Archives by Month

Mart

2018

Panta Rei

Son çözümlemede devletlû egemenler de insandır. Öyle olmasalardı, bir sürü müneccimin, falcının, bilicinin kafasını kesmezlerdi. Çünkü diğer ölümlüler gibi iktidar sahipleri de göklerden gelen sesin hakikati değil, duymak istedikleri şeyleri söylemesini istiyorlardı. İç ferahlatıcı sözler dökülmedikçe gelecekten haber verenin dilinden, doğruyu söylemelerinin hiç gereği yoktu. Aslında yıkılış, açlık, kıtlık, ölüm ve ayrılıklardan ve bunların türlü-çeşitli biçimlerinden söz etmenin olağan olduğu bir dünyada, bunları “önceden” haber vermek için gizemli güçlere sahip olmak da gerekmezdi! Ağzını açan, bu kötü, korkunç, istenmez şeylerden konuşuyorsa bilinmeyen bir şeyden söz etmiyordur zaten. Ama her devrin yönetenler sınıfı, kendi egemenlikleri altında her şeyin âlâ, yolunda ve iyi olduğuna ve kendi egemenlikleri sürdükçe hep öyle kalacağına inanmak ve herkesi de buna inandırmak isterler. Bu yüzden, “gidişat iyi değildir” diyebilecek herkes susmalı, susturulmalıdır. İster müneccim olsun, ister bilgin ya da ahaliden biri…

Pek göze çarpmasa da tarihçi de bu “ağzı karalar” sırasındadır.

Zira “böyle giderse, geleceğin hiç de güzel olmayacağını” söylemenin biçimlerinden biri, geçmişten dosdoğru söz etmektir; bunun da yolu, yıldızlara bakar gibi eski zamanlara bakıp ders çıkarılabilecek bir tarih yazmaktır. Müneccimlerle tarihçilerin ortak yanı uzaklara bakarak yakındakiler hakkında bir şeyler söylemeleri, ya da en azından burnunun dibindekilere dokundurmalarıdır. Ama eski tarihçiler de, çağdaşları müneccimler gibi, kötü haber vermektense, geçmişin yüceltilmiş hallerini sultanlarının önüne sermeyi seçmişlerdi. Bu yüzden, yaptıkları iş destancılığa benzerdi. Örneğin “menkıbe, menakıpname” denilen tür, padişahların ya da ulu kişilerin her birini birer gazi olarak anlatırken, sefere hazırlanan askerleri de gazi olma yolunda heveslendirmeyi amaçlardı. Yani geçmişten söz edenler aslında bugün için propaganda yaparlardı. Özellikle “saray tarihçiliği” diye adlandırılan yazıcılık, başlangıcından itibaren soy-sop kayıtçılığı, olabildiğince de cihat ve gazâ goygoyculuğu olmuştu.

Yaşadığımız korkunç günlerin tarihle ilişkilendirilmiş politik propagandasının içeriği de budur. Öyleyse, şöyle bir tanıma ulaşabiliriz: Uydurulmuş bir geçmiş hikâyesini, ondan daha uyduruk bir ölümsüzlük hikâyesine bağlayarak yazılan propaganda metni oluşturmaya, “tarih yazmak” denir! Bu, bir “milli maç” öncesinde de, komşu ülkenin topraklarına girince de lâzım olur…

***

Sultanların dizi dibinde şanlı geçmiş masalları ve ulu çınarlar gibi köklü ve dallı budaklı soyağaçları uydurarak gün sayanların aslında yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Kötü bir miras devralmışlardı. Onlardan önce de, geçmişin kaydını ilk tutanlar gerçeği anlatmaktansa efsane düzmeyi uygun görmüşlerdi. Mısır firavunlarının kumtaşlarına kazıdıkları hiyerogliflerin hemen hepsi yalnızca propaganda değeri taşır. Hangi krala boyun eğdirilmiş, hangi savaş zaferle bitmiş, efendimiz ne kadar güçlüymüş, hangi tanrıların soyundan gelirmiş, bunları anlatır bize. Anlatmaya, ya da anılır kılmaya değer en önemli şey tanrıların ve kralların iç içe geçmiş hayatına ilişkindir. Göklerin ve yerlerin efendilerinin soyunu sopunu, evrenin ve tanrıların geçmişini bizim efendimize bağlayan yolları uydurmak, yönetilen yığınların kendilerine uygulanan zulmün ne kadar haklı ve değiştirilemez olduğuna inanmaları için iyi bir araçtır! Şu var ki, güncel ihtiyaçlar bakımından yöneticiler bu saçmalığın dozunu arttırabilir, biçimini ve içeriğini değiştirebilir, ama aracın niteliği ve işlevi değişmez.

Romalı senatör Çiçero’nun yakıştırdığı unvanla “Tarihin Babası” diye biline gelen Heredot’u okuyanlar ve izleyenler de, bu geleneğe uydular. O da kendisinden öncekiler gibi, örneğin, Leonidas ya da Leotykhidas’ın soyunu sopunu Sparta krallarının atası sayılan Herakles’e kadar uzatmış, pek çok “önemli kişi”ye soy ağaçları dikmiştir. Diğer yandan Heredot, zamanının dünyasını ülke ülke gezip farklı kavimlerden insanlarla konuşmuş, en eski yapıları görmek için bazen yolunu değiştirip bilinmeyen dillerde bilinmeyen yazılarla oyulmuş işaretlerden anlam çıkarmaya çalışmıştı. Ama bütün bu malzeme, Heredot öyle istemiş olmasa bile, sonuçta heyecan ve merak uyandırmaya hizmet eden bir masal külliyatı gibi algılanmaktan kurtulamadı. Tanrıların adları ve kökleri değişmişti, firavunların yerini krallar ya da kendine bir soy uydurma ihtiyacında olanlar almıştı ama tarihçi denen kişinin elinden çıkan yazıların görevi değişmemişti. O yüzden Heredot’un anlattıklarının bir bölümü gerçekten tarihsel olaylar mı yoksa masallar mı olduğu belirsiz kaldı. Tarihin efsaneleştirilmesi, belki o çağlar için sözlü aktarım geleneği içinde kuşaktan kuşağa aktarılmasını kolaylaştırıyordu, ama sonuçta masal ve tarih birbirine karışıyor, gerçek yüzlerce palavranın içinden kırılarak geçiyordu. Onunla başladığı doğruysa eğer, tarihin yönetici sınıflar elinde etki kazanan görev haritasını da o çizmişti.

***

Gelgelelim, tarihin ne ile ya da kimle başladığı sorusuna verilen cevaplar farklıdır. Okullarda bize tarihin yazıyla başladığı ezberletildi. Sonra da, “tarihsel dönemler” anlatıldı. Taş devri, tunç devri vs. Yazıdan önce tarih yoksa, bu devirler neyin devriydi? Çocuk aklının almayacağı karmaşık sorunlar vardı, bugün de devam ediyor. “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız. Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi; Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” diye başlayıp giden Onuncu Yıl Marşı, yalnızca “muhalif cumhuriyetçilerin” değil, iktidardaki kesimin de hissiyatını dile getiriyor artık. Bu marşın dile getirdiği tarih tezine göre, tarih yazıyla değil Türk ile başlamıştır. Daha sonra, ilk insanın da Türk olduğuna kadar abartılan bu tez, Tanrı’nın Âdem ile hangi dilde konuştuğunu tartışan dindarlar arasında küçük bir ayrışmaya yol açtıysa da, milli hisleri güçlendiren etkisinden bir şey yitirmedi. Günümüzde de, Hakkâri’de dört bin yıllık, İstanbul’da üç bin beş yüz yıllık “Türk mezarı” bulunduğu yolunda çıkan haberler, “Türk’ün gücüne güç katan” bu tezlerin kanıtı değilse nedir?

Ne zaman “milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç” duyulsa, tarihin masallaştırılmış hali imdada çağrılır. Bugünlerde Türk-İslam tarihi, katran kıvamında ve aşırı dozda üstelik damardan veriliyor. Ama yalnız Türkiye egemenleri değil, bütün dünya egemenleri aynı sloganı bağırıyor.

Örneğin Brexit cenderesindeki Britanya… 2017’nin son ayında iki ayrı Churchill filmi birden gösterime girdi. Birinin adı gündeme uygun: En Karanlık Günler… O en karanlık günlerde, ülkenin etrafında birleşebileceği bir simgeye ihtiyacı var ve o, başbakan Churchill… Bir yandan kendi kabinesinde Hitler’le, hem de Mussolini aracılığıyla uzlaşma arayan “savaş karşıtları” çabalıyor, diğer yandan direnmeyi ve her yönden savaşmayı örgütlemek isteyen Churchill… O, halkın sesini dinliyor, güçlükleri ve olanakları biliyor, gece gündüz çalışıyor ve karanlık günlerden savaşarak çıkmayı istiyor.

Diğer film, Churchill’in farklı bir yönünü öne çıkarıyor. Savaşı, en az kayıpla ve kazanma güvencesiyle kabul eden, aksi takdirde “vatan evlatlarını” ölüme göndermek istemeyen bir Churchill… Fakat bu kez karşısında, krallığın generalleri var ve onlar Avrupa’ya belirlenen günde çıkarma yapmaya kararlılar. Burada anlatıldığına göre, bütün yetkilerine, etkili siyasal kişiliğine, saygı duyulan geçmişine karşın Churchill’in sözü geçmiyor! Politikacı endişelerini temsil eden başbakan, askerliği bilen ve emir komuta zincirinin başında olan komutanların kararlılığını kıramıyor. Generaller, o konuştukça sessizce dinliyorlar ve bildiklerini yapacaklarını kuvvetle hissettiriyorlar. “Evlatlarımı ölüme gönderemem” diyen adama rağmen Birleşik Krallık’ın çıkarlarının gereğini yapacak olanlar vardır! İmparatorluğun tüm tarihsel deneyimini temsil eden, seçimle gelip gitmeyen, ciddi, soğuk ve kararlı kurumlar vardır! Özetle, “büyük çıkarlar” söz konusu olduğunda elbette evlatlar ölecektir!

Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı çıkan referandum sonucunda Büyük Britanya ahalisi fena halde bölünmüş, ekonomi ağır yük altına girmişti. Bu durumda birliği sağlayacak ve tıpkı “en karanlık günler”de olduğu gibi fedakârlıklara katlanmayı kabul ettirecek bir propaganda için Nazizm’e karşı direniş yıllarını hatırlatmak iyi bir yol olmalıydı. Tarih bir kez daha güncel sıkıntılar karşısında yönetici sınıfın imdadına çağrıldı. Buna Merkell karşıtı hava yaratmak da eşlik etti, bu görevi de sabah-akşam şehir içi ulaşım yollarında bedava dağıtılan reklam gazeteleri üstlendi. Londra merkezli ve dünya çapında etkili uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist işin derin ve ciddi yanlarının teorisini yaparak yol gösteriyor.

Türkiye’deki ilkel milliyetçi ve dinci propagandaya göre hayli “ince” sayılabilecek bu propaganda, sonuçta “HAYIR dedik ve belaya girdik, ama olsun, biz ne badireler atlatmışız geçmişte” duygusunu yaratmakta hiç de etkisiz olmadı.

***

Tarihi, güncel politikanın işine yarayacak ıvır zıvır deposu gibi karıştırmak yerine, olup biteni anlamak, olacakları kestirmek ve en önemlisi yaşanan gerçekliği eleştirmek ve değiştirmek için okuyup yazma Marx’la başladı. Açıkça iddia edilebilir ki, Marx’tan önce tarih yoktu! Geçmiş, bugün ve gelecek arasında maddi bağlantılar kurmak ve en önemlisi bir bütün olarak tarihi sınıf mücadeleleri açısından anlamak ve anlatmak, soy-sop tarihçiliğinden tümüyle farklı bir iştir. Buradan egemen sınıflar için propaganda malzemesi çıkmaz. Uyuşturucu, boyun eğmeye, ölmeye çağıran masallar türetilemez. Ondan önce, “şiddet, savaş, yağma, cinayet, soygun vb. tarihin itici gücü olarak” kabul edilmişti ve bunlar, yalnızca geçmişin değil, günümüzün de temel ve değiştirilemez gerçeği olarak gösterilirken yine tarihe başvuruluyor.

En eski diyalektikçilerin öğrettiği bir gerçeği hatırlamanın zamanıdır. Pante Rei! Her şey akar! Hareket ve değişme, sınıf mücadeleleri biçimini aldığında olmuş ve olmakta olanlar, işimize gelenin seçilip “işte gerçek budur” diye ortaya atabileceğimiz karmaşık bir yığın olmaktan çıkar.

Soy sop kundağı

Terry Eagleton İngiliz Romanı adlı kitabının girişinde modern romanın temel meselelerinin “cinsellik ve mülkiyet ilişkileri” olduğunu söyler. Aynı şey Türk televizyon dizileri için de söylenebilir. Üstelik Türk dizileri iki meseleyi aynı potada eritir. Cinsellik derhal çocuk doğurmaya, çocuk da anne ya da babasının mirasına çökerek varsayılan mülkiyet ilişkilerini dinamitlemeye sebep olur; bir vuruşta yedi can! Bunu daha entrikalı ve hikâyenin başladığı yer haline getiren done ise karakterin aslında sandığı soy bağına mensup olmadığını öğrenmesidir. O, aslında zannettiği kişi değildir ve maddi olanakları da aşağı ya da yukarı doğru trajik bir şekilde değişmiştir.

Son birkaç yıldır neredeyse her dizide (baştan ya da hikâyenin sıkıştığı yerde) en az bir karakter, kendisini büyüten kişilerin gerçek anne babası olmadığını öğreniyor. Karakter bambaşka bir soy bağıyla yenilenirken hikâye de üç kutu lavabo açıcı yemiş gibi açılıyor bu sayede. Biyolojik annenin şimdiye kadar susmuş olan yakın bir arkadaşı, doğumu yaptıran ebe Dickens romanlarından firar etmiş gibi birer birer sökün ederken çabucak sonuçlanan DNA testleri olayın 2000’lerde geçtiğini bize hatırlatıyor.

Bir stüdyo, birkaç ihtiyaç sahibi, birkaç sosyopat, bir orkestra ve sunucudan ibaret yükte hafif reytingde ağır evlendirme programları (bir başka alaturka cinsellik ve mülkiyet ilişkisi) RTÜK tarafından yasaklanınca; kanallar ve program yapımcıları yeni bir format bulmak zorunda kaldı. Bir kısmı Müge Anlı’nın yolundan gidip sıradan insanların işlediği korkunç suçları “aydınlatmaya” çalışırken; evlendirme programlarının kraliçesi Esra Erol gibiler, Türk dizilerinin abandığı nesep meselesine daldılar. Uğur Arslan ve Seda Sayan bir kanalda Esra Erol diğerinde, evlatlık olduğunu öğrenen Türklerin biyolojik ailelerini aramaya verdiler kendilerini. Neredeyse her hafta bir başka Türk kadını ya da erkeği, şok şok şok! evlatlık olduğunu öğreniyor ve biyolojik anne babasını hunharca aramak için programa çıkıyor. Öz anne babayı aramak öyle tartışılmaz bir hak ki diğer bütün hukuki ve ahlaki normları ezip geçiyor. Erol’un programında gayet de yetişkin bir erkeğin öz annesi olduğundan “kuşkulanılan” kadının adı soyadı ve fotoğrafı kabak gibi konuluyor ekrana. Kadının avukatı müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu söyleyip fotoğrafın ve ismin kaldırılmasını talep ettiğinde Erol yapıştırıyor cevabı; bu arkadaşın öz annesini bulma hakkı ne olacak, asıl ona saygı gösterin, ne var sanki mahkemeyi filan beklemeden DNA örneği verseniz.

Neden terkedildiklerini öğrenmek istiyorlar, sosyal çevrenin üzerine dokunduğu genetik kâğıdın neyden dokunduğunu öğrenmek istiyorlar ama en çok da hayat kendilerine yeni bir el dağıtsın istiyorlar. Çoğunluğu evlat edinildikleri ailelerde kötü muameleye maruz kalmamış, sorsan, adet yerini bulsun diye benim esas ana babam beni büyütenler diyorlar ama arada bir mutlu sona ulaşıldığında, niye terkettin lan beni diye bağırmıyor kimse buna hırslanmıyor. Yetişkin bir kadın, öz babası olduğundan şiddetle kuşkulandığı adamla henüz DNA testi gelmeden sarılarak uyuyor babam diye (biz Freud’dan korkumuza ortalık yerde rüyamda çanta gördüm diyemezken). Yeni bir anne baba yeni bir sen demek; hayat yeni bir sen dağıtsın oyuna bir de öyle oturup şansını denesin istiyor herkes.

Reyting listesindeki “Total” sabah programlarıyla gerçek soy bağı yolculuklarına çıkarken “AB” de devletin yeni hizmete açtığı bir sistemle daha nezih bir şekilde köklerini arıyor. Öte yandan.
Öte yandan; “Pippi’nin ne annesi ne de babası vardı; aslına bakarsanız bu pek de kötü bir durum sayılmazdı. Çünkü bu durumda, en çok eğlendiği sırada onu yatağa gönderen ya da canı karamela isterken balıkyağı içmeye zorlayan hiç kimsesi yoktu”. Pippi zengin bir evde oturur, parası vardır ve ayı gibi de güçlüdür. Onun kimsesizliği acınası bir hal değil gıpta edilecek bir serbestliği imler. Amerikalı yazar Jean Webster’ın Bir Gençlik Masalı’nda kimsesizler yurdunda büyüyüp üniversiteye giden genç bir kız, okul arkadaşı ailesini dayanılmaz bir şekilde özlediğini söylediğinde; “Sonuçta ev özlemi benim yakalanabileceğim bir hastalık değil,” der. Buruk da olsa özgürlüktür bu. Batı çocuk edebiyatında öksüzlük ve yetimlik çocuğa erken bahşedilmiş bir özgürlük olarak yorumlanırken Türk edebiyatında öksüzler ve yetimler ancak Kemalettin Tuğcu’nun ağla ağla romanlarında rol alırlar.

Yine Terry Eagleton, Güç Mitleri adlı incelemesinde, Charlotte Bronte romanlarının merkezinde akrabalık bağı olmayan ya da o bağı kasten koparıp atmış bir karakterin bulunmasına işaret eder. “Bu o karakterin benliğini ‘toplum öncesi’ evredeki bir atom molekülü gibi bağsız ve başıboş kılar”. Edebiyat tarihinin en ünlü kimsesizlerinden Jane Eyre, soy olsun çamurdan olsun demez, merhum amcasının karısına “Seninle akraba olmadığıma çok memnunum,” diye bağırır. Nitekim ilerleyen zamanlarda Jane haklı çıkacak, reddettiği kuzenlerinin hepsi ayrı bir hayat başarısızlığıyla sahneden çekilecektir. Jane genetiğin kendisine verdiği iğreti bağları kopardığında “Ruhum o zamana kadar hissetmediğim tuhaf bir özgürlük ve zafer duygusuyla öyle ferahladı, öyle coştu ki,” der, “Sanki görünmez bağlarımı koparıp hayallerimi aşan bir özgürlüğe ulaşmayı başarmıştım”. Aşık olduğu erkek evlenmelerine bir engel olup olmadığını sorduğunda “Karışacak kimse yok efendim. Hak iddia edecek bir yakınım yok,” diye cevap verir. Eagleton söylediği gibi “Yalnız olmak beraberinde yaşamını kimsenin desteği olmadan kazanma zorunluluğunu getirirken insanı miras aldığı ödevlerden kurtaran göreli bir esneklik de sağlar; sizi sevecek kimseniz yoksa engelleyecek kimseniz de yok demektir”.

Özgürlük ruhu coştururken aynı zamanda acı verir ve korkutur da. Bütün yollar önünüzde fütursuzca açılmaktadır. Size hangi yoldan yürümeniz gerektiğini dikte edecek kimse yoktur ama bu aynı zamanda düştüğünüzde yardım edecek kimse de olmadığı anlamına gelir. Alacağınız kararlar bütün dehşet verici sonuçlarıyla beraber sizin sorumluluğunuzdadır. Sevdiği erkek, nasılsa onun kararlarına müdahale edecek bir yakını olmadığı savıyla evlilik dışı bir ilişki yaşamayı teklif ettiğinde Jane baş kaldırır; onu kınayacak akrabaları olmasına gerek yoktur, sıkı sıkıya bağlı olduğu dini prensipleri vardır. İnsanın kimsesi yoksa, taş gibi sağlam bir kişiliği olmalıdır.

