Archives by Month

Ekim

2018

Geç neoliberal dönemde cinsiyeti tartışmak

Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, çocuk gelinler, kürtaj, pornografi, translar, kuirler, LGBT+ alfabede harf, “insan”da huzur bırakmayan konular. Üstelik bu konuları dillendiren genelde kendisine “bayan” denmesine bile itiraz eden, eşitlik talep edip 8 Mart yürüyüşlerinde erkek görmeye tahammül edemeyen kadınlar hatta “kadın mıdır kız mıdır bilinmeyenler”. Onlar da yetmezmiş gibi bir de Onur adını verdikleri yürüyüşlerde ortalığa saçılan bu kez de erkek midir kadın mıdır belli olmayan “sap”kınlar var. Bu arada “Onur” ne de güzel bir “erkek” ismi değil mi? Endişelenmeyin kadın ve erkek isimleri ile ilgili fazlası ile banal ve ajitatif örneği verip işte gördünüz mü sadece erkekleri böylesine sıfatlara layık görüyorsunuz demeyeceğim. Yaşadığımız ve anlatmaya çalıştığımız her şey fazlasıyla banal ve ajitatif zaten. Hepimiz toplumsal cinsiyet düzeni ile doğallaşan bir şiddet ile sarmalanmış durumdayız.

Sorun şiddetin “norm”alleşmesi hatta hem toplumsal hem hukuksal açıdan bir norm olarak kabul edilmesi. Hegemonik erkeklik biyolojik cinsiyete bakmaksızın herkese korku salıp itaat üretiyor. Ancak her gün önümüze çıkan birbirinden trajik olaya, rakam olarak bile korkutucu bir boyuta ulaşmış tabloya rağmen cinsiyete dayalı şiddeti bile tartışmak kolay değil. Ne vakit toplumsal cinsiyetten söz açmaya çalışsak aynı soru ile karşılaşıyoruz: Ekonomik kriz hepimizi yaşayamaz hala getirmişken, ülke toplumsal olarak kutuplaşmışken hukuk devletinin dahi ortadan kalktığı böylesine bir atmosferde bu tartışmanın yeri ve zamanı mı?

Sol muhalefet bu soruyu genelde olabildiğince naif şekilde ama tartışmaya yer vermeyen bir kesinlik içerisinde dile getiriliyor. Zaten bütün sorunlarımızın kaynağı kapitalist sistem değil mi? Bir devrime bakmıyor mu her şeyin değişmesi? Şimdilik biraz huzur versek? Tek kurtuluş yolu zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan herkesin bir araya gelmesi değil mi? Kadınmış, erkekmiş, geymiş, kuirmiş, hele bir de siyahi mülteci bir geymiş. Hepimiz ezilen değil miyiz? Zincirleri birbirine dolayıp hepimizi hareketsiz hale getirmekten başka ne anlama gelir bütün bu tartışmalar? Sadece muktedirlerin işine yaramaz mı? Kime nasıl hitap edeceğimizi şaşırmışken nasıl birlik olup mücadele edebiliriz? Doğrusunu söylemek gerekirse bence tüm bu eleştiriler ve hatta suçlamalar bol atıflı tarihsel materyalist açıklamalarla süslense bile ancak “hayatın yeşil ağacı”nı çoktan bir yana bırakmış idealist bir zihnin ürünü olabilir ancak. Üstelik bu idealist zihin ideolojik kaygılarla kapılarını güncel tartışmalara kapattığından olsa gerek neoliberal küresel dönüşümden, güvencesiz esnek üretim şekillerinden, çocuk işçiliğin ve ev içi emeğin bu yeni sistemde oynadığı rolden de sanırım bihaber. Zincirlerimiz gerçekten bir hayli karışmış durumda ama bunu yapan sistemin ekonomik alt yapısını toplumsal cinsiyet veya ataerkil sistemle birlikte okuyarak daha derinlikli bir tartışmanın konusu haline getiren kapitalist sömürüyü, cinsiyetçilik, ırkçılık, post emperyalist tartışmalar, bölgesel savaşlar ve mülteci krizleri ile yan yana getirerek keşisimsel bir analizle ortak bir mücadele hattı örmeye çalışan feministler ya da kuirler değil, neoliberal kapitalist sistemin ta kendisi. Çünkü yapılması gereken durumu yok saymak değil çözümlemeye uğraşmak.

Diğer yandan muhafazakârlar bakımından bu tartışmanın kendisi zaten “doğaya” aykırı. Cinsiyet düzenine karşı çıkmak doğayı reddetmek demek. Kadınsan kadınsındır. Erkeksen erkek. Toplumda herkesin belli rolleri ve uyması gereken kurallar vardır. İnsan topluluğunun devamını sağlayan zaten bu sayede ortaya çıkan düzendir. Düzende zaman zaman aksaklıklar olabilir. Sapmalar olabilir, suç işlenebilir. Dolayısıyla “doğal” olanı reddeden ya hasta ve sapkındır ya da suçlu. Şüphesiz ne sapkınlık ne de suçluluk sadece hukuk çerçevesinde belirlenmez. “Fıtratları gereği” iki zıt kutup olan kadın ve erkekten kurulu ikili cinsiyet sistemi ve ancak topluluğun devamı için meşru görülen heteroseksüel cinsel ilişki bütün toplumsal normlar tarafından içerilir. Toplumun biricik “yapı taşı” olan aileden başlayarak toplumsallaşma süreci içinde bu normlar içselleştirilir. Tam da bu nedenle, benzer süreçler içinde büyüyüp gelişen her birimiz için en kolay çözüm “doğal” olana yönelmek, ortaya çıkan sorunların düzenin bozulması sonucu olduğunu kabul edip düzeni “muhafaza” etmeye çalışmaktır.

Muhafazakârlık deyip geçmeyelim, neoliberal küresel sistemin yarattığı sorun ve çatışmalar karşısında muhafazakarlık dünya çapında güç kazanıyor. Ancak yeni muhafazakârlık geleneksel muhafazakarlıktan farklı olarak otoriter bir popülizme karşılık geliyor ve yabancı düşmanı milliyetçi bir söyleme dayanıyor. Vatandaşların haklarını koruyan ve finans piyasalarını düzenleyen hukuksal düzenlemelerin geç neoliberal sistemin ihtiyaçları doğrultusunda tek tek ortadan kaldırılması yitip giden güzel günlere yönelik muhafazakar arayışları çoğaltırken, derinleşen ekonomik kriz ve solun güçlü bir alternatif geliştirememesi nedeniyle ABD’den Hindistan’a, Macaristan’dan Polonya’ya Rusya’dan Türkiye’ye pek çok ülkede muhafazakar popülist rejimler değişen dünyada kendini giderek tehdit altında hisseden “çoğunluğa” hitap ediyor. Meşruluğunu hak ve özgürlükler yerine otoriter liderlerden alan bu rejimlerin “çoğunluğu” korumak için ortaya attığı politikaların başında ise iş güvencesinin, sosyal hakların ve yardımların kısıtlanması ve ekonomik eşitsizlikten sorumlu tutulan yabancıların, mültecilerin, kadınların ve LGBT+’ların düşmanlaştırılıp dışlanması geliyor. Yeni sistemde iktidarların kamusal alanı tekelci medya yoluyla belirlemedeki güçleri düşünüldüğünde bu düşmanlaştırmanın zaten yapısal olan şiddeti artırması kaçınılmaz.

Türkiye’de cinsiyete dayalı şiddetteki ve mizojinik ve homofobik söylem ve politikalardaki artış genelde siyasal İslam’ın artan hakimiyeti ile açıklansa da, aslında durum muhafazakar popülist iktidarlarla yönetilen diğer ülkelerdenkinden pek de farklı değil. Örneğin, Avrupa’daki sağ popülist parti ve hareketler üzerine yapılan kapsamlı bir araştırma, bu sağ popülist yapıların başlıca politik konu ve stratejisinin muhafazakâr aile yapısı olduğunu ve bu ailenin erilliğe, heteroseksüelliği, beyaz ırka ve dindarlığa dayalı olarak tanımlandığını ortaya koyuyor . Tanıdık geldi mi? Bir başka örnek, bu ay içinde Macaristan’da üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmalarının ekonomik olarak rasyonel olmadığı ve değer-merkezli toplum yapısına zarar verdiği gerekçesi ile kapatılması. Türkiye’de KHK’larla ihraç edilen barış akademisyenlerinin büyük bir bölümünün feminist olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım. Yine de ikna olmadıysanız en iyi örneği sona sakladım: Temmuz ayında Bulgaristan Anayasa Mahkemesi kısa adı İstanbul sözleşmesi olan Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni “cinsiyetlerin biyolojik ve toplumsal boyutlarının birbirinden ayırarak insan soyuna ilişkin ikili cinsiyet anlayışının dışına çıktığı” ve “biyolojik cinsiyetten başka cinsiyetlere hukuki tanıma sağlayacağı” gerekçesi ile Bulgaristan Anayasası’na aykırı buldu. Yeni Akit gazetesi haberi “Türkiye’nin Başına Bela Olan İstanbul Sözleşmesi’ne Bulgaristan’dan Red” başlığı ile verdi.

