Archives by Month

Nisan

2018

Devr-i CEO

ABD’nin tek başına hüküm sürdüğü “tek-kutuplu” bir uluslararası sistemden; Çin, Rusya, İran, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi bölgesel güçlerin ortak yönettiği “çok-kutuplu” sisteme geçildiği sıkça dile getiriliyor. Bu tespit (özellikle siyaseti kapitalist birikim krizine indirgeyen) kimi muhalif çevrelerde Amerikan hegemonyasının çöküşünü müjdeleyen bir haber gibi algılanıp, pek sorgulanmadan kabul ediliyor. Halbuki bu tespit üzerine etraflıca düşünmek gerek. Kısaca:

1) Bu tespit kendi başına kuramsal bir eleştiri içermiyor. Uluslararası ilişkiler disiplininin önde gelen ana akım kuramcısı Kenneth Waltz, -daha 1990larda, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında ortaya çıkan ABD gücünün geçici olacağını, eninde sonunda çok-kutupluluğa geçişin kaçınılmaz olacağını söylemişti.

2) Bu tespit ilk defa dile getirilmiyor. Stratejik açıdan üstün pozisyonda yer alan aktörün en temel hedefi üstün pozisyonunu koruyabilmektir. Yani, hegemonik stratejinin temelinde çöküş korkusu yatar. Bu nedenle Amerikan hegemonyasının çökeceği senaryoların tarihi, hegemonyanın tarihiyle eş zamanlıdır. Çöküş tespiti yapılırken bugünkü tespitin geçmiş tespitlerden nasıl farklılaştığı değerlendirilmelidir.

3) Tespit bir dönüşüme işaret ederken isabetli, yalnız bu dönüşümü tarif etmekte yetersiz ve hatta yanıltıcı olabilir. Nitekim, hem Ahmet Davutoğlu’nun hem Avrasyacı stratejistlerin bu tespiti bir amentü gibi kabul ettiklerinin; özellikle son dönemin hayal kırıklığıyla liberallerin önemli bir kısmının da bu düşünceye meylettiğinin altını çizelim. Bu kadar geniş bir siyasi yelpazede kabul gören bir tespiti eleştiriye tabi tutmak elzem. Başka bir ifadeyle, siyasi farklılığın netleştirileceği kuramsal bir eleştiriye ihtiyaç var.

Türkiye’deki hakim jeopolitik yaklaşımlar olan Yeni-Osmanlıcılık, Avrasyacılık, Ulusalcılık ve Batıcılığın ortak noktası Reelpolitik ya da siyasal realizmdir. Realizm, uluslararası ilişkilerde belirleyici olanın büyük güçler arasındaki rekabet olduğunu ve bu güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini öne sürer. Tarihsel olarak büyük güçlerin toplumsal içeriğindeki (örneğin, antik köleci devlet, feodal devlet veya kapitalist devlet arasındaki) farklılıklar uluslararası ilişkilerdeki güç mücadelesinin mantığında hiçbir şey değiştirmez: Güç, her zaman diğer güçlerle güçlenme mücadelesi verir. Lakin, “güçlülerin güçlenmek için güç mücadelesi yaptığı” bir önermenin döngüselliği realizmin başına dert olagelmiştir. Bu “güç fetişizmini” Marx’ın “meta fetişizmine” benzeten Justin Rosenberg, şirketlerin yerini devletlerin, piyasanın yerini de güç dengesi rekabetinin aldığı bir ideoloji olarak eleştirir. Hal böyleyken, Marxist yaklaşımların kuramsal olarak bu güç fetişizmiyle ayrışması ve dünya düzeninin dönüşümünü tarif ederken toplumsal ilişkileri hesaba katması gerekir.

Devrimin cenazesi olarak Reelpolitik
Reelpolitik deyimi ilk olarak Alman liberali August Ludwig von Rochau tarafından Reelpolitiğin Temel İlkeleri: Almanya’nın Devlet Meselelerine Uygulaması adlı kitabında kavramsallaştırıldı. 1853’te yayımlanan bu eser Alman milliyetçi liberallerinin 1848 Devrimi’nden duyduğu hayal kırıklığını yansıtır. Milli birlik uğruna liberalizme veda edilirken, Alman düşünce tarihinde 1806’da Jena’da Prusya’nın Napoleon’a yenilgisiyle başlayan bir devletçi reform hareketiyle buluşuluyordu. 1848 kuşağı 1789 kuşağının hayal kırıklığından besleniyordu.

Jena sonrası Prusya’da II. Mahmud’la eşzamanlı olan bir reform hareketi başlamıştı. Humboldt’un kurduğu Berlin Üniversitesi’nde Jena yenilgisi sonrası Prusya’yı modernleştirecek bir kadronun yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Bu kadro Napoleon’un gücünü mümkün kılan modernleşmeyi gerçekleştirecek ancak mevcut Prusya monarşisinin kurumlarını muhafaza edecekti. Aydınlama düşüncesi daha geçen yüzyıl bizzat Büyük Friedrich tarafından uygulanmamış mıydı? Bu “romantik” eğitim reformu dünya düşünce tarihinde felsefede Alman idealizmi, tarihyazımında Ranke ekolü olarak önemli bir iz bıraktı.

Leopold von Ranke 1810’da eğitime başlayan üniversiteye, 1825’te muhafazakar hukuk tarihçisi Carl von Savigny tarafından davet edilmişti. Savigny gibi Hegel’in azılı bir muarızı olan Ranke spekülatif tarih yerine belgelerin eleştirel okunmasına dayanan ampirisist bir tarihyazımını geliştirdi. Bu tarihyazımının temelinde yatan ilke “dış politikanın önceliğidir” (Primat der Außenpolitik). Böylece toplumların tarihinde devletin önceliği, üstünlüğü ve devlet çıkarının nesnelliği ve doğallığı varsayılır. Bu muhafazakar ideoloji nihayet (başka bir liberal hayal kırıklığı olan!) Hegel’in devletin en üstün ahlaki varoluş olarak tanımlandığı siyaset kuramıyla örtüşür. Hem Romantikler hem 1848 liberallerinin muhafazakarlaşması devrimin geri çekilişidir aynı zamanda.

Muhafazakar Prusya’nın resmi ideolojisi reelpolitik 19. yüzyıl sonu Almanya’nın ağır toplarından Max Weber ve öğrencisi Otto von Hintze’nin eserlerine sinmiştir. Weber’in siyaset sosyolojisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün Amerikan sosyal bilimlerinde olduğu gibi siyaset bilimi içinde beliren uluslararası siyaset disiplininde de egemen olmuştur. Nitekim, savaş sonrası ilk kuşak Amerikan uluslararası ilişkiler kuramcıları Hans Morgenthau, John Herz gibi Almanya kökenliler tarafından kurulmuştur. Soğuk Savaş’ın önemli reelpolitik kuramcılarından Henry Kissinger’in doktora tezini Napoleon sonrası 1815 Viyana Düzeni üzerine yapmıştır. Siyasi tarihte musikişinas bir şekilde “Avrupa Konseri” denilen bu barış halinin devrimcilerin amansızca bastırıldığı bir iç savaş olduğu Marx ve kuşağının yazılarında da anlatılır. Marx’ın bahsettiği düzen güçleri reelpolitik stratejinin yapı taşlarıdır. Başka bir deyişle: reelpolitik aynı zamanda bir rejim inşasıdır.

İki reelpolitik
Güncel uluslararası ilişkiler disiplininde uluslararası düzenlerin doğuşu ve çöküşü üzerine iki farklı realist kuram mevcut: Güç dengesi ve hegemonya kuramları. Güç dengesi kuramları reelpolitiğin ortaya çıktığı 19. yüzyılın Avrupası gibi çok-kutuplu bir dengeyi idealleştiriyor. Buna göre hegemonik devlet er ya da geç zayıflardan oluşan bir anti-hegemonik ittifakla karşılaşır ve güçten düşer; böylece hiçbir devletin tümüne egemen olmadığı bir devletler sistemi – disiplin jargonuyla “uluslararası anarşi” – varlığını sürdürür. Uluslararası anarşinin egemenliği reelpolitiğin değişmez kanunudur. Bu akıl yürütmeyi takip eden realistler ABD’nin hegemonik olduğu tek-kutuplu düzenin kalıcı olmayacağını, bu nedenle çok-kutuplu bir dünyaya hazırlanılması gerektiğini savunmuşlardır. Örneğin, Kenneth Waltz Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun gereksiz yere Rusya’ya bir tehdit mesajı verdiğini vurgulamış, Bush’un Irak seferine muhalefet etmiştir. Yine John Mearsheimer ABD’nin kendi bölgesi dışında müdahaleci siyaset izlemesine karşı çıkmış, 19. yüzyılda Britanya’nın olduğu gibi “denizaşırı bir dengeleyici” (offshore balancer) rolü oynaması gerektiğini savunmuştur. Bu yönden uluslararası ilişkilerde hukuki kurumların oluşturulması ve kurumsallaşmayı destekleyen denizaşırı harekatlara sıcak bakan liberallerden ayrışırlar.

