Archives by Month

Ağustos

2018

Kadınlığın Tehciri

“Kimsesizlerin cenaze törenlerinde üç kişi olur. Cenaze hizmetleri görevlisi, külleri savuran mezarlık görevlisi ve bir şair.”

Yeni e, Eylül sayısında bu satırların yer aldığı “Kimsesizlerin şairleri” ve hemen ardından gelen “I.M. Hanım’ın uğurlanışı” Joke Timmermans ve Peter Mangel Schots imzalı iki içerikle açılıyor. Hollanda ve Belçika’da her yıl ölen onlarca kimsesiz için ‘Yalnız Uğurlama’ projesini anlatan mini dosya şaşırtıcı ve sarsıcı…

Derginin ana dosyası ise “Kadınlığın Tehciri” başlığı altında

“Kapitalist önceliklerin İslami referanslarla uyumlulaştırılarak hayata geçirildiği sermaye birikim modeline tekabül eden ve 16 yıldır adım adım inşa edilmeye çalışılan yeni toplumsal cinsiyet rejimi”ne odaklanıyor. Dosyanın yazarları Nuray Sancar, Şahika Yüksel, F. Ceren Akçabay, Erdal Doğan, Burcu Karakaş, Sevda Karaca, Kıvılcım Turanlı ve Özlem Ergun.

Tarık Güney imzalı “Erdoğan’ın ‘İslam içi laikliği’ keşfi” başlıklı yazı ise iktidarın İslam’a “Arap-olmayan bir yorum katan” İmam Maturidi’yi ‘keşfi’nin kronolojisini seriyor.

“Plastik nasıl sanat oldu?” Ali İhsan Ökten’in kaleminden başlığının hakkını veren yazıyı, Kavel Alpaslan imzalı “Sovyetler’den gelen Nasreddin” yazısı takip ediyor. Yazının konusu Kor Kitap’tan yayınlanan Leonid Solovyov’un “Huzur Bozan Nasreddin” kitabı.

Yeni e daha sonra edebiyatımıza dair üç yazı ile devam ediyor: Edip Cansever’i anlatan “Cansever’in Şiirbolero’su” Hakan Cem, “Cansever şiirinin görsel dünyası” M. Zaman Saçlıoğlu imzalı… Abidin Dino’nun yönetiminde yayınlanan ‘Küllük’ dergisinin hikâyesini anlatan “Türkiye edebiyatında tasfiye” ise C. Hakkı Zariç’e ait.

Yeni e’nin Eylül sayısında ayrıca, Hasan Cömert’in Anna Seghers’in romanından uyarlanan Transit filmini anlattığı “Hayaller ve hayaletler”, Şeyhmus Diken’in “Mıgırdiç Margosyan’a sordunuz mu?”, Ferhat Uludere’nin “Samimiyeti özlüyorum”, Yasin Durak’ın “Nefretin çağrısı” yazıları yer alıyor.

Adnan Özyalçıner, Haydar Sancar ve Meryem Demir öyküleri; Yelda Eroğlu tefrika romanı; Nihat Ateş, İbrahim Tığ, A. Nail Deniz, Nisa Leyla, Āba Müslim Çelik, Senem Gökel, Ümit Özkan, Batuhan Bozca, Gökhan Taner Günsan ve Tolis Nikiforou şiirleri; Berna Yangın, Esra Enis, Vahit Akça ve Kürşat Zaman çizimleriyle Yeni e’ye katılıyor.

Kimsesizlerin Şairleri

Hollanda ve Belçika’da her yıl onlarca insan yapayalnız ölüyor. Uğurlamaya gelen arkadaş, akraba, tanıdık ya da komşu olmadan sessiz sedasız gömülüyorlar. Şairlerin, yalnız vefat eden insanları, her birine özel yazılan şiirler eşliğinde ebedi istirahatgâhlarına uğurladıkları edebi ve sosyal proje ‘Yalnız Uğurlama’ 2002 yılında hayata geçirildi. Veda ritüeline şiirin dahil edilmesi. Medeniyet göstergesi. İnsanlık örneği.