Bu başa bela sözleşmeye İstanbul Sözleşmesi adının verilmesinin sebebi İstanbul’da imzaya açılmış ve 2011 yılında ilk olarak sözleşmeye ön ayak olduğunu övünçle ifade eden Türkiye hükümeti tarafından imzalanmış olması. Hali hazırda CEDAW (Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi) ile birlikte toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için ortaya konan en önemli hukuki düzenlemelerden biri kabul edilen sözleşme artık tabiri caizse anavatanında sadece muhafazakar basın tarafından değil, sözleşmeye bizzat imza atan siyasiler tarafından eleştiriliyor, sözleşme ve sözleşmeye dayanarak hazırlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası ailelerin parçalanmasına zemin hazırladığı gerekçesi ile yürürlükten kaldırılmak isteniyor. Buna sebep bu düzenlemelerin sürekli dillendirildiği gibi kadınların eşlerini keyfi olarak sokağa atabilmelerini sağlaması ya da sürekli yoksulluk nafakaları nedeniyle yoksullaşan erkekler değil. Zaten bahsi geçen uzaklaştırma şiddeti önlemek için verilen bir koruma tedbirinden ibaret. Ne kadar uygulandığını kadın cinayetlerine ilişkin rakamlara bakarak anlayabilmek mümkün. Boşanmış erkeklerin kıyamet koparmasına neden olan nafakalar ise genelde 200-250 TL civarı. Kimseyi yoksul ya da zengin etmeyecek tutarlar. Üstelik çoğu zaman ödenmeyen, eş sigortasız çalışıyorsa tahsil edilemeyen, kadın boşanmada kusurlu görülürse zaten talep edilemeyen tutarlar bunlar. Kadının boşanmada kusurlu sayılması için ise kendisine sürekli fiziksel şiddet uygulayan kocasına bir kez tokat atması yahut “Ne biçim erkeksin sen!” demesi bile yeterli. Zaten eşine tokat atan ya da böyle bir cümle söyleyen kadın eşi tarafından öldürüldüğünde fail haksız tahrik indirimlerinden bile yararlanabiliyor.

Anlatmaya çalıştığım şey hukukun cinsiyete yaklaşımının muhafazakâr bakış açısından hiç de farklı olmadığı aslında. Hukuk ancak “sapma” ortaya çıktığında ya da uyuşmazlık olduğunda yani kamusal alanda güvenlik riski oluştuğunda ve düzen bozulduğunda devreye girer. Düzen devlettir, düzen toplumdur, düzen toplumsal kurumlardır, ailedir, ikili cinsiyet sistemidir. Üstelik aile denildiğinde artık hukuki müdahalenin sınırlı olduğu özel alana girilmiş olur, cinsiyet ve cinsellik ise bu alanın en mahrem bölümüdür. Görülmemelidir, duyulmamalıdır, konuşulmamalıdır. Mahrem alan o kadar karanlıkta kalmıştır ki, bireyselliğin tartışılmaz bir değere sahip olduğu, cinselliğin iyiden iyiye piyasalaştırıldığı neoliberal dünyada dahi toplum içinde insan kendi bedenine hala yabancıdır. Beden ve cinsellik doğanın kontrolünde kabul edilir. Kamusal alandaki erkek egemenliği özel alanda erkek egemenliğine bağlıdır. Kadın sadece gerektiğinde özel alandaki erk tarafından korunur. Liberal hukuk söylemine karşın modern hukuk da diğer toplumsal normlarla aynı toplumsal cinsiyet sistemini içerir ve sürdürür. Geleneksel normların ve toplumsal cinsiyet düzeninin özel alanda korunması itaatin öğretilmesi ve bakım yükünün ücretsiz ev içi emekle karşılanması bakımından sistemin ihtiyaçlarına uygundur. Ancak hukuk toplumsal normlarla uyumlu düzenlemelerle bir yandan toplumsal kontrolü sağlayıp düzeni muhafaza ederken diğer yandan değişime açık yapısı nedeniyle iktidara araçsal imkânlar sunar. Bu nedenle, iktidarın meşruluk arayışı içinde olduğu süreçlerde toplumsal mücadeleler hukuki kazanımlar getirebildiği gibi, ekonomik sistemin ihtiyaç ve arayışları da farklı hukuki düzenlemelere neden olabilir.

Feminist mücadele içinde de hukukun araçsal yapısı pragmatist bir yaklaşımla kullanılarak önemli hak kazanımları elde edildiği gibi, doksanlı yılların sonu iki binli yılların başına denk gelen geç neoliberalizm derinleşen gelir eşitsizliklerini, feminizm ve LGBT+ yanlısı, ırkçılık karşıtı, çok kültürcü özgürlükçü bir söylemle örtmeye çalışırken hem ulusal hem uluslararası planda önemli hak ve özgürlükler hukuken güvence altına alınmıştır. Örneğin, Türkiye’de 90’lı yılların başından itibaren gelip kitleselleşen feminist mücadele ile önemli hukuki kazanımlar elde ettiği gibi, bugün artık popülist otoriter bir yönelim içinde olan neoliberalizmin başlangıcı kabul edilen ve “ilerici” neoliberalizm olarak adlandırılan dönemde pek çok uluslararası insan hakları düzenlemesi ile birlikte toplumsal cinsiyete yer veren ilk hukuki metin olan İstanbul Sözleşmesi de yürürlüğe girmiştir. Bu düzenlemenin AKP gibi bugün hak ve özgürlüklerle yan yana anılması oldukça güç bir siyasi partinin politikaları çerçevesinde gündeme gelmesi bu nedenle şaşırtıcı olmadığı gibi, o dönemde dahi sözleşmenin iç hukuktaki yansıması olan 6284 sayılı yasanın Türkiye’deki feminist hareket bakımından yetersiz görüldüğü hatırlatılmalıdır. Yasa sözleşmeden farklı olarak adından başlayarak kadın yerine aileyi korumayı öne almış, ev içi şiddet yerine aile içi şiddet teriminin tercih edilmesi iktidarın toplumsal cinsiyet konusunda tutarlı bir bakışa sahip olmadığını ortaya konmuştur. Neoliberalizmin geçirdiği dönüşümü zaten mevcut olan muhafazakâr karakteri ile birleştirip öncü bir otoriter popülist yönetim haline gelen AKP’nin bugün geçmişte küresel sisteme uyum sağlamak niçin attığı adımları geri almaya çalışması da bir o kadar “doğal”dır.

Asıl sorun, bir yandan Türkiye’deki otoriter dönüşümü ve artan şiddeti, küresel dönüşümden kopuk şekilde muhafazakarlık-laiklik, emperyalizm-antiemperyalizm gibi sınırlı tarihsel ve teorik bilgilere dayalı ikiliklerle çözümlemeye çalışmak diğer yandan ise ortaya koyduğu güçlü ve direngen muhalefete rağmen feminist ve kuir mücadeleyi reformist, işbirlikçi yahut yersiz olarak yaftalamaya çalışmaktır. Kabul ettirilmeye çalışıldığının aksine ne ırkçılık karşıtlığı ne feminist ve LGBTİ+ mücadeleleri ilerici neoliberalizm ile doğan “yeni toplumsal hareketler” olmadığı gibi, bu toplumsal mücadelelerin elde ettiği hukuki kazanımlar sergiledikleri özverili ve kucaklayıcı muhalefetten ayrı düşünülemez. Üstelik hukukun bir mücadele aracı olarak kullanılması ile elde edilen hak kazanımları toplumun çeşitli kesimlerinin muhalefetten dışlanmasına neden olacaksa buna kutsallara baş kaldırma pahasına Avrupa işçi sınıfı ile başlanmalıdır. Önemli olan tarihsel bir birikime dayalı, pratikteki mücadele deneyimleri ve teorideki tartışmalarla birlikte genişleyen renkli ve büyük bir toplumsal mücadele hattı oluşturmaksa cinsiyet tartışmaları için hiç de erken olmadığı açıktır. Mevcut tartışmalara ciddiyet ile kulak verildiğinde olağanüstü hal sürecinde dahi sokakları doldurmaya başaran bu güçlerin sergilediklerinin renkli bir gösteriden ibaret olmadığı kolaylıkla anlaşılacaktır.

