdır.

Marksizm, sermayenin herhangi bir üretim aracı olmanın ötesinde, bir toplumsal ilişki olduğunu göstermişti. Ekonomi politikçiler, üretim sürecinin içinde, sayılarla, kaynaklarla ve kullanım biçimleriyle uğraşırken, Marx sermayenin insana dair yönüyle ilgilendi. Sermayeyle birlikte yalnızca sömürülerek birikmiş emeği değil, toplumsal ilişkilerin tümünün değişimini ve onun içindeki insanı gördü. Tek tek burjuvaların ne yaptığıyla değil, bir bütün olarak sınıfın tarihsel etkisiyle ilgilendi. Bu durumda herhangi bir sanatçının, siyasetçinin, bilim insanının bizzat kendisi bir burjuva olmasa bile, doğmuş bulunan büyük toplamsal değişim ortamında tarihin gidiş yönünde hareket etmeye zorunlu olduğunu gösterdi. Burjuva devriminin tipik örneği sayılan Fransız Devrimi, yaygın olarak Aydınlanma filozoflarının etkisiyle gerçekleşmiş olarak kabul edilir. Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin adları anılmadan devrim anlatılamaz gibidir. İngiliz Devrimi hakkında bu kadar keskin konuşulmaz. Devrim, Cromwell’ın adıyla anılır ve onun eseri sayılır. Düşünürler, sanatçılar, şairler bu devrimin tarihinde, Fransız Devrimi’nde olduğu kadar iddialı anılmazlar.

Her şey olup bittikten sonra, kimi insanların, olayların öncesinde ortaya çıkmış olmasının bunları yaratan ya da bildiren kişiler olduğunu söylemek kolaydır. Basit nedensellik aklı içinden bakıldığında, önce gelenin sonrakinin nedeni olduğunu söyleyen kalıba uygun olarak düşünürüz bunu. Oysa bir de şöyle bakmak mümkün: olayların gerçekleştiği büyük ilişkiler ve etkileşimler atmosferini düşünürüz, böylece birlikte olup biten her şeyin, birbirlerinin nedeni ya da sonucu değil, aynı zaman ve mekân koşullarında birlikte ortaya çıktıklarını, birinin diğerinin içinden ya da ona karşıt olarak doğduğunu görürüz. O zaman, biri neden diğeri sonuç gibi görünen kişilerin ve olayların, aslında aynı toprağın ürünü olarak belki eşzamanlı değil ama aynı iklim içinde birlikte ortaya çıktıklarını anlarız. Önce çimlerin yeşerip papatyaların açması, sonra güllerin gelmesi gibi… Düşünürler ve sanatçılarla yaşadıkları çağın devrimleri arasındaki ilişki de bundan ibarettir. Devrimin önünde gidenlerin çağdaşı oldukları düşünürleri okumuş, incelemiş, etkilenmiş olup olmamaları durumu değiştirmez. Hepsini birden belli bir biçimde düşünmeye ya da davranmaya yönlendiren genel maddi koşullar belirleyicidir.

Devrimin habercileri ve aynaları

Sermayenin gelişmesinin yol açtığı toplumsal değişim, herhangi birinin burjuva olup olmamasından bağımsız olarak düşünce ve davranışlarını etkileyebilir. Birilerinin, feodal soylu olduğu halde bir burjuva gibi düşünmesi, bir emekçi olduğu halde soyluların siyasetini benimsemesi şaşırtıcı değildir. Sarayda yaşayıp kulübedeymiş gibi düşünenlerin ortaya çıkması, Marx’ın, bilinci maddi koşulların belirlediği yolundaki kuralını bozmaz. O bunu genel olarak ve toplumlar için söylemiştir, sivri akıllı bireyler için değil.