Günlerden 5 Haziran Salı. Leuven semaları griye boyanmış. Güneş kendini göstermek istemiyor. Bugün Bayan I. M. toprağa verilecek. Onun tek başına uğurlanacağı törenin fotoğraflarını çekme ayrıcalığına ben eriştim. Sunumu yapacak olan şair Herlinda Vekemans. Koordinatör olan Peter Mangel Schots ile cenaze aracını takip ediyorlar. Kül savurma alanına geldiklerinde araç duruyor. Cenaze evi yetkilisi “urn”u[1] bir kaideye yerleştiriyor. Herlinda şiirini okuyor. Biraz geride, bir ağacın arkasında bekliyorum. Ürkekçe. Arada bir kameramın deklanşör sesi duyuluyor. Cenaze hizmetleri görevlisi külleri çimenlere savuruyor. Hafif bir esinti var. Uzaktan bir kuşun ötüşü duyuluyor.

Çok etkileniyorum. Yalnızlığın boyutu ölçülebilir mi? Giden ardında hangi hikâyeleri bırakır? Nedir bir şaire son nefesini yapayalnız veren bir insan için kalemini eline aldırtan?

Törenden sonra şehir mezarlığına bir taş atımı uzaklığında bulunan bir kafede toplanıyoruz. Şairler Peter Mangel Schots, Herlinda Vekemans ve Alain Delmotte anlatıyorlar.

Yalnız uğurlama ne kadar yalnızdır?

Peter: Kimsesizlerin cenaze törenlerinde üç kişi olur. Cenaze hizmetleri görevlisi, külleri savuran mezarlık görevlisi ve bir şair. Ben koordinatör olarak hepsine katılmaya gayret ediyorum. Şirket olarak kimsesiz bir insanın cenaze törenini bir nebze de olsa kimsesizlikten kurtarmak bizim için çok önemli. Birini toprağa vermek bir ritüeldir. Hayatta kalan akrabaların yas tutmalarına katkı sağlar. Birinin, “güzel bir törendi,” demesi teselli verir. Kabullenmeyi kolaylaşır. Aynı zamanda, ölen kişinin hayatına tekrar atıf yapılmasına vesile olur. Ölen kişi yâd edilir. Samimi duygular doğar.

Bu durumda samimiyetlerini sunanlar merhumu hiç tanımayan kişilerdir.

Peter: Hepimiz insanız. İnsan olmanın gerekliliklerini yeniden gözden geçirmek zorundayız. İnsanlar yalnızca hijyenik nedenlerden dolayı gömülmez. Bir semboldür bu. Tarih boyunca tüm halklar bir yaşamdan diğerine geçebilsin diye ölülerini gömmeyi tercih etmiştir. Hiçbir topluluğun, nerede olursa olsun, ölülerini köpek ve kuşların inisiyatifine bıraktığı görülmemiştir. Açık denizlerde ölenlerin mezarı deniz olmuştur. Onun da kendine has ritüelleri vardır.

Herlinda: Stefan Hertmans “Antigone Molenbeek” isimli kitabında ölmüş kardeşini arayan genç bir kadını anlatır. Tek isteği onu gömmektir. Birine sunabileceğin en büyük merhamet ölümünden sonra gömülmesini sağlamaktır.

Peter: Bir onurlandırma, son bir selam. Mutlaka olmalı. Ölen kişinin akrabası, arkadaşı, tanıdığı, komşusu , kimi kimsesinin olmadığı durumlarda devreye giriyoruz. Yedek oyuncular gibi.”

Senin koordinatör olarak görevin nedir Peter?

Peter: İlk benimle iletişime geçilir. Huzurevi, Sosyal Kamu Refahı Merkezi (OCMW /Openbaar Centrum voor Maatschappelijk Welzijn) veya Cenaze Hizmetleri beni arar. Hiç vakit kaybetmeden Leuven’de müsait olan bir şaire ulaşmaya çalışırım. Ardından ölen kişi hakkında bilgi toplarım. Ölen kişi Huzurevi yaşlısı ise zorlanmam, doğrudan kuruluşa giderim. Eğer kişi evde ölmüşse komşularla veya yardıma muhtaç insanlara yardım eden derneklerin temsilcisi Poverello’yla irtibata geçerim. Mümkün olduğunca ayrıntılı bilgi toplamaya çalışırım. Zaman genellikle kısıtlıdır. Edindiğim parça parça bilgileri şaire iletirim.

Yani kişinin hayattayken ‘kim’ olduğunu bulmak için küçük bir keşif yolculuğu yaparsınız. Peki mahremiyet nerede başlar?

Peter: Elbette amacımız o insanın özelini deşmek değil. Gazeteci ya da heyecan arayan kişiler değiliz. Sınırlar var, ama şiir için bazı bilgiler, kullanılmamak kaydıyla, oldukça yararlı olabiliyor.