Güç dengesi kuramcıları içinde Stephen Brooks ve William Wohlforth denge mekanizmasının ancak hegemonik eşiğe ilerleyen devletler için geçerli olduğunu, ABD’nin ise hegemonik eşiği aşıp, hegemonik devlet pozisyonuna geldiğini ileri sürdüler. Bu kuramcılara göre ABD’ye karşı bir ittifakın oluşması mümkün değildir. Dolayısıyla tek-kutupluluk devam edecek uluslararası anarşi sadece hegemonya altında yaşayan geriye kalan devletler için hükmünü icra edecektir. Brooks ve Wohlforth Irak Savaşı’na muhalefet ettikleri gibi Trump’ın dış politikasını da eleştiriyorlar. Yazarlara göre, Trump’ın iddia ettiği aksine, ABD kaybeden durumunda değil, her durumda kazanan durumunda. Bu eleştirinin ironisi şurada yatıyor: Eğer ABD her durumda kazanan bir tek-kutupsa o halde Trump’ın ne yaptığının hegemonyaya sarmak açısından pek de bir önemi yok. Ancak bu gücü kullanarak ABD’nin mevcut angajmanlarını yeniden müzakereye – çağın ruhuna daha uygun bir ifadeyle pazarlığa – açmak ve daha karlı “deal”ler, işler bağlamak gayet akla yatkın. Özellikle borç içindeyseniz (sanırım hem başkan seçilmeden önceki Trump hem de halihazırdaki Amerikan ekonomisi için aynı derecede geçerli bir teklif bu). Dolayısıyla kuramcılar neye muhalefet ederse etsin kuramın temel iddiasının Trump için hem iç hem dış politikada bir fırsat olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz.

Realizm içindeki ikinci kuramsal akım olan hegemonya kuramları uluslararası anarşi değil hiyerarşiyi vurguluyor. Bu kuramlar 19. yüzyıl Britanya hegemonyasını da temel alır: yani üstün üretim kapasitesi, uluslararası para birimi egemenliği ve askeri üstünlük. Bu kuramlara göre tarihteki hegemonik devletler “emperyal aşırı-genişleme” (imperial overstrech) nedeniyle güç siyasetinde bir rakip tarafından “yakalanır ve geçilirler”. Bu kuramlar ABD’nin tıpkı Britanya’nın yaptığı gibi bir sonraki hegemonla – örneğin Çin – barışçıl bir geçişi hazırlaması gerektiğini savunurlar. Bu kuramların ölçütlerine göre ABD’ye rakip olabilecek yegane devlet Çin’dir. Obama’nın Çin’i çevreleyen Asya Pivotu bu kuramın temel iddialarını işlevselleştirmiştir.

Liberal müşfik hegemon
Uluslararası ilişkiler disiplininde liberal akım realizmin güç siyasetini eleştirir ve uluslararası kurum ve kuralların işlevsel, etkili ve kalıcı olduğunu savunur. Liberal kuramın kurumlarla olan ilişkisi sorunludur: Bir yandan, kurumların oluştuktan sonra kalıcı olduğunu savunur, diğer yandan kurumların daha etkili politika araçları olduğunu realistlere hatırlatmakla yetinir. Realistlerin ütopyacılık eleştirileri karşısında liberal kuramcılar modern kapitalizmin devlet çıkarları ötesinde küresel çapta ulusötesi çıkarlar yarattığını, giderek bütünleşen dünya ekonomisinde devletlerin karşılıklı bağımlı hale geldiğini öne sürer. Bu anlayışın temelinde ekonomik bütünleşmenin reelpolitiğin anarşisini dizginleyecek bir kurumsallaşmayı gerektirdiğidir. Yani, sermayenin küresel bütünleşmesi uluslararası bir kurumsallaşmayı yaratacaktır. Sermayeyi bir sınıfsal ilişki değil de bir üretim faktörü olarak kavrayan liberal ekonomi politik hegemonyayı kurumlar, kurallar, ekonomik çıkarlara dayanan uzlaşmalar ve kültürel kalıplar çerçevesinde tanımlar. Elbette realistlerin askeri üstünlük vurgusu reddedilemez. Ancak hegemona tabi olan devletlerin de “paydaş” haline getirildiği bir küresel yönetişimin daha az maliyetli, daha güvenli, daha kalıcı olacağı vurgulanır. ABD’nin üstünlüğünü çıplak zor tehdidine dayandırmasından ziyade hegemonik çıkarlarını soyut ve genel kurallara “gömdüğü” ve böylece görünmezleştirdiği, gizlediği, Obama’nın deyimiyle daha “akıllı” bir strateji teklif edilir. Liberaller Trump’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Amerikan hegemonik kurum ve kuralların işlevsizleştirmesini eleştiriyorlar. Liberal hayal kırıklığı modelin kuramsal sorgulamasına yönelmiyor, pilotaj hatasını suçluyor.

Amerikan hegemonyasının kuruluşu
Bugün çöktüğünden bahsedilen dünya düzeni İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kuruldu. Siyasi tarih açısından bu “kurucu dönemin” iki temel gelişmesi Batı ittifakı ve Sovyetler Birliği arasında toplum modellerinin yarıştığı Soğuk Savaş ve sömürgelerin bağımsızlık kazanmasıydı. Soğuk Savaş, uluslararası ilişkiler uzmanlarınca dönemin belirleyici çatışması olarak ilgi gördüyse de aslında devletler sisteminde kalıcı etki bırakan olay sömürgesizleşmeydi. Eski sömürgelerin bağımsızlaşmasıyla yeni bir siyasi coğrafya kavramı belirdi: Üçüncü Dünya. Amerikan hegemonyası, öncülü Britanya hegemonyasının aksine ulusal egemenlik hukuku üzerine kuruluyordu. Uluslararası hukuk açısından sömürgesizleşme feodal kılıç hakkından, eşitsizler arasında kurgusal bir eşitlik varsayan burjuva hukuk dogmasına geçişi ifade ediyordu. Bu aynı zamanda 19. yüzyıldan beri Üçüncü Dünya’nın temel toplumsal dinamiği olan köylü ve toprak sahibi arasındaki çatışmanın yeni bir rejime bağlanması anlamına geliyordu. Nitekim, ABD’nin Soğuk Savaş politikalarının kuramsal çerçevesini oluşturan modernleşme kuramında toprak reformu önemli bir başlık teşkil eder. Weber’i temel alan modernleşme kuramına göre modernleşme Üçüncü Dünya ülkelerinin için siyaseten yönetilemez bir toplumsal hareketlilik yaratıyor, bu da siyasi krize neden oluyordu. Eğer bu krize müdahale edilmezse henüz yönetici sınıfların idari kapasitesinin olgunlaşmadığı yeni bağımsız ülkelerde komünizmin yayılması riski söz konusuydu. Dolayısıyla, bu süreci yönetebilecek askeri rejimlere ihtiyaç vardı. Aynı dönemde akademik çevrelerde İslam’ın dinî hassasiyetlerden ötürü komünizme karşı bir toplumsal güç yedeklenebileceği dile getiriliyordu.

Amerikan devlet oluşumu açısından bu politika tercihi, savaştan hemen sonra istihbarat aygıtının devlet içinde ağırlık kazanmasına yol açtı. 1950ler boyunca uluslararası ilişkilerle beraber Amerikan devletinin de yapısı değişiyor, hem Pentagon hem de CIA yeni rejim içindeki önemli iktidar odaklarına dönüşüyordu. 1945-53 arasında başkanlık yaptığı dönemde CIA’yi kuran Harry Truman 1963’te Washington Post gazetesinde CIA’nin tekrar sadece istihbarat toplamaya dönmesini savunan ağır bir eleştirisi yayımlamıştı. Bu yazıda Truman CIA barış dönemi operasyonlarını “pelerin ve hançer operasyonları” olarak niteliyordu. Başkan Truman’ın reddettiği İran başbakanı Musaddık’ı deviren 1953 darbesine onay veren Eisenhower ise 1961’de ayrılış konuşmasında ABD rejiminin “askeri-endüstriyel kompleks” tarafından ele geçirilme endişesini dile getirmişti. Demokrat Truman da Cumhuriyetçi Eisenhower da ABD’nin İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Soğuk Savaş politikasının mimarıydı. Her ikisi de bina etmeye çalıştıkları yapı için kullandıkları aletlerin liberal demokrasi açısından zararlı hale geldiğinden yakınıyordu. Devletin siyasi liderlik, asker ve istihbarat/güvenlik blokları arasındaki güç paylaşımlarında istihbarat ve asker kanadın üstünlüğü Trump döneminde daha dramatik bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Yalnız bu sefer, bürokrasi bloğunun Trump liderliği üzerinde uyguladığı veto liberaller tarafından neredeyse bir güvence olarak görülüyor. Dahası Suriye’de hem Pentagon hem CIA savaş sahasında farklı programlarla operasyonel halindeler. Önümüzdeki dönemde devlet aygıtları arasındaki ilişkiler hegemonyanın geleceği açısından belirleyici bir dinamik olacak.