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Feride’si de hem öksüz hem yetimdir. Çalıkuşu’nu yıkan, sevdiği erkeğin evli değil ama bir başka gönül ilişkisiyle kendisini aldatmasıdır. O da Jane gibi evi terkeder ve bir bilinmeze açılır. Onun da ahlaki ve dini prensipleri vardır. Tıpkı Jane gibi o da öğretmenlik yaparak hayatını kazanacaktır. Ne var ki Jane çalıştığı yerlerde camı açıp özgürlüğü teneffüs ederken Çalıkuşu, mezarlıkların içine ölüm korkusu salan soğuğunu alır. Jane gazete ilanıyla gittiği evde çalışma saatleri dışında özgür bir hayat yaşarken, Çalıkuşu cümle kasabanın erkeklerinin taciziyle boğuşmak zorundadır. Kimsesizlik Jane’e insanları az çok korkutup saygı veren bir zırhla donatırken, Çalıkuşunu bütün tehditlere açık kılar. Nitekim Jane tarlalarda yatıp yemek dilenirken bile tehlikeden azadeyken, Milli Eğitim’in bir memuru olan Çalıkuşu pes edip evlenmek, bir erkeğin soyadına sığınmak zorunda kalır. Romanın sonunda Jane, kayıp akrabalarını bulur. Kişiliğini kurarken onlardan yardım almamış olmanın özgüveniyle bu soy bağı ilişkisi artık sadece bir bonustur Jane için. Yaltaklanıp hizmet ederek aralarına girmez, tersine bu ilişkide hâkim ve güçlü taraf olur. Sevdiği adamın karısının öldüğünü öğrenir ve onunla da kavuşur; eski güçlü ve muktedir erkek şimdi bir sakat ve köre dönüşmüştür. Sonuç Jane için tam anlamıyla bir zaferdir. Dünyaya tek başına fırlatılıp atılmış molekül, varoluşunu başarıyla tamamlamıştır. Çalıkuşu’nun akrabalarının yanına dönüşü ise tam bir burun sürtmeden ibarettir.

Bebek bakımıyla ilgili bir ekol, geleneğin raflarına kaldırılmış kundağı yeniden gündeme soktu. çok sıkı olmayan bir kundaklamanın bebeği sakinleştirdiğini iddia eden bu ekole göre bebeğin güvenlik ihtiyacı özgürlük ihtiyacından önce geliyor. Belki de Türkler, hiç bitmeyen bir bebeklik evresinde, güvenlik ihtiyaçlarını özgürlük ihtiyaçlarından daha elzem görüyorlardır. Akraba olsun çamurdan olsun, kendi kötümüz başkasının iyisinden yeğdir mottolarıyla… Rastgele verilmiş bir soy bağı kundağında elini ayağını kıpırdatmadan durmak belki ateşe belki özgürlüğe dokunmaktan…

Murat Belge: Şairaneden Şiirsele, modern bir tezkire

Bizim edebiyatımız, özellikle şiir bahsinde dedikodu, asparagas üzerinden kendine gizli bir arşiv edinmenin yollarını her daim açık tutmuştur. Bu durum bizi şaşırtmıyor artık, merak unsurunu diri tutan edebi metinler hep dikkat çekici olmuştur. Şiir/şair gibi ne yönden, hangi zamandan baktığınıza göre anlamı değişen bir alanda söylenen her söz tam anlamıyla kuşatıcı bir muhatap bulmakta bugün de zorlanıyor. Bu, anlaşılır bir durum. Nesnel bir alandan söz almıyor çünkü şiire bakanlar. Hele bir de şiir gibi devam eden, devinen, canlılığın korumak için yeni dönemeçler araştıran yetenekli bir söz şubesi üzerinden konuşmaya doğrulmak, konu nesnesinin doğasına uygun biçimde geride boşluklar bırakıyor. Bu boşluklar çoğu durumda öznel tarihe sızmış tanıklıklarla da doyurulamıyor. Edebiyatın her hâli sıkıntıyı, şiddeti de yanında taşır; bazı isimler bize, gençliğimizde bütün o doğduğumuz dağ kıyılarından, denizlerden, kırlardan alıp bir şey söylerdi. İnanmak isterdik ve inanırdık onlara. Belki radyodan belki televizyonlardan. İnsanın ‘inanma’ vakitleri olur kırlardan merkeze doğru… Herkesin merak ettiği kimi edebiyat insanlarının özel hayatına dair ortaya konan ve ilk bakışta şairlerin şiiriyetini anlaşılır kılmaya hiçbir katkısı olmayan bazı özel tanıklıkların ‘sakıncası’ üzerinden tartışma gündemi yaratan Murat Belge’nin Şairaneden Şiirsele üst başlığını taşıyan Türkiye’de Modern Şiir adlı çalışması birçok bakımdan kışkırtıcı bir eser.

Türkiye’de yaşayan bir aydının, düşünürün başka bir iklimden kendiyle aynı şeyleri yaşadığını düşündüğü birine karşı en sahici, en kestirme kullanacağı dil: şiir. Bizim de, gerek bize benzeyenlere gerekse bize benzediğini bildiğimiz halde tanışmadığımız insanlara en kısa, en sağlam en talaşsız yoldan selam ileteceğimiz vâsıta şiir. Bu toprakların hâfızası şiirlidir, bilinir. Bütün etnik unsurlarının sözlü, yazılı hâfızasının ortaya koyduğu ve her birimizin içinden bir ırmak gibi geçen dil. Bu dil, ‘şiirsel’dir. Burada – sokakta, minibüs arkalarında, tuvalet kapılarında, sit alanları olarak ihata edilmiş sahalarda duran yorgun taşlara, harabelere, eski ağaç bedenlerine, denize bakan banklara, intihar mektuplarına sirayet etmiş bu- dil hesaba katılmadan konuştuğunuzun muhatap bulması zor. Dedemi gömdük geldik, bu yazıya oturdum; kardeşim İbrahim, hiç okul görmemiş anneannemin, kocasının ölümü üzerine söylediği ve benim ilk kez duyduğum bir dörtlük- mani- ulaştırdı: “Dertliyim yüzüm gülmez/ Kimse halimden bilmez/ Bu kaybana yüreğum/ Perdelidur görülmez”. Şiir de hangi anlayışa uygun ortaya konmuş olursa olsun büyük ölçüde “perdelidur görülmez”

Söz konusu edeceğimiz kitabın arkasında yazar, çevirmen, siyasi aktivist, akademisyen gibi kimlikleri bünyesinde barındıran bir isim var: Murat Belge. İşadamı ve Demokrat Parti milletvekili Burhan Asaf Belge’nin oğlu olarak doğmuştur. Halası Leman Hanımın kocası, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Burhan Asaf Belge ve Yakup Kadri isimleri bizi Kadro dergisine gönderiyor. Kadro dergisi; Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, Yakup Kadri Karaosmanoğlu… Cumhuriyet rejiminin kültürel, ekonomi sahalardaki uygulamalarını destekleyen bir çizgi izlemiştir Kadrocular. Belge, kültür/sanat/edebiyat ortamına dönemin aydınları ve yayımlanan kitapları üzerinden doğrudan temas edeceği bir ortamda şekillendi. Bu şekillenmenin izlerini daha sonra kitap boyutunda rasat edeceği farklı alanlara düşkünlüğünden -bu isimler ilgili hatıralarından- merakından da çıkartabiliriz. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1966 yılında bitirdi. Aynı üniversitede asistanlık ve doktora yaptı. Doktora tezi Christopher Caudwell üzerinedir. 1980’de doçent, 1997’de profesör oldu. 1982’de YÖK’ün oluşturulmasından sonra üniversitedeki görevinden istifa etmiştir. 1970’te, -kurucuları arasında Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel’in de olduğu- Halkın Dostları ve Birikim dergilerinin kurucuları arasında yer almıştır. 1984 yılında İletişim Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini üstlendi.

Belge; bugünlerde çevirmen, aktivist, akademisyen, yayın yönetmeni kimlikleriyle değil de ‘yazar’ kimliği ile gündemimizde. ‘Yazar’ kimliği vurguyu üzerine çektiği yerde bizi edebiyatın bir şubesine (Öykü, roman, deneme, eleştiri v.b.g) gönderir. Ve orada bulduğumuz eserden hareketle bir ‘yazar’a mı yoksa ‘yazan’a mı muhatap olduğumuzun sağlamasını almaya girişiriz. Çünkü okur olarak yazının bize taşıdığı bir bellek var, biz o belleği harekete geçirerek nasıl bir edebiyat türüyle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya çalışırız. Yazarın kendisiyle giriştiği bir muhasebe ile mi karşı karşıyayız; eğer öyleyse önümüzde ‘deneme’ türüne yakın bir metin var demektir bu. Öyle değil de üzerinden zaman geçmiş ve bir biçimde tanık olunmuş olay ve durumlardan derdest edilen bir hacmi mi okuyoruz? Yani okuduğumuz bir hâtıra (anı) mı? O da değil. Bütün bunlar değil de yazarın önüne çıkmış şair ve şiir verimlerinin -duygu durumuna göre aklanacak yahut karalanacak yerlerinin- kâğıdın üzerine çıktığı bir eleştiri mi okuyoruz? Murat Belge’nin “Şairaneden Şiirsele-/Türkiye’de Modern Şiir” adlı çalışmasını okuduktan sonra yukarıdaki edebiyat türlerini sıralama gereği duydum. Çünkü kitap bütün bu türlere dokunan ama hiçbirinde uzun süre eğleşmeyen bir yapıyı sahipleniyor. Modern bir tezkire olarak da adlandırılabilir.

Cumhuriyet sonrası şiirimizin ana akslarını kalıcı isimler üzerinden açıklama girişimi olarak da okunabiliyor. Belge’nin kişisel tanıklıkları kimi yerlerde metnin önüne geçiyor ve biz bir şairin şiiriyetine dair okuduğumuz 15-20 sayfalık bir metinden çıkınca ilk kez duyduğumuz ‘özel’ bir bilgiyle baş başa kalıyoruz. Bu bilgi, kimi yerlerde ‘dedikodu’ tadı taşıyor. Murat Belge gibi bir üslûp edinmiş edebiyatçının ısrarla denediği bu tavır tesadüfi olamaz. Yazarın önsözde, rüya görmek isteyenin bile uyanık olmak zorunda olduğu gibi, bu durumun farkında olduğunu, zaman zaman ‘dedikodudan’ çekinmeyeceğini anlıyoruz. Bizim edebiyatımızın şiire bakan cephesinde böyle ‘tumturaklı’ başlıklarla çıkmış bazı kitapların varlığını da hatırlamak gerekir: Türk Şiiri / Modernizm/ Şiir (Hasan Bülent Kahraman, Agora yay., 2004). Çok masum, kendini ifade alanının imkânlarına geri çekip sınırlayan başlıklar altında yapılmış çalışmalar da yok değil. Bu tür çalışmalar ‘anı’, ‘günlük’, ‘mektup’ (bknz.: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mina Urgan, Nurullah Ataç, Necatigil, Cemal Süreya, Kemal Özer, Hüseyin Cöntürk vbg.) türlerinin sıcaklığını taşır ve ‘çaktırmadan’ öğreticidir bu metinler.

Murat Belge’nin sıcağı sıcağına şiir ortamını rasat ettiği zamanların üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Ve bizim Fecr-i Âti’den 2000’li yıllara kadar yayımlanan manifesto sayısından fazla bildiri son 15 yılda yayımlandı. Son çeyrek yüzyıldır şiirimizi taşıyan dergilerin sayısı, 1960-1970 yılları arasında çıkan (Yeni Dergi, Yordam, Papirüs, Diriliş, Halkın Dostları, Militan, Sanat Emeği, Yazı v.b.g.) dergilerin toplam sayısı ile kıyaslanamayacak ölçüdedir. Şiir, yığılarak gelir; son durakta bize bulaşan sözün içinde elbette geçmişin birikimi de vardır ve geçmişi görebilmek için koşmak, kronolojik olarak bugünlerden geriye doğru bakmak gerekir sanki. Edebiyatımızda ‘dergiler’ odaklı çalışmaların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu çalışmalardan biri Erdal Doğan’a ait: Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam, 1997), kitabın önsözünde bir cümle: “80’den itibaren çıkan şiir dergilerinin 1923’ten 1980’e kadar çıkmış olan şiir dergilerinden neredeyse dört katı oluşu dikkat çeker”. Belge kitabın önsözünde üzerinde durulması gereken, tartışılmaya muhtaç birçok şey söyler. Bir dikkatten ziyade ‘rehavet’ eşlik eder Belge’ye: ben gördüm; görmediklerimi de ‘duydum’ demektedir sanki. “(…) İkinci Yeni’nin bitişini ben kendi dersimin bitişi olarak kabul ettim.” Bu açık sözlü beyanı unutmadan ve Belge’nin çoktandır bir edebiyat tarihi başlığına dönüşmüş (Hâşim, Yahya Kemal, Nâzım, Garip, İkinci Yeni) kimi isim ve dönemlere dair ‘açık olan’ (kişisel tanıklıkların az olduğu) bir alanı ‘gizli’ bilgilerle yeniden gözden geçirdiği bu eserin tartışma konusu olması şaşırtıcı değil. İyi bir okur olma potansiyeline sahip pek çok insan okuduklarından hareketle ‘şaiir’liğe hicret edip okur olma şansını da kaybettiği bu ortamda herkes yazıyor; şimdi elzem olan eski, kalıcı şairlerin gizli bölmelerine dair ‘çekici’ bilgiler. Lisede edebiyat derslerine giren biri olarak, lise sonların müfredatına sokulmuş Cumhuriyet Sonrası Tür Şiiri başlığı Belge’nin bu kitabıyla işlense çok faydalı, dikkat çekici ve heyecanlı olur zannındayım. Sivil bir şiir tarihi çünkü. Tezkire yazarlarının kendilerine yakın bulduğu şairlere gösterdiği özen ve ferahlık Belge’nin çalışmasında da kendini duyurmakta gecikmiyor. Yazının başında verdiğim şu bilginin burada anlatmak istediklerime bir katkısı var mı acaba: “: Murat Belge. İşadamı ve Demokrat Parti milletvekili Burhan Asaf Belge’nin oğlu olarak doğmuştur. Halası Leman Hanımın kocası, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur”. Laf kalabalığı işte!

İkinci Yeni’nin kimi şairleri en sıkı kitaplarını Belge’nin şiir okumayı bıraktığı zamanlara düşürdü! Sonra İkinci Yeni dediğimiz -ortak bir manifestosu olmayan, güçlü şairlerin birbirine benzemez enerjisinden doğan atmosfer- yönelimin tesirinin bugün sürmediğini kim söyleyebilir? Biz, durmuş bir şeyi, oturmuş ve belli bir mekânı kendi zamanı içinde eritmiş bir durumu tanımlayabiliriz ancak. Bu bakımdan, “İkinci Yeni’nin bitişini ben kendi dersimin bitişi olarak kabul ettim.” beyanı, yazarın olabilir ama şiirimizin hâl beyanı değil. Kitapta Ahmet Hâşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet öne çıkıyor; Nâzım’a geniş yer ayrılmış: 45 sahife. Dedikoduları ve yığılarak aktarılan bilgileri bir tarafa bırakırsak, ‘şiir tahlili’ne giriştiği yerde -kendi bünyesinde toplanan iz ve işaretlerden şiire doğru açılımı dikkate alınınca- aklıma Mehmet Kaplan’ın kendini de inandırdığı ‘şiirsel’ tavrı geldi. Şiirsel demişken, ‘Şairane’ ne? Bir ölçüde bu kavram üzerinde açılmış tartışmalar, yazılmış yazılar var; peki ‘şiirsel’ ne? ‘Şairaneye karşı olmak’ vurgusu en bariz biçimde Orhan Veli’de dile getirilmişti. Muhafazakâr şairden modern şairin görüş alanına doğru bir ok mu çıkartılıyor buradan? Olabilir mi? Ben şimdi ‘şairane’ ile Kübalı bir erkeği; ‘şiirsel’ ile, Balkanlı bir kadını hatırlatıyor bana desem olacak mı bu benzetme? Şiirde her şey olur mu, yoksa her şeyde mi şiir olur? Buraya bakmak lazım ebet.

Belge’nin kitabının ismi ‘Şairhâne’ olsaydı bunca tartışmaya yol açmazdı belki. Herhangi bir alanda, özellikle edebiyatta, ad vermek, adlandırmak hep sorunlu olmuştur. Şiir ortamımızı kavileştirmiş birçok kitabın, vaktiyle yazılmış yazıların bir araya getirilmesinden oluştuğunu biliyoruz. Kimileri, bir bütünün parçaları olarak, tasarlayarak yazar: bu tür yazılar aynı yöne bakmaya gayret eder- ki edebiyat gibi canlı bir faaliyet alanında bunun sahiciliği tartışmaya açık olsa da- bu anlaşılır bir şeydir. Bizim, Anadolu’ya ilk yönelen ve bir tren penceresi ardından gördüğünü ‘Anadolu’ diye aktaran o ilk iyi niyetli hamasetle bağlanmış şairlerimizin her yere elin uzatan iştahasının bizi karşıladığını da söylemeliyiz Belge’nin bu kitabında. Son okuduğu şair ‘İsmet Özel’miş. Pek iyi İsmet Özel şiirinin özellikle 1980 sonrası verimlerini -son kitabındaki, kendinden genç kuşakların öncülüğünü yaptığı ‘deneysel’ işleri- merak etmediniz mi?

Şu alıntılar Belge’den: “Bir gelişimde, kısarak boylu biri bu rafların arasında geziniyor, kitaplara bakıyordu. Biz önde oturduk. Memet Fuat, ‘Ece Ayhan’ dedi” (Ece Ayhan başlığı altında söylenmiştir.); “Sonra karışık bir hikâye anlattı. Bunu da iyi hatırlamıyorum. Bir kıza vuruluyor, kızın bir erkek arkadaşı var, kızı bırakıp ona vuruluyor, böyle bir şey. Yani Ece’nin bir eşcinsel ‘tezahürü’”. (Ece Ayhan); “Bu erken yıllarında Turgut Uyar oldukça ‘kendi halinde’ şair görüntüsü verir. ‘Yenilikçi’ dedirtecek bir özelliği görülmez.”; “Engebeli çocukluk hayatının önemli bir olayı, en büyük kızkardeşinin deli olmasıdır. O koşullarda ne olduğu, kıza niçin ‘deli’ dendiği çok belli değildir.” (İlhan Berk); Belge, Cemal Süreya’ya, Attilâ İlhan’a dair düşüncesini soruyor: “Adiye beş kala dedi. Şüphesiz bir iltifat değil bu. Hiçbir şair kendisi hakkında bu değerlendirmenin yapılmasından mutlu olmaz.” Yani, Cemal Süreya’ya bir şey sormuş, şairane’ cevap vermiş Süreya; Süreya’nın cevabını netleştirememiş ve sonunda “Hiçbir şair kendisi hakkında bu değerlendirmenin yapılmasından mutlu olmaz” deme gereği duyuyor. Bu ifadelerin bırakın hâtırayı, dostluğu ayaklandırıp şairlerin şiir serüvenine ışık tuttuğu söylenebilir mi? Ölümlerinin yaş ortalaması ‘58’ olan İkinci Yeni üzerine ’75’ yaşında birinin konuşmaya hakkı var elbet. Biz burada edebiyatın temel meselesi olan ne anlattığından ziyade ‘nasıl anlattığı’ üzerinde duruyoruz. Orhan Veli’nin ‘onu da edebiyat tarihçileri’ bulsun imasına sanki bir karşılık veriyor tanık olduklarıyla. Zaten, büyük oranda kes-yapıştır biçiminde hazırlanan yıllık ve antolojilerden sıkılan şiir okurunun şairin hayatına dair merak ve ilgisinin açlığa dönüştüğünü, bu kadar farklı alanlarda kalem oynatan birinin, görmeme lüksü olamazdı. Sadece sahne sanatlarında öne çıkanların değil; edebiyatın da sahnelere, sokaklara düştüğü bir ortamda ünlü şairlerin hayatının da kendilerine ait olup olmadığını düşündürttü bana bu kitap. Dedikodu da şiirin ve şairin hayatına dâhil mi?