Herlinda: Kimsenin ruhu duymadan kişinin haftalarca evinde ölü yatmış olması gerçeğini dizelerime yansıtamam, ama bu bana ölenin kim olduğu, nasıl yaşadığıyla ilgili ipuçları verir.

Tanımadığın bir kimse hakkında şiir nasıl yazılır?

Peter: Veriler kısıtlı olduğu için “yalnız uğurlama” için yazılan şiir kişiselliğin ötesindedir. Bugün toprağa verdiğimiz kadın bir hemşireydi. “Hastaneler hayatın oldu. Yatak yapmak, ateş ölçmek ve sürgü değiştirmekten başka kalan neydi sana?” Şairin önüne bir tablo konur, onu duygular izler. Sözcükler sıralanır.

Herlinda: Beni bir ıssızlık hissi sarar. Bir insanın son nefesini tek başına vermesi beni derinden sarsar. Zaman zaman ölen insanla alakası olmayan kişilerden ilham alırım. Merhumun ismini Google’a yazıp aynı ismi taşıyan insanlar bulurum. Sahip oldukları özellikleri tanıma imkânı bulabileceğin, hâlâ hayatta olan insanlar. Kaleme aldığım ve artık hayatta olmayan kişiyle aynı isme sahip erkek ya da kadınlar. Bu bana ilham verir.

Alain: Beni motive eden bir çeşit hiddet. Öfke nöbeti değil de bir kızgınlık. İnsanların dışlanması, yalnız ölmesi ve kimsesiz gömülmesi bir insanlık ayıbı değil midir? Toplum her bireyin kucaklanmasını sağlayabilmeli.

Peter: Sonuçta şiir ısmarlama yazılıyor, bu bir gerçek. Şu ve şu özelliklere sahip bir kişi hakkında yazmak zorundasın. “Bunu yapamam, kendimi kısıtlanmış hissederim. Yalnızca kendi duygu dünyam veya düşüncelerim doğrultusunda yazabiliyorum,” diyen şairler mevcut. Bazıları ise tam tersi, zorlanmazlar. Kendisi de bir “yalnız uğurlama” şairi olan Bernard Dewulf geçenlerde, “Bana yazacağım konunun söylenmesi çok hoşuma gider. Bu bana bir çerçeve, bir bağlam yaratma imkanı verir.” diyordu.

“Yalnız uğurlama” şiirini “iyi şiir” yapan nedir?

Herlinda: Saygı sınırlarını aşmıyorsa, hissettiklerinle uyum içindeyse, nazım olarak yazılmışsa, zaten o hayat hakkında yazma imkânı seni seçilmiş hissettirir. Bu verilmiş bir armağandır.

Alain: Kısa sürede iyi bir şiir yazmak bir meydan okumadır aslında. Her seferinde yüksek bir standart yakalanır. Bazı şiirler klasikler arasına girmiştir.

Peter: Bunun bir ayrıcalık olduğu yönetmeliklerimizde de belirtilir. “Yalnız uğurlama” kaliteyi şansa bırakmamak için bir yayınevine bağlı şairlerle çalışır. Şairlerimiz kendilerini ispatlamış kişilerdir. Her birinin yüksek yazma kabiliyeti vardır, sözcükleri yürekten gelir ve beklentilerin çok üstüne çıkarlar. Bu da muhteşem şiirler doğurur.

Etkilenip unutamadığın, aklından çıkmayan kişilerle karşılaştığın oluyor mu?

Herlinda: Bir ölümün seni bir diğerinden daha çok etkilediği oluyor. Söz konusu olan film karakterleri değil, gerçek insanlar. Gece gündüz içen bir adam vardı. Sevgilisi varmış. Kiracıların öğrencilerden oluştuğu bir apartmanda yaşıyorlarmış. Öğrenciler acil durum ziline basmışlar. Posta kutusu taşmış, koridora tuhaf bir koku hâkimmiş. Apartman görevlisi adamı ölen sevgilisine sarılır vaziyette bulmuş. Kız iki haftadır ölü yatıyormuş. Çok feci. Bu yeteri kadar kötü değilmiş gibi öğrenciler birkaç yıl sonra tekrar alarm vermişler. Apartman görevlisi bu sefer adamı bulmuş. Dört hafta önce ölmüş. O ana kadar kimse anlamamış. Bundan daha yalnız ölünemez. Bu hikâye kafamın içinde dolaşıp durdu, cenaze töreninde şiiri okuduktan sonra da devam etti.