Siyasi liderlik: CEO’lar dönemi
Günümüz liderler kuşağını tanımlayan en kilit kavram herhalde CEO kelimesi. Soğuk Savaş döneminde yetişmiş bu liderler en büyük sermayelerinin birikim yaratmak ve dağıtmak olduğu bilinciyle hareket ediyorlar. Bunların popülizmi gençliklerindeki popülizmden çok farklı. Örneğin, hem Trump hem Erdoğan de temelde Batı’dan Üçüncü Dünya’ya göç eden sermayenin hareketlendirdiği kitlelere dayanıyor. Kent rantıyla finansallaşmanın buluşmasından nasıl bir siyasi biçimin oluştuğunu Türkiye ahalisine anlatmak pek zor değil. Elbette kuruluş aşamasında endüstrileşmiş ve kentleşmiş ABD’yle bu süreci henüz yaşamış Türkiye arasında rejime eklemlenmesi gereken sınıfların siyasi bloklaşmaları açısından önemli farklar var. Ancak hem Trump hem Erdoğan kendilerini bir CEO olarak pazarlıyorlar kitlelere. “İş bağlama”, risk alma, kural atlatma yeteneklerini bu imajın bir unsuru olarak sunuyorlar. Trump’ın kent rantından beslenen bir müteahhit, dikkate değer bir müttefiki olan Rudy Guiliani’nin eski New York belediye başkanı olduğunu vurgulamakta fayda var. Bu açıdan bakıldığında 2008 krizi sonrası yaşayan parasal genişleme benzer toplumsal güçleri siyasal iktidara taşımışa benziyor.

Nitekim, kent rantının aksine emek üretkenliğinin düştüğü ama dolar bolluğunun yaşandığı bir dönemdeyiz. The Economist dergisi CEOların holding karlarını üretkenliği arttıracak yatırımlara harcamak yerine kabarık bonus çekleri almak için hissedarlara dağıttığından şikayet ediyor. Siyasi CEOlar kurmaya çalıştıkları rejimlerin ayakta tutacak hissedarı besleyecek kadar kazandıkları sürece uluslararası ilişkilerde mevcut kargaşanın devam edeceğini tahmin edebiliriz. 1848 gibi 2010 döneminin ilerici toplumsal hareketleri otoriter rejimleri tarafından etkisizleştirildi veya çevrelendi, izole edildi. Savaşı halkların üstünde bir karabasan olarak dolaştıran bu rejimler, stratejik çıkmazlarını yeni silah teknolojilerinin (sosyal medyayı da bunun içinde değerlendirebiliriz) verdiği taktik üstünlükle aşmaya çalışıyorlar. Trump’ın vizyonu Amerikalıların resmî ikonografisindeki Roma İmparatorluğu’ndan ziyade tam bir haraç devleti olan Moğol İmparatorluğu’na benziyor. Bu vizyonun ne kadar hakim olacağını toplumsal güçlerin bu taktikleri boşa çıkaracak şekilde müdahale edip edemeyeceği belirleyecek.

Bir garip ‘Striptiz’

Karanlıkta iki kapı beliriyor… Başta ikisi de kapalı. Sonra yavaş yavaş açılıyor kapılar ve önce arkadakinden sonra öndekinden, kostümlerinden ve ellerindeki evrak çantalarından memur ya da beyaz yakalı oldukları anlaşılan, iki karakter düşüyor sahneye. Daha doğrusu fırlatılıyor.

Zindan, hücre gibi bir yer burası ve buraya kendi istekleriyle düşmedikleri belli. Ama nasıl düştüklerini de tam olarak kestiremiyorlar. “Birinci Adam” yolda yürüdüğünü, daha doğrusu -biraz da aydınlanarak- bir hedefe doğru ilerlediğini anımsıyor. “İkinci Adam” ise -yine bir çeşit aydınlanmayla- daha önceden tasarlanmış bir hedefe doğru ilerlediğini anımsıyor.

“İlerleme”nin, özellikle bu “önceden tasarlanmış bir hedefe doğru” ilerleme işinin, içinde bulundukları durumla nedensel bir bağı olduğuna yönelik üzerine konuşulmayan bir uzlaşma var karakterler arasında. Ama oyun boyunca iki karakterin üzerinde uzlaştıkları neredeyse tek nokta bu.

İçinde bulundukları durumla ve bu durumdan nasıl kurtulacaklarıyla ilgili ikisi tamamen farklı düşünmekte. “Birinci Adam” özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünmemektedir. Aslında ortada kurtulmalarını gerektirecek bir durum bile yoktur. Sonuçta her ne kadar buraya atılmış olsalar da kapılar hala açıktır ve istedikleri zaman bu kapılardan çıkmakta özgürdürler. Ona göre asıl kapıdan çıkmak gibi bir eylemde bulundukları anda özgürlüklerini kendi elleriyle kısıtlamış olacaklardır. Çünkü bu durum (kapıdan çıkmayı tercih etme durumu) seçeneklerini azaltacaktır. Seçeneklerinin var olması özgür oldukları anlamına gelir. O yüzden “Birinci Adam” eylemsizliğin en iyisi olduğunu, içinde bulundukları durumu, en azından bir şeyler netleşene kadar, sürdürmeleri gerektiğini düşünmektedir. Sonuçta buraya düşmeleri dışarıdan gelen bir etkiyle gerçekleşmiştir ve dış etkenlerin özgürlüğü sınırlaması mümkün değildir. Önemli olan “iç özgürlüktür” ona göre… “Direnmek anlamsız”dır.

“İkinci Adam” ise bu mantığı kesinlikle aptalca bulmaktadır. Ona göre madem kapılar açıktır, çıkıp gidilmelidir buradan. Hatta şimdi harekete geçilirse buraya düşmeden önce nereye gidiliyorduysa oraya yetişilebilir bile belki. Zaten hiçbir şey yapmadan oturmak da bir tercih değil midir? Hem “iç özgürlük” de ne menem bir şeydir ki; içinde bulundukları durumun özgürlüklerine getirdiği zeval karşısında onları eylemsizleştirmekten başka bir işe yarasın?! Safsata!

Böyle düşünen “İkinci Adam” kapıdan çıkmak için yeltenir. Fakat “Birinci Adam” buna müsaade etmemektedir. Tartışmayla başlayıp fiziksel itişmeye kadar süren bu kavga sırasında kapılar büyük bir gürültüyle kapanır. Ve durum artık eskisi gibi değildir…

Fakat “Birinci Adam” hala eskisi gibi düşünmektedir. Sonuçta seçenekleri hala “sonsuzdur”. Şarkı söyleyebilir ya da bir balıkçı taklidi yapabilir mesela… İç özgürlüğü tamamen kendisiyle ilgilidir ve dışarıdan gelen herhangi bir etki ona zarar veremez. Kapıların açık veya kapalı olması onun özgürlüğüyle ilgili değildir. Sonuçta o, kapıdan çıkmayı tercih etmemiştir. Bu tercihi yapan “İkinci Adam”dır ve özgürlüğü kısıtlanan da odur.

“İkinci Adam” ise çıldırmıştır. Bağırıp çağırmaya, ayakkabısının tekini çıkarıp duvarlara, kapılara vurmaya başlar. Fakat bu kapılara vurma işinin bile bir çekince barındırdığı rol kişisinin her tavrından bellidir. “İkinci Adam”ın bu hareketlerini dehşetle seyreden “Birinci Adam” iyice sinmiş, kendisini hücrede bulunan yegane nesneler olan sandalyelerin arkasına saklamıştır. Bu bağırış çağırış içinde öndeki kapı tekrar açılır ve sahneye, bağırıp çağıran “İkinci Adam”ı işaret eden bir “El” uzanır. “El”, o sırada sahnenin diğer yanında olan ikinci adamı yanına çağırmaktadır. “İkinci Adam” büyük bir korkuyla “El”in uzandığı kapının yanına gittiğindeyse kendisinden ayakkabılarını teslim etmesi istenir. “İkinci Adam” istemeye istemeye, büyük ve abartılı bir acıyla ayakkabılarını “El”e teslim eder. Sıra gelmiştir, bu durumu “oh olsun” jestleriyle izleyen “Birinci Adam”a… O, her ne kadar kendisinin herhangi bir eylemde bulunmadığını, içinde bulundukları duruma ufak da olsa bir itirazı olmadığını belirtse de “El” onun da ayakkabılarını alır ve kapı tekrar gürültülü bir şekilde kapanır. Sonrasında birbirini suçlamaya devam eden ikili kapının her açılışında biraz daha çıplaklaşacaktır oyun boyunca; ta ki sahnede donlarıyla ve birbirlerine kelepçeli bir şekilde kalana kadar. Sonunda ikisi de -donlarının çizgilerine kadar- aslında ne kadar aynı olduklarını farketse de iş işten geçmiştir artık.