İngiliz Devrimi’nin, yaşadığı zamanın sonrasını düşünen akıllıları içinde, Francis Bacon en ilginç kişiliklerden biridir. Bacon, düşünceleri ve idealleri ile hayatı arasında derin uçurumlar bulunan özelliği ile şaşırtıcı çelişkiler karmaşası gibidir. Ama zaten yaşadığı dönem her yönüyle olağanüstü ve akla sığmaz çelişkilerle doludur. Rüşvetçiliğini, makam düşkünlüğünü, muhbirliğini, el etek öpüşlerini bir yana bırakalım, bilgin ve filozof olarak, skolâstik düşüncenin temellerine karşı en etkili saldırılardan birinin yaratıcısıdır. Kurucusu olduğu tümevarım yöntemi, yalnızca düşünme biçimi hakkında bir tartışma ve Aristo’ya dayandırılan dogmalara karşı bir tutum değildir; tarihsel olarak son derece önemli bir dönüm noktasında, bilginin göklerden veya kilise babalarından değil, doğanın içinden deney ve gözlemle geleceği düşüncesine dayanan bir mantık yoludur. Bilgiyi, yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya inşa etmeyi önermiş olmasının, çağının aşağıdan gelen toplumsal değişim canlılığıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Büyük bir felsefi sistem kurmamış olmasına karşın, sonrakiler için yeni bir yol açmış, kendi deyimiyle, “bir çan çalmış”, “diğer zeki insanları toplanmaya” çağırmıştır. Yaşadığı dönemi eskimiş olarak tanımlıyor, özellikle skolâstik felsefeyi “bilmediği doğayı yorumlamaktan ibaret” görüyordu. Aristo’nun Organon adlı temel eserine dayanan eski felsefeye karşı kendi eserine Yeni Organon adını vermişti. Bu yeni düşünme yöntemi, Aristocu felsefe okullarının mantığına karşıttı. Temel farklılığını ise, “benim önerdiğim bilimin amacı, hareket halindeki doğaya egemen olmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Ayrıca dinler arasındaki ayrılıkları anlamsız bulmuş, bir tür laik eğitimi savunmuştu. Skolâstiğin temel dogmalarını ve papalığın direktiflerini yıkılması gereken idoller olarak tanımlamış, bunları sınıflandırmış ve bilimsel bilginin önünde engeller olarak nitelemişti. Bütün bu temel görüşler, yaşadığı dönemin sancılı özelliklerini yansıtıyordu. Bir yandan “dinler savaşı” yüzünden Avrupa cehenneme dönmüş, aynı zamanda gelişmeye başlayan kapitalizm, bilimin teknik ve sanayi için kullanılmasını ihtiyaç olarak dayatmaya başlamıştı. Ütopik eseri, tamamlanmamış New Atlantis, farklı bilim dallarında araştırmalar yapan bilim insanlarının örgütlü ve birbirini destekleyen çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatır. Onun hayalindeki ülkede, bilim insanları, aslında toplumdan “kurtulmuş” vaziyette, geleceği hazırlarlar. Bacon’ın çağdaşı olan ütopyacılar genellikle toplumsal yaşam için bir eleştiri ve öneri geliştirmişlerdi; Bacon’ın ütopyası ise, örneğin çağdaşı Campanella’nın komünist ütopyasından tamamen farklı olarak, yalnızca bilim için bir ütopyadır. Eğer yazmayı tamamlayabilseydi, mutluluk düşü, bilge ve adil kralın yönetiminin sınırlarını aşamayacaktı. Her haliyle bir “egemen sınıf aydını” olan Bacon’ın ütopyasında, ezen ve ezilen insanlar ayrımı yoktur, çünkü onun düşünce dünyasında bu ilişki de doğanın değiştirilmez özelliklerinden biridir. Tanrı’yı bilimin dışına atmış, ancak kralı toplumun başından atacak bir hayale sahip olamamıştır.

Çağdaşı Shakespeare ise, eserlerinin birçoğunda, değişik coğrafyalardan kralları ve çevrelerini anlatırken hepsine katlanılmaz trajedileri layık görmüştür. Hiçbir eserinde herhangi bir krallığın iyi, adil ya da dürüst olabileceğine dair en küçük bir ima bile yoktur. İyi insanlar elbette vardır, ama onlar ya hakkı yenmiş kişilerdir, ya da iktidar dışındadırlar. İktidar demek komplo, ikiyüzlülük, sahtekârlık, hırs, cinayet, hırsızlık ya da rüşvet demektir. Baba Hamlet’in hayaleti sarayın karanlık kuytularında oğluyla konuşurken, cehennemde azap içinde olduğunu söyler:

Ben babanın ruhuyum senin ve bir süre için
Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye,
Gündüzleri ateşler içinde kalmaya,
Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar. (William Shakespeare, Hamlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları.)

Bir kralın, günahların bedelini ödemek için cehenneme atılmış olması, aynı eserinde, Marcellus’a Danimarka için söylettiği “krallıkta bir şeyler çürümüş” lafıyla birlikte düşünülürse dönemin İngiltere’sine kalıp gibi oturmaktadır. Çürüyen ve kokuşan krallıkların yıkılmaya mahkûm olduklarına inanıyordu ve kendi çağında, kendi ülkesinde yıkılışın en şiddetlisine tanık oldu.

Çağın çarkının eski olan her şeyi öğüterek döndüğünün bir başka tanığı Thomas Hobbes’tur.