Şahika Yüksel: Cinsel şiddet konusunda belirleyici olan kişisel özellikler değil

Kimyasal hadım ile birlikte anılan ve ‘tecavüz failinin hasta olduğu’ ön kabulüne dayanan anlayış gerçeği ne kadar yansıtıyor?  Yaygın kanaatin işaret ettiği gibi ‘tecavüz faili’ hasta ve tıbbi tedaviye muhtaç kişi midir

Tek kelimeyle hayır. Ağır ruh sağlığı hastalıkları olan kişilerin kontrolsüz eylemleri olabilir ancak bu kişiler, cinsel yaklaşımlarını gizleme becerisine de sahip değildir. Gizleme yeterliliği yoktur, herkesin içinde sarılıp öpebilir veya cinsel yakınlık kurmak istediğini uluorta belirtir. Akıl hastalığı nedeniyle uygunsuz cinsel yaklaşımlarda bulunan kişiler, o hastalık için tedavi edilirler. Suçla hastalık kavramlarının bir arada anılması, yersiz bir şekilde ruhsal bozukluğu olanların damgalanmasına yol açmaktır.

Oysa cinsel saldırı eylemlerini gerçekleştiren kişiler, bunun gizlenmesi gerektiğini bilir ve ona uygun tedbirler alırlar. Cinsel saldırı bir suçtur, “hastalık” değildir.

Cinsel saldırılarda, saldırganlara uygulanan rehabilitasyon, onların davranış ve anlayışlarını değiştirmeye yönelik oldukça komplike ve pek çok öğeyi içeren bir yaklaşımlar bütünüdür. Bu tedavi  içinde, cinsel organın uyarılmasını/sertleşmesini engelleyen piyasada “hadım edici” ilaçlar diye bilinen hormonal maddelerin verilmesi bazen olabilir. Etkisi sadece bir parçadır, asıl olan farklı psikoterapik yaklaşımlardır. Bu tür ilaçlar, bu paketin içinde bazen olabilir ancak tek başına tedavi edici özelliği yoktur.

Burada sorun teşkil eden konulardan biri de, doktorlardan bunun ‘tedavi edilmesinin’ istenmesi ancak ne tedavi yapılacağının ‘hakim tarafından söyleniyor’ olmasıdır. Hakim, “Cinsel isteği kaldıran bir ilaç verin” diye bir reçete yazabiliyorsa ve hakimlerin bunu uygulama yeterliliği varsa, mahkemeler kendi yazsın. Doktorların ahlaki olarak tıp etiğine uygun olmayan bu tür yaklaşımları uygulamaları mümkün değildir.

Kimyasal hadım’ cezasının hedeflediğini iddia ettiği ‘caydırıcılık’, cinsel suçlar için savunulabilecek bir argüman mıdır?

İdamın geçerli olduğu, uygulandığı ülkeler ve dönemler incelendiğinde yapılmış çok sayıda karşılaştırmanın ortak bulgusu, ‘idamın caydırıcı olmadığı’ yönünde. Cezanın arttırılması tek başına caydırıcı değil. Zira, suçlar tedavi edilmez. Suç saptanmışsa sorumluğu vardır, cezası vardır. Bir akıl hastalığına bağlı ise de o hastalık tedavi edilir. Banka soyanı, eve giren hırsızı tedavi mi ediyoruz?

Resmi açıklamalarda ‘hadım’, ‘idam’ gibi şiddet içeren ve ‘önlem’ gibi sunulan yaklaşımlarda, ‘çocukların hak ihlaline göz yuman bir politika’ görüyoruz. ‘Hadım’ veya ‘kastrasyon’ diye anılan önerinin dayandığı varsayım, ‘cinsel motivasyonun’ neden olduğu anlayışına dayanır. Cinsel istek olmadığında, sertleşme gerçekleşmediğinde suçun yinelemeyeceği sanılmaktadır. En kötüsü hadım/idam gibi caydırıcı yararı olmayan yöntemlerle, ‘tecavüz kültürünü’ yok sayan bir anlayışın sürdürülmesi ve inkarın beslenmesidir. Cinsel saldırılar açığa çıktığında, nedenlerini örten mazeretlerle dolu bir tutum sergileniyor. İstismarcılar ve istismarcıların yakınlarının, bunu bir ‘akıl hastalığı’ olarak sunarak ‘durumu kurtarmaya’ çalıştıklarına çok kereler şahit olduk.

Bir diğer husus da, suçun esas öğesinin ‘cinsellik’ olmamasıdır. Esas olan ‘şiddet ve iktidar’ ifadesinin bir aracı olarak ‘güç’ göstermektir. Çözümü failin cinsel isteğini, cinsel dürtüsünü azaltmakta aramak yanıltıcıdır. Bu suçlar cinsel dürtülerle işlenmediği gibi, cinsel eylemler penisle sınırlı değildir. Bu öneriyle ilgili önemli bir sakınca da, cinsel istismar sorununu toplumsal arka planından bağımsız, bireysel bir konu gibi ele alıyor olmasıdır.

İdam devlet eliyle, toplum adına işlenen cinayettir. Dahası, çocukların cinsel istismarı bildirmeyle ilgili güçlüklerden önemli biri, sıklıkla failin baba amca, abi gibi aile üyesi veya yakını olmasıdır. Çocuğa  ‘babasının ipini çekmesi görevi’ mi verilecek. Cezaların arttırılması, ‘suçu bildirmeyi caydırmaktan’ ve çocuğun yakınlarına bildirdiği istismarın, başkaları tarafından ‘örtbas edilmesini teşvik etmekten’ başka işe yaramayacaktır.

Cinselliği tabu sayan, kadın bedenini erkek zihniyetine göre konumlayan, toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden şekillenmiş ‘toplumsal ahlak’ ile ‘cinsel suçlar’ arasında nasıl bir ilişki var?

Cinsel şiddet konusunda en temel belirleyen, bireysel özellikler değildir. Cinsel şiddetin gelişmesinin de, sürmesinin de, açığa çıktığında cezasız kalmasının da sorumlusu toplumda egemen olan cinsiyet ideolojisi yani erkeklik ve erkekliğe imtiyaz, üstünlük tanıyan toplumsal anlayıştır. Türkiye’de bu konuda olumlu bir gelişme, feminist kadınların önemli katkılarıyla seksenlerin sonlarında gerçekleşti ve bu mesele gizli olmaktan uzaklaştı.

Cinsel istismarı bilmek ve açıklamak önemli ve zorunlu ilk adım olmakla birlikte, engelleme ve koruma mekanizması da mutlaka olmalı. Dünyada da cinsel saldırıların açığa çıkmasının 50 yıllık bir öyküsü var. Cinsel saldırılarla mücadele için üretilmiş politikaların Batı Avrupa ve ABD’de sistemli olarak uygulanması daha da yeni ancak üzerinde çalışılmış denenerek geliştirilmiş rehberler var. Bunlar sağlık, eğitim ve yasal konularda çalışan kurumların çalışma sistemine yerleştirilmiş durumda. Ve denetim mekanizmaları ile uygunsuz yaklaşımların ortaya çıkarılması ve izlenmesiyle ilgili çok ciddi yaptırımlar söz konusu. Çünkü, cinsel istismarın engellenmesi ve denetlenmesi bir kamu görevi aynı zamanda.

Türkiye için üzücü olan, 30 yılın kazanımlarının son yıllarda bırakılmış olması. Çok sayıda istismarcının tek çocuğa yaptığı cinsel saldırı olaylarında o saldırganların “devlet memurudur, askerdir veya itibarlı bir belediyecidir” denerek kayrıldığına son yıllarda çokça tanık olduk. Yaş büyütme vb. ‘indirimler’ de yaygın ikiyüzlülüklerimizden… Bunlar, ‘cinsel istismar faili’ ile ‘mağdurunun’ yer değiştirmesine yol açan çarpıtılmış durumlar.

Özetlersek erkek egemen anlayış, “kol kırılır yen içinde kalır” diyor ve bunu kadın, çocuk, özürlü, mülteci, yoksul kendinden güçsüz kabul ettiği herkese zorla kabul ettirmek istiyor.

Cinsel saldırıya maruz bırakılmış kadın ve çocukların ne kadarı tıbbi yardım alabiliyor? Tıp, bu konuda ne kadar etkin?

Cinsel saldırıların bir bölümünü hiç kimse bilmez. Bir bölümü ise sadece çok yakını olan bir iki kişi bilir. Bazı kişiler, olayı daha geniş arkadaş grubuna veya aile üyelerine aktarır. Yasal başvuruda bulunanların ancak ufak bir bölümü tüm aşamaları tamamlar ve bunların ufak bir bölümünde istismar eden kişi yasal yaptırım ile cezalandırılır. Bu konuda yasaları daha elverişli olan ülkelerden Avusturalya’da bile bu oran %10-20 düzeyinde.

Yasal başvuruda bulunmayan ama tedavi talebi olan mağdurlar da var. Cinsel saldırı yaşayan kişilerin kendilerini olumsuz değerlendirmeleri, ‘pis vs.’ bulmaları utanç duymalarına yol açar. ‘Utanç’, saldırıyı gizlemeyi kolaylaştıran en önemli etkenlerden biridir. Yine de Türkiye’de giderek artan sayıda kadının başvurduğunu görüyoruz.