Bu noktada yapılacak tek bir şey gelir “İkinci Adam”ın aklına; özür dilemek. “Birinci Adam” özür dilemenin de dış etkilere yönelen bir eylem olduğunu ve böyle bir eylemin de -daha önce de belirttiği gibi- iç özgürlüğüne zarar vereceğini ifade etse de bu yüzeysel itiraz iki tarafın çabucak uzlaşmasıyla savuşturulur. Geriye tek bir sorun kalmıştır; neden özür dileyeceklerdir ki? Yolda yürüdükleri için mi? İlerledikleri için mi? Hem de belirli bir hedefe doğru!.. En iyisi her şey için özür dilemektir. Evet, sonuçta içinde bulunulan belirsizlik, kapıların kapanmasıyla görünür bir mahpusluk durumuna evrilmiştir ama bu mahpusluğun nedenleri hala belirsizdir. Fakat, buna kafa yormaktansa her şey için özür dilemek en iyisidir.

Sonunda kapı açıldığında neler yaşanacağını, kahramanlarımızın özür dilemeyi becerip beceremeyeceklerini ve bu noktadan oyunun sonuna hikayenin nasıl bağlanacağını gidip oyunu izleyecek olanlara hediye edelim.

Slawomir Mrozek tarafından 1961 yılında yazılan “Striptiz” adlı bu kısa absürd metin, Tiyatro KaST tarafından Kadıköy Theatron’da sahneleniyor. Metin her ne kadar kısa olsa da Mehmet Avdan’ın rejisiyle yaklaşık bir saat yirmi dakikalık seyirlik bir oyuna dönüşmüş. Serdar Bakioğlu (Birinci Adam) ve Salih Usta’nın (İkinci Adam) ana kastı paylaştığı oyunda iki “El”e ise Deniz Demiroğlu ve Yağmur Altay hayat vermiş. (Evet, burada bahsetmediğimiz ikinci bir “El” daha var oyunda…)

Birbirinden tamamen farklı karakter yapısına sahip iki rol kişinin, içinde bulundukları tüm bu saçma duruma rağmen, baskı karşısında doğru bir direniş hattı örememesi; giderek, baskı unsurlarına karşı gösterilecek ortak muhalefetin değil, günlük hayata ilişkin farklı konumlanışların ana sorun haline gelmesi ve sistemin bu rol kişilerini giderek aynılaşmaya ve -anlıyoruz ki aslında gerçek olmayan- ilkelerinden taviz vermeye zorlaması oyunun ana eksenini oluşturuyor diyebiliriz. Oyun metninde de oldukça ön planda olan bu unsurlar oyuncuların beden, hareket ve mimik sınırlarını zorlamasıyla iyice parlatılmış. Duygu ve durumların, gerek konuşma gerekse jestlerle desteklenen abartılı tasvirleri, yine bu unsurları destekler şekilde kullanılmış, sahnede.

Karanlık bir zindana atılmış olmasına rağmen “halinden memnun” tavrını bozmamaya ve -o da her ne demekse- “iç özgürlüğünden” ödün vermemeye kararlı “Birinci Adam” ve şikayet etmekten ve en ufak bir zorlukla karşılaştığında geri adım atmaya, özür dileyerek günü kurtarmaya hazır “İkinci Adam” bize korkuyla hareket etmenin bir işe yaramayacağı, direnmeyenin yolunu kaybedip savrulacağı ve baskıcı bir sistemi toptan reddetmek yerine onun varlığıyla ilgili haklı “bahaneler” üretmenin hayatı cehenneme çevireceği konusunda komik bir hikaye anlatıyor.

1961’de yazılmış olmasına rağmen günümüz dünyasında halen geçerliliğini -üstelik daha da yakıcı bir şekilde- sürdüren insanlık durumlarının anlatıldığı “Striptiz”, tiyatro severlerin ajandasına izlenecekler arasında not edilmeye değer. İyi seyirler…

Kerem Cankoçak: Hawking dünyadan kaçma çağrısı yapmadı

Hawking’den söz etmeye başlamadan önce “deha” ve “dâhilik” üzerinde dursak, sizin tanımlarınız nasıl olur? Bu kavramlar eninde sonunda gelip bir “üst insan” bir “kurtarıcı” mı anlatıyor bize, yoksa aslında belli bir alanda –özellikle de bilimde– öne çıkmış kişilerden mi söz ediyoruz sadece?

Deha ve dâhilik tartışmalarının nesnel bir çözümlemesi yok bence. Tarih boyunca kim dâhidir diye çok tartışılmış, bazı kişiler üzerinde uzlaşılmış. Örneğin çoğunluğun üzerinde mutabık kaldığı dâhi 1643-1727 yılları arasında yaşamış Isaac Newton’dur. Bilindiği üzere Newton hem evrensel kütleçekim yasasını buluyor hem de bugün hala kullandığımız kalkülüsü, yani türev/integral hesabını. Sonra 1777-1855 yılları arasında yaşamış büyük matematikçi ve fizikçi Carl Friedrich Gauss kimilerince Newton’dan bile daha üstündür. Çok fazla sayıda katkısı var Gauss’un bilime. Şüphesiz Einstein var 20. Yüzyılda. 1905’te yazdığı üç makaleyle hem özel göreliliği keşfediyor, hem atomların varlığına ilişkin en önemli kanıtlardan birini buluyor, hem de kuantum mekaniğini başlatan olgulardan birini açıklıyor (halen güneş pillerinin işleyişinin temeli olan foto-elektrik etki). Ama bütün bunlara rağmen, kimilerine göre Einstein olmasaydı başka biri hemen hemen aynı zamanlarda bu buluşları yapacaktı. Dâhiliğin tanımındaki problem bu zaten, “o olmasaydı başkası aynı şeyi bulacak mıydı?” tartışması. Belki de tartışılması gereken şudur: Bilim birkaç dâhinin ya da çok akıllı birkaç insanın olağanüstü çabaları sayesinde mi gelişir, yoksa küçük küçük adımlarla zaten ilerleyen bilime son rötuşu vuran bilim insanına mı dâhi denir? Benim görüşüm biraz ikinciden yana ağır basıyor. Elbette büyük bilim insanlarının katkısını küçümsemiyorum, ama o büyük insanlar da diğer küçük katkılar olmadan ilerleyemezlerdi. Bilim birkaç kişinin eseri değil, çok kalabalık bir topluluğun ortak çabasıyla ilerliyor bence. Hiç bir şekilde “üst insan” ya da “kurtarıcı” değildir dâhi dediğimiz kişiler. Kendi dönemlerinin ürünüdürler, bilim evine son taşı koyanlardır. Bu dâhiler her şeyden önce kendilerinden önceki bilimsel gelişmeleri çok iyi kavrayan, o anki bilimsel sorunlara çok hâkim olan, bu sorunların çözümü için birikmiş olan malzemeyi bilen ve bu malzemeyi birleştiren kişilerdir.

“Dâhi” denilince Albert Einstein’dan başlayarak, Picasso’ya, Mozart’a doğru uzanan ‘yüzler’ beliriyor ilk önce gözümüzün önünde. Ancak ‘gördüklerimiz’ gerçekten o “kişi”lerin yüzleri mi sadece yoksa onların kendi alanlarındaki üretimlerine, hayat hikayelerine dair anlatılanlar mı? “Dâhi” ve ona dair anlatıların kuruluşlarıyla ilgili nasıl bir işleyiş var?

Sanat konusu biraz daha farklı ama sadece bilimsel dâhiliğe odaklanırsak, az önce söylediklerimle ilişkili olarak, aslında Einstein gibi dâhiler büyük bilimsel buluşlarda son noktayı koyan kişiler olduklarından, halkın (ya da medyanın) ilgisini üzerlerine daha çok çekiyorlar ve sürekli bir sahne ışığı altında kalıyorlar. Böyle olunca da her yaptıkları bir olay oluyor. Aslında magazinleşiyorlar. Magazin basınında da gördüğümüz insanlar ünlü olmasalar çok sıradan hayatları varmış diyeceğimiz insanlar. Ama spot ışıkları onlara yönelince sanki olağanüstü bir yaşam hikayeleri varmış gibi geliyor. Dünyada gerçekten olağanüstü yaşamları olmuş insanlar vardır elbette, ama bunlar hemen hemen hiç bir zaman dâhi dediklerimizden değildir. Örneğin aklıma ilk gelen isim Jack London. Olağanüstü bir yaşamı olmuş çok müthiş bir yazar. Ama dâhilik başka bir şey elbette. Büyük bilimsel başarılara imza atmış insanların hayatı özellikle daha sıradandır, çünkü çok çalışmaları gerekir o insanların. Bilimde dâhiliğin büyük kısmı çalışmaktan gelir. Hawking özelinde bakarsak, evet Hawking çok medyatikti ve belki de engelli oluşu, bir cihaz aracılığıyla parmağını ya da gözünü oynatarak konuşmasıyla ve sık sık yaptığı spekülatif açıklamalarla biraz fazla dikkat çekiyordu. Ama yine de halkın ilgisini bilimsel konulara çekmekle, gençlere ilham vermekle çok faydalı bir iş yapıyordu. Yandaş yazar Haşmet Babaoğlu, Hawking için “bir sahne oyunu/bir popüler bilim manipülasyonu” diye yazmış Twittter’da. Patronlarını memnun etmek istiyor, çünkü Hawking’in ateist açıklamaları dincileri kızdırıyordu. Bence Hawking kesinlikle bir sahne oyunu ya da popüler bilim manipülasyonu filan değildi. Belki bazı açıklamaları biraz fazla sansasyoneldi, ama bunda basının da aşırı abartı eğiliminin ve bilimsel bilgileri yanlış aktarmasının payı var.