Son yirmi yıldır Türk şiirinde çok sayıda şair ortaya çıktığı için dergiler çoğaldı, buna paralel şiir yıllıkları (Mehmet H. Doğan, Veysel Çolak, Bâki Asiltürk’ün devamlılık gösteren eserleri başta olmak kaydıyla) ortaya çıktı, dergileri izleyemeyenler için ‘özet’ bir hâfıza. Bazı dikkate değer antolojiler de yayımlandı; insan bütün bu ‘özetleyen’ birikime bakmadan ‘ben bu işleri orda bıraktım’ der mi? Diyebilir elbet. Peki bu durum, şiirin doğasıyla ne derece uyuşur? Doksanların sonunda Dağlarca’ya “genç şairleri izliyor musunuz?” diye sorduklarında ‘Ülkü Tamer’i söylüyordu. Dağlarca 1914 doğumluydu, bu bir ölçüde anlaşılır. Belge’nin kitabında ‘yaşayan/hayatta olan’ bir tek Ülkü Tamer var. Ülkü Tamer’e dair yazılanlar -şairin hak ettiği gibi- bir titizlik, dikkat taşıyor. Şair aramızda olmasa da şiir, ‘yaşayan’ bir şeydir. Yunus’un, Pir Sultan’ın, Nâzım’ın yaşamadığını kim söyleyebilir.

“Can Yücel” başlığı altında yazılanlardan birkaç cümle okuyalım: “1977 yazında John Berger eşi Beverly ile İstanbul’a gelmişti. Burada geçirdiği sürenin bir kısmında bizim evde kaldılar.” Bu cümleyi öğrencilere verip ‘ne anlatıyor?’ diye sorsak muhtemelen şöyle cümleler kabaracak: “Jonh Berger’in bir eşi var; adı: Beverly.”; “Berger, İstanbul’a ilk kez mi geldi anlaşılmıyor ama Murat Belge’nin evinde ‘bir süre’ kalmış.”; “J. Berger ve eşi bir müddet İstanbul’da kalmış”; “İstanbul’a gelen J. Berger ve eşi İstanbul’daki zamanlarının bir kısmını Murat Belge’lerde geçirmiş.”. Belge’nin bu kitabı, hemen her sayfasından alıntı yapılıp üzerinde tartışma açılabilecek bir kitap. Belki ‘anı’ bölümlerini ayırıp Mina Urgan gibi -‘anıları’nın çok satmasından rahatsız olduğunu anımsıyorum- ustalıkla tanzim edip kaleme alabilseydi çok özgün bir eser çıkabilirdi ortaya; fakat bir anı kitabı değil söz konusu ettiğimiz; anılarla tahkim edilmiş ve merak duygusunu diri tutan deneme kitabı diyebiliriz. Böyle bir kitabı bütün tanıklığına, birikimine rağmen Cevat Çapan’dan bekleyemeyeceğimize göre, ‘merkez’den birinin bu boşluğu doldurması, edebiyatın ‘keyif veren’ cephesine yaslanıp bütün sözlü tarih bilgisini ortaya koyması gerekiyordu! “Gene de bir gün oturup böyle bir kitap yazacağım aklıma gelmezdi. Roman alanında çalışmaya karar verirken beni bu karara yönlendiren etkenlerden biri topluma duyduğum ilgiydi. Toplumun tarihine, siyasetine ilgi duyuyordum. Her zaman bunların edebiyat incelemesini de mutlaka hesaba katması gereken alanlar olduğunu düşünmüşümdür.” (Önsöz’den)

Şiirimize yön vermiş, bırakın doğdukları evlerde okuyabilecekleri birkaç kitaba tesadüf etmelerini, bir kısmı sürgüne zorlanmış, bir kısmı hayat boyunca kiracı olmuş ve hemen hepsi yaralandığı aşkı kutsal bir kitap gibi göğsünde saklamış insanlara mı yoksa bu insanların hayatını merak edenlere (okur) mi ‘arkadaşça’ yaklaşmak gerekirdi? Bu sorunun cevabını ciddi okurlar bulacaktır. Kitapta yer alan, yaşayan tek şairin, Ülkü Tamer’in bir şiiriyle bitirelim.

konuşma
Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Zübük: Romanı, filmi, gerçeği…

“Zübük” denilince akla ne geliyor? Ya da nasıl bir silüet beliriyor hafızanızda?

Bende çok uzun yıllardır Kemal Sunal’ın şişinerek güldüğü hali geliyor. 1961 tarihli romanın Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan senaryosunu Kartal Tibet’in yönettiği aynı adlı filmde Zübük’ü canlandıran Kemal Sunal’ın gülüşü…

Çocukluğumda ve özel televizyon kanallarının patlama yaptığı dönemde –hani her akşam yayında olan bütün kanallarda Kemal Sunal’ın oynadığı bir film gösterilirdi– eğlenerek izlediğim bir yapımdı. Film hakkındaki olumlu düşüncelerim birkaç ay önce ilk kez romanı okuyunca tamamen değişti.

Romanı okurken fark ettiğim, eserin zamansızlığı, yani yazıldığı dönemin ötesinde anlattığı hikâyenin her zaman geçerli oluşu ve sosyolojik derinliği oldu. Anadolu’nun doğusunda bir kasabada geçen roman bize ilçe ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atanmış birinin gözünden anlatılıyor.

Öğretmenin kasaba hakkında edindiği ilk izlenim, üzerine ölü toprağı serpilmiş hali ve bununla bütünleşen, belki de o halin nedeni olan yoksulluğu. Kasabayı öğretmen ile birlikte tanırken yerli halkın olayları anlama ve aktarma biçimini görüyoruz: En ufak bir hadiseyi bile abartarak mitleştiren, hoşa gidecek bir kılığa sokan kasabalının, elindeki tek eğlence bu olduğu için dilbaz hale geldiğini, yaşadıkları gerçekliğin üstesinden bu şekilde geldiklerini görüyoruz.

Öğretmenin izlenimleri, bir dostuna yazdığı mektuplar aracılığıyla –belki de doğrudan bize yazılan– iletiliyor. İlk mektup, yaklaşık 115 sayfa sonra karşımıza çıkıyor. Oraya kadar kasabalının doğrudan anlatımlarını dinliyoruz. Daha ilk andan itibaren kasabalı adeta şeytandan bahsedercesine “İbraam Zübükzâde” diye birinin türlü madrabazlıklarını anlatıyor. Her anlatıcı kendi yaşadığı “kandırılma” hikâyesini anlatırken biz de Zübükzade’nin ne menem biri olduğunu iyice idrak ediyoruz.

Zübük, aslında Türkçede olmayan bir kelime. Zübükzade de zaten kasabalı değil, “kökü dışarıda”, göçmen bir ailenin oğlu. İsimse ona babasından yadigâr; çünkü kasabalı “Zübüklüğü” ilkin İbraam Zübükzâde’nin babasından görüyor. Zeybekzâde Kara Yusuf Efe, kasabaya geldiğinde hal ve tavırlarıyla hemen herkesin dikkatini çeken fakat kimsenin konuşmaya cesaret edemediği biri.

Bir süre sonra kendi ağzıyla namını öyle bir anlatır ki, kasabanın ileri gelenleri onun adına davetler düzenler; kasabada, Ermenilerden kalma en güzel ev ona verilir; akşamları bütün kasaba Efe’nin anlattığı öyküleri huşu içerisinde dinler; kasabalı Efe’nin her ihtiyacını giderir; Efe bir yıla kalmadan yörenin en zengini olur çıkar.

Fakat her şey yolunda giderken Efe kendini ele verir: Dağları titreten, anlattığı bin bir hikâyede yiğitliğiyle övünen Efe, çarşafa bürünüp kadınlar hamamına girer. Erkek olduğu anlaşılınca da hamamcının sıska oğlu bunu kasaba meydanına kadar kovalar, tekmeler. Meydanda çarşafı açılınca Efe’yi görenler onu tükürüğe boğar, içlerinden biri de şöyle der:

Ulan namussuz, sen Zeybekzâde değil, Zübükzâdesin. Zeybeği de rezil ettin alçak Zübük!
O günden sonra, Zübük aşağı Zübük yukarı her gittiği yerde aşağılanır. İbraam Zübükzâde’nin Zübüklüğü buradan gelir.

Peki, nedir bu Zübüklük? Kitabın tanıtımında kullanılan tarif şu: “Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.”

Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünü getiriyor akla bu tanım. Ya da “günah keçisi” kavramını. Veya “sütten çıkmış ak kaşık” olma halini. Çeşitlemeleri, çağrışımları çoğaltabiliriz.
Zübük’ten dert yanan bütün kasabalılar, aslında Zübük’ten medet uman ya da kendi çıkarlarına avantajlı bir durum elde etmek isteyen insanlar. Zübük, insanlardaki bu “zayıflığı” görünce oraya oynayan, onlara duymak istediği sözleri söyleyen ve isteklerini gerçekleştirme vaadiyle onların kanına giren biri aslında. İnsanları buna iten sebepse “düzenin” öyle kurulması.

Nesin’in romanı kaleme aldığı ve ilk yayımlandığı yıllar, Demokrat Parti iktidarında hızla “demokratikleşen” bir Türkiye’nin olduğu zamanlar. Romanın politik eleştirisi sadece demokrasiye doğru koşar adım ilerlenen bu yılların değil, Cumhuriyetin de tesis edemediği bir yapının eleştirisi. Kısacası, Türkiye’deki siyasi sistemin ta en başından yozlaşmış olduğunu söylemesi. Eserin en kolay algılanan ve güncel takibini sağlayan bu katmanı, ileride de göreceğimiz gibi filmleştirilirken dikkate alınan tek katman.

Halbuki roman, bu yozlaşmanın insanı nasıl yozlaştırdığını, ülkenin nasıl bir kısır döngüye hapsolduğunu, insanların sürekli aynı davranışı sergileyerek her defasında nasıl farklı sonuçları beklediğini gösteren, bunlara ek olarak Türkiyeli aydınların kendi memleketlerine ne ölçüde “turist” kaldığından karikatürleştirilmiş “saf Anadolu” insanı tahlilinde birçok katmanı içinde barındırıyor.

Ve tam da eleştirdiği aydın bakış açısıyla roman, filmleştiriliyor. Romanda bahsedilen o geniş Zübüklük tanımına uygun bir şekilde, romanın bu şekilde sinemaya uyarlanması tam anlamıyla bir “Zübüklük” oluyor!

Film, romanın içerdiği politik söylemi güncelleyerek siyasi taşlama yapıyormuş gibi görünen bir kaba güldürü aslında. 1980 yılında çekimine başlanan ve 1981 yılında gösterime giren film Zübük’ü, yolunu bulan bir siyasetçi olarak hayata geçiriyor. Uyarlama olduğu için romana sadık kalmak zorunda değil elbette; ancak bağlamından koparıp romandan bire bir aldığı sahneleri üzerine fazlaca düşünülmeden yazılmış bir hikâye içerisine katan film, “Zübük ve maceraları” tadında, skeç tarzı ilerleyen öykü yapısıyla ve olayları nedensel olarak ele almayan biçimiyle romanı okumadan film üzerinden eser hakkında fikir sahibi olan herkeste onulmayacak zihinsel yaralar açıyor.

Memleketin karakteristiği olan sorgulamadan yaşama halini, anlatılana kanmayı çok iyi analiz eden romanın anlattığı bu durum, filmi izleyip de Aziz Nesin’in eseri hakkında fikir sahibi olan insanlarda bir kez daha vücut buluyor. Üstelik artık filmin internette bulunan ikişer dakikalık video parçaları üzerinden ediniliyor bu fikir. Ekşisözlük’e girilen onlarca “entry”nin bu video parçalarındaki olayları dönüp dönüp anlatmasından da görülebileceği gibi, “kolayı seçmek kolaycılığına düşmeyi” eleştiren romanın ruhuna kibrit suyu döküyor.

Günümüzde yaşadığımız; görüp ses çıkarmama hali, benim işim olsun da gerisi mühim değil bakışı, benzerini, dolayısıyla kendini eleştirememe zayıflığı, gücün ve güçlü gibi görünenin peşine takılma çıkarcılığına romanda ve maalesef yaşamımızda çokça rastlarken; filmde bu durumlara ya hiç ya da içi boşaltılmış, derinliksiz bir karikatüre dönüşmüş şekliyle rastlıyoruz.
Ve en çok konuşulan, dikkate alınan, bilinen de –içinde bulunduğumuz bu “görsel” çağda– film oluyor…

Boşluk: Kadının savaştaki yeri

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, derler. Savaş karşıtları için dosdoğru bir söz bu. Ama savaştan geçinenler açısından mutlaka bir kaybeden bulunmalıdır. Her savaş, önce askerî sonra siyasi ölçütler kullanılarak kazanç-kayıp terazisinde tartılır. Kim daha çok asker kaybetmiş, kimin toprağından daha çok gitmiş, kim hak ve çıkarlarını daha çok yitirmişse, savaşta o taraf yenilmiş kabul edilir! Bu soğuk ölçülerle yapılan değerlendirmede insan yoktur. Sayılar, anlaşma maddeleri ve söylevler vardır; ama savaş boyunca çektikleri yokluklarla, acılarla, canından kanından kayıplarıyla insan yoktur… Çünkü hangi taraf kazanırsa kazansın, kaybeden insandır. Ve ondan söz etmek, savaşı kutsayanların “yüce” amaçlarını örten perdeyi birazcık olsun açar…

Ama onları da savaşın ayrılmaz bir parçası haline getirmek gerektiği zaman ortaya salınan propaganda silahı, bir kez daha perdeleri çeker! Ve hep kaybedenlerin bir kez de savaşın cephe gerisinde kaybetmelerine yol açar. Hep kaybedenler, daha çok kaybedenler ise daima ve en önce kadınlardır!

Cephede canlarını verenler, savaşın görünen yüzünde yer alırlar. Bu görünüş, cephe gerisinde kalanları,“yaşayabildikleri” için daha şanslı gösterir ve onların acılarını gizler.

Peki kimdir cephe gerisindekiler? Kadınlar, çocuklar, hastalar ve -savaş koşullarında eğer mümkünse- savaşmayı reddedip kalanlar. Çocuklar ve hastaların bakıma muhtaç olduklarını düşünürsek gidenlerin boşluğunu doldurmak genellikle kadınların görevi olmuş. Kendi üzerlerine yapışan görevleri yapmaya devam edip, ayrıca gidenlerin eksik bıraktığı yerleri doldurmaya çalışıp, aynı zamanda aklına mukayyet olup yaşamaya çalışan kadınlar…

Cephelerde ölen milyonlarca insanı zaten biliyoruz… Cephe gerisindeki insanların yaşadığı en büyük trajedilerden biri şüphesiz İkinci Dünya Savaşı dönemi. Hepsi, hayatın olağan akışı içinde yapılan işlerin, savaş içinde de yapılması elbette yaşamsal bir zorunluluk. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırınında ekmek pişirmeyi bırakıp cepheye giden fırıncının yerine kim ekmek pişirdi dersiniz? Ya eline posta çantası yerine tüfek alıp savaşmaya giden postacının yerine kim dağıtmış olabilir mektupları? Ya fabrika tezgâhlarında boşalan yerleri kim doldurmuştur?

Savaşın kadınlara açtığı yer!
Savaşın sadece cephede silahla yapılmadığını diğer savaş deneyimlerinden sonra öğrenenler, savaşı kazanmada içerideki cephenin yani “ev cephesi”nin önemini de kavramış. Kavramış ki İkinci Dünya Savaşı sırasında bilhassa bu cepheye yönelen adımlar atmışlar.Barut ve kan kokusundan nispeten uzak olan bu cephede en önde kadınlar savaşa dâhil edilmiş.

Durumu harika özetleyen bir afiş var. Cepheye giden erkeğin yerine onun tulumunu giyip fabrikaya gitmeye hazırlanan kadın görülüyor. Erkeğin evden çıkmasıyla, kadının erkeğin iş önlüğünü giymesi aynı anda oluyor. Afişin gizli mesajı, ikisinin de pür neşe, güler yüzle çizilmiş olmalarında. Sanki olağan bir işbölümü yapıyorlar ve bundan mutluluk duyuyorlar gibi…

Kadınları cepheye çağıran, ordunun sana ihtiyacı var diyen propaganda afişlerinin yanı sıra evde kalmak zorunda olanlara, ya da dışarıdaki işini bitirip ek olarak evdeki işlerini yapmak zorunda olan kadınlara da bir dizi görev biçmeyi ihmal etmemişler. Kadına daha az ekmek yemesi/yedirmesi gerektiğini söyleyen afiş bunun en canlı örneği. Zaferin mutfaktan geçtiğini, daha hızlı bir enerji kaynağı ve daha ucuz olduğu için daha çok patates yemesi gerektiğini ve hatta bu sebzeleri de kendisinin yetiştirmesi gerektiğini söyleyen afişler var. Açlık, kıtlık, yokluk ve yoksulluk hep metanetle karşılanması gereken bir kadın hali oluveriyor.

Bunlardan hiçbirini yapamayanlar için de bir rol düşünülmüş. Sosyal, gönüllülük temelli aktivitelere katılmak, destek vermek… Ambulans sürücülüğü yapmak, gönüllü çorba dağıtımında görev almak gibi…

Cepheye giden erkeklerin boşalttığı yeri doldurmak için kadınları görevlendirmek, tüm dünya savaşlarının gerçeği. İşte tam da bu gerçeği dile getirmek üzere, Londra’da 2005 yılında bir anıt yapılmış. Anıt, bir yanıyla büyük bir incelik, Londra’nın en işlek bölgelerinden Westminster’da gözlerden kaçamayacak bir yerde duruyor. Savaş sırasından erkeklerin boşluğunu doldurarak iş başına geçen kadınları, o dönem kadınların çalıştırıldıkları işlerin kostümleriyle simgelemiş sanatçı. Kostümlerin içinde kadın yok. Evlerinden, yurtlarından, eşlerinden, ailelerinden edilen kadınları, içleri boşalmış üniformalar içinde hayalimizde canlandırabiliyoruz sadece… Şimdi yoklar. Bu simsiyah anıt, hem ağır bir keder yüklüyor izleyene, hem de savaş içindeki kadınlar için saygı duruşuna çağırıyor. Ama, içi boş üniformaların çağrıştırdığı soru ortada kalıyor.

Savaştan sonra erkekler evlerine dönünce kadınların çalışma yaşamı ne oldu dersiniz? Sanatçı burada talihsiz bir açıklama yapıyor. Diyor ki; “Bu çalışmayı yaparken eski zamanlarda çekilen bir vestiyer fotoğrafından etkilendim. Kadınların savaş sonrası normal yaşantılarına dönmeleriyle ilgilendim.”

Sorun, sanatçının ilgilenmeyi kestiği yerde başlıyor aslında. Bir boşluğu doldursunlar diye göreve çağrılan kadınlar, başka bir boşluğun içine terk edildiler. Sınıflı toplumların başlangıcından bugüne, kadınların mekânı ve kimliği, büyük bir boşluk olarak tanımlandı ve ancak yokluklarında, soyut birer imgeye dönüştüklerinde saygıya değer görüldüler. Gerçek varlıklarıyla değil, girip çıktıkları kılıklarla tanımlandılar ve işleri bitince kendi boşluklarına geri gönderildiler. Geri dönmeyi reddedenler olmadı mı dersiniz? Bunun için direnç gösterenler? İşte hâlâ onların mücadele deneyimlerinin pratiğini yaşayıp yine onların dirençleriyle umut dolabilmek de bizim payımıza düştü.