Peter: Çoğunlukla raporu yazmayı bitirdiğimde olay benim için kapanmış oluyor, ama bunun elbette istisnaları var. Mesela altı ay önce bir bebek hakkında yamıştım, sahipsiz ölmüştü. O zaman olay basına da yansımış, bir bağış kampanyası başlatılmıştı. Berbat bir his. Bebeği aklımdan çıkaramadım.

Alain: “Kafamda kişiler kurgu karakterlere dönüşebiliyorlar. Sayısız cevaplanmamış soru, dünya kadar gizem var. “Yalnız uğurlama” projesinin dışında yalnız uğurlanma konulu iki şiirim var.

Şiirlerin yayınlanması neden önemli?

Alain: Şiirlerimiz ikinci bir yaşama sahip oluyorlar. Web sitesinde yayımlanıyorlar, kitaplarda yer alıyorlar. Gidiyorlar ve çoğalıyorlar. Bu çok önemli. Ölen kişinin varlığı –nasıl bir hayat sürdüğü fark etmiyor- bir anlam kazanıyor.

Peter: Bizler nasıl kaybettiğimiz sevdiklerimizin fotoğrafını saklıyorsak, toplum da tek başına ölen kişiyi şiirle anıyor. Yaşamaya bu şekilde devam ediyor.

Herlinda: Bir tablo gibi, ya da bir portre. Boya yerine kelimelerimizi kullanırız. Yayımlanıyor olması çok önemli. Toplum bu tür olayların yaşandığını bu şekilde görüyor. Şiirin okunması kalıcı değil, bu işin ritüel kısmı. Onları kalıcı yapan web sitesi.

 Umursanmamak. Yalnız ölmek. Hikâyelerin hepsi mi keder ve ıstıraptan ibaret?

Peter: Aslında hepsi değil. Bir kadın vardı, hiç çocuğu olmayan bir dul. Son yıllarını geçirdiği huzurevinde tek bir arkadaşı varmış. Sürekli birlikte kahve içerlermiş. Günleri mutluluk içinde geçiyormuş. Kadın öldüğünde o arkadaş yalnız kalmış; arkadaşını kaybeden oymuş çünkü.

Alain: Yaşlı insan deyince aklımıza genellikle bir hastalık tablosu gelir. Raporlar bedensel gerileyiş hakkındadır, öncesinde yaşananlardan bahsetmez. Bir kadının raporunu hatırlıyorum, hastalıkları vesaire anlatılıyordu. En altta küçük harflerle şöyle yazıyordu: Domatesli karidese bayılırdı. Hayatına birçok genç erkek girdi. Bunu okuduğunda ortaya bir hikâye çıkar. Genç erkekler mi? Hım, demek ki baştan çıkarma sanatını biliyormuş? Yaşama sevincine bakar mısınız! Bir de dans yarışmalarına katılmayı seviyormuş. Belki de kızı onu o yüzden ziyaret etmiyordu, sürekli dansla meşgul olduğundan? Bu tür bilgiler hayal gücünü tetikler!

Herlinda: Bu tür detaylar çok şey anlatır. Böyle olaylarda çıkış noktan dışlanmışlık duygusu değildir.

Peter: Ama yine de baskın olan üzüntü ve öfke duygusudur. Bu bir fiyasko. Toplumca başarısız olduk. O yüzden bizler, “yalnız uğurlama” şairleri, eksik kalanı veriyoruz. Sunabildiğimiz de hepi topu üç beş kelime. Yine de dileğimiz en güzel şiirimizi yazmak. Azmimizi kaybetmemek. Sonuçta hepimiz insanız.

[1]              Urn: Müteveffanın küllerinin konduğu kâse, kap.

 

I.M. Hanım’ın yalnız uğurlanışı

Peter Mangel Schots
Çeviren: Nevin Soysal

27 Aralık 1938 yılında Aarschot’ta doğan I.M. Hanım, 31 Mayıs 2018’de birkaç haftadan beri misafir olduğu Leuven Edouard Remy Bakımevi’nde hayata gözlerini yumdu. Kül savurma merasimi 5 Haziran 2018 Salı günü Leuvens şehir mezarlığında yapıldı. O gün şair Herlinda Vekemans görevli idi. Rapor Peter Mangel Schots tarafından hazırlandı.