Hobbes, materyalizm konusunda Bacon’dan daha radikaldi. Bütün evrenin maddeden ibaret olduğunu ve ancak maddenin hareketiyle açıklanabileceğini düşünüyordu. Hareket ise, mekaniğin yasalarına göre işlemekteydi ve tanrı, melek, ruh denilen şeylerin hepsi hayal ürünüydü; bunlar bilimin değil, yalnızca ilahiyatın konusu olabilirdi. Dünyanın döndüğünü söylemekle başı belaya girmiş olan Galilei ile yüz yüze görüşmüş, özellikle matematik ve astronomi konusundaki görüşlerinden etkilenmişti. İngiltere’de ise, özellikle kilise çevrelerinden gelen sert eleştiri ve karalamaların hedefi olmuş, devrimin en dağdağalı günlerinde Fransa’ya kaçmıştı. Büyük olasılıkla, bu hengâme içinde insanlar ve devlet üzerinde düşünmeye başladı. Cromwell iktidar olup I. Charles’ın kafası kesildiğinde Fransa’ya kaçtı. Ancak II. Charles monarşiyi yeniden kurduğunda, eskiden kendisine matematik dersleri verdiği yeni kralın himayesinde yeniden itibar kazandı. Öte yandan devrimin sonuçlarını tasfiye etmeye memur olan Avam Kamarası 1666’da ateizme karşı yasa tasarısı hazırlayınca Hobbes yeniden korkuya kapıldı. Yasa tasarısını hazırlayan komite, onun Leviathan adlı eserini de incelemeye alınca, artık seksenli yaşlarına gelen Hobbes tanrıtanımaz yazılarını yaktı. Leviathan adlı yapıtın akılcı ve dini toplumsal hayat dışına atan özellikleri, devlete tanıdığı olağanüstü güç sayesinde “kabul edilebilir” görülünce, yeniden İngiliz Hükümetine sığınması kolaylaştı. Thomas Hobbes felsefede materyalizmi benimserken, siyasette monarşiyi desteklemiş ve kitabına, her şeye egemen olan devletin simgesi olarak Tevrat’ta geçen bir canavarın, Leviathan’ın adını vermişti. Bu eserinde, insan tarihinin kökeninde şiddet ve yalanın bulunduğunu ileri sürüyor ve toplumsal durumu “herkesin herkesle mücadelesi” olarak tanımlıyordu. “Homo homini lupus” (İnsan, insanın kurdudur) sözü, gerçi yaşadığı siyasal ortamı tam olarak ifade etse de, bundan çıkardığı sonuç, canavar gibi güçlü bir devletin her şeye egemen olmasının zorunluluğu olmuştu. Ancak onunla birlikte “ilahi devlet” ya da “tanrının krallığı” kavramı da son buldu.

Fransız Aydınlanma düşünürleri üzerinde büyük etkisi olmuş İngiliz düşünür John Locke da bu dönemin filozoflarındandır.

Düşünce özgürlüğü kavramını ileri sürmesi ve insan yaşamını akla göre düzenlemeyi önermesi bakımından, Avrupa’daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın kurucusu olarak kabul edilir. İnsan zihninin doğuştan bir boş levha, “Tabula Rasa” olduğunu söyleyen Locke, Bacon ve Hobbes gibi bilginin kökeninde deneyi görmüştü. Politik olarak, geleneklerden ve tepeden gelen otoritenin her biçiminden kurtulmak gerektiğini, akla uygun olmayan hiçbir yasanın ve yönetim biçiminin kabul edilemeyeceğini savunmuştu. Burjuva liberalizminin, doğal din anlayışının ve din dışı, akılcı eğitimin öncüsüydü. Bu özellikleriyle, Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes’la birlikte İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin düşünsel temellerini kurmuştur. Ona göre, her yönetim otoritesini yönettiği insanların rızasına borçludur. Bu kabullenme, zorbalıkla ya da aldatmayla değil, özgür irade ile ortaya çıkmalıdır. Locke insan haklarını, yaşam, özgürlük ve mülkiyet kavramlarıyla ilişkili görmüştü. Bu üç temel hak, doğaldır, yok edilemez, sınırlanamaz! Bir insanın özgürlüğünün, bir başka insana zarar vereceği yerde sona ereceğini kabul eden temel liberal görüş de ona aittir. Güçler ayrılığı ilkesi de Locke’a aittir. Yargılama ve cezalandırma yargı gücüne, yasaları yapma seçilmiş parlamentoya, yasamanın koyduğu “akla uygun” yasaları uygulama görevi de yürütmeye aittir.

Her şeyden önce, mutlak krallığın “bütün gücü elinde tutan” egemenliğine karşı olan bu görüşler, onun “Tabula Rasa” kavramıyla da ilintilidir. Hıristiyanlık, bebeklerin doğuştan günahkâr olduğunu öğütlerken, o doğuştan hak ve hürriyetlere sahip ama zihni bomboş, suç ve günahı tanımayan bir başka bebek tasavvur etmektedir. Locke’ın ilkeleri hem Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde hem Fransız Devrimi’nde ve 1688’de İngiltere’de kralın yetkilerinin bir kısmının parlamentoya aktarılmasıyla sonuçlanan politik değişimde de karşılığını bulmuştur.

Kaybedilen, bulunan, bir kez daha kaybedilen cennet

Dönemin en etkili şairlerinden John Milton’un başyapıtının adı Kayıp Cennet’ti (Türkçede, Pegasus Yayınevi tarafından yayımlanmış bir çevirisi vardır). Adı Shakespeare’le birlikte en büyük şairler arasında sayılan Milton, İngiltere’nin iç savaş sürecinde cumhuriyetçi kanatta yer almış, 1649’da İngiliz Kralı I. Charles’ın idamından iki ay sonra yeni cumhuriyette Yabancı Diller Sekreteri olarak diplomatlık görevi üstlenmişti. Şiirlerini Yunanca, Latince, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca dillerinde yazıyor; İbranice, Aramice ve Süryanice biliyordu. Âdem’le Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini anlattığı Kayıp Cennet adlı uzun lirik şiirinde, Âdem ile Havva’yı insanlık tarihinin ilk başkaldırısını gerçekleştirenler ve Şeytanı da liberal bir isyancı olarak yorumlamıştı. Çağdaşlarının değerlendirmesiyle, “Tanrı’nın adaleti konusunda ateşli bir tartışma” özelliği taşıyan şiir, katı ve zalim bir tanrı portresi çizerken, Şeytan’ı kendi kaderini eline almaya çalışan bir devrimci kimliğine sokmuştu. Şeytan, Locke okumuş bir cumhuriyetçi gibi, “özgür tercih”, “rıza”,  “halkoyu” gibi kavramlar kullanır ve “Cennette kul olacağıma Cehennemde kral olurum” der.