Savaşın açığa çıkardığı şey, ezeli baskının ezeli biçimlerinden sadece biri. Tıpkı kendi evlerinde sabah akşam demeden didinen milyonlarca kadın gibi, savaşın cephe gerisi yükünü omuzlayan kadınların birçoğu da, erkekler evlerine dönünce, yorgun argın, ama anaç bir gururla, sessizce odalarına çekildiler. Kara anıttaki üniformalar, kadınların tam kurtuluşu gerçekleşene kadar boşluğa atılmış kadın ruhlarını simgelemeye devam edecek.

AKM’yi yıkmanın Mana’sı ne?

Markiz Adaları’nda bir kabile üyesi kişisel yürekliliği sayesinde savaşta reis olabilirdi. Savaşçı’nın öldürdüğü kişilerin Mana’sını bedeninde topladığına inanılırdı. Vuruşmada galip gelen öldürdüğü düşmanının adını alırdı. Bu, düşmanının gücünün artık onun olduğunun göstergesiydi. Düşmanının Mana’sını doğrudan ele geçirebilmek için onun etinden yerdi…

Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci’nde Handy’nin Polinezya dini üzerine yazdığı bu kitaptan alıntıladığı hikayedeki ana fikrin, ‘ölüye üstün olma hissi’ olduğunu söylüyor. İnsanın belki kendisine bile açıklamaktan kaçındığı, derinlerde bir yerlerde sakladığı o zafer duygusu.

Meselenin can alıcı noktasını yine onun ağzından dinleyelim:

“Ölen ister onunla karşılaşanın eliyle yaşamı son bulmuş bir düşman, ister yitirilmiş bir dost olsun, her şey sanki hayatta kalanın karşısına çıkan ölümü, bir başkası kendi üstüne çekmiş gibi bir görünüm oluşturmaktadır. Hızla egemen olan duygu bu duygudur. Başlangıçtaki dehşet, bir doyuma ulaşma duygusuyla karışır. Henüz her şeyi yapabilecek olan ayakta duran insan, dimdik ayakta oluşunun bilincine hiçbir zaman bu kadar varmamıştır. Kanatları olsa, şu anda uçup gitmeyi düşünmeyecektir. Bu olgu o denli korkunçtur ve o denli apaçık ortadadır ki akla gelebilecek her türlü çareye başvurularak gizli tutulur.”

Canetti güç ve iktidarın ne olduğunu ve nelere yol açtığını anlamayı istediğimiz takdirde, gerek gücün gerekse büyüklüğün özünde yatan bu evreyi yani ‘ölümden zafer devşirme’ meselesini korkusuz ve acımasız biçimde göz önünde bulundurmanın, karşımıza bir zorunluluk olarak çıktığını söylüyor.

Ezcümle, ölen kendi olmadığı takdirde ölümler –ölen kim olursa olsun fark etmez– ister yandaşı ister düşmanı, çeşmenin başındakinin gücüne yazıyor. Yakın geçmişte olanları, şu an olmakta olanları ve yarın olacak olanları bu anlamda okumlamak zihin açıcı bir faaliyet olabilir. Tabi bu kendi hayatlarını bu derece kutsallaştıranların başkalarının ölümlerine nasıl ve neden bu kadar koşar adım gittiklerini de anlatıyor.

Peki yaralıyı, AKM’yi iyi etmek yerine, etinden her yıl birer parça koparıp akbabalar gibi tepesinde dönenerek yavaş yavaş ölmesini beklemekten umulan murat ne idi?

‘Atatürk’ mü, ‘Kültür’ mü, ‘Merkez’ mi yoksa hepsinden biraz biraz ya da hepsinden hepsi hepsi mi? Bir taşla hepsinin Mana’sını bünyeye katmak mümkün mü?

Meseleyi biraz daha oturtmak adına bir hikâye de 14. yüzyılın Delhi’sinden gelsin o vakit. Delhi Sultanı Muhammed Tuğlak, sürekli olarak geceleri kabul salonunun duvarları üzerinden atılan mektuplar bulur. Bu mektupların tam içeriği bilinmemekle birlikte sövgü ve hakaretlerle dolu olduğu söylenmektedir. Bunun üzerine Sultan, çığırtkanı aracılığıyla, üç gün içinde kentte tek insan kalmaması gerektiğini ilan eder. Çoğunluk buyruğa uysa da birkaç kişi evlerinde saklanır. Sultan kenti taratıp kalanları arattırır. Köleleri, sokakta biri topal, biri de kör iki adam bulurlar ve Sultan’ın önüne çıkarırlar. Sultan, topalın bir mancınığa konup fırlatılması, körün de Delhi’den yeni kent Daulabad’a kadar yerde sürüklenerek götürülmesi talimatını verir. O çağda bu iki kent arası yolculuk 40 gün sürmektedir. Kör adamın yol boyunca her parçası bir yerde kalır ve Daulabad’a yalnızca bir bacağı varır. Bu olay üzerine herkes varını yoğunu bırakıp Delhi’den kaçar ve kent bomboş kalır. Yıkım öyle boyutlardadır ki kentin yapılarında saraylarında ya da yöre kentlerinde bir kedi, bir köpek bile kalmaz. Bir gece sarayının damına çıkan Sultan hiçbir ateşin dumanın ve ışığın görülmediği Delhi’ye baktıktan sonra şöyle der: Şimdi artık içim rahat ve öfkem biraz yatıştı.

AKM’nin yıkılması Mana’sı, bir Sultan’ın kendi damına çıkıp öfkesini biraz olsun yatıştırma çabasıdır.

‘2013 Haziran’, Erdoğan’ın avlusuna düşen ve her satırı hâlâ aklında olan kocaman bir mektuptur.

Öfke Gezi’dir, oradaki 16 günlük büyük yenilgidir. Öfke, belki de bütün ‘kahramanlıklar’a rağmen –hay aksi– bir türlü geçilemeyen, yanından geçilemeyeceği anlaşılan Atatürk’tür, Belki de maddi-manevi tüm imkanların seferberliğine rağmen yeteri derecede, tatminkar dönüşler alınamayan ‘yerli ve milli kültür’dür. Bunca güce karşılık şehrin ‘merkez’ine hakim olamama hissidir.

O yüzden nihai amaç Taksim’i kendine göre yeniden inşa etmektir, ama her şeyden ve hepsinden önce kendi iktidarı olmayanı, kendine göre olmayanı yok etmektir. Sonrası barok olmuş, kürek olmuş çok da mühim değildir. 15 yıllık hükmetmesinin 10 yılını AKM’yi boş bırakarak geçiren bir iktidarın adamakıllı kültürel bir endişesi olduğundan bahsetmek de mümkün değildir.

Hadise bir akşam Çamlıca sırtarındaki malum dama çıkıp, karşı tarafa doğru: “Taksim benim” diyerek bağırma isteğidir. O kadar. Belki bu kendi haleti ruhiyesi içinde anlaşılabilir de bir istektir. Tarih bunun haklı, en azından doğal bir istek olduğunu gösteriyor. Hep böyle olmuş, oluyor…

İşin bize kalan yanını değerlendirmek istersek karşımıza ne çıkıyor peki?

Fernando Savater, ‘Gençlerle Politika Üzerine’ isimli kitabında şöyle diyor:

“Geçerli saydığımız nedenlerden ötürü boyun eğdiğimiz zaman toplumsalız, ama boyun eğmediğimiz, bize daha önemli görünen başka nedenlerden ötürü başkaldırdığımız zaman da toplumsalız… Çünkü politika, boyun eğme nedenleriyle başkaldırma nedenlerinin bütününden başka bir şey değildir. Böylece dönüp dolaşıp başlangıçtaki soruya geliyorum: Politika neyle uğraşır? Kime boyun eğmeliyiz, nerede boyun eğmeliyiz? Ne zamana dek ve ne niçin boyun eğmeyi sürdürmeliyiz. Doğal olarak da, ne zaman, nasıl, niçin başkaldırmalıyız?”

Bana kalırsa bu sorunun muhatabı artık daha çok yüzde 51’lik AKP seçmeni. Geri kalanın cevabı zaten belli. Zamanı onlar belirleyecek gibi gözüküyor. Canetti’nin ‘son aldanan’ olmamaları için onlara da bir tüyosu var aslında: “… Çünkü gerçek anlamda iktidar sahibinin asıl amacı hem tuhaf hem de inanılması güç bir amaçtır, o tek insan olmak ister. Kimse onun ardına kalmasın diye herkesten çok yaşamak ister…”

İlerisi de çok heyecanlı ama kitabın tamamını da buraya yazmış olmayalım. Velhasıl kelam, tek adamın yanında muhaliflere yer olmadığı gibi nihayetinde yandaşlara da yer yoktur!

Geniş zamanın damına çıkılıp bakıldığındaysa sonuç çoktan bellidir aslında: Tarihin bize ne haykırdığı çok bellidir.

Robotların bile baskı gördüğü hükümranlıklar yıkılmaya mahkûmdur. Mevzu geride kalan yıkımdır. O yüzden tüm içtenliğimle oturduğum odadan söylüyorum ki: Keşke AKM’den önce AKP yıkılsaydı da tiyatromuz bize kalsaydı, ama olmadı… Zira olayın yüzümüze yakınlığı nedeniyle hissedilen sıcaklık biraz fazla, ama bu ülke ‘arının vızıltısı’nın eksikliğini/etkisini bugün ne kadar hissediyorsa, yarın bir ampulün yanmayışını da ancak o kadar hatırlayacaktır. Esas olan halktır, halklardır…

Hadi buraya kadar geldik madem filmin sonunu da (spoiler verme riskini de göze alarak) ömrü, savaşlarla, öldürmekle geçmiş Napolyon Bonapart söylesin: “En çok neyi takdir ediyorum biliyor musun Fontanes? Gücün bir şeyi korumaya güç yetiremeyişini. Dünyada iki güçten başka güç yoktur: Kılıç ve ruh. Uzun erimde kılıç her zaman ruha yenik düşer…”

Haberi alınca hemen vedalaşmaya İstiklal’e koştum… Aziz Nesin sahnesine son kez inmek için AKM’nin yanındaki otoparkı geçtim ama girişte çapraz nöbette bir polis memuru: ‘Burası artık bir yere çıkmıyor’ dedi. Geri dönüp Gezi’ye komşu bir banka oturup yorgun binayı uzun uzun seyrettim. Hatıralarımızı anımsadım. İş çıkışı hızlıca bir şeyler yiyip oyunlara yetişmelerimizi düşündüm, kahkahalarımızı duydum. Mutluluğumuzu duyumsadım. Yeraltından Notlar’a, Bahar Noktası’na, Ful Yaprakları’na, Çayhane’ye, Yangın Duası’na ve diğerlerine teşekkürler. İki yangın ve onca badire atlattın ama öyle görünüyor ki bunu atlatamadın/atlatamayacaksın. Ruhun şad olsun AKM.

 

Kaynaklar:

Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci,

Fernando Savater Gençlerle Politika Üzerine

 

Faşizm bir anda gelmez: Babylon Berlin!

20. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden birisi olan Hans Fallada’nın yakın zamanda Ahmet Arpad çevirisiyle Everest Yayınları tarafından basılan “Küçük Adam Ne Oldu Sana” isimli romanı, Nazi iktidarı öncesi Almanya’sının mikro bir görüntüsünü verir.

1930’ların başında hayata tutunmaya çalışan milyonlarca ‘küçük adam’dan birisi olan Johannes Pinneberg ve ‘kuzucuğu’ Emma’nın ayakta kalma mücadelesine götürür okuru. Emma’nın hamile kalmasının ardından çalışmayı bırakması çiftin hayatını giderek zorlaştırır. Pinneberg, bir yandan ailesini geçindirmek için var gücüyle çalışırken, diğer yandan da azgın bir rekabet, birbirinin kuyusunu kazan iş arkadaşları, acımasız ev sahipleri, gözü paradan başka bir şey görmediği için kendisinden bile oda kirası isteyen annesi ve çürümeye yüz tutmuş bir toplumun içinde bulur kendisini. Johannes ve Emma bütün bu çevre içerisinde onurlarıyla ayakta kalmaya çalıştıkça daha da yoksullaşır, yalnızlaşırlar. Çürüme Alman toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, parçası olmayan herkes için hayat çekilmez bir hal alır.

“Küçük Adam Ne Oldu Sana?”nın aksine geçen yıl sonbaharda yayımlanmaya başlayan “Babylon Berlin” adlı dizi, herkesin bu çürümeden kendisine düşen payı aldığı ve Jahannes ile Emma’nın bir türlü cevabını veremediği “ne oldu da bu hale geldik” sorusuna cevaplar arayan bir yapım olarak dikkat çekti. “Babylon Berlin”, polisiye bir hikâyenin fonunda 1929 yılının Berlin’ine götürdüğü seyirciye yalnızca toplumsal çürümeyi değil, aynı zamanda daha Naziler o kadar güçlü değilken bile devlet aygıtının hatırı sayılır bir parçasının faşizm için hazır olduğunu da gösteriyor. Çürümenin, kaldırımda üç kuruş için insan öldüren katiller, yoksulluktan bedenini satan kadın ve erkekler, üç kuruşa insan çalıştıran patronlar ya da ekonominin çarkını döndüren mafyada bulunmadığını aynı zamanda polis, ordu, bürokrasi ve yargının fazlasıyla bunda payını aldığını, bunu bir fırsata dönüştürmenin olanaklarını kolladığını görmek mümkün dizide.

İçine düştüğümüz dünya ve insanlar

Köln’den geçici bir görev için Berlin emniyetine atanan ahlak büro dedektifi Gereon Rath içinde kimi siyasilerin de bulunduğu bazı ‘erotik’ filmler aramaktadır. Birlikte çalıştığı Bruno Wolter ile birlikte filmlerin izini sürerken önce mafya ardından da Almanya devletinin karmaşık ilişkilerine doğru bir yolculuk yapmak zorunda kalırlar. Gereon, savaşta erkek kardeşini kaybetmiş olmanın travmasını herkesten gizleyerek yaşarken, Bruno ilk başta küçük çaplı olduğunu düşündüğümüz yolsuzluklarıyla dikkat çeker. Dizi ilerledikçe Bruno’nun göründüğünden çok daha karanlık bir adam olduğunu ve Versay Anlaşması’na tepki olarak devlet içinde örgütlenen “Siyah Ordu” adlı bir girişimin parçası olduğunu öğreniriz.

Bu iki ismin dışında dizinin merkezinde yer alan Charlotte Ritter ise iki göz odada altı akrabasıyla birlikte yaşayan, yoksulluğun her türlüsünü tatmak zorunda bırakılmış genç bir kadın. Bir yandan gece kulüplerinde seks işçiliği yaparak hayatta kalmaya çalışırken, diğer yandan da emniyet müdürlüğünde sekreterlik işleri yapar. Charlotte’nin merakı ve çalışkanlığı yolunun Gereon ve Bruno ile kesişmesine vesile olur. Gereon ile Bruno’nun yolları ayrılırken o da bazı kararlar vermek zorunda kalır.

Dizi, bu üç ana karakter ve çevresindekilerle birlikte nasıl bir dünyanın içinde olduğumuzu resmediyor bir yandan. Charlotte’nin kimliğinde ülkeyi kasıp kavuran ekonomik krizin yarattığı yoksul kitleleri, onların hayata tutunmak için çabalarını ve toplumsal çürümenin vardığı boyutları görmek mümkün oluyor. Son dönemin önemli Alman sinemacılarından Tom Tykwer’in yanı sıra Henk Handloegten ve Achim von Borries’ten oluşan dizinin yaratıcıları yarattıkları hiçbir  karakteri yargılamadıkları gibi, diğer karakterlerin bunu yapmamasına da izin vermiyor. Tarihin bu noktasından bakınca ‘çürüme’ gibi algıladığımız her şeyin aslında dönemin normali olduğunu göstermekte oldukça maharetli bir dizi “Babylon Berlin”. Charlotte’nin hem seks işçiliği yapıp hem de polis olmak istemesinin kimse için anormal bir tarafı yok. Küçük çocukların para karşılığı alınıp satılmasının, sokaklarda insanların bedenlerini satmasının, tek göz odalarda dip dibe bir hayat sürmenin, kardeşin kardeşin gözünü oymasının gayet olağan, herkes tarafından kabul edilebilir olduğunu soğukkanlı bir şekilde anlatıyor dizi. Bu yüzden hiç kimse hiçbir şeye müdahale etmiyor. ‘İyi’ bir adam olduğu izlenimi veren Gereon da gördüklerini değiştirmek için çabalamıyor. Charlotte de kimseyi yargılamıyor.

Darbeciler, burjuvalar ve devrimciler

Dizinin yan hikâyesi gibi başlayan, bölümler ilerledikçe merkeze oturan ve finalde her şeyin dönüp bağlandığı bir başka damar daha var. İlk bölümde Sovyetler Birliği’ndeki Stalin iktidarına karşı örgütlenmiş bir grup Troçkist militanın Rusya’dan gelen bir treni İstanbul’a Troçki’ye gönderme çabasına tanık oluyoruz. Devrim öncesinin zenginlerinden birisinin kızı olduğunu söyleyen bir kadın Almanya’ya gelecek bir trene altın dolu bir vagon eklenmesi için bu grupla anlaşmıştır. Ancak trenin asıl yükü zehirli gazdır. Bir dizi gelişme sonucu trene polis tarafından el konulunca herkes boşa düşer. Yalnızca karşıdevrim örgütlemek için altınlara ulaşmak isteyen militanlar değil, Versay Anlaşması’nın ağır şartlarını reddeden ve alttan alta yeniden bir ordu kurmaya çalışan ordu mensupları, onlarla işbirliği yapan sermayedarlar, açgözlü mafya üyeleri de zor durumda kalır.

Gereon’un 1 Mayıs gösterilerinde polisin ateş açması sonucu silahsız iki kadının öldürülmesine tanıklık etmesiyle Alman komünistleri de hikâyenin içine dahil oluyor ucundan. Bu cinayetin önce polise sonra da yargıya taşınması sürecinde Gereon’un yaşadığı dönüşüm aslında Almanya’nın ilerleyen yıllarda yaşayacaklarının da habercisi oluyor aynı zamanda. Hukuk ilk olarak komünistler için çalışmıyor…

Trenle ilgili soruşturmanın derinleştirilmesiyle birlikte gizli bir darbe hazırlığı içinde oldukları anlaşılan üst düzey askerlerin bütün delil ve ifadelere rağmen en üst makamdan imparatorluk vekili tarafından affedilmeleri ve salıverilmeleri, mahkemeye bile çıkarılmamaları da hukukun aslında hiç işlemediğini gösteriyor!

Faşizm akacak bir yatak arıyor

“Babylon Berlin” üçüncü sezonu için kapıyı aralık bırakıp 16 bölümden mürekkep iki sezonu bittiğinde faşizmin birden bire ortaya çıkmadığını, aslında toplumun ve devletin bütün kurumlarında kendisini var ettiğini, artık sonrasının iktidarı ele geçirme meselesi olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Bu bakımdan 1933’te Nazilerin iktidara gelmesinin bir başlangıç mı yoksa sonuç mu olduğunu da tartışmaya açıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın hem kişisel trajediler açısından ağır sonuçlarını hem de toplumda yarattığı travmaları ustalıkla ortaya koyuyor. Versay Anlaşması’nın devletin bir kanadı tarafından aşağılayıcı bulunmasının, Almanya’nın ordusuz bırakılmasının kabul edilmemesinin, dışarıya karşı öfkenin içeride önce komünistlere sonra da Yahudilere yönelmesinin ve en vahimi bütün bunların toplumda sessiz bir kabul görmesinin faşizme giden yolları da döşediğini gösteriyor.

Öldürülen komünistlerin mahkemesinde Gereon’un durumu kabullenişi, Yahudi bürokrat ve siyasetçilerin hedefe konulması, ‘Alman ulusunu yüceltme’ sevdasındaki ulusalcı darbeci oluşumların sırtının devlet tarafından sıvazlanması finalde anlamını buluyor. Son bölüme kadar birkaç yerde anılmak dışında görmediğimiz, varlığı hissedilmeyen Nazilerin bir anda ortaya çıkışıyla birlikte dizi boyunca gösterilen her şey ideolojik anlamını da bulmuş oluyor.
“Babylon Berlin”, faşizmin koşullarının, faşistlerin cesaretle ortaya çıkmasından çok daha önce oluştuğunu ders verir gibi çarpıyor suratımıza.