Cenaze evinden ve Sosyal Kamu Refahı Merkezi’nden (OCMW /Openbaar Centrum voor Maatschappelijk Welzijn) birer saat arayla peş peşe iki haber geldi. Kimsesiz cenazeler konusunda duyarlığın devam etmesi, Leuven’deki son vaka -neyseki- altı ay önce yaşanmış olsa da teselli verici.

Bu sefer söz konusu olan I.M. Hanım. İsminin baş harflerindeki ironi, onu anmak için uygun kelmeleri ararken sonradan dikkatimi çekiyor.

I.M.

In Memoriam.

Yapacağımız tam da bu: onu anmak, kendi kendine sönmüş hayata bir anlığına ışık tutmak.

Bu sefer onun hakkında fazla bir şey öğrenemiyorum. Remy Bakım Merkezi’ne ocak ayında yerleşmiş. Öncesinde Heverlee’de yaşlılara özel bir apartmanda kalıyormuş. Kocası iki yıl önce ölmüş.

Başhemşire, I.M. Hanım’ı mümkün olduğunca tanıtmaya çalışıyor. Demansı varmış, bu yüzden derinlemesine görüşmeler yapılamamış; ama demansına rağmen I.M. Hanım esprili bir kişilikmiş. Sürekli şakalaşırmış. Kafasının karışıklığından ismini hatırlayamadığı insanlara kendince isimler uydururmuş. Erkek hemşirelerden birini F.C. de Kampioenen televizyon dizisindeki Marscke’ye ikizi gibi benzetiyormuş. Bu yönü, ömrünün son demine karanlığını delen yıldızlar gibi umut getirmiş olmalı.

Hayatının önceki 79 yılının nasıl geçtiğini tahmin etmekten başka seçeneğimiz yok. Bazı veriler hayatının hiç de kolay geçmediğini gösteriyor. Kalabalık bir aile, savaş yılları. Bir kızı varmış, bakımını ailesinin üstlendiği. Buna hangi koşullar sebep olmuş bilmiyoruz. Tek evladı olan o kız çocuğuyla iletişimi yıllar önce kopmuş olmalı. Ne onun, ne de başkasının cenaze törenine gelmesini bekliyoruz.

Başhemşire başka bir şeyi daha gün ışığına çıkarıyor: I.M. Hanım’ın kendi de hemşireymiş. Mechelen’de eğitim görmüş, bir süre Pellenberg’de hizmet etmiş. Belli aslında: I.M. Hanım’ın  hayatı hastane koridorlarında geçmiş. Beyaz önlüklerle çevriliymiş.

5 Haziran Salı, ikindi vakti yürüdüğüm sokaklar -rotamı şehir mezarlığına çevirdikten sonra- o hastane koridorlarının biçimini alıyor. Sağımda ve solumda şehrin belli belirsiz kapıları, havada yoğun bir günün kırık beyazı.

Herlinda mezarlığa gelmiş, Alain de onunla birlikte. Siyahlar içindeki güven timsali adam da orada. Birilerinin sürpriz yaparak ortaya çıkmayacağına emin olmaya çalışarak, tören için belirlenen saati on dakika geçiriyoruz.

Yalnızca bir kedi geçiyor. Cenaze aracının altına saklanıyor, oyuncu canlılığı dördümüzü de etkiliyor. Ansızın kırılan bir buz tabakası gibi.

Yavaş adımlarla küllerin savrulacağı çayırlığa ilerliyoruz. Herlinda şiirini okuyor:

Yedi kardeşin güzün doğanı
ses, kahkaha, koşuşturma ve bağrışmayla dolu
bir ev ve avlu,
zıpladığın, ip atlayıp mendil sakladığın
savaş yıllarında geçen bir çocukluk.
‘Hastaneler hayatın oldu.
Yatak yapmak, ateş ölçmek ve
sürgü değiştirmekten başka kalan neydi sana?’
Onca yıl kaç hastayla konuştun,
kaç kişinin derdine derman olup yastıklarını kabarttın?
Günlerini ütülenmiş mendiller gibi çekmeceye kapatan
onlar mıydı?

Huzurevi o eski zamanlara bir dönüş müydü?
Artık erkeklerin de hemşire olması ve
esprilerinin usta karşılıklar bulması seni şaşırtıyor mu?
Koridorlarda oradan oraya koşturarak mı geçti ömrün?
Yedi kardeşin güzde doğanı
Kahkaha, koşuşturma, bağrışma, hastaneler, mendiller,
şikâyetler ve espriler.
Her şey çekmeceye  kaldırılmış;
uzun süre aralık bırakılıp
nihayet kapatılan.