Milton şiirinde kendi siyasal ve felsefi düşüncelerini de bir propagandacı gibi sergiler. “Akıl kendi evrenini yaratır, cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir” sözü bunlardan biridir ve zamanın beklentilerine uygundur.

Ezilenlerin ütopyası

Milton insanlığın kaybettiği cenneti düşünüp oraya yeniden dönüşün hayallerini kurarken, aynı yıllarda, bir başka cesur adam, yeryüzü cennetini kurmak için kolları sıvamıştır. Yoksul ve topraksız köylülerle birlikte, modern anarşizmi ve tarım sosyalizmini haber veren ilk pratik örneği hayata geçirmeye çalışan Winstanley, kamusal mülkiyet olarak ilan edilmiş topraklar üze-rinde Diggers (Kazıcılar) hareketini başlatır. (Bu bölüm için, Bülent Somay’ın Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Ansiklopedisinde yer alan “Gerrard Winstanley: Asılan Kralın Ardından Ütopya” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.)

Winstanley’e göre, insanın hayatta kalmasının ve gelişmesinin ilk koşulu, toprakla ve doğayla özgür ilişki kurmasıydı. Londra’da St George’s Tepesini işgal edip toprağı kazmaya ve ekmeye başladıklarında Winstanley bu eylemi şöyle açıklıyordu; “Yapmaya kalktığımız iş şudur; Georges Tepesini ve çevresindeki kullanılmayan toprakları kazacağız, tahıl ekip ekmeğimizi birlikte, alnımızın teriyle yiyeceğiz.”

Kazıcı hareketi fiilen topraklara el koyup işlemeye başladıktan sonra hızla sayıları ve el koydukları toprak miktarı arttı. Yerel toprak sahiplerinin ısrarlı şikâyetleri üzerine nihayet cumhuriyet hükümeti konuyu incelemeye aldı. Devrimin ikinci adamı sayılan Fairfax bizzat bölgeye gelerek, Kazıcılarla görüşmüş, ama harekette “hükümete karşı bir tehlike” görmemiş, şikâyetçi toprak sahiplerine de mahkeme kapısını göstermişti. Ancak feodal toprak sahipleri, Kazıcılara karşı fiziki saldırılar ve kundaklamalar örgütlemeye başlayınca mahkemeler duruma müdahale etmişler, yargılama boyunca kendilerine konuşma hakkı verilmeyen Kazıcılar, “karışıklık yaratan radikal bir grup” olarak suçlu ilan edilmişler, ele geçirdikleri topraklar üzerinden zorla çıkarılmışlardır.

Winstanley’in manifestosu bir ütopya ilanı olarak sayılabilir. Ancak amaç ve eylemin karakteri açıktır: Yeryüzü cennetini, eşitlik ve kardeşlik toplumunu kurmak! Onun “ütopyası” Bacon’ınki gibi hayali bir Peru’nun bilinmeyen bir bölgesinde, diğer pek çok ütopya yazarının hayalindeki gibi kayıp bir adada ya da batmış bir kıtada değil, ayağını bastığı Britanya toprakları üzerinde kurulacaktır. Devrimin önderi olan Cromwell’e hitaben kaleme aldığı bir metinde, iktidarın basit el değiştirilmesiyle yetinmeyip, yasaların kökten değiştirilmesini ister. Toprakta ortak mülkiyet önerir. Bu talep, kazma, kürek, saban, tırpan vs. gibi bireysel üretim araçlarını, kadınları ve çocukları kapsamaz! Para ve ticaret kalkacaktır, “Herhangi biri ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi bir depodan alacaktır.” Yöneticiler her yıl yeniden seçilecek ancak tembeller ve çalışmayanlar seçilemeyecektir. Çocuklar da tıpkı toplumun kendi yöneticilerini seçtikleri gibi babalarını kendileri seçeceklerdir. Evlilik resmi biri kurum olmaktan çıkacak, herkes sevdiğiyle birlikte olacaktır. Tecavüzün cezası ölümdür!

Kazıcılar işledikleri topraklardan çıkarılıp, mülkiyet sahiplerine iade edildikten sonra hareket söndü. Ancak Winstanley’in broşürü uzun yıllar okunmaya ve taraftar bulmaya devam etti. Cumhuriyetin yıkılıp krallığın yeniden hâkim olmasından sonra da piyasadan çekildi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İngiliz Devrimi, Bacon ütopyası ile Winstanley ütopyası arasında bir cümledir. Bir yanda, eskisine benzemeyen bir biçimde egemenliklerini sürdürmeyi isteyen, kendilerine göre yeni bir dünya yaratma peşindeki sınıflarla, eskinin tümüyle, özellikle de temel mülkiyet ilişkileri bakımından yıkılıp yepyeni bir dünya kurmak isteyen en alttakiler arasında bir mücadeleyi de içermiştir. Cromwell kısa süreli iktidarında kralcı aristokrasiye karşı olduğu kadar alttan gelen yoksulların baskısına da acımasızca cevap vermiş, bu arada İrlanda ve İskoçya’ya saldırmış, Hobbs’un zihnini açan bir “canavar devlet” örneği yaratmıştır.