Hawking bu “dâhiler alemi”nde nasıl bir iz bıraktı? Kendinden öncekilerle benzerlikleri, devamlılıkları ya da farkları/değiştirdikleri neler?

Hawking 20. yüzyılın önemli fizikçilerindendir hiç kuşkusuz. Yine de Einstein ayarında bir dâhi değil. En az Hawking düzeyinde ya da hatta ondan çok daha önemli katkılar yapmış pek çok adı bilinmeyen fizikçi var, onun çağdaşı olan. Ama Hawking’in bilime katkılarını göz ardı edemeyiz. 1960’ların sonlarında, Roger Penrose ile Stephen Hawking genel göreliliğin dikkat çekici bir özelliğini kanıtladılar: Kütleçekim alanı yeteri kadar büyürse, bir tekillik oluşur. Örneğin kara deliklerde ya da evrenin ilk zamanlarında, Büyük Patlama anında tekillik vardır. Aslında tekillik, genel görelilik yasalarının işlemediği yerlerdir. Diğer bir deyişle şu anda tekillik sırasında ne olduğunu bilmediğimiz anlamına gelir. Genel görelilikte, yoğunluk ve uzay-zaman eğikliği sınırsız artar ve sonunda sonsuz eğiklikte bir tekillik oluşur. Her kara deliğin içinde böyle bir tekillik yatar. Ama aslında bu tekillik bizim bilgimizin sınırıdır bir anlamda. Hawking’in fiziğe en önemli katkısı 1975 yılında kara deliklerin ışıma yaptığını, yani o kadar da kara olmadıklarını keşfetmesi olmuştur. Ne yazık ki bu ışıma çok zayıf olduğundan henüz tespit edilememiştir ve bu nedenle de Hawking Nobel Ödülü alamadan aramızdan ayrılmıştır. Ama bu çalışması, kütleçekim kuramı ile kuantum kuramını bir araya getiren ilk çalışmalardan biri olarak öncü bir rol üstlenmiştir ve Hawking’in açtığı yoldan giden pek çok çalışma yapılagelmiştir.

Yine Hawking özelinde ele alarak düşünecek olursak eğer, bir “dâhi”nin ortaya çıkışında toplumun tarihsel olarak yaşanmakta bulunulan dönemdeki sorunları, ilişkileri, eğilimleri, gelecek arayışı etkili midir ya da ne kadar etkilidir?

Dâhi ya da değil, bilime önemli katkıda bulunmuş bilim insanlarının oraya çıkışında mutlaka çevre etkisi vardır. Yani tek başına çıkmaz bu insanlar. Diğer bilim insanlarıyla etkileşim halindedirler her zaman. Dolayısıyla toplumsal ve tarihsel koşullar her zaman çok önemlidir. O nedenle üzerinde yaşadığımız topraklardan ”dâhiler” çıkmıyor. Örneğin Einstein’ın mucize yılı denilen 1905 yılında (ki daha önce söylediğim gibi üç çok önemli katkısı olmuştur) Osmanlı’da üniversite yoktu. Oysa Einstein’ı yaratan gelenek Batı’da yüzyıllardır işlemekteydi. Einstein’ın Zürih’te ETH’de okurken Minkowski gibi dünya çapında öğretmenleri, elinin altında müthiş kütüphaneler vardı, bilimsel makalelere erişebiliyordu, arkadaşlarıyla fizik tartışabiliyordu. Hawking özelinde bakarsak, Hawking’in eğitim gördüğü ve daha sonra çalıştığı kurumlar (Oxford ve Cambridge) 700-800 yaşındadır. Newton gibi gerçek dâhilerin yetiştiği, görev yaptığı yerlerdir. Öte yandan, emperyalizmin bir süre sömürgesi olmuş yerlerden de arada bir çok iyi bilim insanları çıktığını görüyoruz. Örneğin Hindistan, Pakistan gibi eski sömürgelerden. İngilizler buralarda iyi bir eğitim sistemi kurmuşlar, onların kalıntıları hala etkili. Sovyetler’den de birçok deha çıkmıştır. Toparlarsak, dâhilerin yetişmesi için çevre koşulları, eğitim, bilimsel ortam ve bilim geleneği çok önemlidir. İleri kapitalist ülkelerde de ya da Sovyetler Birliği’nde eğitime çok önem veriliyordu. Çarlık döneminde bile bilime büyük katkılar yapmış Rus bilim insanları vardı, bir bilim geleneği vardı. O yüzden buralardan büyük bilim insanları çıkmıştır.

Önceki sorudan devamla… Toplumdan, onun dertlerinden “bağımsız” bir deha düşünülebilir mi ya da ne kadar anlam taşır? Hawking bu noktada nasıl bir yer işgal ediyor ve gelecekte nasıl hatırlanacak? Özellikle hayatının son döneminde yaptığı “dünyadan kaçış” çağrısıyla bir felaket habercisi mi yoksa alanındaki başarısına rağmen insanlık için (herkesi bir uzay gemisine bindirip başka gezegenlere taşıyamadığımız koşullarda) farklı bir alternatifi öngörememiş ya da tercih etmemiş bir fizik bilimci mi?

Toplumdan bağımsız bir deha çıkmaz ama toplumsal olaylara, toplumsal dertlere kayıtsız bir deha çıkabilir elbette. Örneğin Newton toplumun dertleriyle hiç uğraşmazdı, ama Einstein sosyalistti. Einstein’ın “Neden Sosyalizm” makalesi halen güncelliğini korumakta. Bilim insanının mutlaka toplumsal meselelerle uğraşma zorunluluğu yok. Kimileri uğraşıyor, kimileri uğraşmıyor. Hawking özeline dönersek, Hawking de kendince toplumsal meselelerle uğraşıyordu, ama politik olarak değil de, genelde çevre, nüfus artışı, dünya dışı zeka vs. gibi meselelerle uğraşıyordu. Belki de bunları insanları bilime özendirmek adına yapıyordu. Çok çalışkan bir insandı. O engelli haline rağmen yüzlerce bilimsel makale ve pek çok popüler bilim kitabı yayımlamıştı. Hayatının son döneminde yaptığı “dünyadan kaçış” çağrısı aslında basının abartmasıydı. Hawking sadece uzaya açılmamız gerekliliğini vurguluyordu. Basın da bunu çok abarttı. Hawking herkesi uzay gemilerine bindirmekten filan bahsetmemişti, ama haklı olarak insanlığın uzaya açılması gerektiğini söylüyordu. Öte yandan Hawking toplumsal problemlere pek eğilmemişti. İlgi alanları başka yöndeydi, belki de engelli oluşu yüzünden bilemiyorum. Sosyal bilimler ya da felsefe alanında pek bilgisi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kendini pozitivist olarak tanımlıyordu. Bu pozitivizmi bilmediğini gösteriyor. Günümüzde fizik pozitivist olamaz. Pozitivistler atomların varlığına inanmıyorlardı, çünkü deney yoluyla doğrudan gözlemlemediğimiz şeylere inanmaz pozitivistler. Tabi bu geçmişte kaldı. Günümüzde gerçek anlamda pozitivist yok, sadece bilimden hiç anlamayan postmodernler (ve onların yetiştirmesi dinciler) tarafından kullanılan pejoratif bir sözcük artık pozitivizm. Hawking, spinlerden, kuarklardan, bebek evrenlerden vs. bahsediyor. Pozitvizm için ağza alınamayacak kavramlar bunlar. Son olarak şunu belirteyim: ister edebiyatçı olsun, ister bilim insanı ya da felsefeci, ünlü insanlardan her şeyi beklemek yanlış. Hawking medyatik ve ünlü bir bilim insanıydı. Evet, fiziğe çok önemli katkılar yapmıştı, bu anlamda büyük bir fizikçiydi. Ama o kadar. Hawking’den yapay zeka, dünyanın kurtuluşu vs. gibi her konuda bir şeyler üretmesini beklemek yanlış. Günümüzde gerek doğa bilimleri gerekse toplum bilim ve felsefe alanları o kadar dallanıp budaklanmıştır ki, bir insanın bütün bunları toparlayıp hepsinde birden doğru laflar söyleme olasılığı pek kalmamıştır.

İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacak Füruzan

Füruzan için Memet Fuat, “Füruzan edebiyatımızda bir olaydır”, “Orhan Kemal’in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı,” derken de yanılmıyordu. Behçet Necatigil, Füruzan’ın Kırk Yedi’liler romanı için “sosyal otopsi” ifadesini kullanırken de iddialı davranmıyordu.