Halil İbrahim Bahar şiirinde ‘İncelikler ve Öncelikler’

1965 Mayıs’ından 1977 Eylül’üne kadar dönemin en önemli edebiyat dergisi Soyut’u çıkaran ve pek çok genç şairin yetişmesinde katkısı olan Halil İbrahim Bahar, şiirlerini yaşarken kitaplaştırmamış. Şairin seçilmiş şiirlerinden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabının “Tuhaf ve Sıradışı” başlıklı önsözünde Özdemir İnce, “Bizim ‘Doktor’ dediğimiz Halil İbrahim Bahar, ünlü olmak, gündemde yer sahibi olmak için her türlü malzemeye sahipti: On iki yıllık (1965-1977) bir dönemde yayınlayıp yönettiği Soyut dergisini kullanarak kendisi için kurumsallaşmış bir şair algısı yaratabilir, şairler kentinin bir alanına kendi heykelini diktirebilirdi.” (s. 21) diyor. Durum böyleyken H.İ. Bahar hep geri planda kalıp, şiirine olan güveniyle olsa gerek, şiire emek vermeye devam etmiş. H.İ. Bahar için şiir bir umuttur ve yaşama sevincidir. Yaşama sevinçlerimize gözümüz gibi bakıp, dört kolla sarılmaz mıyız?

Şairimizin, yaşadığı dönemde tanınma beklentisinin olmadığı “Esintiler Uyarımlar Yansımalar (Güncel Sapmalar)” adlı yayımlanmamış güncelerindeki notlardan anlaşılıyor. “Bir ozan, hele beğenileri altüst edebilmiş, alışkanlıkları çiğnemiş geçmiş bir ozan elbette kısa bir süre içinde -hangi yaşam kısa değildir ki- anlaşılmayı, yüceltilmeyi bekleyemez çevresinden, beklememelidir. Gelecek kuşakların, yeniden kurulacak beğeni ölçülerinin değerlendireceği bir kişiliktir artık o, buna razı ve yatkın olmalıdır. Demek ona hak ettiği yer daha sonra verilecektir. Bu açıdan bakıldığında hiçbir ozanın hakkı yenmez, er geç değeri ortaya çıkacaktır onun. Mutluluğunu gününün alkışından beklememeyi öğrenmelidir her ozan.” (s. 20). Böylesi bir öngörüyle yılmadan, bütün enerjisini şiire veren, şiiri varoluş biçimi olarak belirleyen Bahar’ın şiirimizdeki yeriyle ilgili hakkının teslim edilmesi gerekmez mi artık? Bu da şiirlerinin kitap haline getirilip okuyucuya ulaştırılmasıyla mümkün olacaktı elbette. Şairimiz, ardında çok sayıda şiir ve yayına hazır kitap dosyası bırakmıştır. “Böylesi bir külliyatı yayımlamak bizim gücümüzü aşan bir yerde duruyordu. Bir ucundan yayımlamaya başlasak bile tümünün yayımlanması yıllar alacaktı. Hal böyle olunca, seçilmiş şiirlerini kitaplaştırarak işe başlamanın doğru olacağını düşündüm.” (s. 161) diyor kitabı yayıma hazırlayan Kenan Yücel.

H.İ. Bahar’ın “Esintiler Uyarımlar Yansımalar (Güncel Sapmalar)” adlı notlarında şunları söyler:

“17 Haziran 1984 Pazar
bir ozan için en büyük saçma engel
kendisinden önce yerleştirilmiş olan bir tür
şiir alışkanlığıdır
ortalama okur her ozandan bu alışkanlığa karşılık veren
şiir bekler bir bakıma haklıdır da
okurun alışkanlığını sarsıp yok edecek kimse de
ozandan başkası değildir
demek yeni bir ozanın temel işlevi
önceki şiire karşı bir anlamda şiir olmayanı
yani kendi şiirini ortaya koymak
kendi değişik sesli borazanını çalmaktır” (s. 16)

İlk yıllarında İkinci Yeni’den etkilendiği anlaşılıyor ancak yerleşmiş olan şiir alışkanlığını değiştirmeye inanmış bir şair olarak, kendi sesini bulmuş, has şiirini oturtmuştur şiir evrenine. Bu kadar özen gösteren bir şair sanırım her seferinde ilk defa şiir yazıyormuş gibi davranmış olmalı. Cemal Süreya’nın 21 Mayıs 1988’de Üvercinka’sını H.İ. Bahar için “Şiir kitabını gün gün beklediğim, yayımlanması için her şeyi yapmaya hazır olduğum, ilginç, benzersiz şair Halil İbrahim Bahar için sevgiyle.” (s. 162) diye imzalamış olduğunu görüyoruz.

Şiirinde emeğinin etkisi açıkça görülmektedir ve aklının ucuna geleni kaleminin ucuna getirip yazmadığı çok bellidir. Bireysel bunalımın baskın olmadığı şiirinde umudu, düşselliği ve imgelemi öne çıkmaktadır. İmgelerin ve dizelerin akışı kontrolü altındadır, şiirleri otomatizm yazıları değildir. Gerçeküstücü şairler gibi düzyazı şirini benimsediği söylenemez ancak kitapta “Mezmurlar” adlı böyle bir şiiri de vardır. Diğer dosyalarında düzyazı şiirlerine yer vermiş mi bilemiyoruz.

H.İ. Bahar, bazı şiirlerinde kendisine ‘İbrahim’ diye seslenirken Divan şiiri ve Halk şirindeki gibi adını son dizelerde değil de başta kullanarak yaratıcılığını gösterir. Pek çok şiirinde ben diliyle şair öznesine (kendisine), ikinci tekil kişiye, az da olsa üçüncü çoğul kişilere veya gizli özneye seslenir. Çocukluk dönemine özlemi yoktur, sadece dedesiyle ve annesiyle ilgili birkaç dizesi vardır, çok ilginç imgelerle üstelik: “galiba bu sabah durdu korkuyorum/ dedemin çenemdeki sakalı uzamaktan” (s. 25). Çocukluğundan getirdiği başka hiçbir öznesi, nesnesi veya bir uzamı yoktur.

Öznesinin imgeleminde sadece sevgilisi vardır; eşi, dostu ve ailesi yoktur; hatta vücut bulan bir sevgilisi de. Sevgilinin kadın oluşunu yüceltmeden, cinsiyetine dikkat çekmeden sevdasını anlatıyor. Bu nedenle “Kadın” sözcüğüne hiç rastlanmıyor şiirlerinde. Yoğun ve derin bir özlemle, incelikle sesleniyor. Kırmamaya, örselememeye dikkat ediyor, kavga etmiyor, sitem etmiyor; yapıcı bir ruh halinden sesleniyor.

Kendi varlığıyla barışık, yalnız olmayı değil de yalnızlığı seven, alçakgönüllü, egodan sıyrılmış bir şairle-özneyle tanışır okur H.İ. Bahar’ın şiiriyle. Elbette ki bunda yarattığı öznesinin okurda bıraktığı izlenimin payı çok fazladır. Öznesi gayet bilinçlidir, karşılıksız sevebilen, sevmeyi önceleyen, olgun bir insandır, pasif ve bıkkın değildir. Toplumun bir parçasıdır, ancak kalabalık içinde yer alma arzusu yoktur. Yazan kimliği gereği herkesten uzakta, odasına kapanıp yazarak var olan ve mutlu olmakla yetinen bir şair ve onun öznesi vardır.

Birbirinden kopuk olmayan, yaygın olan imgeleriyle doğaya yöneldiği çok açıktır. Eskilerden yeniyi yaratma çabası yoktur. Sözcüksel sapma örneği olarak “öztutku”, “özcoşku” ve “kışgil” sözcüklerini gösterebiliriz. H.İ. Bahar’ın şiiri, dalgın ya da yüzeysel okumaya imkân vermeyen, her okumada kendisini yeniden yaratan bir şiirdir. Söylemedikleri mutlaka vardır, düşüncesindeki okur gizemini merak edecektir. Şair, ömrünce yaratmanın sarsıcı sürecini yaşamışlığını şiirinde sezdirir. Gerçeküstücülerle benzer bir yanı, ironiye başvurmasıdır; ancak ilk yıllardaki şiirlerinde görülen ironik anlatım gittikçe kaybolmuştur. Dış dünyayı sezgilerle, izlenimlerle aktarırken bilinç akışı tekniğini kullanır. Bilincinde olduğu meseleleri düzenleyerek aktarması nedeniyle gerçeküstücü şairlerden ayrılır. “yumuşak bir el çeviriyor bilincimin yapraklarını / sanki tükenmez bir gizemin kapısını açıyorum” (s. 70) dizesi şiirinin amacını vurgular gibidir.

Sembolistlerin örtülü güzellik anlayışını H.İ. Bahar’ın şiirinde, simgelerde ve kapalı anlatımında bulabiliriz. Karanlık sular, gölgeler, solup dökülen nesneler, sevgilinin hiç batmayan güneşi, sis yumakları, saatlerin kararan ağırlığı, güzel düşler, aydınlık sular, puslu akşamlar sıklıkla göze çarpan sembolik unsurlardır. “kül rengi bir aydınlıkta / belki kalın bir sis örtüsü altındayız” (s. 62), “kargalar tepelerinde / ilerlerken batıya doğru upuzun bir yas ordusu” (s. 79), “güneş sağ yanda batıyor / olgun bir turaç renginde / sol yandaysa sular kararıyor” (s. 53) dizeleri örnek gösterilebilir. Ahmet Haşim, aklımızdan geçer şöyle bir.

H.İ. Bahar için şiir araç değil amaç olmuştur. Sessizlik, dilsizlik, suskunluk ve hüzün şiirinde oluşturduğu atmosferdir. İçsel monologlarla okuyucuyu, kendi iç dünyasına alır. Dizelerinde sessizliği, yalnızlığın şiirini, duyumlar, semboller ve imgelerle, anlam açıklığından kaçınarak aktarır. “sessizliği ancak sessizlik bozabilir” (s. 29), “bir kara düş havası içinde sessiz” (s. 41), “bir ağıt sessizliğinden doğdun” (s. 76), “göğsümden kalkan kuş sessiz bir çığlıktı” (s. 76), dizelerinde de görüldüğü gibi ses imgesiyle sessizliğini aktarır. H.İ. Bahar’ın şiiri, çığırtkan bir şiir değildir. İç savaşını sessiz sedasız aktarır, sessizlik öyle nesnel bir hale gelmiştir ki somutlaşmıştır neredeyse. Şiir engin bir denizdir, dalgalar da o kıyılara çarpan dizelerdir. Sevgiliyle birlikte olmak müziğe gömülmek gibidir. “bunca sessizlikte / serüveni / sessizliği arayanın / doldurması gerek bu sayfayı” (s. 94) diyerek şiirinin amacını anlatır okura.

İnceliklerden izleklere

H.İ. Bahar’ın, rutinliklere mesafesini ve huzuru en iyi biçimde şiirle yakalamış olduğunu, ele aldığı sorunlardan ve 20 Mayıs 1984’teki günlüğünden yola çıkarak anlıyoruz.

“kendi tarihim sürüyor
sürekli olarak kendime doğru çekildiğimi
tekliğe yalnızlığa ulaştığımı görüyorum
bu dış dünyadan gerçeklikten
kaçış anlamına gelmemelidir çünkü gerek öznel
gerekse nesnel açıdan gerçekliğin daha derin
daha yoğun bir algılanışı oluyor
dikkatini dağıtan küçük güncelliklerden
bir tür arınma” (s. 160)

Bunca sessizlik imgeleriyle dolu şiirinin izlek başlıklarını sesli (ünlü) harflerle kategorize etmek gibi bir sonuç ortaya çıktı. Aşk, Erotizm, Işık, İroni, Ozan, Ölüm, Uyumsuzluk ve Ülkü başlıklarıyla kısaca değinmek uygun olacaktır.

Aşk: Sevgilisinin varlığına ve şiire tutunan, acı çeken bir özne vardır karşımızda. “doğum tarihi bir şiirde kalmış / kimliğiyse bir aşk kütüğünde yazılıdır” (s. 44) diyen şairimiz için, şiir acıyı dışa vurmak için en gerekli dildir. Aşk acısıyla kendisine bile yabancılaşıyor öznemiz, aşık olursa dünyaya yeniden gelmiş gibi oluyor. “biliyorum aşk sana kanser gibi geliyor / bana da öyle elbet / peki ne yapalım geceyi” (s. 84) derken aşkı hastalık gibi gören sevgilisine ten doyumunu soruyor. “yapacaklarım değişmez / ölümsüz bir aşkın ölümüyle” (s. 105) diyen öznemiz için hayat yeniden başlar ve biten aşkının ardından umutsuz değildir. Aşkın gerçeküstü mü yoksa gerçekdışı mı olduğunu sorguluyor. “Gerçeküstücü peygamberleri aşmakta kullanıyorum senin kara uzun saçlarını ey gerçekçilerin tek sevgilisi çıplak meşe ormanı” (s. 30) dizesinde de görüldüğü gibi sevgilisini meşe ormanı ile sembolleştirir. Kendisi de tek bir ağaçtır, ormana ait olmak isteyen.
Erotizm: Sevgilisinin bedenini mayınlanmış bir toprak gibi gören özneyle sevgilisiyle arasındaki güçlü bağ ‘gizli suyolu’dur. “saçlarının kumralından / sürekli ırmaklar boşalıyor” (s. 52) dizesindeki gibi kapalı erotizmin etkisiyle, imgelerin çağrışımı zenginleşir ve okura şiiri okuma hazzı verir. Kopan sevgilileri kuruyan ağaçlarla sembolize eder. “ormanın karanlığı aşklarla / ezberimdeydi bütün yollar” (s. 61), “sonsuzluğa bindirmiş gelen yağmuru / ortasından yıldırım salan bir bardağa doldurur” (s. 66). Denizdeki dalgaların ve gelgitlerin devinimiyle, sallanan ağaçlarla, şimşekle ve yıldırımla sezdirir erotizmi. Öznemiz sevgilisinden uzaksa, kendisini, denizin kıyıya attığı boş bir deniz kabuğu gibi hissediyor.

Işık: Geceyle özdeşim kurduğuna göre yalnızlık da vardır öznemizin ruhunda. Kalbindeki sıkıntısı hep gölge gibi peşindedir. “kalbim sıkıntım” diye hitap eder sevgiliye, gözünde aşkın ışığı varsa görür dünyayı. Ormanın karanlığına benzettiği, yollarını ezbere bildiği, ışıksız görebildiği tek yer sevgilinin bedenidir. Kaygılıyken karadır her yer, tasası karartır dünyasını. Işığı ve belirsizliği genelde beyaz renkle, puslu havayla, sisle anlatır. Sevgililerin bedeninin imgesi olan ağaçlar karaltı halindedir. Bedensel varlığını gölgesiz olarak kabul eden öznenin, karanlıkta yalnızlığı depreşince tek yoldaşı şiirdir. Kara; varlıksal anlamsızlığın ve içinde bulunduğu boşluğun rengidir.

İroni: Düşüş adlı şiiri intihar izleğiyle yazılmış ironik bir şiirdir. “düşüyorum yıllarca tünediğim / tepesinde bir ağacın / tetikte gözetlenmiş bir yaban kuşu gibi / bilmiyorum franz kafka ne diyecek buna” (s. 32) dizeleri çok anlamlı ve ironiktir. “Halat” şiirini -kitapta belirtilen tarihten- kırk bir yaşında yazdığı anlaşılıyor. Böylesine genç olduğu bir dönemini zindan olarak niteler. İronik dille yazdığı şiirleri tekrar tekrar okunulası şiirlerdir ve imgeleri de ironiktir. “sıkıntımın atı öldü gülmekten / usumda tam takır kaldı kemikleri.” (s. 26). Varoluşu peygamber olan öznenin şiirinde, hem toplumsal olaylara vurgu hem de mizah yapar. “ben gırgırın ve mangırın / en yakışıklı / peygamberiyim / gölgem benden uzundur / kutsarım hepinizi / amin” (s. 35). Değindiği sorun ne kadar ağırsa o kadar mizaha başvurmuş bu şiirlerinde. Bazı başlık adları da ironiktir, özgündür: Sa, Da, Miydim, Kışgil.

Ozan: Bulduğu eski bir şiiriyle sohbet edişi bile yalnızlığına iyi gelen özne, imgeleminde şiirle yaşar. Yalnızlığının ödülü olan şiirle, sonsuzluğu yakalayıp acılardan uzaklaşmak ister. Doğayı en güzel şiir olarak kabul etmesi imgelerinden ve sembollerinden bellidir. “Ben yazmasam da doğanın şiiri yeterlidir” (s. 56). “Şiirsiz bir geziye çıkmamız bağışlansın denize doğru” (s. 66). Ruhunu doyurmak için şiir ve aşk, tenini doyurmak için sevgilisine kavuşması gerektiğini sezdirir. “Ben ozanım / bir karşı duruş” (s. 89) dizesiyle ozanlık görevini, “duyarlığın durma / baş kaldır” (s. 94) diyerek de sorumluluğunu vurgular. Şiirin deniz kadar yatıştırıcı etkisini, sonsuzluğunu, alıp uzaklara götürmesini vurgular. Dilin gizemine, harflerden kitaba olan yolculuğuna, iki harfin (e, v) koskoca bir evi küçük bir kâğıda sığdırmasına hayranlık duyar. Son yıllarda yazdığı şiirlerde göstergebilimsel sözcüklerle imgeler yarattığı görülür.
Ölüm: Sözün gücünün ölüler üzerinde bile etkili olduğunu söyler, yazarak da ölüme karşı koyabilir insan. Yaşam kaynağının sevgi olduğuna inanır. İlk öpüşmenin tadını ölüme benzetir. Sevişmeler sessizdir ve zevkten ölmenin ta kendisidir. Dante’den, sevgilisiyle kendisine bir intiharname göndermesini isterken, Cehennem ve Araf yolculuğunda Dante’ye eşlik etseydi, ikinci çember olan şehvetteki fırtınalara yakalanacağını çağrıştırır.

Uyumsuzluk: Bazı dizelerinde insan aklına sığınır. “ey duraksız kalan usum, doğrul” (s. 25) diyerek aklından güç alır. Sıkıntıları olan uyumsuz öznemizin sıkıntısı öyle bir sıkıntıdır ki onu bir ata yükleyip taşıtsa atı bile öldürebilir. Uyumsuz olduğu için bedenini zindana benzetiyor. “ben ötelerdeyim / herkesten” (s. 91) derken günlük basit işler ve uğraşlardan uzak olduğunu belirtir. Sevgilisinden ayrıldığında dünyayı saçma ve anlamsız bulur. Dünyaya uyum sağlamasının yolu anlamsızlığın anlamından geçer. Aradığı anlamı bulmak ve boşluğunu doldurmak için şiir ve aşk olmazsa olmazıdır.

Ülkü: Karşılığı olan bir aşk, öznemizin, yerleşiklik ve ait olma hissini güçlendirir. Yazamadığı zaman “anlamsız bir yontu”dur (s. 49). Denizi görmek yerine, masasında, bir şiirde denizi okumayı tercih eder ya da şiir yazmayı. Denizi yazmak müzik dinlemeye benzer. Her gün bir şiir yazmalıdır öznemiz çünkü o bir şairdir. Ülküsünü canlı tutmasının yolu şiirden geçiyor, dünyası şiir ve aşk etrafında dönüyor. Yazmaya gücü olmayınca, denizi çekilen boş bir tekne gibidir. Aşk ve şiir denizine ulaşmak en temel ülküsüdür.

H.İ. Bahar, dünyaya baktığı pencereden toplumsal sorunları görür; aklından aldığı yetkiyle, körü körüne inancın ve dogmaların insanı nasıl kuşattığını eleştirir “bir üfürükte döndürmedi mi sıska öküzün boynuzlarına çaktığınız yer yuvarlağını galile. Daha bir elmayı ortasından kesmeyi bilmiyorsunuz hangi mucize ile ikiye böldünüz gök maviyken ay karpuzunu bir tepside” (s. 31). İnsan bedeninin, emeğin, sevginin ve ekmeğin dünyayı tatlandırdığına inanır. Şaire göre insan isterse hayalinde uçabilir, mucizeye gerek yoktur.