İster egemen sınıflar içinden çıksın, isterse en alttan gelsin aydınlar, sanatçılar, düşünürler, toplumsal değişim atmosferinin barometreleridir. Ürünlerinin radikal niteliği, etkilerinin yaygınlığı, havanın ne yönden ve hangi şiddette eseceğini gösterir. Bacon, Shakespeare, Hobbs, Locke, Milton ya da Winstanley, çok farklı sosyal sınıflardan gelip çok farklı türden eserler vermiş olmalarına karşın, hep aynı haberi vermişlerdir: Değişmekte olan bir dünyada yaşıyoruz!

Rönesans’ta, Fransız Devrimi’nde, İngiliz ve Amerikan devrimlerinde de hep aynı şey olmuştur: Fırtınayı gören aydınlardan bir bölümü, yelkenini şişirip daha uzak ufuklara gidebilecekleri devrim denizlerine açılmışlar, bir diğer bölümü sağlam olduğuna inandıkları bir liman bulup demir atmaya çalışmışlardır. Öyleyse her devrim, düşünsel alanda, iki farklı aydın grubunun ütopyaları arasındaki mücadele biçiminde de okunabilir; çünkü sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünü içinde bir de bu yön var. Ama sonuçta devrimin karakterini, belki de bu ütopyalardan hiç haberleri olmayan kitlelerin kendi gerçekleri uğruna mücadelelerinin zaferi ya da yenilgisi belirler.

Edebiyatta TOKİ’leşme: Çok satar kitsch romanlar

Son yıllarda katıldığım fuarlarda hiç tanımadığım yazarların önünde uzayan okur kuyrukları ilgimi çekiyordu. Yazarları da, yazdıkları kitapları da merak etmeye başlamıştım. Birkaçının ismini sorup not defterime kaydettim. Sonrasında, kitapları yayına hazırlayan yayınevlerinin internet sitelerine baktığım zaman, uzayan kuyrukları gördüğümde hissettiğim tuhafsama, bu kez hayrete dönüşmüştü. Yazarlarını hiç tanımadığımız çoksatarlar ilk baskısında dahi otuz bin basılıyordu ve her biri yaklaşık yüz bin okura ulaşıyordu.

Romanda konsept danışmanı var, serim yok

Böylelikle, Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı adlı romanını okumaya başladım. Kapağında romanın adı olan Dost Kayığı, başlık altı olarak “gerçek bir dostluğun bitiş hikâyesi…” yazılıydı. Kapakta görsel unsur olarak, kâğıttan bir kayık ve yazarın kendisinin vesikalık fotoğrafı yer alıyordu. Yazarın vesikalık fotoğrafının yanına da bir ayna yapıştırılmıştı. Kitabın ilk sayfalarındaki mütevazılık boca edilmiş teşekkür metni ile yazarın kendi fotoğrafını ön kapağa yerleştirmiş olması da “kitabın konsepti”ndeki ilk çelişki olarak dikkati çekiyordu. Kitabın konsepti ifadesini kullanmamın nedeni, teşekkür yazısında kitabın konsept danışmanından söz ediliyor oluşu… Reklam ve pazarlama sektöründe yer alan konsept danışmanlığı edebiyat ve sanatta pek karşılaştığımız bir görev tanımı değil. Çünkü edebiyat metnini pazarlanacak bir ürün
olarak görmek, yazmanın anlamını baştan bozan bir zehir…

Dost Kayığı isimli romanda serim bölümüne gerek duyulmamış.
Onun yerine karakterler, metnin en başına kişiler başlığı altında sıralanmışlar. Romanda karakterler hikâyenin akışı içinde ortaya çıkmıyor, daha roman başlamadan karakterler okuyanın kucağına düşüveriyor. Başka bir deyişle, okuyanın karakterlerle ilişkisi yazar tarafından baştan belirlenmiş, romanda boşluklara yer yok. Karakterler tanıtılırken de, erkek karakterler ayrı başlıklar altında tanıtılırken, kadın karakterlerinin üçünün aynı başlık altında tanıtılması da dikkat çekici… Belli ki erkekler baş karakter, kadınlar yan karakter olmak “zorunda.”

Kitap çok sayıda bölüme ayrılmış ve bölümlerin başlarında, içinde ayna geçen alıntılara yer verilmiş. Çoğunluğu ünlü yazar ve düşünürlere ait olan bu alıntıların hangi kitaplardan alındığına ilişkin bir açıklama yer almıyor. Kaynakları belirsiz olan alıntılar, metafor olarak seçilen ayna kavramını beslemek için yerleştirilmiş. Ancak metaforlar metinle yüzeysel bir ilişki kurduğundan, okuru bir yerden başka bir yere götürmekten uzak.