Çocuk istismarlarının her türü toplumun çeşitli alanlarında yaşanırken, konunun en yoğun ve en yakıcı haliyle gözlendiği yerlerden biri de aile. Türkiye’de ensest vakalarının bu kadar yaygın olmasının (Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun 2014’te yayımladığı Türkiye Ensest Atlası Raporu’na göre yüzde 40) sosyal, politik zemini nasıl şekilleniyor?

Bu konuda istatistikler oldukça sınırlı. Yüzde 40 rakamını reddetmek içinde yeterince delilimiz yok. Ancak ben, doğru olduğunu düşünüyorum. Burada tek kasıt, cinsel ilişkinin ‘penatrasyonun’ tamamlanması değil zaten. Farklı cinsel temaslar da bu konunun içine giriyor. Böyle düşününce bu rakam, hiç yanlış görünmüyor.

‘Şiddet ile iktidar’ birbirinden ayrı düşünülmesi güç iki kavram. Cinsel şiddete zemin hazırlayan en önemli etken, güç ve iktidar sahibi olanların diğerleri üzerinde serbestçe sergilemesinin meşru kılındığı bir ortam oluşturmasıdır.

Çocuğa yönelik cinsel şiddetin önemli bir bölümü, yaklaşık üçte biri aile içinde yaşanıyor. Tamamen ‘yabancıların fail olması’ olayların onda birinden azını oluşturuyor. Aile üyesi değilse de yakın çevreden, güvenilir olduğu kabul edilen kişilerden kaynaklanan cinsel şiddet en yaygın karşılaşılan durum. Biraz önce değindiğim toplumsal yapı ve egemen ideoloji sorunun bu önemli boyutunun görünmez kılınmasını sağlıyor. Erişkinden farklı olarak çocuğa yönelik cinsel istismar daha az oranda fiziksel şiddet içeriyor. Daha çok çocuğun güvenini kazanmaya yönelik girişimlerle, adım adım ilerleyen bir yakınlaşma, çocuğun başta ‘yakınlık’ olarak değerlendireceği bir iletişim seçiliyor. İlişki kademeli olarak cinsel nitelik kazanıyor. Yine erişkinde gördüğümüzden çok daha süreğen, haftalar, bazen yıllar süren bir durumdan, sıklıkla yinelemelerle şiddeti artan bir olaydan bahsediyoruz.

Çocuğa yönelik cinsel istismarın görülmez, gizli kalmasını sıklıkla mümkün kılan nedir? Çocuklar daha çok kime anlatır?

Çok büyük bir ihtimalle, bunu, anneye veya güvenli bulduğu birine anlatacaktır. Burada okullardaki rehber öğretmenlere güveniyorum. Aileler, özellikle ergenlik dönemindeki çocuklara inanmıyorlar. Öğretmenler ve danışmanlar kuşkulanıp ailelere aktardıklarında aileler, ‘inkar’ ediyor veya aile çocuğa zarar veriyor. Okuldan alıyor, iş öldürmeye kadar uzanabiliyor. Okul ile aile işbirliği çok önemli. Burada da özellikle bazı özel okullar, ‘itibarlarının zedeleneceği’ anlayışıyla olayı kapatabiliyor. Oysa çocuğun olayı anlattıktan hemen sonra ‘bir başka güvenilir yer’ olduğunu bilmesi çok önemli.

Fail, çocuk bu durumdan rahatsızlık duyduğunu belli ettiğinde, bunu kendisinin de dahil olduğu bir ‘suç, ayıp’ olarak yansıtabilir çocuğa. Cinsellik ve hakları konusunda bilgisi olmayan bir çocuğun, ‘kendisinin masum olmadığını’ düşünmesi, olay açığa çıkarsa ‘masum görülmeyeceği, suçlanacağına’ inanması gizli tutmasının en önemli nedenlerinden. Böyle cinsel şiddet durumlarında; mağduru açık ya da gizli şekilde suçlu gören, ‘mağdurun kim olduğu’, ‘nasıl davrandığıyla’ ilgili etkenlerin önemini vurgulayan toplumsal tutum çocukları gizlemeye itmekte. Dahası toplumun mağduru suçlayan, onun davranışlarının mağdur olmasına neden olduğuna, bu nedenle seçildiğini ima eden tutumu bu olaylarda yaşanılan ruhsal zorlukların önemli bir bileşeni. Yani çocuğa yönelik cinsel suçların gizli kalmasında toplum, failin suç ortağıdır.

Ailelerin çocuk istismarına karşı, çocuklarını eğitme konusunda bilinçli olduğunu düşünüyor musunuz? Kendileri bilinçli mi?

Türkiye’de erkek çocuklarını penisleri ile oynayarak sevenler var. Böyle seviyor çocuğunu. Uygun olmayan bir oyun ve sevme biçimi. Dehşet veren, ‘erkeklik üstünlüğü’ anlayışını pekiştiren bir yaklaşım. Erkek/kız çocuk rol davranışları, ayrımcı olmamalı.

Kız ve erkek çocukların kendini ifade etme ortamı yaratılmalı. Kendini ifade eden çocuk cezalandırılmamalı. ‘Ayıptır, günahtır’ lafları ile çocuğun kendini ifadesi engellemeli.

Çocuk ‘zorla öpülmemeli’,  ‘zorla makas almamalı’, ‘zorla kucağa oturtulmamalı’. İstemediğinde ‘zorla yedirilmemeli’, ‘özel bölgelerinin olduğu’ öğretilmeli. Çocuk, istismar olayını anlattığında ona inanılmalı ve güvendiğimiz belli edilmeli. Ne yapılacağı bilinemiyorsa bir uzmana başvurulmalı.

Söyleşi: Özlem Ergun

 

 

Sevda Karaca: Şiddetin, iktidar ve temsil ettiği sınıf açısından işlevi var

 İlk olarak 9 Nisan 2018 tarihinde Meclis’e sunulan ve ‘çocuk istismarı yasa tasarısı’ olarak anılan düzenleme, seçim arifesinde rafa kalkmıştı ki şimdi yeniden gündemde. Başta 163 kadın örgütü olmak üzere LGBTİ+ ile çeşitli meslek ve hak örgütlerinin karşı çıktığı tasarı ne tür düzenlemeler içeriyor?

‘Cezaları ağırlaştırıyoruz’ lafları arasında bu yasayla yapılan şey esas olarak, çocuk istismarında 12 ve 15 yaş ayrımı yaparak adeta 15 yaşın üstündeki çocukların istismarını meşrulaştırmak. Yasa “Küçük yaştaki çocukların istismarını ağır cezalarla cezalandıracağız” diyor; doğru, 12 yaş altındaki çocukların istismarında 40 yıla varan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları öngörülüyor. İstismar edilen çocuk 15 yaşından büyükse, “silah ve tehdit kullanılması” ve şikayet edilmesi şartına bağlanıyor ceza; o da 2 yıldan 5 yıla kadar hapis… Neye göre, kime göre 12 yaş, 15 yaş kıstası getiriyorsunuz?

Akranlar arasındaki cinselliği tabulaştırırken, hatta ağır cezanın konusu haline getirirken, reşitlerin 15 yaş ve üstü çocukları istismarına ise ‘cinsellik’ atfediyor…

Düşünün; insan gelişiminin doğal seyrinde yer alan akran cinselliğini ‘ahlaksızlık’ olarak yaftalayıp, 40 yıla varan cezalarla cezalandırıp, 60 yaşındaki bir adamın 15 yaşındaki bir çocuğu istismar etmesini ‘reşit olmayanla cinsel ilişki’ kapsamına sokarak meşrulaştıran bir yasa yapma zihniyetiyle karşı karşıyayız…

Yasanın bir başka ciddi boyutu ise ‘çocukların mağdur olmasını engelleme’ kisvesi altında yayın yasakları getiriyor oluşu.  

“Çocuğun yüksek yararı gerektiriyorsa soruşturmanın başlangıcında olayla ilgili basın yayın, radyo, televizyon, internette yapılan yayınların kısıtlanmasına, yayın yasağı konulmasına, içeriğin çıkarılmasına, erişimin engellenmesine karar verilir” şeklinde bir madde yer alıyor. Bu yasağın kapsamı, içeriği, süreci, süresi konusunda bir belirsizlik var. Ama biz biliyoruz ki o belirsizlik, kamuoyunun gözü önünden bu olayları kaçırmaya, “hadım da getirdik, cezaları da arttırdık, bakın nasıl da çözdük” diyebilecekleri kadar az olayın duyulmasına, takip edilmesine neden olacak. Mesela, bir istismar olayının sonrasında ne olup bittiğini, yargı sürecinde neler yaşandığını basın aracılığıyla takip edemeyeceksiniz. Bu yasağın neresinde ‘çocukların yüksek yararı’ var?

 ‘İktidarın konuya hassasiyeti öyle çokmuş da çocuk istismarcısına hadım ve idam gibi en büyük cezaları uygun görüyormuş’ yanılsaması yarattığı bu düzenleme ile siyasi iktidar neyi amaçlıyor, ne tür bir gelecek tarifi yapıyor?