İlk öykü kitabı Parasız Yatılı’nın 1971’de yayımlanmasının öncesinde, Füruzan’ın öykücülüğe farklı bir ses getireceği Papirüs dergisinde yayımlanan “Piyano Çalabilmek” ve “Nehir” adlı öyküleriyle seziliyordu. Füruzan, ilk öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı (1972) kazanarak, aynı zamanda bu ödülü alan ilk kadın öykücü oldu. İlk öykü kitabının ardından, Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973), Gül Mevsimidir (1973), Gecenin Öteki Yüzü (1982) ve Sevda Dolu Bir Yaz (1999) adlı öykü kitaplarını yayımladı. Yazarın Kırk Yedi’liler (1974) ve Berlin’in Nar Çiçeği (1988) adlı iki romanı bulunmaktadır. Kırk Yedi’liler 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü almıştır.

Füruzan’ın edebiyatı, altmışların sonunda Papirüs’te yayımlanan öykülerinden beri göç olgusuyla ilgilenmiştir. Füruzan değişimin ve hareketliliğin olduğu her dönemi, keskin gözlem yeteneğini kurguyla birleştirerek edebi estetik içinde kâğıda dökebilir. Füruzan, 12 Mart edebiyatının en önemli kalemlerindendir. Altmışlardaki sosyoekonomik sınıflar arasındaki etkileşim, göç ve gecekondulaşmayı onun kadar mesafeli, onun kadar sıcak öyküye taşıyan başka bir ismi bulmak kolay olmayacaktır.

Öykü türü, Füruzan’ın ilk öykü kitabının ismini taşıyan sözcüklerle, tarihi bir uyum içindedir: Öykü, edebiyatın parasız yatılısıdır. Belki bu yüzden, piyasayla ilişkisi zayıftır. Ancak, sosyal değişimlerle ilişkisi de bir o kadar sıkıdır. Dünyayı değiştirecek toplumsal hareketlerin olduğu dönemler önemli öykücülerin doğuşuna sahne olmuştur. Savaş ve ayrımcılığa karşı hareketlerin dünyayı sardığı altmışlar, Türkiye için de değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesi gerçekleşmiş, kısa ömürlü çok partili demokrasi deneyimi kesintiye uğramıştır. 1961 Anayasası hazırlanmış, ekonomik açıdan da beş yıllık, bir türlü kalkındıramayan, kalkınma planlarının devrine girilmiştir. Ancak aynı dönem örgütlü işçi hareketlerinin, sanayileşme adımlarıyla birlikte köyden kente kitlesel göçün de başlangıcı olmuştur. Bu hareketli dönemde öykü dilini bulan Füruzan’ın metinleri dünya savaşları ertesinde baş gösteren yoksullaşma, özellikle de orta-üst sınıfların yoksullaşmasını güçlü bir biçimde öyküye taşımıştır:

“Anneannen yerelmasının lafını ettirmiyordu. Her defasında, ‘Hanımcığım, enginar bu’ diyordu Nazire. Nazire olmasa ne yapardık bilmem. Ben hayatımda yalnız Üsküdar’a bile inmemiştim. Anneannen, ‘Francaladan başka ekmek yemem’ diyordu. Gözleri mi iyi seçmiyordu, bilmem. Her şeyi eskisi gibi görüyordu. Daha sonra dedeni yaşar sanmaya başladı. Anneannen, ‘Haydi Müberra,’ diyordu bana, ‘piyanoya geç.’ Ben piyano çalarken yan bölükteki kiracıların, ‘Deli saraylılarda yine eğlence var’ diye konuştuklarını biliyordum.” (Piyanoya Çalabilmek öyküsünden)

Füruzan’ın kült öykü kitabı, Parasız Yatılı’daki öykülerin bir diğer özelliği, öykülerin tümünde ölümün yer alması, aslında bir ölümün izinde kurulmasıdır. Bu da savaş yılları sonrası bir dönemde öykülerin yazıldığının işaretçilerindendir. Kitap, ‘Sabah Eskimişliğin’ başlıklı öyküyle açılırken, metinde babanın ölümü, annenin içine düştükleri yoksulluğa yabancı olması, çocuğun temiz belleğinin penceresinden hissettirilir. Füruzan öyküsü, “ayakların suya ermesinin” öyküsüdür:

“… kimse en mükemmel değil; bunu öğrendiğimizde kendimizi tanımış olduk, beğendik de, bu ayağımızın suya ermesiydi.” (Sabah Eskimişliğin öyküsünden)

‘Sabah Eskimişliğin’, bir kesit öyküsü olma özelliğini taşırken, sınıflar arası farkı da, babanın ölümüyle birlikte yoksullaşmış bir anne kızın, eski günlerinden kalmış arkadaşlarıyla ilişkilerine mercek tutarak gösterebilmiştir. ‘Sabah Eskimişliğin’, babanın ölümünün ardından kurulmakta, bir sonraki öykü, ‘Özgürlük Atları’ ise, küçük kızın babasının ölümünden sonra aileye dâhil olan üvey babasını anlatışıdır. Ancak bu öyküde, elli ve altmışlardaki değişim de konu edilir:

“Pembe suskun çay fincanları kırıldı. Yerlerine, bitkisel yağlarla yapılan akşam kahvaltıları geldi.”

‘Özgürlük Atları’nda üveylik duygusu sezdirilirken, bu öykü bir öncekinin devamı olmasa da, onu hatırlatmakta ve yine çocuk belleğinden çıktığı anlaşılmaktadır. Bu öyküsünde üveylik, yaşamına giren yeni babayla ilişkisi güçlü bir ifadeyle yansıtılmaktadır: “Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm…”

İlk öykü grubunun son öyküsü, ‘Münip Bey’in Günlüğü’, öykülerin sadece cümlelerle değil, boşluklarla da örülebileceğinin örneğidir. Münip Bey’in kısa kısa yazdığı, detaylı betimlemelerden kaçındığı günlüğü bir öykü niteliği taşımaktadır. Okurun zihnindeyse, bu kesikli anlatım birden fazla öyküyü doğurmaktadır:

“Yarbay Faik Bey evleniyormuş. Her taraf bembeyaz. Geçen gün radyoda şedaraban faslı geçilirken bizimki ağlamaya başladı. Ne ister bu kadın, bilmem! Acayip halleri senelerdir sürer gider. Vezneciler’de ilk gerdeğe girdiğimiz gece boyu kestane rengi saçlarıyla gene böyle mükedderdi.”

Münip Bey’in eşinin “mükedderliği”nin nedeni tam olarak anlaşılmaz, ancak anlatım okurun zihninde pek çok soru işaretinin ışığını yakabilir.

‘Taşralı’dan başlayarak ‘Yaz Geldi’ye uzanan ikinci öykü grubu, Füruzan öykücülüğünün köşe taşlarını oluşturur. ‘Taşralı’ adlı öykü de, “Sen babanı bilmezsin kızım. Altı yaşındaydın öldüğünde…” cümleleriyle yine bir ölünün izlerini taşır. Füruzan’ın öyküleri kız çocukla evin kadınlarının ilişkisini aktardığı kadar, kız çocukla ölü babanın görünmez ilişkisini de anlatır. ‘Taşralı’ adlı öykü, ‘Sabah Eskimişliğin’e benzer biçimde, sınıflararası ilişkiyi gösterir. Aynı aileden çıkmasına rağmen, iki kız kardeşin yaşamları geçirdikleri evliliklerle birlikte başka ekonomik sınıflara, başka coğrafyalara akmıştır. ‘Taşralı’ adlı öykü de, zenginleşmiş teyze ile yeni üniversiteye başlayacak yoksul yeğenin diyalogudur. ‘Nehir’ ve ‘Su Ustası Miraç’ öyküleri, ‘Taşralı’ ve ‘Piyano Çalabilmek’ öykülerinin ardından sıralanırken, birbirleriyle ilişki kuran öykülerdendir. ‘Nehir’de yaratılan karakterler, sanki ‘Su Ustası Miraç’ adlı öyküde yaşamaya devam ediyor gibidir. ‘Su Ustası Miraç’, sadece öyküye ismini veren karakterle değil, Vedat karakteriyle de diğer öykülerden ayrılır. ‘Parasız Yatılı’ olmak, Füruzan’ın ilk öykü kitabında yoksullaşmaya bağlı bir zorunluluktur. Oysa Vedat varsıl bir toprak ağasının oğludur. Ancak annesi, yaptığı evlilikle sınıf atlamış bir kadındır ve asıl sınıfına karşı bir kin gütmektedir. Bu aile ortamında Vedat, ezilenden yana tutum almakla kalmaz, varsıl olmasına rağmen parasız yatılılık sınavına girerek, böyle eğitimini sürdürmeyi seçer.

‘Parasız Yatılı’, Füruzan’ın edebiyat serüveninin ana izleğinin sınıf çelişkisi yoksulluk ve yoksunluk olacağının baş gösterenidir. Füruzan’ın öykü ve romanları, röportajları ve gezi yazıları hep bu izleğin çevresinde biçimlenmiştir.