H.İ. Bahar “kör gözlerim görmedi ama / çok incelikler vardı dünyada” (s. 61) dizeleriyle ifade eder dünyanın güzelliğini. İnsan olmanın, varoluşun incelikli ve öncelikli yanlarını, sevgiye ve şiire sığınmanın sağaltıcı etkisine olan inancını şiiriyle ortaya koyar. “benden sonra ne kalacak / şimdi kestiremem” (s. 100) diyen şairimizden kalanlar şiirimize ve okuruna önemli bir mirastır.

Miriam

Bayan H.T. Miller birkaç yıldır Doğu Nehri’ne yakın, henüz elden geçirilmiş kırmızı kiremitli, iki oda bir ufak mutfak, şirin bir apartman dairesinde yalnız yaşıyordu. Bayan H.T. Miller duldu ve kocası H.T. Miller ona hatırı sayılır miktarda bir para bırakmıştı.

Bayan Miller’ın ilgi alanları kısıtlıydı, konuşacak pek arkadaşı yoktu ve nadiren köşedeki bakkaldan daha uzağa giderdi. Oturduğu apartmanda yaşayan diğer insanlar onun farkında değillerdi. Sıradan ve ciddi bir giyinişi, demir grisi renginde gelişigüzel dalgalı saçları vardı. Makyaj yapmazdı. Bütünüyle bakıldığında sade biriydi ve doğum gününü en son 61 yaşına girerken kutlamıştı. Uğraş verdiği işler arasında, nadiren de olsa, sıradan aktiviteler vardı. Arada bir sigara içer, sigara içtiği bu odayı temizler, kendi yemeğini hazırlar ve kanaryasını beslerdi.

Sonra bir gün Miriam’la tanıştı.

Karlı bir geceydi. Bayan Miller akşam yemeğinin bulaşıklarını yıkayıp kurulama işini bitirdikten sonra öğlen haberlerini başparmağıyla çevirmeye başladığında yakındaki tiyatroda gösterilen bir oyunun afişini gördü. Başlık kulağa hoş geliyordu. Hemen davrandı, oradan kürklü paltosunu aldı, sarındı ve ayakkabısının bağcıklarını bağladı. Apartmandan çıkarken antrenin ışıklarını yanık bıraktı, zira onu karanlığın yarattığı histen daha fazla hiçbir şey rahatsız edemezdi.

Dışarı çıktığında henüz kaldırımları örtmeyen, hafifçe düşen güzel bir kar yağıyordu. Nehir tarafından esen rüzgâr sadece yol kavşağını kesiyordu. Bayan Miller acele etti, başını öne eğdi. Delikte gizlenen bir köstebek, kör bir hayvan misali olana bitene kayıtsızdı. Bir aktarın önünde durarak bir paket naneşekeri aldı.

Bilet bankosunun önünde uzun bir kuyruk vardı. Kuyruğun sonundan sıraya girdi. Kuyrukta, kısa sürede yerini almayı bekleyen sıkıcı bir sızlanma vardı. Giriş ücretini tam denkleştirecek bozuklukları elde edene kadar çantasının altını üstüne getirdi. Bu kuyruk zamanını çalacak gibi görünüyordu, dikkatini dağıtacak bir şeyler bulabilmek için etrafa bakındı ve birden sinemanın önündeki tentenin köşesine ilişmiş küçük kızı fark etti.

Küçük kızın saçları Bayan Miller’ın hayatında gördüğü en uzun ve en tuhaf saçtı; gri-beyaz rengindeydi tıpkı albinolar gibi. Beline kadar dümdüz bir şekilde uzuyordu. Zayıf ve kırılgan bir yapısı vardı. Mürdümeriği rengindeki kadife paltosunun ceplerine sokulmuş başparmaklarıyla sade bir şıklıkla dikiliyordu.

Bayan Miller tuhaf bir heyecan hissetti ve küçük kız göz ucuyla ona baktığında sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Kız ona doğru ilerledi ve “Bana bir iyilik yapabilir misiniz” diye sordu.

“Yapabilirsem ne âlâ, mutlu olurum” diye karşılık verdi Bayan Miller.

“Gerçekten kolay bir şey. Sadece ‘Benim için de bir bilet alabilir misiniz’ diyecektim. Bana satmıyorlar da. İşte parası burada” dedi ve Bayan Miller’ın eline iki onluk, bir beşlik koydu.

Böylece tiyatroya birlikte girdiler. Yer gösterici onlara bekleme salonunu gösterdi, yirmi dakika sonra gösteri başlayacaktı. Bayan Miller otururken neşeyle “Kendimi halis bir suçlu gibi hissediyorum. Bu gibi şeyler kanuna aykırı bildiğim kadarıyla, değil mi? Umarım yanlış bir şeyler yapmıyorumdur. Annen nerede olduğunu biliyor mu hayatım, yani öyledir, biliyordur herhalde?”

Küçük kız bir şey söylemedi. Paltosunun düğmelerini çözdü, uçlarını bir araya getirerek katladı. İçindeki elbise koyu mavi renkte, münasip bir elbiseydi. Boynunda altın bir kolye vardı ve bir müzisyeninkini andıran hassas parmaklarıyla onunla oynuyordu. Yakından incelemeye tabi tuttuğunda Bayan Miller; ondaki asıl dikkate değer şeyin saçları değil gözleri, çocuksuluktan, herhangi bir çocukta olabilecek denli bir başkalıktan yoksun ela rengindeki sabit gözleri olduğunun ayırdına vardı. O gözler ki neredeyse küçük yüzünü yutacak büyüklükteydi.

Bayan Miller bir naneşekeri uzatırken “Senin adın ne canım” diye sordu.
“Miriam” dedi, sanki ilgiliymişçesine ve aşina bir bilgiymişçesine.
“Nasıl yani, bu çok komik, benim adım da Miriam ve bildiğim kadarıyla artık çok yaygın bir isim değil. Sakın soyadım da Miller deme!”
“Sadece Miriam.”
“Ama çok komik değil mi?”
“Kısmen” dedi Miriam naneşekerini dilinde o yana bu yana kaydırırken. Bayan Miller rahatsız olduğunu belirtircesine kızardı ve yerini değiştirdi. “Böyle küçük bir kıza göre epey geniş bir kelime hazinen var” dedi.
“Benim mi?”
“Evet sen, ta kendisi.” Apar topar konuyu değiştirdi. “Sinemayı sever misin?”
“Bilmem, daha önce hiç gelmedim ki!”

Bu sırada kadınlar bekleme salonunu doldurmaya başlamışlardı. Az ötedeki ekranda güncel haberlere dair flaşlar patladı. Bayan Miller çantasını koltuğunun altına sıkıştırarak “Sanırım oturacak yer bulabilmem için koştursam iyi olacak, seninle tanışmak gerçekten güzeldi” dedi.
Miriam onu hafif bir baş hareketiyle selamlamakla yetindi.

***

Bütün bir hafta boyunca kar yağdı. Tekerlekler ve adımlar caddeleri sessizce arşınladı, sanki hayat; bir perdenin, cansız ama aynı zamanda arkasına sızması mümkün olmayan bir perdenin arkasında devam ediyor gibiydi. Sessizliğin indiği yerde ne gökyüzü ne yeryüzü vardı, sadece rüzgârda salınan kar, buzlanan pencere camı, üşüten odalar, seslerden azade sükût içindeki şehir… Öyle ki saatler boyunca bir lambayı yanık tutmak gerekiyordu, dahası Bayan Miller günleri hepten birbirine karıştırmıştı; cuma günü bir cumartesi yahut bir pazar gününden farksızdı. Nitekim markete uğradı ve tabii ki kapalı olduğunu gördü.

Akşam sahanda yumurta ve bir tas domates çorbasıyla idare etti. Yemekten sonra pazen geceliğini giyip, yüzüne gece maskesini sürdü ve ayaklarının altına sıcak su torbasını koyarak kendini yatağa bıraktı.

Kapı zili çaldığında Bayan Miller gazetesini okuyordu. İlkin biri yanlışlıkla zile basmış olmalı kimse çoktan gitmiştir diye düşündü. Ama öyle olmadı, zil zır zır diye ısrarla takılı kaldı. Saate baktı, on biri bir iki dakika geçiyordu. Her zaman saat onda uykuya geçen Bayan Miller için durum hiç normal değildi. Yataktan çıktı, oturma odasını hızlıca yalınayak geçti. “Geliyorummm, çatlama lütfen!” Kapının sürgüsü takılmıştı, bir o yana bir bu yana çevirdi ama zil bir an için bile durmadı. Sürgü (nihayet) geçit verdi ve kapıyı bir arpa boyu kadar araladı. “Allahaşkına bu da kim?”

“Merhaba” dedi Miriam.
“Ooo, sana da merhaba” dedi Bayan Miller, çekinerek hole doğru geriledi. “Sen şu küçük kızsın.”
“Bir ara hiç açmayacaksın sandım, parmağım zilde öylece asılı kaldı, evde olduğunu biliyordum. Beni gördüğüne memnun olmadın mı yoksa?”

Bayan Miller ne diyeceğini bilemedi. Miriam geçen gün giydiği şu mürdüm (eriği) rengi kadife paltosunu giymişti. Bu kez ona uyumlu bir de beresi vardı. Beyaz saçları iki örgü şeklinde örülmüş ve uçları kocaman beyaz kurdelelerle düğümlenmişti.

“O kadar beklediğime değdi doğrusu en azından beni içeri aldın.”
“Gerçekten geç bir vakit…”

Miriam bu sözlere boş bakışlarla karşılık verdi. “Ne fark eder. İçeri aldın bir kere. Dışarısı soğuk ve üzerimde incecik bir ipek elbise var” diyerek kibar bir hareketle Bayan Miller’ı kenara itti ve içeri girdi.

Beresini ve paltosunu sandalyenin üzerine bıraktı. Gerçekten de ipek bir elbise giyiyordu. Beyaz ipek… Şubatın ayazında beyaz ipek! Etekleri nefis pileli uzun kollu bir elbiseydi. Odayı boydan boya arşınlamışçasına bir esriklik yarattı. “Evini sevdim” dedi. “Halıyı beğendim ki mavi benim en sevdiğim renktir.” Masanın üzerindeki yapay güllere dokundu. “Sahteler” dedi cansız bir biçimde. “Sahte olmaları ne kadar üzücü, değil mi?” Kendini kanepeye bıraktı, elbisenin eteklerini zarifçe yanlara devşirdi.

“Ne istiyorsun” diye sordu Bayan Miller.
“Otur” dedi Miriam. “Ayakta dikilen insanları görmek beni kaygılandırıyor.” Bayan Miller koltuğa gömüldü. “Ne istiyorsun sen” diye tekrar etti.
“Biliyor musun, geldiğime memnun olduğunu hiç sanmıyorum.”

İkinci bir defa Bayan Miller cevapsız kalmıştı. Elleri belli belirsiz kımıldadı. Miriam kıkırdadı ve desenli yastığa yaslandı. Bayan Miller, bu kızın hatırladığından daha az solgun olduğunun ayırdına vardı. Yanakları al aldı.

“Yaşadığım yeri nasıl buldun sen?”
Miriam kaşlarını çattı. “Başka bir soru?.. Senin adın ne, benimki ne?… Hadi ama telefon defterine kayıt yapmıyoruz, başka şeylerden konuşalım.”
“Annen, gecenin bir yarısı böyle küçük bir yaşta, dışarıda öylece aylaklık yapmana izin verdiği için delirmiş olmalı. Hem de böylesi komik bir kıyafetle. Gerçekten aklını yitirmiş olmalı.”

Miriam yerinden kalktı. Köşeye, tavandan zincirle asılmış kuş kafesinin olduğu yere doğru yöneldi. Örtüsünü şöyle bir araladı. “Aaa bir kanarya” dedi. “Onu uyandırırsam senin için bir sakıncası var mı? Ötüşünü duymayı çok isterim.”
“Tommy’i rahat bırak” dedi Bayan Miller endişeli bir şekilde. “Sakın onu uyandırayım deme!” “Pekâlâ” dedi Miriam. Ancak, neden onun sesini duyamayacakmışım pek anlamadım.” Sonra da “Yiyecek bir şeyler var mı, açlıktan ölüyorum. Süt bile olur hatta reçel sürülmüş bir ekmek fena olmaz” dedi.

“Bana baksana sen” dedi, Bayan Miller yerinden kalkarak: “Bak eğer iyi bir çocuk olup doğruca evine gideceğine söz verirsen sana bir sandviç hazırlarım. Saat gece yarısını geçti bile!”
“Ama dışarıda kar yağıyor” diye sitemkâr konuştu Miriam. “Üstelik soğuk ve karanlık…”
“Öyleyse bunu ta baştan düşünüp hiç gelmeyecektin” derken bir yandan da sesini kontrol etmeye çabaladı Bayan Miller. “Hava konusunda elimden bir şey gelmez. Eğer yiyecek bir şeyler istiyorsan, gideceğine söz vermen gerekli.”

Miriam o sırada yanağının üzerine düşen bir tutam saçı örmekle meşguldü. Gözleri düşünceli düşünceli bakıyordu, teklifi kafasında tartıyor gibiydi. Kafese doğru yöneldi. “Pekâlâ” dedi söz veriyorum.

Kaç yaşlarında vardı? On, on bir?.. Bayan Miller, mutfakta çilek reçeli kavanozunun ağzını açtı ve ekmeği dörde böldü. Bir bardağa süt doldurdu ve sigarasını yaktı. İyi de neden gelmişti ki? Elleri bir kibriti dibine kadar yanıncaya dek tutmuş gibi titredi, öyle allak bullak olmuştu. Öte yandan kanarya sanki günün başka bir vakti değil de sabahmış gibi şarkısını söylemeye devam ediyordu. “Miriam” diye seslendi. “Miriam, sana Tommy’yi rahatsız etmemeni” söylemiştim. Cevap veren olmadı. Tekrar seslendi, karşılığında duyduğu sadece kanaryanın sesiydi. Sigaradan bir nefes daha çekti. İzmaritin sonuna geldiğini fark etti, “Amaaan” diye mırıldandı hoşnutsuz. Neyse sinirlenmeyecekti.

Yiyecekleri bir tepsiye koyarak kahve masasına götürdü. O an kuşun kafesinin hâlâ gece kılıfıyla örtülü olduğunun ayırdına vardı. Tommy hâlâ şarkısını söylüyordu. Bu onda tuhaf bir his yarattı. Odada kimsecikler yoktu. Sonra yatak odasına giden cumbaya doğru yürüdü. Tam odasının kapısına gelmişti ki gördüğü karşısında soluğu kesildi.

“N’apıyosun sen burada” diye sordu. Miriam şöyle bir baktı, gözlerindeki bu bakış alışılmışın dışındaydı. Üzerinde mücevher kutusu olan yazı masasının başında öylece dikiliyordu. Bayan Miller’la göz göze gelebilmek için bir süre çaba harcadı.

“Pek işe yarar bir şey yok ama bunu sevdim doğrusu.” Elinde cameo bir broş vardı. “Harikulade bir şey.”

“Sanırım onu yerine koysan iyi olacak” dedi Bayan Miller. Sanki kendisine destek olacak bir kuvvet bekliyordu. Kapının sövesine yaslandı, başı dayanılmaz bir biçimde ağırlaşmış, damarlarındaki basınç kalp atışlarını hızlandırmıştı. Normal olmayan bir şekilde gözlerinin önünde bir şeyler uçuşmaya başladı.

“Lütfen çocuk! O bana kocamdan yadigâr.”
“Ama bu çok güzel bir şey. Onu istiyorum” dedi Miriam. “Onu bana ver!”

Bayan Miller, ayağa kalkarak broşu alıp muhafaza etmesi için ricada bulunabileceği birine bir cümle kurmaya çabaladı ama ona öyle geldi ki kimsecikler yoktu onu kale alacak ve o an ürkütücü bir açıklıkla anlamıştı ki, yalnızlığı şu dingin şehir manzaralı yatak odasının tasdik ettiği ve hiçbir şekilde görmezden gelemeyeceği bir yalnızlıktı.

Miriam açlıktan uğunmuşçasına yiyordu. Öyle ki sütü ve sandiviçi bitmiş olmasına rağmen hâlâ parmak uçlarıyla tabakta zikzaklar çizerek ekmek kırıntılarını topluyordu. Cemeo broş, bluzu üzerinde parlıyor, parlaklık sanki üzerindekinin kendine ait olmadığının bir aksi gibi duruyordu.
“İşte bu çok hoştu” diye iç geçirdi. “Tam da şu an bademli ya da vişneli bir kek iyi giderdi doğrusu. Tatlı yiyip tatlı konuşmak gerek öyle değil mi?”

Bayan Miller pufun üzerinde her an kalkacakmış gibi tedirgin şekilde oturmuş sigarasını içiyordu. Saçındaki bone orantısız bir şekilde yüzüne doğru kaymış, onu zor durumda bırakmıştı. Bön bön etrafa bakınıyordu, yanakları al al, kızgın bir elin attığı tokadın kalıcı izini taşıyor gibiydi.

“Şeker ya da kek var mı?”
Bayan Miller sigarasının külünü halıya silkeledi. Başını hafiften doğrulttu, onunla göz göze gelebilmek için çabalar gibiydi. “Sana sandviç yaparsam gideceğine söz vermiştin” dedi.
“Gerçekten mi? Ben mi?”
“Bir söz vermiştin ve şu an gerçekten kendimi iyi hissetmiyorum, yorgunum…”
“Hemen öyle işkillenme ya! Takılıyorum sadece” diyerek paltosunu aldı, koltuğunun altına sıkıştırdı ve aynanın karşısında beresini taktı. Ardından Bayan Miller’a doğru yaklaştı ve fısıldadı. “Bana iyi geceler öpücüğü ver!”
Bayan Miller “Lütfen! bunu istediğimi sanmıyorum” dedi.
Miriam omuz silkeledi ve bir kaşını kaldırdı, “Nasıl istersen” dedi ve doğruca kahve tepsisine doğru ilerledi. Vazonun içindeki çiçekleri avuçladığı gibi zemine doğru taşıdı, yaydı ve vazoyu yere doğru savurdu. Camlar etrafa dağılırken o yerdeki çiçekleri ezmeye başladı. Yavaşça kapıya doğru yürüdü fakat kapamadan önce arkasında öylece duran Bayan Miller’a biraz sinsi biraz masum tuhaf bir bakışla baktı.

***

Bayan Miller ertesi günü yatakta geçirdi. Sadece bir kez kanaryasını beslemek, bir kez de kahve içmek için yerinden kalktı. Bir ara ateşini yokladı, ateşi yoktu. Başında çalkalanan sadece rüyalarının hararetiydi. Gözleri fal taşı gibi açılmış öylece tavanı izliyor, kararsız haliyle oyalanıyordu. Takibi zor bir senfoninin birbirini izleyen mistik temaları gibi rüyalar birbiri ardına geliyor, her bir sahne bitişi, keskin bir biçimde taslaklandırılmış yetenekli bir elden çıkmış bir yoğunluğun hissini veriyordu: Beyazlar içindeki küçük bir kız başına çelenk takmış, grilere bürünmüş tören alayını bir patikadan aşağı doğru peşi sıra sürüklüyordu ta aralarından bir kadının yükselen sesi bu tuhaf sessizliği böldü. “Bizi nereye götürüyor ki?”

“Kimse bilmiyor” dedi ön saflardan yaşlı bir adam.
“Ama bu kız çok güzel değil mi” diyen üçüncü bir ses eklendi onlara. “Tıpkı karda açan kardelenler gibi değil mi? Öyle beyaz, öyle parıltılı…”

***

Bayan Miller salı sabahına daha dinç uyandı. Göz kamaştıran gün ışığı stor perdenin arkasından sızıyor, rahatsız edici bir biçimde hastalıklı düşlerini aydınlatıyordu. Cemrenin düştüğünün habercisi ılık bahar havasını içine çekmek için odasının penceresini açtı. Mevsimsiz gelen yoğun bir karabulut kütlesi sonsuz mavilikteki gökyüzünü bir anda kaplamıştı. Çatı hizasından baktığında uzaktaki nehri ve bir vapurun bacasından çıkan dumanların eğimini sıcak rüzgârın içinden seçebiliyordu.