Ucuz edebiyat: Para harcatsa da zaman harcatmıyor

Romanın başlığı Dost Kayığı, dost kazığı deyimiyle “dâhiyane” bir çağrışımsal ilişki kurmuş. Ana karakter Mustafa’nın arkadaşı Can’la ilişkisi ve onun tarafından suistimal edilmesi anlatılıyor. Metin “kitsch” tanımının yakın karşılığını oluştururken, “kötü edebiyat” tanımından çok, “ucuz edebiyat” ifadesine denk düşüyor. Çünkü Levent Şentürk’ün kitsch tanımındaki gibi, para harcatsa da, düşünmeye sorgulamaya sevk etmediği için zaman harcatmıyor.

Kitapta karakterler kalıp biçiminde sunulurken, edebiyatın özünü oluşturan iç çatışmalardan uzak, vıcık vıcık bir duygusallıkla kurulan ve derinlik taşımayan metin, dil bilgisi açısından da özensiz. Oysa tashih bölümünde altı kişinin ismi geçiyor. Altı kişinin altısı da cümle içinde geçen tırnak işaretli iç cümlelerin sonuna nokta getirilmemesi gerektiğinden habersiz! Türkçe dil bilgisi kuralına göre, bulunma hâl (durum) eki olan “-de” her zaman birleşik yazılır. Romanda bu kurala da dikkat edilmemiş. Örneğin, 33. sayfada “Biz de çay da kıymetli” yazılmış. “Bizde çay da kıymetli” olarak yazılmış olması gerekirdi. Romanda Gökdemir çoğunlukla sade ve yalın olarak nitelendirilemeyecek, kuru cümlelere yer verirken, “janjanlı”, uzun cümleler kurmaya çalıştığındaysa dili dolanmış: “Türk sinemalarının dışında, yoldan geçen taksiye el edip durdurabileceğimiz tek şehirde olmamızın verdiği avantajla boş bir taksiyi çeviriyoruz.”

Edebiyatın TOKİ’leşmesi

Romanda, karakterlerin sunumunun yer aldığı serim bölümünün bulunmaması, aktarılmak istenen dostluk hikâyesini de sakatlıyor ve sürekli, “Her şeyi içimde bulabilirsin, bütün dertleri içime attım çünkü,” cümlesinde taşınan “bir dertten” söz ediliyor. Ancak bu kadar büyük derdin ne olduğunu okur pek anlayamıyor, ama metin boyunca okura kitabı satın alırken karşılığını peşin olarak ödediği duygusallık vaadinin karşılığı boca ediliyor. Ana karakter hüzün, dert gömleğini giymiş, metin boyunca endam ediyor. Alımlı görünüyor, ancak sağlam bir hikâye ve estetik derinlik bulunmadığı için içi boş… Roman boyunca şöyle cümlelerle karşılaşılıyor:

“Her gözyaşı bir yağmur değil midir aslında?”

Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı isimli romanının neden otuz bin gibi bir baskı adediyle piyasaya sürüldüğüne ilişkin fikir yürütmeye başladığımızda bir kez daha kitsch ölçütlerine bakılması gerekir. Edebi eser yoruma açıktır, ancak kitsch okurun zihninde bildiklerini, ön yargılarını tekrar üretime sokar. Bir başka deyişle kitsch, “isteneni verir.” Tüketim kültürünün arz talep ilişkisine göbekten bağlıdır. Okuyanı düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirmez. Yaşar Kemal’in bir eleştiri metninde yazdığı gibi, “Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar.” Tam da bunun için, vasatizmden beslenen kitsch, egemenin elinde kültürel bir aygıt olarak bulunuyor. Hem okurun aklında bilindik ön yargıları tekrar üretiyor, hem yerlerini sağlamlaştırıyor, hem de bu ön yargılar üzerinden siyasi propaganda yapılmasının zeminini hazırlıyor. Örneğin mağduriyet üzerinden propaganda yapılırken, kitsch romanların stratejisine paralel bir zemin yaratılıyor. Dert belli değil, ama herkes dertli… Kitsche yöneltilen sosyolojik eleştirilerin odağında bu psikolojik ayartma yatıyor. Kitsch üreticilerinin iddia ettiği gibi, ürünlerine yöneltilen eleştiri yüksek edebiyat ya da yüksek sanat düzleminde yapılmıyor. Fergana Kocadoru’nun kitsche ilişkin makalesinde ifade ettiği gibi, kitsch bir psikolojik manipülasyondan ibaret. İnsanların yaşam alanlarında parklara, bahçelere ihtiyacı varken, o parkları yıkıp caddelere dikilen sentetik ağaçlar gibi kitsch romanlar… İnsanların tüketim kültürü içinde yaşamlarını sorgulamaları gerekirken, kitsch edebiyat hazır duygusallık paketleri sunuyor. Buna edebiyatın TOKİ’leşmesi de diyebiliriz.