1988-89 arasında senaryolaştırdığı ve 1990’da Gülsün Karamustafa ile birlikte yönetmenliğini yaptığı Benim Sinemalarım, 1990’da Cannes Film Festivali’nin “Eleştirmenlerin 7 Günü” ve “Altın Kamera” bölümlerinden çağrılmış, 1991 İran Fecr Film Festivali’nde “En İyi İlk Film” ödülünü almıştır. Ayrıca, Füruzan, ‘Ah Güzel İstanbul’ adlı öyküsünden uyarlanan ve aynı adla gösterime giren filmi Ömer Kavur yönetmiş, senaryosunu da birlikte kaleme almışlardır. Ah Güzel İstanbul, 18. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi İkinci Film seçildi. Altmışlarda hızlanan sanayileşme hareketleriyle Füruzan’ın da metinlerine yansıyan kapitalist sömürüyle birlikte belirginleşen sınıf çelişkisi, dönemin Türkiye sinemasında da görülür. Toplumsal düzeni ve iktidarı eleştiren sorgulayan, göç ve gecekondulaşmayı konu eden filmler görülür. Bu anlamda Füruzan’ın metinleri, belki döneminin edebiyatından çok, dönemin sinemasıyla konuşur, onunla etkileşim halindedir.

Füruzan, kentin görünmezlerini, kenar mahallelerde yaşayan insanların yaşamlarındaki çaresizlikleri edebiyata taşımıştır. Ece Ayhan, onunla yaptığı bir röportajda, soru yerine şu cümleyi söyler: “İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacaklar Füruzan.”
Füruzan, Ece Ayhan’ı yanıtlar: “Bu benim için en büyük övünç olur. Bit, sirke muayenelerinin vazgeçilmez erleri, hâlâ arka sıralarda oturuyorlar.”

Parasız Yatılılar, hâlâ arka sıralardalar… Onları destanlaştıran Füruzan’ı unutmayacaklarına eminim.

Öküz gibi yaşayacağımız bir ülkeye!

“Namussuzum gideceğim. Öküz gibi yaşayacağım bir ülkeye gideceğim!”

Sermet Çağan’ın kült oyunu ‘Ayak Bacak Fabrikası’nda resmedilen ülkenin ‘öküz’ü, işler kötüleştikçe, oyunun farklı yerlerinde isyan eder, “öküz gibi yaşayacağı”, “kara tohum değil buğday yiyebileceği”, “evlenme hakkı alabileceği”, “oy hakkı alacağı, sevgi ve saygı göreceği, görevler yükleneceği” bir yere gitmek ister. Çağan’ın 1963’te yazdığı, yerli tiyatronun toplumcu gerçekçi örneklerinden olan bu eskimeyen oyunu, 2000 senesinde, İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi Sahnesi’nin absürdün kıyısında dolanan yorumuyla izlemiştim. Aradan geçen 18 yıla rağmen, oyuncuların tonlamalarına kadar bir dolu ince detayla aklımdaki yerini koruyor, ÖKM’nin ‘Ayak Bacak Fabrikası’ yorumu. Vakit henüz üniversite yıllarıydı, eh yine pek de parlak zamanlar değildi ama bir şekilde o günlerde seyirci koltuklarında ve İstanbul Üniversitesi amfilerinin sıralarında oturan her birimizin, bu ülkede kuracağı geleceğe dair güçlü inançları vardı.

Okullar bitti, o oyunu birlikte izlediğim arkadaşlarımla bir süre daha tiyatro yaptık. O da bitti sonra. ÖKM’nin ‘Ayak Bacak Fabrikası’, izlediğimiz en güzel oyunlardan biri olarak kaldı hafızamızda. En çok da ‘öküz’ün replikleriyle… O hayali ülkedeki gibi, burada da günler an be an tatsızlaştı çünkü. Uzun buluşmalarda kadehleri “Öküz gibi yaşayacağımız bir yere gidelim!” diye tokuşturmaya başladık. Hâlâ arada darlandıkça birbirimize bakıp, “Yetti artık, gidelim; öküz gibi yaşayabileceğimiz bir yere gidelim!” diyoruz. Ama gitmedik. Gidenler oldu. Çok oldu. Sizin de olmuştur, en az beş kişi sayarsınız değil mi, gidenlerden?

Yaşadığınız şehirde rahatça nefes almak, sokaklarda güvenle dolaşmak, insani koşullarda çalışmak, barınmak her zorlaştığında… Birileri tarifsiz acılarla boğuşurken kaygısızca göğe bakıp “Oh be!” demekten, sevinmekten her utandığınızda… Ülkenin bir yerlerinde –belki henüz sizin için değil ama- birileri için hayat her zorlaştığında… Bombaların arka arkaya patladığı her anda, korku her arttığında… Her yeni yasakta, her yeni tutuklama, gözaltına alınma, mahkûmiyet ya da linç haberinde… Sesinizi yüksek çıkarmaktan imtina ettiğiniz ve sustuğunuz için kendinizi suçladığınız her anda… Kafada kurup kurup “Yok ya, ben zaten buraya ait değilim” hissine düştüğünüz her seferde… “Tek bir hayatım var, burada tüketmeye değer mi!” paniğine her kapıldığınızda… “Çocuğum burada harcanmasın bari, kurtarsın kendini” endişeleriyle boğuşmaya başladığınızı her fark ettiğinizde… Kendinizi; doğup büyüdüğünüz, sizi siz yapan, ait olduğunuz sokaklardan, insanlardan, evinizden kaçıp gitmeye hazır ve fırsat kollar halde hissetmediniz mi? Hiç olmadı; Berlin’e, Londra’ya, Sydney’e, Barselona’ya “kapağı atmış” tanışlarınızın ardından iç geçirirken bulmadınız mı? Gittikleri yerden Facebook başına çakılıp Türkiye’de olan biteni takip ediyor, ‘RT’liyor, ‘fav’lıyor, uzaklardan sitem ediyor, küfrü basıyor, ‘karşı taraftakilerle’ laf dalaşına giriyorlar değil mi? Olsun, ama “yırttılar” yine de…

İş ya da tatil için gittiği yabancı memleketlerde görüp gezdiği şehirlere, bizim kadar alıcı gözle bakan başka millet var mıdır? Berlin İstanbul’a çok benziyor, dinamik falan ama soğuk be!, Londra pahalı, Kanada, Avustralya desen çok uzak… En yakınından, en bize benzeyeninden ‘Yunan’a kaçmaktı en tatlısı ama krizden kurtaramadılar ki başlarını onlar da… Şehirli, eğitimli, orta sınıf gençlerin burada kalıp her yeni güne, yeni bir kötü haberle başlayıp; direnmekten, inat ve mücadele etmekten vazgeçip ‘kaçmayı’ seçmelerine kızmaya hakkımız var mı? Peki, biz kalanlar ne olacağız? ‘Kurtulmak’ için biz de gitmek zorunda mıyız? Ya da en azından gitmeyi istemeye mecbur muyuz? “Ben buraya aitim, burası benim, ben de Türkiye’yim” diyenler? Sadece gidemediği için falan değil, gitmek istemediği için kalanlar yani. Onlar ne olacak?

“Biz de Türkiye’yiz!”
Bugünün Türkiye’sinin sesini sahneye taşıyan oyunlar yazan Ceren Ercan; “gitmek ve kalmak” meselesi üzerine kafa yoran, sonuçlarını sahneye –şimdilik- iki başarılı örnekle taşıyan bir isim. Bu sezon sahnede iki ayrı tiyatro topluluğunca sahnelenen iki oyunu, ‘Seni Seviyorum Türkiye’ ve ‘Berlin Zamanı’, bir üçlemenin parçaları olarak, tam da yukarıdaki çıkmaz vaziyeti anlatıyor. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği, prömiyerini İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapan ‘Seni Seviyorum Türkiye’, bu ülkeyi sevme inadı üzerine bir oyun. Sezonun en etkileyici işlerinden biri. Ceren Ercan, Türkiye’nin, kendi nesline denk gelen döneminin bir kaydını tutmuş, bir kulağını sokaklara dayamış, günler, geceler boyu dinlemiş, not etmiş sanki. Bize şimdi, burada olanın hikâyesini anlatmaya koyulmuş sonra. Yelda Baskın’ın rejisi ve Melih Kıraç’ın koreografisi, metnin ahengini sahneye yaratıcı fikirlerle taşıyor. Alican Yücesoy, Defne Şener Günay, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç ve Damla Karaelmas; Ercan’ın ironisini sindirmiş performanslarla çıkıyor karşımıza.