Tam da o sırada büyükçe, kurşuni bir kamyon caddedeki karı küreyerek kenara yığıyor, makinenin çıkardığı ses havada uğulduyordu.

Dışarı çıkıp apartmanı doğruca geçtikten sonra markete girdi, para bozdurdu, ardından ‘Schaffet’ların mekânına, garsonlarıyla şakalaşarak kahvaltısını yaptığı yere girdi. “Oh, gerçekten muazzam bir gün, tatil günüymüş gibi. Böylesi bir günde eve dönmek aptallık olur doğrusu.”

Lexington Bulvarı’na doğru giden otobüse bindi ve 86. Cadde’de indi. Burası kalıp alışveriş yapmak için idealdi.

Ne istediği ya da neye ihtiyacı olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Böyle başıboş şekilde, kıvrak bir canlı gibi bakınarak oradan oraya geçmek ona rahatsız edici bir ayrı kalmışlık hissi verdi.

Üçüncü Bulvar’ın köşesinde beklerken çarpık bacaklı, kamburu çıkmış, kucak dolusu bir paket taşıyan yaşlıca bir adam gördü. Adam yırtık pırtık kahverengi bir palto giymiş, üzerine ekose bir şapka takmıştı. Bayan Miller birden karşılıklı olarak gülüştüklerini fark etti. Bu gülüş hiç öyle arkadaş canlısı bir gülüş değilken tam da bu anda kafasında onu tanıdığına dair bir sinyal yandı. Yine de bu adamı daha önce hiç görmediğinden emindi.

Adam El Pillar’ın yanında dikilmiş bekliyordu. Ne zaman ki Bayan Miller yürümeye başladı o da dönüp takibe başladı. Adam dibine kadar gelmişti. O kadar ki, Bayan Miller önünden geçtikleri dükkânın camekânından gözbebeklerinin yansısında adamın sarsak hareketlerini izleyebiliyordu. Sonra blokun ortasına vardığında birden durdu ve adamla burun buruna geldi. Adam da mecburen durakladı ve kafasını kaldırarak sırtardı. Bayan Miller ne yapacağını şaşırdı. Ne diyebilirdi ki? Burada? Güpegündüz hem de 86. Cadde’de? Çabası nafileydi, acizliğinden tiksindi. Adımlarını çabuklaştırmakla yetindi.

Ardından vardığı İkinci Bulvar tenha bir yerdi. Derme çatma yapılı, yer yer arnavutkaldırımlı, yer yer asfalt, yer yer ise beton kaplıydı. Bu sokağın hissettirdiği tek şey kalıcı bir terk edilmişlikti. Bayan Miller, kimseyle yüz yüze gelmeksizin beş blok kadar öteye vardığı sırada adamın karda istikrarla, hiç sekmeden attığı adımlar da yakınlaşmıştı ve çiçekçi dükkânına vardığında ses hâlâ kulağındaydı. Dükkânın içine kendini dar attı ve arkasında kalan cam kapıdan boylu boyunca adamın geçişini seyretti. Adam gözlerini sabitlemiş, ama adımlarını yavaşlatmamıştı; tuhaf bir şey yaptı, şapkasını gözlerine devirdi.

“Altı adet beyaz olacak değil mi” diye sordu çiçekçi. “Evet, beyaz gül” diye cevapladı çiçekçiyi. Oradan cam eşyaları satan bir dükkâna girdi ve bir vazo seçti, üç aşağı beş yukarı Miriam’ın kırdığının yerini alabilecek bir vazo. Ancak garip bir şekilde hem vazonun fiyatı makul değil hem de malzemesi bayağı diye düşündü. Yine de sanki önceden ayarlanmış, hesap edilmemiş bir dizi satın alma işi başlamıştı ve planın kendine dair en küçük bir malumatı ya da hükmü yoktu.
Knickerbacker denen fırından bir paket jöleli vişne aldı ve altı adet bademli kekle beraber kırk sent ödedi.

Son bir saat içinde hava tekrar soğumuştu, tıpkı donuk bir lens gibiydi; kış bulutları güneşe gölge düşürüyor, erkenden batmaya yüz tutan güneş, gökyüzünün rengini değiştiriyor, nem ve sisin karıştığı rüzgârın ve az ötede karın kapladığı yolda açtıkları oluktan kayan birkaç çocuğun sesi etrafa yayılıyordu. Yalnız ve neşesiz gibiydiler.

Az sonra ilk kar tanesi düşmüş ve Bayan Miller kiremit taşlı evine vardığında üzerindeki ayak izlerini örtecek raddeye gelmişti.

Beyaz güller vazodaki yerini almıştı. Jöleli vişneler seramik tabağın içinde parlıyor, üstlerine pudra şekeri serpiştirilmiş bademli kekler uzanıp alacak elleri bekliyordu. Kanarya kendince şarkısını söylüyor, kafesin aralığından yemini atıştırıyordu.

Tam saat beşte kapı zili çaldı. Bayan Miller kim olduğunu çok iyi biliyordu. Kapıyı açmaya giderken sabahlığının eteğine takıldı. “Yine mi sen” dedi kapı aralığından.

“Doğal olarak” diye cevapladı Miriam. Cırtlak sesi tüm holde yankılanıyordu. “Aç şu kapıyı!”
“Defol git” dedi Bayan Miller.
“Lütfen aç şu kapıyı, elimde çok ağır bir paket var.”
“Git başımdan” dedi Bayan Miller ve oturma odasına geri döndü. Bir sigara yaktı, oturdu, sakince durmaksızın çalan zilin sesini dinledi.
“Gitsen iyi olacak, çünkü seni içeri almaya hiç niyetim yok.”

Bir an için zil sesi kesildi. Tahmini belki bir on dakika Bayan Miller yerinden kıpırdamadı. Hiçbir ses duymayınca kız gitti diye düşündü. Parmak uçlarına basarak kapıya doğru gitti ve kapıyı hafifçe araladı. Miriam mukavva kartondan yapılmış bir kutuya yaslanmış şekilde duruyordu. Kucağındaki süslü oyuncak bebeği beşikte sallar gibi sallıyordu.

“Buna inanamıyorum! Bir daha gelmeyeceksin sanmıştım” dedi hırçın bir şekilde.
“Hadi hadi şunu içeri taşımama yardım et, feci ağır.”

Bu durum karşısında Bayan Miller’ın hissettiği baskı yaratan bir büyülenmişlik halinden ziyade meraklı bir edilgenlikti. Oyuncağıyla birlikte Miriam’ı içeri aldı. Miriam sofaya kıvrıldı, hiç öyle paltosunu, beresini çıkarmak gibi bir derdi yoktu. Sadece Bayan Miller’ın oyuncak kutusunu yere koyuşunu, doğruluşunu, nefesini toplayışını ilgisizce seyretmekle yetindi.

“Teşekkür ederim” dedi. Gün ışığında bu kız, yorgun ve adeta bir deri bir kemik kalmış gibi görünüyordu, saçları ziyadesiyle parlaklığını yitirmişti. Oyuncak bebeğin kafasında tozpembe, zarif lüleleri olan bir peruk vardı. Aptal bakışlı, cam gibi gözleriyle Miriam’ın gözlerine bakıyor onlarda bir avuntu arıyordu. Miriam, “Sana bir sürprizim var” diye devam etti. “Kutumun içine bak!”

Dizlerinin üzerine çöken Bayan Miller, kutunun kapaklarını açtı, başka bir oyuncak bebeği ve Bayan Miller’ın onunla tanıştığı gece Miriam’ın giydiğini çağrıştıran mavi bir elbiseyi kutundan çıkardı. Ve diğer elbiseler. “Bunlar da neyin nesi?”
“Çünkü seninle yaşamaya geldim” dedi Miriam, elindeki vişnenin saplarını burarak. Düşünsene bir, bana böyle vişneler alman hoş olmaz mıydı?..”
“Hayır, bunu yapamazsın. Allahaşkına defol git, defol git başımdan, beni yalnız bırak!”
“…Ah bu güller, bademli kekler. Ne kadar da yüce gönüllü, cömertçe. Sana bir şey diyeyim mi, bu vişneler gerçekten çok lezzetli. Son yaşadığım ev ki yaşlı bir adamla kalıyordum, adam fakirlikten ölüyordu ve böyle şeyleri yemek mi, rüyanda anca görürdün. Ama şimdi burada mutlu olacağımı düşünüyorum.” Bunları derken oyuncağına sarılmayı bıraktı. “Eh bütün bu eşyaları nereye koyacağımı gösterirsen bir zahmet…”

Bayan Miller’ın yüzü, çirkin kırmızı çizgili bir maskenin içinde kaybolmuş gibiydi. Ağlamaya başladı. Gözyaşı olmayan yapmacık bir ağlayıştı bu. Sanki uzun zamandır ağlamamış da nasıl ağlandığını unutmuş gibi. Yavaşça geriye yaslandı ta kapıya dayanıncaya dek.

El yordamıyla holü boydan boya geçti ve merdivenlerden alt kata indi. Telaşlı telaşlı karşısına ilk çıkan apartmanın kapısını yumruklamaya başladı. Kısa, kırmızı saçlı bir adam kapıyı açtı. Adamı iterek geçti. Adam, “Neler oluyor burada söyler misin” dedi. Arkadaki mutfak kapısında beliren genç kadın “Ters giden bir şeyler mi var canım” derken ellerini kuruluyordu. Bayan Miller bu kadına döndü, “Dinleyin” diye ağlamaya başladı. “Bakın bu şekilde gelip kapınıza dayandığım için utanıyorum, ben H.T. Miller, üst katta yaşıyorum ve…” Ellerini yüzüne kapadı. “Söyleyeceklerim gerçekten abes!”

Genç kadın Bayan Miller’ın sandalyeye oturmasına yardım etti, bir taraftan adam heyecanla cebindeki bozuklukları şıkırdatmaya başladı. “Anlat bakalım!”
“Bakın ben üst katta yaşıyorum, beni ziyarete gelen küçük bir kız var ve ondan korkuyorum artık. Evden ayrılmaya hiç niyeti yok, gönderemedim onu. Her an korkunç bir şeyler yapabilir. Zaten cameo broşumu çaldı. Ama böyle giderse daha kötü, besbeter şeyler yapacak.
Adam, “Bu kız senin akraban falan mı, ha” diye sordu. Bayan Miller “hayır” anlamında başını salladı. “Kim olduğunu bilmiyorum. Adı Miriam, bunun dışında kim olduğuna dair başka bir malumatım yok.”
“Hadi sakinleş canım” dedi kadın Bayan Miller’ın kolunu sıvazlayarak. “Harry şimdi gidip çocuğa bir bakacak. Hadi canım.” Bayan Miller atıldı: Kapı açık, No. 5A.”
Adam gittikten sonra, kadın bir havlu getirerek Bayan Miller’ın yüzünü sildi. “Ne kadar da kibarsın” dedi Bayan Miller. “Bu denli aptalca davrandığım için çok özür diliyorum, hepsi bu cadoloz, şeytani kız yüzünden.”
“Elbette hayatım elbette” diye avuttu kadın onu. “Şimdi daha iyisin, atlattın!”

Bayan Miller, kafasını omzuna düşürerek dinlenmeye geçti; neredeyse uykuya geçecek denli sakinleşmişti. Kadın radyonun ibresini oynattı, piyano eşliğindeki buğulu bir ses odadaki sessizliğin yerini alırken kadın ayağıyla tempo tuttu. Harika bir zamanlamaydı. “Belki biz de bir çıkıp yukarı bakmalıyız” dedi kadın.

“Ne onu bir daha görmek istiyorum ne de ona yakın herhangi bir yerde olmak.”
“A aaa! Ama bu durumda ne yapacaksın ki, polisi aramalısın öyleyse.”
Tam bu sözleri söylerken merdivenlerden kocasının sesini duydu. Adam odaya girdi ve somurtkan bir şekilde ensesini kaşıyarak “Yukarıda kimse yok” dedi. Konuşmasından açıkça sıkılmış olduğu belliydi. “Topuklamış olmalı!”

Harry, “Seni gidi ahmak” diye söylendi kadın. “Uzun zamandır burada oturuyoruz, gitse görürdük” dedi ve o anda duraksadı, adamın bakışları fenaydı.
“Her yere baktım, kimsecikler yok. Hiç kimse! Anladın mı?”
“Söylesene” diye araya girdi Bayan Miller. “Söylesene genişçe bir kutu gördün mü ya da oyuncak bir bebek.”
“Hayır, hanımefendi, görmedim!”
Bu söz üzerine karısı kaş göz işareti yaparak usulca “Bu kadar şom ağızlı olmak zorunda mısın? İstersen burada keselim canım ha!” diyebildi.

***

Bayan Miller yavaşça evine girdi, odanın ortasına doğru yürüdü ve gayet dingin bir şekilde dikildi. Hayır, görünüşe göre etrafta bir değişiklik yoktu. Güller, kekler ve vişneler… hepsi olduğu gibi duruyordu. Ancak ya bu boş oda, eğer tanıdık eşyalar olmasa boş, eskisinden daha boş diyecekti; tıpkı cansız, donuk bir cenaze evi gibi.

Sofa yeni bir yabancılıkta karaltı gibi görünüyordu. Üzerindeki boşluğun Miriam’ın üzerinde kıvırdığı buklelerinden daha delici ve korkunç bir anlamı vardı. Gözünü boşluğa, hatırladığı kadarıyla kutunun yerleştiği yere dikti. Bir anlığına puf acınacak şekilde içine çekilmişti. Doğruca bakışlarını pencereye yönlendirdi, nehir o nehirdi, kar gerçekten yağıyordu, ama bütün bu olanlara tanıklık edecek kimse yoktu. Miriam capcanlı bir biçimde oradaydı, ama ya şimdi, nerede bu kız? Nerede, nerede?

Bir rüyadan geçiyormuş gibi sandalyeye gömüldü. Oda şeklini kaybediyordu, gittikçe koyulaşıyordu ve bunun için yapılacak bir şey yoktu. Elini kaldırıp lambayı yakacak takati kalmamıştı.

Ansızın gözlerini kapayınca yükselen dalgaları hissetti, bir dalgıç depderin, yemyeşil bir ummandan görünür gibiydi. Şiddet ve ıstırap zamanlarında bazı anlar vardır ki zihin bir vahiy bekler, ta ilmek atılmış bir sessizliğin düşüncelere çöreklendiği bir an; bir uyku gibi, olağanüstü bir trans hali gibi… Ve bu sükûnet boyunca süren sessiz muhakeme gücünün ayırdındaydı; pekâlâ ya Miriam diye bir kızla hiç tanışmadıysa, ya şu caddede yaşadığı korku aptalca bir korkuysa.

Nihayetinde, diğerleri gibi bütün bunların hiçbirinin bir önemi yoktu. Olan sadece Miriam’a olan yenilgisi, kendisiydi, ama şu an tekrar bu odada yaşayan kişiye kavuşmuştu, kendi yemeğini pişiren, kanaryasını besleyen kişiye; güvenebileceği ve inanabileceği kişiye: Bayan H.T. Miller’a. Huşu içinde dinlediği sesi izleyen bir ses (double sound) olduğunun farkına vardı, yazı masasının çekmecesi açılıp kapanıyordu. Uzun zamandan sonra bir tamamlanışı duyar gibiydi. Açılış ve kapanış. Sonra gitgide bu haşinlik, ipek bir elbisenin nefis baş döndürücü hışırtısına yerini bırakıyor, daha da yakınlaşıyor, yoğunlukla şişiyordu, duvarlar bir titreşimle zıngırdayıncaya ve oda dalga fısıltılarının altında kalıncaya dek…

Bayan Miller kaskatı kesilmiş bir biçimde, gözlerini donuk bakışların yöneldiği bir matlığa açtı.
“Merhaba” dedi Miriam.

Çeviren: Meryem Demir

Güzel başlangıca mutlu bir son!

Ey güzel başlangıç,
sana ne kötü bir son hazırlıyorlar!
(Dante, İlahi Komedya)

Giorgio Agamben, Milano’daki Ambrosiana Kütüphanesi’nde bulunan, değerli çizimler içeren on üçüncü yüzyıla ait bir İbrani Kutsal Kitabı’nın son sayfasında yer alan resme dikkatimizi çeker. Agamben bu resimle özel olarak ilgilenmemiz gerektiğini söyler, zira bu resim, Mesih’e ve Mesih’in günlerine ilişkin çeşitli sahneler içeren kitabı sonlandırdığı kadar, insanlığın tarihini de sonlandırır. Son sayfadaki bu son sahne, son günde “doğru kişiler”in katılacakları Mesihsel şöleni temsil eder: “Cennet ağaçlarının gölgesinde, iki çalgıcının müziğiyle şenlenen başları taçlanmış doğru kişiler, bollukla donatılmış sofraya otururlar. Minyatürü yapan kişi, taçlanmış doğru kişileri insan görüntüsüyle değil, yanılgıya yer bırakmayacak bir aşikârlıkla hayvan başıyla resmetmiştir. Burada, sağ tarafta yer alan üç figürde eskatolojik hayvanlar olan kartal başlı aslan gagasının, öküzün kırmızı başının ve aslan başının görüntüsüne rastlamayız sadece; resimde yer alan diğer iki doğru kişiden biri eşeğe has grotesk izler taşır; diğeri ise panter görünüşü sergiler.” Konuyla ilgilenen araştırmacıların getirdiği bazı açıklamaları yeterince ikna edici bulmadığını söyleyen Agamben, ısrarla sorar: “Tamamına ermiş insanlığın temsilcileri neden hayvan başlarıyla resmedilmiştir?” Teolojik, eskatolojik, gnostik, astrolojik vb. bir dizi yorumun yanında, Agamben’e göre, bu elyazması kitabı resimleyen sanatkârın, “böyle yaparak son günde hayvanlarla insanların ilişkilerinin yeni bir biçime bürüneceğini ve insanın kendi hayvani doğasıyla barışacağını anlatma niyetinde olması da olanak dışı değildir”. Agamben, bu iddiasında Kojève’in Hegel okumalarına yaslanır. Zira Kojève’in Hegel okumasında insan biyolojik olarak belirlenmiş bir tür ya da ilk ve son defa verilmiş bir töz değildir. İnsan, daha ziyade, ‘antropofor’ (insana götüren) hayvanlık ile bu hayvanlıkta bedenleşen insanlığın “diyalektik gerilim alanı”dır: Tarihin sonuna erişildiğinde insan, bu gerilimi aşarak, doğa ile uyum içinde bulunan bir hayvan olarak hayatta kalır. İnsana dair bu bakış Marx için de uygundur. Onun için de insan ne kendiliğinden her şeyi yapabilmeye muktedir ve tamamlanmış mükemmel bir tasarım, ne de doğa tarafından dayatılmış umutsuz ve zayıf bir varlıktır; insan, kendini yaratmış bir varlıktır ve halihazırda eksik bir varoluş sergilemektedir, ancak tarihsel süreç içinde tüm potansiyelini açığa çıkartarak tam bir insana dönüşecektir. Bu da insanın kendi hayvan yanıyla bir tür barışmasıdır.

İnsanın kendi hayvani doğasıyla barışması ne demektir? İnsanın doğa ile uyum içinde bir hayvan olarak hayatta kalacağı tarihsel son, nasıl bir dünya gerçekliğini öngörmektedir? O anda dünya nasıl bir yerdir?

Bütün bu soruların cevabını alamadan tarihin ve insanın sonu birkaç kez ilan edildi. Düşüncede, sanatta ve siyasette birbirini izleyen umutsuzluk ve vazgeçme manifestolarıyla bu soruların hepsi askıda kaldı.