Mimari alanda TOKİ’leşmenin gerekçesi halka ucuz barınak temini olarak sunulurken, edebiyatın TOKİ’leri olarak ifade edilebilecek çok satar kitsch metinlere ilişkin “halk bundan anlıyor, halk bunu seviyor” biçiminde savunular da bulunuluyor. Oysa halk edebiyatı ile çok satar kitsch metinler, ardında yatan düşünce sistematiği açısından herhangi bir yakınlık taşımıyor. Halk edebiyatında yazar ve üreten arasındaki sınır ortadan kalkmıştır. Dost Kayığı adlı romanda bu sınır ihlali, okura kitabın son iki sayfasına kendi hikâyesini yazması için bırakılarak ve kitabın bir bölümünün ayna aksi olarak basılıp, okurun ayna tutup okumasını teşvik ederek, taklit edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu taklit, metnin içeriğinin yansıması olmadığı gibi, okurla kurulmaya çalışılan ilişkiyi derinleştirememiş, performans sahicilikten uzak yüzeysel kalmıştır.

Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?

Halk edebiyatı, Köroğlu’nun Bolu Beyi’ne meydan okumasıdır. Ancak halka yönelik edebiyat yapıyormuş gibi yapan bu metinler, iktidar her ne ise onu destekleyen argümanların kitaplarında propagandasını yaparlar. Propaganda ve suni bir duygusallıkla çevrili ajitasyondan mürekkep metinler, halk edebiyatında olduğu gibi bireyin özünde yer alan erdemleri uyandırmaktan çok, çelişkiden uzak olarak, acı, sevinç gibi duyguların hazır paketler biçiminde sunulmasından ötürü duygusal körlüğe yol açarlar ve düzenden hem beslenir, hem de düzeni desteklerler. Yani, Ersin Berk’in Adorno’dan aktardığı ifadesiyle, bilinç ve buyruk arasında bir değişime yol açarlar.

Çok satar kitsch metinlerinin ilgi çekmesinin bir nedeni de pornografiye benzer biçimde anlık haz yaratabilmelidir, okur duygusal manipülasyon sonucu bir karaktere karşı anında öfke ya da hüzün duyabilir, ama aynı hızla da okuduğu hikâyeden uzaklaşıp, kendi dünyasına dönebilir. Kitsch metinler okurları başka dünyalara davet etmez. Hatta başka dünyaların ihtimalini yok etmeye çalışırlar. Daha da kötüsü, ucuz edebiyat, kalıp duygu ve düşünceleri pazarlamasıyla edebiyatta bir değer kaybına neden olur. Ardından, tehlikeli bir soru kalır geriye:
“Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?”
Gülümseyin, çektim.

Soysal Ekinci yeniden

Mecit Ünal, eşim Birsen, Soysal ve ben…

Soysal’la birlikte olduğum bu son hayat karesi 1994 yılının Eylül ayına aittir. Eylül’ün dördüydü, akşam vaktiydi ve Mis Sokak’ta, Akademi Cafe’nin önündeki bir masanın etrafındaydık.

O cafenin önünde o gün o vakitte oturma sebebimiz Soysal’ı hem içine düştüğü sıkıntılardan hem de bodrum katındaki evinin bunaltıcı havasından uzaklaştırmak amaçlıydı. Ne var ki hiçbir sonuç alamıyorduk. Soysal, suskunluğu âdeta zırh edinmişti kendine. İki saat içinde sadece bir cümle konuştuğunu anımsıyorum.

Biri Yitik İki Ülke kitabının ardındaki fotoğrafta olduğu gibi dalıp gitti iç ülkesinin derinliklerine. Onu hiçbirimiz zorlamadık ortak sohbetin bir üyesi olması için. Hatta kendi haline bırakmak üzerinde gizli bir ittifaka vardık. O ise iç ülkesinin derinliklerinde kendini yeniden bulmak sınırını çoktan geçmiş, ulaştığı menzilde kaybolmak kararındaymış meğerse. Bunu biz bir gün sonrasının gazete ve televizyon haberlerinden öğrenecektik.

Öyle de oldu. Akşam birlikte oturduğumuz, can sıkıntısını anlamaya çalıştığımız, dalgınlığından tedirginlik duyduğumuz,çay bardağını tutuşundan, etrafa bakışından anlamlar edinmeye çabaladığımız arkadaşımız; günün uyandığımız sabahında artık başka bir mekânda ve bambaşka bir zamanın akışı içindeydi.

Soysal’la ilgili bu hazin son anımın tazelenmesinin nedeni onun bize, bu topluma, Türkiye’ye en güzel armağanı olan şiirlerinin yeniden basılmış olmasıdır.

Soysal Ekinci’nin şiirlerinin toplu basımı ilk kez 1995 yılında Toplumsal Dönüşüm yayınevi tarafından yapılmıştı. Aynı yayınevi bu kitabın ikinci baskısını da muhtemelen 1996 yılında gerçekleştirmişti. Manos Kitabevi, tam yirmi bir yıl aradan sonra Soysal Ekinci’nin bütün şiirlerini Biri Yitik İki Ülke – Bütün Şiirleri adıyla yeniden basmış bulunuyor. Bu yeni baskı vesile-
siyle onun şiirlerini baştan sona bir kez daha okudum.

“Anla işte tanrısal rubalar giyinip sana sığındım kurşun yağmurlarından kaçarak; ölümün haki yüzüne bürünmüş titrek zamanlar uçup giderken korkuların esrik başları üzerinden.”