Bu ‘hassasiyet’ lafzı altında gizlenen şey, açıkça bu türden suçların toplumsal ve politik suçlar olduğu gerçeğinin üstünü örtmek, suçların toplumsal ve politik dayanaklarının tartışılmasının önüne geçmek.

Bu noktada; kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti gündemleştirme çabasındaki muhalefetin de meselenin esasına ilişkin yanılgı yaratan bir “muhalefet etme” pratiği olduğunu düşünüyorum.

Maalesef şiddetin farklı boyutlarının vahşileşerek ortaya çıkması ve katmanlaşması çoğunlukla iktidarın kadınlara yönelik ayrımcı, ikincilleştirici, düşmanlaştırıcı söylemleriyle açıklanıyor. Maalesef diyorum, çünkü bence bu sadece bir yönü. İktidarın söylemiyle vücut bulan zihniyetine ilişkin yanları önemsiz değil, ama bugün özellikle kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddetin bu iktidar ve onun temsil ettiği sınıf açısından çok operatif yanları var.

Şiddet, bugün yaşamın tümden güvencesizleştirilmesiyle, ağırlaşan yaşam koşullarıyla, ücret eşitsizliğiyle, hiçbir sosyal haktan yararlanamamakla, hatta bu haklara erişmenin haklardan feragat etmeyi gerektirdiği koşullarda yaşamakla, iktidarın sınıf karakteri ve muhafazakarlıkla daha önce hiç olmadığı kadar bağlantılı bir görünüme kavuştu. Daha doğru ifadeyle bu bağ daha açık hale geldi. İş gücü için kadın cinselliğinin denetimi, ailenin kutsallaştırılması, kadınların nesne haline getirilmesi bu özel politikaların bir yönü. Dine dayalı korku kültünün, ataerkil hortlakların, gerici geleneksel mitlerin buna rızayı sağlamak için dolaşıma sokulduğu da bilmediğimiz bir şey değil.

‘Çözüm yok’ duygusu ile ‘olağan’ görülen şiddet 

Ataerkiye “inanç özgürlüğü, farklılık, fıtrat, özgünlük, yerelcilik, kültürelcilik” vs. gibi söylemlerle yeniden güç kazandırıldı. Bu süreç kadınları ve çocukları hem şiddete daha açık hale getiriyor, hem de ‘mahkumiyet’ duygusunu perçinliyor. Tüm kamusal olanakların ellerinden alınmasıyla da sadece duygu olarak değil somut olarak da mahkumiyete itiliyorlar aslında. Toplam olarak bu ortam kadınları, ezilenleri ‘çözüm yok’ duygusuna itiyor. Şiddet belli bir düzeye gelene kadar ‘olağan’ olarak görülüyor artık.

Buna bir de kutuplaştırmanın, savaş politikalarının, hot-zot politikacılığının yarattığı toplumsal linç kültürünü de ekleyelim… Erkekliğin bu kadar yüceltildiği, erkeklere herkesin, her şeyin üstünde iktidarını sınayacak tüm olanakların sunulduğu bu düzen, kadına da, çocuğa da, hayvana da eziyet etmeyi meşru ve olağan sayıyor. Cezasızlığın zemininde biraz da bunlar var.

Bugün idamı ve hadımı diline dolayanlar da bal gibi biliyor aslında; ne istismar ne de başka şiddet biçimleri böyle müdahalelerle çözülmez. Ama tartışmalar buradan yürüyor, çünkü eğer buradan yürütülmezse işte o zaman bu şiddeti yaratan politik, toplumsal, kültürel, ekonomik boyutlar bir bir ortaya serilmek zorunda kalacak.

İstismarın ya da tecavüzün bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğunun konuşulması beraberinde topyekun bir mücadelenin gerekliliğini de getirecek. Böylesi bir tartışma zemini, bugün bu kadar vahşileşen şiddette kimlerin sorumluluğu olduğunu, bizden nelerin esirgendiğini de konuşmayı zorunlu kılacak. E, şiddeti bir yönetim biçimi olarak elinde tutmak isteyenler, neden buna izin versinler?

163 kadın örgütünün konuya ilişkin çözüm perspektifi nedir? Kadın ve çocuk politikaları açısından sorunu ele alışta nasıl bir bakış açısı hakim?  

Yasa tasarısının gündeme geldiği Nisan ayında 163 kadın ve LGBTİ örgütü ortak bir metinle bir açıklama yaptı; “Erkek şiddetini görünmez kılan yasa tasarısına itiraz ediyoruz! Devletin görevi çocukların cinsel istismara maruz kaldığı şartları ortadan kaldırmak ve koruyucu, önleyici hizmetleri kurumsallaştırmaktır” başlığını taşıyordu bu açıklama.

Kadın örgütlerinin böyle bir açıklama yapmasındaki temel motivasyon çocukların kadınların ‘sorumluluğunda’ görülen genel algıdan kaynaklanmıyor aslında; bunu vurgulamak isterim. Böylesi bir açıklamayı yapmayı, daha doğrusu genel olarak çocuk istismarı konusunda en çok tepkiyi kadınların vermesini gerektiren bir ‘bağ’ var arada. O bağ da şu;

Erkeğe her türlü şiddeti uygulamayı meşru kılan erkek egemen sistem şiddeti aklarken, sürgitliğine dayanak haline getirdiği aile içinde kadına kötek, çocuğa sus hakkından fazlasını tanımıyor. Bu şiddete “dur” diyecek mekanizmaların yokluğu ise, şiddetin önlenemezliğinin ve kader olarak algılanışının yaratılmasının en önemli sebebi.

Kadın ve çocuk arasındaki eşitsizlik bağı…

Kadına yönelik şiddet artarken çocuklara yönelik şiddetin ve istismarın da her gün artıyor olması bir tesadüf değil. Arada çok derin bir bağ var: Eşitsizlik bağı.

Eşitsizlikler üzerine kurulan bu sistemde kadının payına düşen cehennem azabı neyse çocuğun payına düşen onun iki katı oluyor…

Tam da bu nedenle özellikle kadınlar, yalnızca kadın örgütleri değil, genel olarak bu eşitsizlik bağını bilinç düzeyinde değilse bile zaruri bir biçimde kurmak zorunda kalan kadınlar çocuk istismarına karşı en büyük tepkiyi veriyorlar.

163 örgüt de esasen, meselenin ceza olmadığını, öncelikle hak temelli, önleme ve koruma odaklı bir çocuk koruma sistemi kurulması gerektiğini söylediler.

Biz de Ekmek ve Gül olarak çeşitli yerel derneklerin, yerel örgütlenmelerin, hak örgütlerinin ortaklığıyla; Mart ve Nisan ayları boyunca ülkenin dört bir yanında, mahalle mahalle, işyeri işyeri, okul okul dolaşarak, bu bağı anlatarak, yapılmak isteneni ve yapılması gerekeni tartışarak binlerce imza topladığımız bir kampanya düzenledik. Bu kampanya da gösterdi ki, asıl talep “önlem”… O binlerce imza mecliste.

“Şiddet görmüş hayvan ile çocuk haber ve fotoğraflarının, iktidarın ‘hadım ve idam’ söylemleriyle  pazarladığı söz konusu düzenlemelere zemin hazırladığını” dile getiren bir görüş var. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Yalnızca haber ve fotoğraflarla değil, artık ‘haber alma’ kaynaklarının başında gelen sosyal medya mecralarının, kişisel ya da kurumsal hesapların da suçu teşhir edeyim, suça tepki oluşturayım derken suçu meşrulaştıran ve hatta teşvik eden korkunç bir tutumu bu.

Çocuklara yönelik istismar başlı başına bir felaket…  Adana’da 3 yaşında bir çocuğa, düğün evinde yatırıldığı odada, uykusunun ortasında tecavüz etti bir erkek… Bu kadar bilgi, evet bu kadar bilgi yeter aslında “yeter artık” demek, caydırıcı cezalar istemek için…

Ama ne görüyoruz kurumsalıyla, sosyaliyle medyada? Çocuğun bedensel bütünlüğünün nasıl parça parça edildiğine dair inanılmaz derecede ayrıntılı, “şurası böyle parçalandı, burası böyle ayrıldı” cümleleriyle dolu, sözüm ona ‘rapor’ bilgileri… Çocuğun gözlerinin ne kadar güzel olduğunun, yüzünün ne kadar masum olduğunun ha bire ha bire vurgulandığı cümleler, fotoğraflar…

Bütün bunlar aslında “şiddet pornografisi”. Bu şiddeti böyle pornografikleştirerek, böyle görselleştirerek, böyle kötücül bir hazza uyarlayarak yapılan şey, “karşı çıkıyorum” kisvesi altında o istismarın gerçekleşmesine yardım ve yataklık etmektir. Ağır bir cümle bu… Ama öyle!