Tarihin ve insanın sonunu ilan etmek, uzun ve fedakârlıklarla dolu kahramanca bir gelişim sürecinden sonra bilincin en yüksek aşamasına, kendisini yaratan ve tarih yapan bir özne olduğu görüşüne ulaşmış olan insanoğlunun, kendini gerçekleştirme ve tarih yapma yeteneğinden mahrum bırakılması, insanın güzel başlangıcıyla hak ettiği mutlu sona erişme hakkının elinden alınması anlamına geliyor. Tarihin öznesi olan insanı bizzat nesneye dönüştürüp tarihi durağan bir nesnellik olarak gören bu eğilim, muhafazakârından demokratına, liberalinden solcusuna dek herkesi etkileyebiliyor. Anthony Giddens, mesela, “Tarih bizim yanımızda değildir; hiçbir erekselliği de yoktur ve bizlere hiçbir garanti sağlamaz” diye fetva verebiliyor. “Bizler” diyor “tarihi yakalayıp kendi kolektif amaçlarımız doğrultusunda yönlendiremeyiz”. Böyle bir mutlak koymakla yanılıyor. İnsan söz konusu olduğunda her türlü mutlak olanaksızlaşır.

Tarih ve toplumla ilgili olan her şeyin temelinde, insanın özgürleşim ile olan ilişkisi ve mesafesi yatar. Modern düşünce, “İnsan, doğası gereği, özgür olmaya mahkûmdur” ilkesini benimsemiş olan onaltıncı yüzyıl Protestan Reformu’yla başlar, tesadüf değil. İnsanın tarihsel durumu ancak ve sadece insan özgürlüğü çerçevesinde anlaşılabilir olduğu gibi, insanın özgürlüğü de ancak ve sadece insanın tarihselliği (tarihsel durumu) çerçevesinde varlık kazanabilir. İnsan henüz özgür olmadığına göre tarih de bitmiş sayılamaz. İnsan, hak ettiği mutlu sona erişecek. İnsan gerçekliğinin tarihi bize tarihin böyle bir hakikati olduğunu söylüyor.

Tarih ve ilerleme

Günümüz düşüncesinde tarihin sonunun ilanı, insan hayatının amacı, temeli ve yönelimi ya da tümden gerekliliği hakkında geçmişte verilen teolojik ve metafizik yanıtlara benziyor. Tarihin, ya da onu oluşturan insan hayatının önceden belirlenmiş bir anlamının olup olmadığı Hristiyan ve İslâm skolastiğinde bolca sorgulandı. Calvin ve Protestanlığın ilk metinlerinden itibaren teolojide, kutsal kitapların, onun aziz yorumlayıcılarının ve bunların köktendinci takipçilerinin yüce bir anlam olmaksızın hiçbir anlamın söz konusu olamayacağına dair ruhani kaygılarının aksine, Tanrının evreni gereklilikten değil sevgiden ötürü yaratmış olduğu inancı hâkimdir. Tanrı’nın bir amacı varsa dahi bu bilinemez bir şeydir. Zira insanın yeryüzünde varoluşuna dair bir gaye belirlemek, Tanrı’nın kudretine sınır getirmektir. Halbuki O’nun iradesi keyfidir, gaye gibi herhangi bir ilkeyle bağlanamaz, öyle istediği için öyle olur. Akıl ve bilimin bu meseleyi doğanın ve tarihin işleyişinde arayarak laikleştirme sürecinin ardından bugün post-modern düşünce Tanrı’nın yerine bireyi koyarak her türlü anlam ve gerçeklik arayışıyla ilişiğimizi yeniden kesmiştir: Gerçeklik, onu kurduğumuz şekildedir. Bu düşüncenin beslenip geldiği kaynak, genel olarak insan hayatının anlamsız olduğu düşüncesini yaymış olan varoluşçuluktur. İnsan varoluşunun anlamsız ve kaotik olduğu fikrinin modern düşüncedeki kökleri Schopenhauer’a kadar gider. Schopenhauer’a göre, yalnızca insan hayatı değil, bütün gerçeklik (Tanrı muadili yüce bir kategori olarak) İstenç’in gelip geçici ürünüdür. İstenç, gerçekliği üreterek sadece kendini yeniden üretme işini görür, var olan her şeyi meydana getirenin bundan başka bir amacı, varoluşun da bundan başka da bir anlamı yoktur. İnsanlar sadece İstenç’in kendini yeniden ürettiği amaçsız ve sonuçsuz sürecin zavallı araçlarıdırlar. Buna rağmen hayatlarımızın bir anlamı olduğunu zannedebiliriz ama bu “bilinç” denen bir yanılsamanın ürünüdür. Nietzsche bu etkiyle “Gerçek çirkindir!” demişti. Heidegger, bu nedenle “Neden varlık var?” sorusuna dönmek istemişti, çünkü varlıklar kolaylıkla var olamayabilirlerdi. “Gizemli olan dünya değil, onun var olmasıdır” diyen Wittgenstein’ın, tüm gerçeklik gibi insan varlığının anlamının da nesneler dünyasıyla değil söylemlerle oluşturulmuş anlamlar dünyasına, yani bilince dair bir mesele olduğunu bildirmesi, Heidegger’in “varlık sorunu”nun bir uyarlamasıydı. Sonuçta, hayatımızın zavallı benliğimizin ona yüklediğinden başka gerçekte hiçbir anlamının olmadığı fikri olgunlaşıyor burada. Bugün düşünce hayatımıza egemen olan bu tür zihinsel kurgular neticesinde hiçbir niteliği kalmamış olan benliğin iradesi ve eylemliliği de zorunlu olarak boşluğa çakılmaktadır. Dünyanın anlamsızlığına kendi anlamsız eylemleriyle katılan insanın kendisi artık bir boşu boşuna varlık’tır, öyle yapsa ne olur, böyle yapsa ne olur!

İnsana biçilen bu kıymette tarih artık bir avara kasnaktır, varacak bir yeri olmadan döner durur.

Tarih ve ilerleme, düşünce tarihinde bir meseledir. Felsefede Agustinus, Hegel, Nietzsche, sosyolojide Comte, Spencer, Durkheim, Weber, Marx, antropolojide Tylor, Morgan vs… Bütün bu klasik düşünürler, tarih kuramına yönelimin temsilcileridirler. Yirminci yüzyıl düşüncesi ise, tarihsel ilerlemeye değil, birey üzerine odaklandı. Tarihsel dönüşümün gerçekleşmesine katkıda bulunan etkenlerin saptanmasını neredeyse görev edinmiş olan on sekiz ve bilhassa on dokuzuncu yüzyıl düşüncesindeki tarihselciliğin yerini gündelik yaşamdaki eylemler ve süreçler almıştı. Düşüncenin bu şekilde tercihini değiştirmesi, temelde, toplumu ve dolayısıyla tarihsel ilerlemeyi biyolojik organizmanın gelişimi gibi görme pozitivizmine bir tepkiydi. Doğadakine benzer bir “mekaniğin” toplumsal alana uygulanması, on yedinci yüzyıldan beri düşüncenin tipik bir uğraşıydı. Comte gibi bir pozitivistin daha öncesinde Fontenelle, Abbe De Saint Pierre, Turgot ve Condercet ve onların tek biçimci gelişmeyi öne çıkartan “doğrusal tarih” anlayışları vardı. Şüphesiz bu pozitivizmlerde toplumsal tarih ile doğa tarihini benzer kategoriler olarak düşünmüş olmanın, ilerleme kavramını doğadan ödünç almış olmanın rolü vardı. Oysa maddi hayatın tarihsel ilerleyişi, örneğin, ilerlemenin esas olarak homojenin heterojene dönüşümü olduğunu düşünen Spencer’in, ya da (canlı dünyasında mükemmelleşmenin bir göstergesi olarak) basitten karmaşığa giden doğrusal bir süreç olduğunu söyleyen Lamarck’ın tahayyülünden farklı bir şeydir. Bu tip ilerleme teorilerine göre, organizmalar o kadar esnektiler ki çevrelerinin onlar üzerindeki etkisi onlarda doğrudan değişikliğe neden olmaktaydı. Ama Darwin’in evrim kuramı bu anlayışla kökten bir uzlaşmazlık içindedir. Bilindiği gibi Darwin, evrimin canlılar (insanlar) geliştiği için değil, değiştiği için gerçekleştiğini savunur. Darwin’e göre evrim, mükemmelleşmeye yönelik gizli bir güç tarafından değil, birbirinden bağımsız biçimde değişen organizmaların ve çevrelerinin etkileşimi tarafından harekete geçirilir. Değişimin, kendi sonuçlarıyla bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla tekil ve doğrusal bir süreç de değildir. Evrimin bütün canlı topluluklarında tek çeşit ilerici değişim yaratma eğiliminde olduğuna inanmazdı Darwin.

Darwin’in canlılar dünyası gibi toplumların da son duruma ulaşmaya yönelik ereksel bir eğilimleri, kendiliğinden böyle bir güdüleri yoktur. Marx’ın tarih görüşü böyle bir ilerleme anlayışından hayli uzaktır. Tarihin belirli yönde ereksel bir eğilim içinde ilerlediği -pozitivist- düşüncesi, kendine fazlaca güvenen burjuva toplumunun düşüncesidir. Marx’ın tarih görüşü bambaşkadır.

“Marx’ın asıl bilimsel yapıtı her şeyden önce yeni bir tarih yazıcılığıydı.” Bu “insanın toplumsal tarihi”ydi. Marx’ın tarihsel gelişme/ilerleme anlayışında, toplum içinde yaşayan ve çalışan insan dışında başka bir güce hiçbir referansı yoktu. Marx’ın tek amacı, toplumsal değişimin bilimsel bir açıklamasını yapmaktı. “O, tarihsel nedenselliğin belli yollarının izini sürmekten çok, tüm toplumsal sistemlerin sürekli bir değişim içinde olduğu gerçeğinden hareketle toplumsal sistemleri analiz etmeye yarayan kategoriler seti üzerinde fikir yürütmüştür.” Maddi yaşam, emek, üretim tarzı ve bu tarza tekabül eden toplumsal ilişkiler gibi kategorilerdi bunlar ki gerçekte onun alan getirdiği tek yenilik de budur. “1844 Elyazmaları”nda “emek” ve “yabancılaşma” kavramlarıyla temelini attığı ve “Grundrisse”de sonuçlandırmaya yönelik büyük girişimi başlattığı iddialı projesi, kapitalist üretim tarzı ve ilişkilerinin ayrıntılı bir çözümlemesini çıkış noktası alarak toplumsal sistemlerin toptan bir gelişim tarihini ortaya çıkartmaktı. Ömrünün son yıllarında, başta L.H. Morgan olmak üzere, J.B. Phear, H.S. Maine ve J. Lubbock gibi bilginlerin toplumsal yaşayışın çeşitli tarihsel biçimlerine ilişkin incelemelerini, toplumsal ve kültürel tarihi türlü yollardan araştıran çalışmalarını büyük bir merakla okumuş ve bu yapıtlar üzerine değerli açılımlar kaleme almış olmasına rağmen, bilindiği gibi, iddialı projesini tamamlayamamıştı. Bütün bu sebeplerden ötürü Marx’ı, Montesquieu, Condercet ya da Comte gibi spekülatif tarih felsefesi yapmış olanlarla karıştırmak bir yana, bir tarih felsefecisi olarak kabul etmek dahi büyük bir yanılgıdır. Ve yine unutulmalıdır ki, Hegel’e ve Genç Hegelciler’e yönelttiği başlıca eleştiri de onların “tarihçi” değil, “tarih felsefecisi” olmalarıydı.

Marx’ın tarihin geniş yorumunu sınıf savaşları ve efendi-köle ilişkisi karşıtlığıyla ele alması, ve bu karşıtlıkların savaşımıyla varılacak olan “insanın sınıfsız, efendisiz topyekün özgürleşimi” olarak tanımladığı komünist toplumu diğer bütün öncüllerinden ayırması, klasik toplum bilimcilerin modern toplumları açıklamak üzere (çoğunlukla modern toplumlarla öncülleri arasındaki farkı belirginleştirip kavramlaştırmak için) başvurdukları karşıtlıklarla (örneğin, Spencer’ın “militan ve endüstriyel toplum”u, Durkheim’in “mekanik ve organik dayanışma”sı, Weber’in “geleneksel ve akılcı toplum”u, Tönnies’nin “Gemeinschaft-Gesellschaft”ıyla) aynı şey değildir. İnsan özgürleşimi, politik kurtuluşla sınırlı olmayan bir perspektif içerir. Toplumsal devrim, tarihin sonunun geldiği anlamına değil, “insan toplumunun tarihöncesinin sonu”na gelindiği anlamına gelir, yani insanın bütün insan potansiyelini açığa çıkartarak özgür birey haline gelmesi anlamına. “Materyalist tarihçi Marx”ı, yalnızca pozitivist tarihçilerden değil, diğer bütün materyalist tarihçilerden de ayıran şey budur. Çünkü, pozitivist ve materyalist tarihçilerin yaptığı, tarihin nasıl ilerlediğinin açıklamasıdır. Marx’ınki ise, insanı kendini gerçekleştirmekten alı koyan (ama diyalektik bir ilişki içinde bir yandan da özgürleşiminin koşullarını hazırlayan) “yanlış tarih”in açıklamasıdır.

Marksistler, her defasında, Marx’ın bu tarih anlayışının doğrusal bir ilerleme şeması vermediği, sadece tarihi anlamak için bir yöntem önerdiğini söylemek, Marx’ın hiçbir zaman “tarihsel materyalizm” diye bir kavram kullanmadığını hatırlatmak ve açıklamak zorunda bırakılmışlardır. E.J.Hobsbawm da, alanın bir duayeni olarak, Marx’ın materyalist tarih anlayışının, bir “tarih” değil, ama “tarihi anlamaya bir rehber, bir araştırma programı” olduğunu ve bu konudaki geçerliliğinden şüphe duyulamayacağını söyler.

Marx’ın tarih görüşü ve bu görüşte insana biçtiği rol, ümitsizlik, teslimiyet, inkâr ve “sınıftan kaçış” yıllarında geçmişi şimdiye bağlayıp geleceği de şimdinin içinde acilen elde etmenin bir yolu olarak başvurulan manipülatif bir tarih operasyonu olduğu düşünüldü; ütopyacı perspektifin ideolojik bir çarpıtılması olarak yorumlanıp bundan endişe duyuldu. Bu çarpıtmanın tarihe ve gerçekliğe ilişkin algımızı bozup uzun dönemde ütopyacı vaadi yerinden edecek “sahte bir vaad” olmasından çekinildi. Ama şimdi, Ortaçağın inkâr ve unutturma siyaseti karşısında Aydınlanma’nın sergilediği Antik Çağ’a dönüş jestinin bir benzerini yaşar gibiyiz. Marx ve Marksizm yeniden itibar kazanıyor. Fakat bunu coşkulanmadan, sakince tahlil etmek gerekiyor. Engels, “Katolik dinin üstesinden gelen” Luther ve Calvin’i, veya “Kant’ın üstesinden gelen” Hegel ve Fichte’yi “düşüncenin tarihteki bir aşamasını gösteren ama asla düşünce alanının ötesine geçmeyen bir süreç” olarak değerlendirmişti. Bunlar, değişmiş toplumsal/tarihsel şartların düşüncedeki yansıması değil, “her zaman ve her yerde var olan gerçek koşulların en sonunda başarılmış doğru kavranışı” idi sadece. Düşüncenin post-modernizmin üstesinden gelen bugünkü hamlesi de değişmiş toplumsal/tarihsel koşulların düşüncedeki yansımasını değil de hep var olan gerçek koşulların “en sonunda başarılmış doğru kavranışı”nı temsil etmektedir. Bu kavrayışı düşünce alanının ötesine geçirecek olan, yani, şimdilik düşüncede yansımış olanı tarihsel bir gerçek haline getirecek olan, insandır. Zira: “Fikirler, hiçbir şeyi iyi bir sonuca vardırmazlar. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için, pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir.”

Tarihin hakikati: İnsan

İnsan, tarih yaparken kendini de yaratmış bir varlıktır. Bu nedenle, tarihin büyük hakikati, kendini yaratan insan’dır.

Marx, tarihi bir “gerçeklik” ve “hakikat” diyalektiği içinde ele alır. Bu tıpkı din ile felsefe ilişkisine benzer. Marx’ın düşüncesinde bir “gerçeklik” olarak din, kendi “hakikatini” felsefede bulur. Yani din, kendi eleştirisini, özünü, yabancılaşmaya aitliğini felsefede bulur. “Dinin eleştirisi” diyordu Marx, “tüm eleştirinin hazırlık koşuludur.” Çünkü “dini yapan insandır” ve “insanı yapan din değildir”. Nasıl ki din, hakikatini felsefede buluyorsa, dinin hakikatini ortaya koymak felsefenin göreviyse, bir gerçeklik olarak dünya da hakikatini tarihte bulur; dünyanın hakikatini ortaya koymak tarihin görevidir. O da insanın tam bir özgürleşimidir. Tarihin bu şekilde eleştirilmesi ona ilişkin her çeşit eleştirmenin koşuludur. Çünkü tarihi yapan insandır ve insanı yapan tarih değildir.

Aristocu İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün “insanlık ağacı” diye bir tarih metaforu vardır, insanın yeryüzündeki varlığı burada amacını bulur. Aristo’ya göre ruh, bedenin “entelekheia”sıdır (ereğini kendisinde bulunduran/taşıyandır). Aristocu İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün düşüncesindeyse insanlık, çiçekli bir ağaca benzer: Güz geldiğinde yapraklar nasıl “ağaca geri dönmekte” ise, insanlar da ölüm anında “insanlık ağacına geri döner”ler. Yani insanlık ağacı, insan varoluşunun entelekheia’sıdır. Bu “geri dönme”, materyalist düşünürlerin (insan ruhunun evrensel bir insanlığa geri dönüşü söz konusu olamaz, o sadece toprağa karışan bedeni aracılığıyla evrensel madde içinde çözünür) itirazına direnebilecek bir dönüştür. Zira İbni-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün algıladığı şekliyle, insanın bütünlüğünü ve sürekliliğini ifade eden “insanlık ağacı”, aynı zamanda her şeyi içine alan “sürekli madde”yi de içeriyordu. Marx’ın dikkat çektiği üzere, insanı hayvandan ayıran “deneyim ve birikimini sonraki nesle aktarabilme” özelliği neticesinde, insanın kazanımı dünyada kalır ve insanlığın akli ve ruhsal birikimini oluşturur. Bu anlamda tarih, insan eylemliliğinin entelekheia’sıdır.

Agamben’in yazının başında andığımız yorumuna dönersek… Agamben, bu tezi, hayvanın ve insanın dünyayla ilişkisine dair Heidegger’deki felsefi açıklamayla birleştirerek, post-modernist bir söylem kurmaktadır. Kitabının sonundaki yargısı şu şekildedir Agamben’in: “Ambrosiana’daki hayvan başlı doğru kişiler, insan-hayvan ilişkisinin yeni bir halinden ziyade, gerek birini gerekse diğerini varlığın dışında, kurtarılamaz oluşlarında kurtulmuş olarak olmaya bırakan ‘büyük cehalet’ imgesini temsil etmektedir. Belki de, yaşayanların, tarihsel bir görev üstlenmeden Mesihsel şölende doğru kişilerin sofrasında yer almalarının bir yolu hâlâ vardır.” Hayır, yoktur. Tarihsel bir görev almadan öyle bir sonun mümkünü yok.

Şimdiden baktığımızda insan “büyük cehalet” imgesi olarak “kurtarılamaz” gibi görünebilir. Fakat insan bir potansiyel varoluştur ve bu potansiyel, kendi taşıyıcısıyla, günün eksik varoluş sergileyen insanıyla özdeş değildir. Ne var ki tarih, bugün bu özneye yaslanmak zorundadır; bu eksik insan, tarihsel ütopyanın temsilcisidir. İnsanlığı kurtarılamaz olarak gösteren “şimdi” böyle bir tarihsel dönemdir. Şimdi, geleceğe dikilmiş bakış olmaksızın kendisini başlı başına bir tarihsel dönem olarak hissedemez. Bakışımızı geleceğe diktiğimizdeyse onu karşılayacak olan kurtarılışın ışığıyla aydınlanmış bir mutlu sondur. Bu, insanın kendi tarihsel emeği tarafından lütfedilmiş kaderidir, sonraları her yüzyılın öveceği tarihsel emeğinin.

… bir gün muhteşem renklerle açılacak çiçeği,
tohumunun asilliğini meydana koyacaktı.
(Balzac, Sönmüş Hayaller)