Şiirden sonra mezarlık amiri dikkatle külleri savuruyor. Gri bir dikdörtgen, mezar taşına benzer.

Cenaze evi görevlisi bizimle vedalaşırken filozofça bir edayla: “Bunları söyleyebildiğim yegâne insanlar sizsiniz” diyor.

Sonradan töreni belli bir mesafeden izleyen fotoğrafçı Joke ile konuşuyoruz. Bir sayısını ritüellere ayıran Felemenkçe-Türkçe yayınlanan edebi dergi Akrostiş için törenle ilgili bir yazı hazırlıyor. Herlinda şiirini okurken bir adam çıkageldi, diye anlatıyor Joke. İ.M. Hanım’ı tanıyormuş, ama töreni uzaktan izlemek istemiş. Tören biter bitmez de hızla ortadan kaybolmuş.  F.C. de Kampioenen televizyon dizisindeki Marscke’ya benzeyip benzemediğini soruyoruz. Joke kısa bir an şaşkınlıkla baktıktan sonra: “Evet, şimdi siz söyleyince, andırıyordu biraz sanki…”

‘Kendinizi Allah mı sanıyorsunuz!’[1]

(Şükür anladık! Titre ve kendine gel ey erk zihniyet! )

Kırgın Çiçekler dizisini yazdığımız günlerde sert bir sahne seyretmişti seyirci. Yetimhanede yaşayan 16 yaşındaki Meral, tanımadığı bir adamın arabasına binmişti. Belki bir yere can havliyle yetişmesi gerekiyordu, belki o ıssız yerde bir arabaya binmeye mecbur kalmıştı, hatırlamıyorum.  Adam yol boyu kıza o arabada ne işi olduğunu sorup durdu. Hangi kafayla hiç tanımadığı bir insanın arabasına biniyordu, ya o sapık olsaydı, ya ona bir şey yapsaydı, Allahtan kendisi buna yeltenmiyor, ama ya tersi olsa; şuracıkta başına kim bilir neler gelirdi. Gelirdi di mi, anladın di mi sen olacakları, bak benim de kız kardeşim var, senin yaptığın şu haltı yese, suratına tükürürdüm gibisinden laflarını ard arda sıralamıştı… Karakterimiz tedirgin olmuş, bir müddet sonra ‘abi ben ineyim, ne olur ineyim’ diye yalvarmış, ama adam inmesine bir süre izin vermemişti. Ve nihayet adam tamam git demiş ve kızcağız perişan bir halde arabadan inip koşarak gitmişti. Adam üstü örtük gibi görünse de çok net bir şekilde Meral’e psikolojik şiddet uygulamış, kızı taciz etmişti. Biz yazarken bile iğreti olmuştuk yalan yok, seyircinin de aynı hislerle dolup taşacağını sanırken; atılan twetlerden adamdan hayranlıkla söz ettiklerini, Meral’i ise yerden yere vurduklarını gördük. Oh çok şükür neyse ki adam iyi biri çıkmış, kıza bir şey yapmamıştı. Yani adam kıza tecavüz etmediği için ona minnettar kalmışlardı. Arabanın içinde dakikalar süren ve salyalarını akıtarak kıza ayar çeken o erk söylem tuhaf bir şekilde tacizden sayılmamıştı. Sahnenin bu şekilde anlaşılmasından dehşete düşmüştük elbette. Arabadaki adama daha fazla fenalık etmediği için hayranlık duymak, onu yüceltmek; erk söylem tam da bu demekti. Meral de bir daha elin adamının arabasına binmeyecekti, ona ders olsundu şuydu buydu… Bir adamın genç bir kıza iyilikle yardım da edebileceği fikri konuşulmamıştı bile. Erk söylem yine korunmuş kollanmış, sürdürülebilirliğine hizmet edilmiş, pekiştirilmişti.

‘Beren saati kim taciz etti, adını vermediği o kanal yöneticisi kim?’ sorusu  sektörde yine konuşulmaya başladığında, meselenin bu sefer nereye varacağını merakla bekledim. Bir erk seviciliğinin nüksedeceği, yine bir “ne münasebet canımcıların” çıkacağına dair bir hissim vardı; fakat Beren Saat vesilesiyle sektördeki bir çok kadını ezip geçeceklerini, doğrusu tahmin etmiyordum.