İnsanların gözünde sahneler yaratmak, bu sahneler olmadan, bu sahneler yaratılmadan tepki oluşturamayacağını sanmak istismarı yeniden üretmektir.

Üstelik çocukların ve zarar görenlerin görselleri üzerine kurulu ‘öfke’ nöbetleri, suçu bireyselleştirmenin, şiddetin toplumsal temellerini görünmezleştirmenin yolunu açıyor; devletin bu toplumsal temelleri değiştirmek için politika üretmesi gerekirken, gücünü bu temelleri daha da sağlamlaştırmaya harcadığını unutturuyor. Böylece şiddet dışsallaştırılıyor. Şiddeti de bu şiddetle mücadele etmeyi de ‘zalimlerin işi’ haline getiriyor aslında.

Tam da bu zemin adaleti bir ‘intikam’ meselesine dönüştürüyor. Linç kültürünü besleyerek, idam/hadım gibi insanlık dışı cezaların uygulanması için kamuoyunu hazırlıyor, toplumsal bir sorunu tek tek ‘suçlu bireylere’ indirgeyip sorumluluktan sıyrılmanın önünü açıyor, yüreklerin soğumasını gerçek adaletin tesisine yeğ kılıyor. Ama bu çocukları, kadınları ve cümle ezilenleri kurtarmıyor işte… Kimsenin vicdanını da kurtarmıyor aslında; çünkü her yeni olay, her yeni sembol, her yeni fotoğraf daha da büyüyen şiddetiyle bir daha ‘temizlenmesi gereken vicdanlar’ yaratıyor…
Şiddeti iktidarının dayanak noktası haline getiren bir yönetim anlayışı için de ‘kullanışlı’ araçlar yaratıyor tabii…

Söyleşi: Özlem Ergun

 

YAŞAMA SANCISINDAN ŞİİRE

Şiir okurlarının yakından takip ettiği dergilerde ismini gördüğümüz, 2018 yılının Eylül ayında Ve Yayınevi etiketiyle Hiçölüm isimli kitabı çıkan Merve Çanak ile verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Merve Çanak bize; şiir yazma serüveninden kitabının ismine, kadın olmanın yarattığı toplumsal baskılardan ölüme dair bakış açısına, kitap yazım sürecinde nasıl bir yol izlediğinden hangi şairlerden beslendiğine, bugünün şiir algısına dair fikirlerinden ileride ne yazmak istediğine değin çeşitli konularda bilgi vererek “Merhaba” diyor.

  • Merve, ilk kitabın Hiçölüm, Ve Yayınevi etiketi ile çıktı. Öncelikle tebrik ederim. 1994 yılında Niğde’de doğmuşsun ve şu an Yeditepe Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyorsun. Şiirinin dergilerde ilk görüldüğü tarih bir hayli yeni. 2017 yılında çeşitli dergilerde ben de rast geldim yazdıklarına. Kitabını okuduğumda ilk dikkatimi çeken, dilinin anlatıya ya da öyküye yakınlığı oldu. Form olarak da düz yazı formunu kullanmışsın. Eğitim aldığın bölüm ya da okuduğun metinler bunda etkili oldu mu? 

Öncelikle çok teşekkür ederim Devrim. Dilerim hepimizin yolu aydınlık ve düzlük olsun. Evet, yazdıklarım ilk kez Temmuz 2017’de Çevrimdışı İstanbul’da yayımlandı. Ancak sanırım burada bir şey es geçiliyor. Ben çok uzun zamandır yemek yemek, su içmek gibi yazıyorum. Bir sancıyı anlatmaya çalışıyorum. Yaşama sancısını. Kendi yaşamımda olduğu gibi şiirlerimde de uzun uzun iç çekiyorum. Bazen hızlı hızlı soluk alıyorum, bazen nefessiz koşuyorum. Bütün bunlar elimde olarak ya da olmayarak nasıl benim bir parçamsa şiirimin de bir parçası hâline geliyor. Geniş bir alana ihtiyacım olduğunu sanıyorum. Rahat rahat konuşabileceğim, dilediğimi dilediğim gibi anlatabileceğim bir alana. Bütün bu anlatımın içinde şiirden, şiirsellikten kopmamak en büyük çabam. “bahçende bir su kuyusu bulunmasa iyi olur” adlı şiirimde “gökyüzüne yükseleceğim günü bekliyorum” diyorum ya, o gün gelene kadar şiirin içinde kendi oluşumu olmaya çalışıyorum, çünkü şiirden başka hiçbir şey buna izin vermiyor. Bu süreçte kendi sesimi aradığım için, bölümde okuduğum metinleri düşününce, elbette kendimi şanslı sayıyorum.

  • Kitabının ismi Hiçölüm. Bunun bir hikâyesi var mı? Bize biraz hangi bağlamda kullandığından bahseder misin bu ismi?

Hiçölüm’le ölmeyi, “hiçolum” şiiriyle olmayı “hiçleştirmek” istedim.

  • Merve, kitabının girişinde kendi kadınlığına dair kısa bir değiniden sonra ithaf olarak yine kadınları seçmişsin. Sence kitabın genelinde ülkemizde ya da dünyada yaşanan kadın sorununa dair bir değini var mı? İlerleyen süreçte toplumsal sıkıntılara da değinen bir şiir okuyacak mıyız acaba senden?

Bazı gerçeklerden kaçamıyoruz Devrim. Maalesef ben “kadın” kadar değersizleştirilen başka bir canlı daha görmedim. Yirmi dört yaşında olmama rağmen henüz barışıyorum kadınlığımla. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun, doğduğumuz günden beri bir derdi var “bizim” kadınlığımızla. Bunu aşmak, bir kadın olarak var olmaya çalışmak hiç kolay değil. Kadınlık hep bir mücadele gerektiriyor. Sırf hayatta kalabilmek için bile. “bütün bu olanların kalın varlığı” şiirimde “karnımın derisini zorlayan bir düşmanlık var içimde. yaşama ve hâlâ olmaya dair. kadınlığıma yakın. kanatan. plastiği erimiş bu sandalyenin üstünde doğurmayı istedim onu biri beni öldürmeden.” diyerek kendi kadınlığımı anlatıyorum aslında. Onunla ne kadar zor barıştığımı, hatta belki de nasıl barışamadığımı. “bahçede” şiirimdeyse bu sefer anneannem Kiraz’a göz kırpıyorum. Onu ve (bir kadın olarak) bugüne kadar yitirdiklerini selamlıyorum. Kadın olmak benim gerçeğim. Gücüm yettiğince bütün kadınların elinden tutmaya çabalıyorum. Bizim sadece “cinsiyetimiz” değil, pek çok şeyimiz ortak. Bu yüzden kadın mücadelesini çok anlamlı buluyorum. Ve bu şartlarda buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

  • Merve “kendi ölümümü kendim öldüm.” gibi “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm.” ya da “o yokken kendi ölümümü özlediğim günler oldu. kendi ölmezliğimde. burada ölmek istedim. burada kendime ölecek bir yer bulamadım.” ve “biliyorum yalan yalan hepsi yalan ah biz insanlar/batsın/ batsın dünya” benzeri dizelerin var. Biliyorsun ölüm şiirde en çok değinilen meselelerden biri olmuş şimdiye dek. Birçok şair çeşitli bağlamlarda eğilmiş ölüm meselesinin üzerine. Zira bu kavramın politik, felsefik ve mistik açılımları var. Kitabın Hiçölüm’de de esasen bu mesele üzerine bir şey söylemek istemişsin sanırım. Kitabın bütününde toplam kırk dört defa ölüm kelimesini fiili olarak kullanmışsın. Yer yer de bunu ima eden cümleler gördüm. Bu genel olarak umutsuz bir hava yayıyor mu sence kitaba? Senin ölüm kavramı özelinde düşündüğünde yapmak istediğin neydi kitapta?

Ölüm çok insani, insana ait, insanla ilgili. Ölmek, doğmak kadar doğal. Ölüm, doğum kadar yaşamın bir parçası. Yadsıyamayacağımız, unutamayacağımız. Bu nedenle benden önce de bir sürü insanın ölümden bahsetmiş olmasında şaşılacak bir yan görmüyorum. Kitapta “ölüm” kelimesini bu kadar sık kullanmama gelecek olursak, Ibn Gabirol bir metninde insanın Tanrı’dan korunmak için yine Tanrı’ya sığındığından bahseder. Ben de benzer şekilde ölümden kaçarken/kaçmak için ölüm kavramının kendisine sığınıyorum. Dış dünyayı, yani yaşamın kendisini bir yana bırakıp zamanında kıyısına vardığım, hatta boyu geçen yerlerinde yüzdüğüm ölümü anlamaya ve kendimden yapmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden yazdığım şiirleri ölümün bir anlatısı değil, ölümün kendisi olarak görüyorum. Aynı zamanda bütün bunlar ister istemez bana Blanchot’nun yazmakla ilgili söylediklerini hatırlatıyor: “Yazmak, ölmektir.” Blanchot’ya göre “ölüm, en son insani olanağın dokunaklılığı, olanaksızlığın olanaklılığı değil, önünde ‘ben’in kendiliğini kaybettiği, kavranamaz olanın kesintisiz yinelenip durmasıdır. Olanaklılığın olanaksızlığıdır. Edebiyat yapıtı bizi ölüme yaklaştırır; zira ölüm, edebiyat yapıtının mırıldandırdığı varlığın kesintisiz uğultusudur.” (Levinas, Maurice Blanchot Üstüne, çev. Kudret Aras) Bütün bu deneyimimin kitaba umutsuz bir hava yaydığını kendi adıma düşünmüyorum. Çünkü insan düşündüğü, anlama eylemini ve kendisini gerçekleştirmeye çalıştığı sürece umut var. İnsan ne zaman aklının melekelerini kullanmaktan vazgeçer, işte o zaman durum içler acısıdır.