“2010’ların –ağırlıklı İstanbul olmak üzere- Türkiye’sinde hayat nasıldı, insanların, gençlerin, orta sınıfın/orta yaşın derdi, tasası neydi?” sorusuna çok eğlenceli ama bir o kadar da iç sızlatan bir tonla yanıt veren bir oyun bu. Yıllar sonra açıp sadece okunduğunda dahi, okuyanı şu an içinden geçmekte olduğumuz, yer yer içimizi deşen gündemimize ışınlatabilecek bir metin. İçine OHAL’i, KHK’ları, ‘biten Taksim’i, yükselen Kadıköy’ü, bombalı saldırı korkusunu, ‘Arap turist fobisini’, Türkiye’den Avrupa’ya göç etmenin yollarını, açlık grevlerini, olan biten onca şey karşısında somut hiçbir şey yapamamanın vicdan azabını sığdıran; fantastik bir gecede geçen bir oyun. Bir çamaşırhanede buluşan beş benzemez karakter eşliğinde kendinizi, ülkenizle aranızdaki sevgi-nefret ilişkisinin kıskacında bulacağınız, gülerken birden ağlamaya başlayacağınız bir iş. Ceren Ercan bu oyunu yaratırken aklından geçeni elle tutulur hale getirmeyi başarmış; “Buradayız ve biz de Türkiye’yiz” demeyi…

Geleceği bir ülke ile kurmak mümkün mü?
Üçlemenin ikinci oyunu ‘Berlin Zamanı’ ise bir şekilde gitmeyi başaranların öyküsü. İki kadın, bir erkek; üç Türkiyeli gencin “kimsenin kendilerini çağırmadığı” bir başka şehre gidişinin, orada mutlu, özgür ve iyi olmaya çalışmasının kısa öyküsü. “Geleceği bir ülke ile kurmak, mümkün mü?” Ceren Ercan üç şehirli, iyi eğitimli genci Berlin’de takip ederek arıyor sorunun cevabını. Kendilerini artık güvende hissetmeyen, kırgınlıklarını, korkularını, güvencesizliklerini geride bırakıp çok dilli, çok kültürlü, özgür, eğlenceli ve üretken bir hayat kurma çabasıyla Berlin’e giden üç karakteri, Alman yönetmen Frank Heuel’in rejisiyle takip ediyoruz. Ezgi Çelik, Tuğçe Altuğ ve Kutay Kunt’un dinamik performansları, birkaç aksesuar eşliğinde metnin enerjisiyle bütünleşiyor sahnede. Karakterler Deniz, Eren ve Özge kendi ifadeleriyle ‘Türkiye’nin Avrupalı’ yüzü. (‘Seni Seviyorum Türkiye’nin kendini Avrupa’ya beğendirmeye çalışırken ne kadar da Batılı olduğunu/göründüğünü anlatan gençlerinden üçü onlar, belki de.) Adına ‘new-wave’ (yeni dalga) denen şu son malum göç dalgasının parçası onlar da. Ama giderken Türkiye’nin boğucu siyasal gündemini, içlerine işleyen kültürel kodları ve hatta iki ülke arasındaki gerilimi de yanlarında götürmeyeceklerini kim söylemiş! Özgürce kendin olmak; Berlin’de de o kadar kolay değil belki de? Ceren Ercan yine sarkastik dili ve bir o kadar da anlayışlı haliyle anlatıyor hikâyemizi.

Gidene “Neden?” diye sormak yersiz. Sokağa çıkmaktan, yüksek sesle itiraz etmekten, mücadele etmekten vazgeçene, yılana, bıkana “Hadi, cesaret!” demek gün geçtikçe zorlaşıyor. Ama ‘Seni Seviyorum Türkiye’nin ‘gitmeyen’ karakterlerinden birinin seslenişini tekrarlamakta fayda var:
“2007 İstanbul Pride! İstiklal Caddesi’ndeyiz, seni en güzel ben sevebilirim, 2008 Taksim’deyiz, sana kapılarımı açıyorum, 2009 Pride, bizi suçlayıp duran tüm insanları affediyoruz. 2010 İstiklal Caddesi’nde el eleyiz, bayrağın üstünde öpüşüyoruz, hadi fotoğrafımızı çekin. 2011 biraz biber gazı yedik ama bana dokunursan tüm acı tadı dağılır sokağın. Pride 2012 arkadaşlar iyidir, bütün bir yıl sözler yaralasa da bir gün yan yana gelmek onarır. 2013 anneler, babalar, kardeşler bizimle. Biz ikimiz hiç bu kadar kalabalık olmadık. 2014 İstanbul Pride; cafelerden, ofislerden, evlerin camlarından bize el sallayanlar. Varız! Buradayız! Elimi bırakma! 2015 Tomalar caddeye indi! Her yer biber gazı, tazyikli su bir kızı cadde boyu sürüklüyor. Elimi bırakma! 26 Haziran 2016 kimseyi İstiklal Caddesi’ne sokmuyorlar, ara sokaklara dağılıyor herkes. 2017, Beni bırakma! Kimse kimseye kavuşamıyor. O kalabalık nerede? Sen de git, gitmek istiyorsan. Cafelerden el sallayanlar, evlerinin camlarına bayrak asanlar? O insanlar nerede? Sen neden mutsuzsun bu kadar? Her yer polis, her yer Toma! Ara sokaklara dağılanlar var… Biz bu yıl caddede 5 kişiyiz. Sen neden evdesin? O insanlar, onlar neredeler? Gittiler mi? Gerçekten gittiler mi? Sen de gidecek misin?”

Nisan 2018 sayısı çıktı!

Sağ’ın çıkmazı: Kültürel iktidar

Kapitalizmle birlikte yeni olan şey, idam seremonilerinin aynı zamanda çalışan sınıfların disiplinini korumalarını, daha önemlisi tamahkârlıklarını yitirmemelerini sağlamaya dönük birer otorite gösterisine evrilmesiydi.” Yeni e’nin Nisan sayısı Bahadır Özgür’ün yazısıyla açılıyor ve Rembrant’ın ‘Dr. Tlup’un Otopsisi’ tablosundan Mary Shelley’in grotesk kahramanı Frankenstein’a, genç Karl Marx’ın ‘Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefesi’ çalışmasından ünlü 1 Mayıs pankartındaki işçi temsiline uzanan, “Siyasal bir mekân olarak proleter beden” başlığı altında devam ediyor..

Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği ve ‘Türkiye’den gitmeye…’ dair ‘son dönem eğilimi’ne tiyatrodan gelen bir cevap niteliğindeki, ‘Seni Seviyorum Türkiye’ oyunu üzerinden konuyu tartışan Bahar Çuhadar ise, “Özgürce kendin olmak hiçbir yerde o kadar kolay değil belki de?” diyor, “Öküz gibi yaşayacağımız bir ülkeye!” başlıklı yazısında.

Hawking dünyadan kaçma çağrısı yapmadı” başlıklı söyleşide ünlü fizikçinin ardından ‘dahilik’ ve bilim ilişkisini sorgulayan Prof. Dr. Kerem Cankoçak, “Hawking’den yapay zekâ, dünyanın kurtuluşu vs. gibi her konuda bir şeyler üretmesini beklemek yanlış” diyor.

Yeni e’de Ayşegül Tözeren’in, “İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacak Füruzan”, M. Sinan Birdal’ın “Devr’i CEO”, Koray Demir’in “Bir garip ‘Striptiz’ ”, Alp Baykal’ın kısa süre önce kaybettiğimiz heykeltraş Ali Teoman Germaner’i anlattığı “Taş, ustayı biçimlendirirmiş”, Mustafa Kemal Coşkun ve Yasin Durak’ın “Mehmet silahını kaptı!” yazılarının yanı sıra Melike Belkıs Aydın’ın şair Betül Dünder’le yaptığı “Dünyayla savaşımında dünyanın yanında ol” başlıklı söyleşi de yer alıyor.

Yeni e’nin bu ayki dosya konusu ise “ ‘Sağ’ın çıkmazı: Kültürel iktidar”… Aydın Çubukçu, “Din ve dünya işleri” başlıklı yazısında önerdiği hayatla ‘kültürel iktidar sanatı’nın gerçek hayatta neden tutunamayacağını tartışıyor. Göksel Aymaz “Niçin kültürel iktidar olunamadı?”, Yasin Durak, “Kültürel iktidar değil hegemonik kültür”, Taner Timur “Necip Fazıl Kısakürek, ‘İslam İnkılabı’ ve AKP”, Nihat Ateş “Türk sağ iktidarlarında ‘sağcılığın’ izleri…”, Halim Şafak “ ‘İtaat dikkati’ ve İslamcı şair/şiir” başlıklı yazıları ile dosyayı oluşturuyor.

Yelda Eroğlu’nun “Bir Dostoyevski Uyarlaması: Aşk Çılgını” başlıklı ‘tefrika roman’ının ilk bölümü ile yer aldığı dergideki öyküler Adnan Özyalçıner, Zehra Çelenk, Adem Erkoçak ve Yorgos Moleskis’e ait.

Yeni e’nin Nisan ayı şiirleri ise Tolis Nikiforou, Ayşe Nâlân, Murat Atıcı, Ahmet Uçar, Muzaffer Kale, Taylan Şahbaz, Sadık Aytekin, Cihan Oğuz, Ömer Turan ve Levent Karataş’tan…

Berna Yangın, Janset Akyıldız, Esin Erdem ve Fatma Gül bu sayının çizerleri.

YETMEZ AMA MAHFİL

Ayşegül Tözeren

“Orji Bitti, Şimdi Ne Yapacağız?” başlıklı yazıma başlarken, “yazanların varlık evi olan dilin, dünyada olup bitenle, bir başka deyişle ikincil doğayla etkileştiğini, kendisini fildişi kuleye kapatmış edebiyatçıların dahi, taş duvarlara vuran dalgaların sesini duyduğunu” yazmıştım. Her edebiyatçının, her şairin dış dünyaya metninin içinden verdiği cevabın da farklı olduğunu belirtmiştim.

Devamını Oku