Mesele; Beren Saat’in bundan üç yıl önce, Özgecan cinayetinden hemen sonra twitter ve instagram hesabından “Güzel olmak zor, güzel kız olmak çok zor ülkemde” diye başlayan bir metin paylaşmasıyla başladı. Oyuncu, dizi çekimleri sırasında bir erkek oyuncunun dudağından zorla öpmek istediğini ve bir kanal yöneticisinin kendisini taciz ettiğini söylemişti. Özgecan cinayetiyle öylesine sarsılmıştık ki; Saat’in paylaşımına duygusal bir metin gözüyle bakılmış, birkaç küçük çatlak ses çıkmış; Beren söyle kim bunlar denmiş ve sonra unutulmuş, üzerinde durulmamıştı.

Üç yıl sonra oyuncunun rol aldığı Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi Fransa’da yayınlanmaya başlamasıyla mesele tekrar gündeme geldi. Le Figaro dergisinin oyuncuyla yaptığı röportaj Türk medyasında “feminizmden korkmayın, çocuklarınızı feminist yetiştirin” başlığıyla haber oldu. Ve hemen arkasından Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök şu iddiayı ortaya attı: Röportaj bir çeşit sansürlenerek önümüze servis edilmişti. Beren Saat’in bir televizyon yöneticisinin tacizine uğradığını söylediği bölümler atılmıştı:

Bu mülakat Hürriyet dahil çok sayıda gazete ve internet sitesi tarafından da özetlenerek yayınlandı. Beren, mülakatta 2015 yılında söylediği çok önemli bir şeyi, hem de bu defa daha açık bir ifade ile tekrarlamış. ‘Bir televizyon kanalı yöneticisinin tacizine uğradım’ demiş… Siz de merak etmiyor musunuz kimdir bu kanal yöneticisi, hâlâ görevinin başında mı…Hâlâ aynı şeyleri yapıyor mu? Beren Saat mülakatta ‘Mücadelemiz sessizlik yeminini kırmak’ diyor…Ama görüyorum ki aradan 3 yıl geçmesine rağmen bu ‘mesleki omerta kanunu’ hâlâ kırılamadı…

Özkök’ün eleştirdiği bu suskunluk yasasını bozan bir babayiğit elbette vardı. İnternette yayın yapan Uçankuş adlı magazin sitesi “Beren Saat’in tv tacizcisini açıklıyorum” başlığıyla ortaya çıkıverdi.  Uçan Kuş’a göre; bu iddia karşısında  tv kanal yöneticileri büyük bir töhmet altında kalmış ve rahatsızlıklarını dile getirmişti. Bu ismi açıklamak boyunlarının borcuydu. Ve herkes şimdi dinlesindi:

“Herkes ‘Uçan Kuş biliyordur o televizyon yöneticisinin kim olduğunu… Açıklayın’ diye… Doğrudur… Konuyu biliyoruz. (bilmeseler şaşardık di mi?)

Bu eski bir olay… Şimdilerde sözü edilen tarihten çok eski… (Beren Saat bile yanılıyor olabilir, o denli eminler)

O dönemde sözü edilen kanal yöneticisiyle bir kanal gecesinde yaşanan olay, o dönemler bir şekilde Uçan Kuş’un kulağına gelmişti. Ancak o zaman, Beren Saat’le o kanal yöneticisi arasında flört’öz bir ilişki olduğu iddiaları da vardı. O yüzden hiç üstünde durmamıştık. (Evet genelde flört ederken sevgililerimiz sarhoş bir şekilde kıçımızı elliyor ve kavga ediyoruz[2]**)

Ancak Beren Saat’in ifadesine göre, öyle bir durum da yok ve sadece taciz var. (E yani?!) Peki kim?.. Kim bu TV yöneticisi?..(Kim?) Hemen şunu söyleyelim, şu anda TV dünyasında aktif olmayan…TV yöneticiliğinden uzaklaşmış bir kişi… (Allahtan öyle, yoksa nasıl söylerdik?)