  • Merve kitabın başlarında, “Musa’nın Balıkları” bölümünün ilk iki üç şiiri, su imgesi ile felsefi ve mitolojik olarak okura mistik bir şeyler fısıldayacağını düşündürüyor. Daha sonra ise “Sen” diye seslendiğin birinin ya da bir imajın yörüngesine giriyor şiir. Su ile kurulan ilişki, desteklediğin dini öğelerle daha da zenginleşecekken başka bir yere evriliyor. Bu senin bilinçli olarak tercih ettiğin bir şey miydi? Bu keskin sapmanın temel nedeni ne olabilir?

Devrim sen ne düşünürsün bilmem ama açıkçası ben şiirin çok da kontrol altında tutulabildiğini sanmıyorum. Yazarken de yazdıktan sonra da şiir sürekli dönüşüyor. Durmadan başka bir şeye evriliyor, hatta şeylere. “Musa’nın Balıkları” bana daha çok gitmeyi, giderken kaybolmayı, sonra bulunmayı, bazen bulunamamayı anımsatıyor. Aslında az önce bahsettiğim dönüşümü ve gidişi burada da görüyorum. Şiir gitme eylemini kendi içinde barındırıyor, yeri geliyor gitme eyleminde hareket ediyor. Ben de yazarken her zaman bir yerlere gittiğimi hissediyorum. Daima bir yere çekildiğimi. Dış dünyadaki akıştan ancak bu şekilde kaçabiliyorum belki de. Başka bir akışa, şiirin akışına kapılarak. Daha iyi bildiğimi sandığım ama sık sık içinde kendimi yitirdiğim, bulunduğumdaysa asla aynım olmadığım. Bu hem güven verici hem de tedirgin edici. Bu ikisi aynı anda nasıl oluyor, bunun ayırdına henüz ben de varamadım. Aslında varmam da gerekmiyor. Ulus Baker’in dediği gibi “Her şeyi anlamak zorunda değiliz.” Çünkü bence bir şeyi anladığımızı sandığımızda, ondan bir parça bize el sallar ve artık onu bildiğimizi düşünürüz. Ve o şeyin o andan itibaren güzelliğini yitirdiğini, büyüsünün kaybolduğunu çoğu zaman görmeyiz. Şunu iyi biliyorum ki, şiir beklentinin yeri değildir. Şiir her zaman şaşırtır. Yazanı da okuyanı da.

  • “skye” isimli şiirinin sonunda “SEN YEŞİLE EĞİLİMLİSİN BENSE MAVİYİ ARIYORUM” diye bir dize var. Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil” şiirindeki “Sen o karanfile eğilimlisin” dizesine bir selam vermeye çalışmışsın anladığım kadarıyla. Yazdıklarında etkisi olduğunu düşündüğün şairler kimler? Okuduğun bölüm sebebiyle mutlaka dış kaynakları inceleme şansın oluyordur. Kimleri kendine daha yakın buluyorsun?

“skye”da Cansever’e verdiğim selamı fark etmene çok sevindim. Şiir yazan biri olarak şiir geleneğinin bilinmesini önemsiyorum. Mutlaka birilerini unutacağım ama Lale Müldür’ü, Didem Madak’ı, Nilgün Marmara’yı, Anita Sezgener’i, Dickinson’ı, Baudelaire’i, Verlaine`ni, Mallermé`yi, Rimbaud’yu, Hölderlin’i, Mayakovski’yi, Paul Celan’ı, Yorgo Seferis’i, Kavafis’i, Sylvia Plath’i, Rilke’yi, Ezra Pound’u, William Carlos Williams’ı, e. e. cummings’i çok seviyorum.

  • Çağdaşlarını takip etme şansın oluyor mu Merve? İlk kitabı çıkan bir isim olarak bugünün şiir algısı ile ilgili fikirlerini merak ediyorum açıkçası. Ne düşünüyorsun şimdinin şiiri hakkında?

Elbette elimden geldiğince şimdinin şairlerini de takip etmeye çalışıyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim kendimi bugünün şiir algısıyla ilgili nutuk çekecek kadar yetkin görmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki günümüzde şiirin tanımı epey değişti. Yazan kişiler olarak neyin şiir olup neyin olmadığına karar verirken biraz dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

  • Son olarak bize daha sonra yapmayı düşündüğün çalışmalar hakkında bilgi verir misin? Şiir dışında başka çalışmalar okuyacak mıyız senden? 

Hayatta olduğum sürece şiir yazmaya devam edeceğimi sanıyorum. Bunun benim için bir seçenek değil, bir zorunluluk olduğunu biliyorum. Şiir dışında sık sık denemeler yazıyorum. Açıkçası kendimi kurmaca yazarken pek hayal edemiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek, şimdi ne desem havada kalır.

ÇAKILIN VE ÇAMURUN ŞİİRSEL YAŞI

“Geleceğin toplumunda ressamlar olmayacak,

Bütün öteki işlerin arasında resim de yapan insanlar olacak”

Karl Marx

Bir rüya atölyesindeyiz yine. Balçığın içindeki formları parmağımızın ucuyla, modelaj kalemleriyle oymanın ve yapıştırmanın doğaçlama estetiğini yakalamak işte tüm derdimiz. İçimizdeki matematiğin ruhuyla her dokunuşa can üfleye üfleye… Çocukken sokak aralarında kerpiçten ev modelleri, mağara, duvarları olan bir bahçe yapardık kumla karışık çamurla. Bir varoş mahallesinde sel sularının getirdiği çamurla. Her şey çocuklukla başlamıyor mu zaten? Paylaşmayı, hüznü çocuklukta öğrenmiyor muyuz? Bu yüzdendir ki her kamp benim için bir çocukluk provası. Çok ilginç değil mi! Herkes geleceğe prova yapar. Sen Yontma Çırak, Uygur çocukluğa prova yapıyorsun! O halde bir kamp mottosu yazacak olsam ilk şunu yazardım: “Ne mutlu çocukluğun provasını yapanlara.”

Kampta ruhumuza mekân oluşturan formlar bir bir zihnimizden dökülmeye başlıyor: Birisi tavuğunu, kaplumbağasını; birisi sıkılmış yumruğunu, birisi küre biçiminin ön yüzüne aşkını, Cumartesi Annelerini; birisi Stalin’i, birisi Lenin’i, birisi gözleri oyuk bir porte büstü… Korkunç maskelerden, yöre adlarına, çekiç-orak imgesinden fillere, beşikte uyuyan bebeklere, canavarlara, anne yüzlerine… Ve kısacası hayatın ön provasız sevgisi ile içimize yer etmiş nesneler. Bu arada Bilge Taşçı babamın sözleri geliyor usuma, “Çukur form yoktur. İki formun arası vardır.” Portre büst yaparken gözlerini parmağı ile oyan atölye genci geçiyor gözlerimin önünden. Şeyleri algılama biçimini ister istemez ters düz ettik. Doğa dışı, tıpkıbasım olmayan formlar hep o çocuksu doğaçlamamızın yaratma sürecinin içindeydi. Tuhaf ve zalim bir dünyada yaşarken pembe tozcuklu, mavi akvaryumlu bir dünyada olmadıklarının o çarpıcı gerçekliğini, o suratımıza vuran müziğini, eğlenerek bulduk. Gördük ki hikâye de melodi de duymuşlar, ejderhayla da savaştığını hayal etmiş bu atölye işçileri. İşte bu yüzden geriden değil ilerden başlamış yaşamın pratiğine. Kendisi dışındaki dünyaya inanmayı ve o dünyada cesaretlenmenin, yumruğunu sıkmanın iz düşümüzde Yontma Çırak Heykel Atölyesi… Malzememiz ney miydi? Denizköpüğü çakılları ve nehrin süzgecinden geliveren çakıllar ve ahşabın o sıcak yüzü…