Yüzünü aradığı kadına seslenen bu dizeler onun bireysel duygularıyla toplumsal mecradaki serüveninin birbirine de denli karışmışlığını olduğu kadar, şiirinin beslendiği kaynakları işaret etmesi bakımından da önemlidir.

“Başkaldırı zamanıdır şimdi bütün bir halkın değişmez sanılan kendi kaderine. Uzat elini, kan ve ateş deneylerinden geçerek sana dönüşmüş bir Promete’yim ben de.”

“Zerresine kâretmiyor hasretimin haritasını bedenimle binlerce kez çizdiğim bu demirler dünyası, bu hücre.”

“Havada yağmur, havada sürüp gidecek bir ıslaklığın gittikçe
belirginleşen karartıları var, ve içimdeki dağyolunun Doğu’ya
çıkan bütün güzergahlarında taze kankokuları taşıyan şiddetli
bir rüzgarın çarpmalarıyla titreşen ölümün intikam dikenleri
ufuklarıma renk veren güllere batar.”

“Ey geceleri düşlerime yalnız elleriyle gelen kadın.
Ey düşlerime akan dalgaları mavi gömlek, etekleri yeşil nehir.
Ey sonsuz karışımıyla yüreğimin bunaltısı şehir; geleceği bana bağışla”

Bütün bu alıntılardan muradım şu: Soysal Ekinci’nin üç kitaptan oluşan (Biri Yitik İki Ülke, Çağrı, Yıkıntılar Altında) şiir toplamının bütün kodları, tematik yönelimleri, kullandığı şiir teknikleri ve anlatım tarzının ipuçları “Düşsel Sorgu” şiirinde yer alıyor. Şöyle de söyleyebilirim: “Düşsel Sorgu” Soysal Ekinci şiiri için bir çerçevedir. Bu şiirden gidilerek Ekinci şiiri anlaşılabir ya da Ekinci’nin şiirini anlamak için “Düşsel Sorgu”dan yola çıkılmalıdır. İki alıntı daha yapmak istiyorum:

“Açılır nahırları değnekten geçirilen ağılların mayıstan yanmış ağır kalas kapıları. Bir sirk cambazının maharetiyle sallayarak elindeki kabuğu soyulmuş budaksız kayın değneğini, çisil yağmur altında arsız arsız gülümseyen bir küçük çoban; sık ağaçlar arasında hızla yerdeğiştiren inatçı serçeler gibi, toparlar, irinleri sırtlarına vurmuş bitkin boğaları.”

“Ben çocukluğumun başıboş kırlarında, bilirim, adımbaşı rastlanan kınakı taşların dibinde hangi otların yeşerdiğini. Kayatütünleri, böğürtlenler, yerüzümü ve ormandaki yaban çileğinin yerini bilirim. Dikenli kayalıklarda yabanhaşhaşı; ancak Temmuz’da patlatır yeşil kabuğunu.”

Alıntılardan doğru söylersem Ekinci şiirinin beslendiği ana kaynakları şöyle sıralayabilirim: 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele, halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri, mücadele içindeki bireyin kişisel duyguları ve şairin çocukluk ve ergenlik yıllarına tekabül eden kırsal hayat dekorları.

Ekinci şiirinde Güney Afrikalı siyahların eşitlik ve adalet mücadeleleri ile Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi başlı başına birer konu olarak anlatılır. Fakat bu her iki halkın mücadelesi Türkiye’deki toplumsal mücadele ile olduğu kadar şairin söyleyici görevini yüklediği kişinin bireysel duygulanımları, bireysel yaşantısı ile de iç içe verilir.

Mesela Zindi’ye seslendiği uzun şiirinde Ekinci, Afrika ile ilgili tarihsel bir arka plana yaslanmakla birlikte, Türkiye’de hapis yatan bir şairin hapishane günlerinin ayrıntılarını da yansıtır.

Bu durum ise bize Ekinci şiirinde tarihsel ve toplumsal olgularla günlük yaşantıların ustalıkla harmanladığı ve bu durumun Ekinci şiirinin belirgin bir özelliği olduğunu göstermektedir.

Ekinci’nin uzun cümleyi şiirselliği sağlamak adına bir teknik olarak kullandığını söyleyebilirim. Sözcük seçiminde itinalı olduğu da bir gerçek. Fakat yer yer onun şiirsel ezgiyi ezen ifadelerine de rastlayacaktır okuyucu. İşte birkaç örnek:
“Barış yılı 1986 diye kazdım”

“kanları kusmuk etti o güzel ağızlarınızda / ağızlarınızda kusmuk oldu şöven şarkılar”

“Bazan geviş getiren bir mandanın umarsızlığındayım”

Fakat böylesi ifadeler onun bir nehrin akışını andıran söylemi içinde çok fazla yer tutmaz..

Epik ile liriğin bileşiminden oluşan bir söylem üzerinden ses verir Soysal Ekinci’nin şiiri. Hakkı Zariç’in ifadesiyle “uzun soluklu ve yüksek sesli şiirleri”nin hiçbir dizesinde şiirin soluğu seslenişteki coşku ve hiddetin gerisine düşmez.

Onun bütün şiirlerine ateşi yüksek ama ince ve içten bir söyleyişin akışı ve ahengi egemendir.