‘Neden bu kadar yazdık ve neden ismini tam olarak vermiyoruz’ sorusunun cevabı ise şöyle: Ortada ispatlı bir olay yok. Bu şekilde birisini afişe etmek son derece yanlış olur. (Kadının beyanı ne zaman esas alındı ki, adamlar haklı) Peki neden bu kadarını yazdık?.. (Ayol bir şey söylemediniz ki zaten)

Çünkü, özellikle de bir sürü medya mensubu arayıp şu anda TV’lerin başındaki kişilerden tahmin ettikleri yöneticilerin ismini söylemeye başladılar ve baktık ki, hiç alakasız isimler töhmet altında kalmaya başladı. (Ve işte beklediğimiz hareketler de başladı. Türk öğün güven çalış, erk’i koru kolla hizmet et!)

Bazen susmak da suç… En azından bu kadarını yazalım da kimse töhmet altında kalmasın istedik…”

Uçan Kuş “Bazen susmak da suç” derken çok samimi değil mi? Sanki kanal yöneticilerinden azarı işitmiş, kardeşim açıktan yazın şu şerefsizi denilmiş ve mecburen kem küm etmek zorunda kalmışlar gibi. Fakat sektörün ne olacağı belli olmayacağından, şimdilerde sektörde aktif olmayan tacizcinin bir gün bir bakmışız bir kanalın başına geçiverme ihtimalinden dolayı isim de net olarak zikredilmemiş. Cidden iki arada bir derede kalmak tam da böyle bir şey galiba. Sussalar suç, susmasalar yine suç! Yazık yahu! İnsanın tam üzülecek gibi olup bir gülesi geliyor valla!

Uçan Kuş magazin sitesinin neden Beren Saat’i taciz eden tv yöneticisini açıklamadığı, kıyısında köşesinde dolaşıp, hissettirir gibi yapıp ama usulca sıvışıvermesi, bu yazının konusu değil aslında. Asıl mesele; haber metnindeki Beren Saat’in bu çıkışının arkası gelirse, ‘aman Allahım ne yaparız’ korkusu. Ve bu vesileyle birlikte yeniden ürettiği kadın düşmanlığı.

Buyurun okumaya devam edelim:

Beren Saat’in bu çıkışının arkası mutlak gelecektir. Fakat esas tehlike şudur: Bu durumu fırsat bilip, herhangi bir şekilde TV ekranlarında yer bulamayan ya da istedikleri dizi ve de filmlerde yer alma şansı yakalayamayan veya sürekli problem çıkardıkları için dizilerden v.s gönderilen bazı kişiler de bu furyayı fırsat bilip, kızdıkları bazı insanlara iftira atabileceklerdir!..

Yani ne anlıyoruz; kadınlar çıkarları uğruna ortalığı fitne fesada boğabilir, çünkü fırsatçıdır… Zaten bütün taciz ifşalarının özü de genelde böyle değil midir? Kadının tersine pisine aman ha gelmeyin, derhal bir iftira atmalar, bir haksızlığa uğratmalar… Bir kadının kendisini taciz eden bir erkeği ifşa etmesinin hakikaten kolay olduğunu sanmalar şunlar bunlar…  Fakat Uçan Kuş gibi erk seviciler hazırda ve nöbette, çünkü erk’e dil uzatılamaz. Eğer olur da o felaket günleri başlarsa, sektördeki kadınlar kendilerini taciz edenleri bir bir ifşa ederse; Uçan Kuş göğsünü bu iftiralara siper edecek, canla başla çalışacaktır.  

“İşte tam burada Uçan Kuş’un rolü çok önemli… Yıllardır bu piyasada ne var ne yok biliyoruz. Hatırladığımız vardır, hatırlamadığımız vardır. Ama bir şekilde yine böyle bir gündem olursa, mutlaka araştırıp, müthiş arşivimize de baştan sona göz atıp, konuyu eğrisiyle doğrusuyla, hem burada, hem de Uçan Kuş TV’de ekrana getireceğiz.”

Getirmezseniz hatırımız kalır. Aman ha, iyi araştırın. Tacizcisini ifşa eden kadınla tacizci arasında belki flörtöz bir durum vardır. Ve erk daima biriciktir, yücedir, kutsaldır. Allah erkeklerimize aman ha zeval vermesin. İyi çalışın çocuklar!

[1] Oyuncu ve yazar Başak Sayan, Sinem Gedik ve İntizar’ın görüntüsünü dava dosyasına koyan ve görüntüleri sızdırdığı söylenen Mustafa Ceceli’ye instagram hesabından ağır sözler söylemiş, Lut kavmini örnek göstererek “kendinizi Allah mı sanıyorsunuz?” diyerek tepki göstermişti…

[2] Beren Saat’in 2015 yılında instagram hesabında paylaştığı metne atfen…