Sanat taklitten ortaya çıkıyor ilkin. Sonra yaratıcılık başlıyor. Zorluklar bizi böylesine çizgilerin yalınlığına götürüyor usul usul. Bir siyahi sanatı, Afrika sanatı, Mezopotamya sanatı gibi… Stilizasyona gidilmiş ışıklar gölgeler senfonisi. Hep acele, hep çarçabuk formlar. Çünkü bu gençlerin yalnızca bu işi yoktu. Marks’ın da dediği gibi öteki işlerin arasında “Heykel de yapan insanlar olacak geleceğin toplumunda.” Tiyatro, sinema, politik iktisat, seminerler, atölyeler, Latin dansları, nöbetler, yemek ve temizlik…

Saatlerce bir çamur kütlesinin oylumu içinde yürüdük. Bazen rastlaşmış gibi yaptık, sokakta yaptığımız gibi, bazen de gerçekten yakaladık çakıllara kaşıkla vurarak o müziğin tınısını. Evet, birisi heykeli başlatmalı. Evet, birisi heykelin şiirini söylemeli. Birisi acıyı keşfetmeli, acıyı bal etmeyi de sanatın abecesine başlarken. “Bambaşka bir dünya mümkün” şiarını önceleyerek özgürlük, ekmek, emek ve bağımsızlık… Bu kelimeler aslında taşta, çamurda uyuyordu. Gerçekliğin rüyasından kor bir güneş altında zıplatarak kışkırtarak uyandırdık. Eee, çamur bitti! Sıra çakıllarda. Yaratıcı yazma atölyesi başladı on dakikalık. Barbar bir ‘’modernite’’nin çarklarına uyum bizim işimiz değildi. Duyarlılık denizimizin dalgaları bizi deniz kıyısında milyonlarca yıl zımparalana zımparalana ışıklı çakıllara götürdü. Dizelerimizi kazıdık taşlara. “Taş da taşmış ha!” Kuşun öttüğü gibi portre çizdik cıvıl cıvıl, dülgerin ağaca vurduğu keser gibiydi ellerimiz. Bir hayvanın barınağını işler gibi yuva yaptık çamurdan. Güneşe zıplayan çocuklar gibiydik. Kendi gerçekliğimizdi hep atölye üretimlerimiz. Fabrika işçisi gibi değil ama tüm işçiler için “halkın ekmeğini” ağaca yaktık. Varlıkların duyumsattıklarını, doğanın dilini aradık. İçimizin somutluğunu soyutlamalarla doğadan çıkardık. Sarısız ve turuncusuz mavi olamayacağını söyledik ama sanatın insan yanımızı daha bir kışkırttığını gözlemledik. Picasso’nun dediği gibi “Hayal ettiğimiz her şey gerçektir.” Bilgi hamalı olmadığımızı biliyorduk. Sürekli hareketin bolca olduğu bir yontma-çırak atölyesi daha sürüyordu kampta. Çelişkilerin doğması ve çözülüp batmasını gördük. Bir coğrafyanın heykelsi şiirini, şiirsi heykelini yasalardan, ön kabulleniş yapılmış içsel tabulardan, ezberlenmiş hayattan daha güçlü olduğunu yaratarak gösterdik. Yirmi dört saat açık olan atölyemizde “insan nasıl kelimelerle düşünürse” biz de formlarla düşündük. Sorguladık. “İnsan yüzünün üstünde olanı mı yoğuralım çamurla, içinde olanı mı, yoksa içinden bize yansıyanı mı?” sorularını sorduk kendimize.

Bir şeyi altı yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız siz de anlamamışsınız demektir. On yaşındaki Defne’nin “Hocam, çiğ balık kokuyor bu taşlar, ben bu taşın üzerine yazamam.” sözünü anlamalıyız. Okullardaki sahte eğitimin tekrardan papağanlaştırdığı bir sınıf dolusu öğrencinin alternatifi olan bu düş dünyası Yontma-Çırak Atölyesi diğer kamplarda da devam edecek.

Harıl harıl bir sessizlikte tasarlayıp pratiğe çevirdik coşkumuzu. Biçimler; zihinsel süreçten çıktı, çamura ve çakıla bulaştı. Afrika fetişlerinden, siyahi sanatının plastiğinden, İnka uygarlığının maskelerinden, Mezopotamya’nın kanatlı aslanlarından habersiz içimizdeki hayatı yalınlaştırdık. Cisimleri gördüğümüz gibi değil düşlediğimiz gibi yapıştırıp yonttuk. Ağaca yaktık ve taşa kazıdık. Şimdi sıra kolektif şiirimizde.

YONTMA ÇIRAK  HEYKEL ATÖLYESİ NOTLARI

Çelik kabuğu yaran dizeler

Ey yontucu! Ay ablam.. Işık amcam.. Dayım, evrensel dünyam..

Mermerin içine sıkışmış işçileri gör! Gür sesindeki öfkeyi de, dört boyutlu uzayı konuşurken yaktık çırayı. “Ben ustamın ustası, çırağımın çırağıyım.” Evimize dekor için cilalamadık şu çakılları, artık bir silahtı. Yabancılaşmaya karşı şu çakıl şu çamur… Estetik  ne, eylem kim ve eleştiri nasıl..  Eylem ne zaman, eleştiri niçin ve estetik nerede! Çınlayan sessizliği bulduk taşın içinde. Kâbus gölünde boğulmasın diye hayat. Puldu, kendine yazılan bir mektuptu. O nasıl sonsuz uyumaktı. O ay yüzlü çocukların yüreğine ateş düşmüştü oysa. Gerilimli bir kurmaca tiyatro, can çekişen güneş ve hiç olmayan birine yazmaklar. Bir dağın belgeselinde üşüyen masum kuş misali. Ay uykusunda bölünecek ve uyanacak perdeler. Yaşlı yaramaz bir ateş yakar geçer gecenin yalnızlarını. Yalımlanan kıyısında usul umut, umut usulca. İnsan boşluğa düşünce düşünürmüş yaralarını. Kırgın uzak şehir tapınakları ve bir de kiraz ağaçlarımız vardı, altında beş taş oynadığımız. Kabuk bağlamış heykeller. Zımparası unutulmuş ahşap masamız. Ama neyin nesi şu kara yapraklar! Dokunmak istiyorum ama rüzgâr çıkıyor. Kabına sığmayan mağrur güneş, ışık biçiyordu elimizde. Geçtin… Gidiverdin… Tut, tutuş, tutuşsun, daha zamanı gelmedi kamptan ayrılmanın. Havadaki mısranın en yakınında kaldı kalp kırığı zaman.. Oksit sarısı bulut niye dönüyor başımda.. Neyin eskisi şu ıhlamur.. Hadi biraz çakılı çakıla sürelim akıl ve cesaretle.. Aşkı dürtükle, kuşlarını ürkütme sakın..

Haydi, çelik kabuğu yaralım Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir  işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Ey koskoca yaşlı ay! Neden uyumaz o içindeki sapsarı boşluk! Ateş püskürüyorum cennete. Gecenin her mektubu cehennem. Bir bir aklımda tutuyorum yüzümdeki çiçek çiziklerini. Nerde başlıyor nerde bitiyor… Eline tırmanan karıncayı da kıskanıyorum. Hem tanrı da sıkılmıştır şu rüyasal yalnızlıktan, yüzlerce çocuk hapiste düş göremeden ölüşürken. Gerilim telleri çat çat çatlıyor, gök pat … pata da pat pat. Her sabah ölüm ailesi, bir öğle sonrası ölü aileler. Uykum bir daha çocukluğumdaki gibi olmayacak, çocukluk eskimiyor işte. Güneş de ısıtamayacak. Aşk ateş tutulması… Aşk yara tutulması. Kapalı gişe bir acı güneş oyunu. Şu gölgeler şu gölgeler… İşte gerçek. Hiçbirimizin gölgesi birbirine benzemez. Kaf Dağı’na giden var mı, ya da gelen? Biraz odun, biraz zımpara, yüreğim boşluktaki ağaçta. Rüyasında yaşlandı bir evren, delindi gözaltı torbaları. Bir masalın küçücük yankısıydı, kulağımda hayal nüvesi, keman teli, kızıl çamlar, perdeler, çıplak ayaklar… Kabuğuna bile hasret kaldık,  nerede ağaçlar.. Aşkı  dürtükle kuşlarını ürkütme sakın.

Haydi çelik kabuğu yaralım. Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Ah prova, prova.. Her şey ayak uydurmamak içindi zulme. Binlerce teşekkür havaya.. Daha çok buluşacağız serinliğiyle bir ahlat ağacının. Ruh, güllerin güz rüzgârı ve emeğin Yontma Çırak Atölyesi.. Ayağa kalkmak için bekleme.. Yoksa nasıl nasır bağlar yollar.. Hayatın falanları filanları.. Bulut maviliğe batık.. Gözlerinse sırılsıklam.. Dört gözle teke tek kurgu kentlerin hayalle çevrili zindanlarında.. Aşkı dürtükle kuşlarını ürkütme, sakın..

Haydi çelik kabuğu yaralım. Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Dut ağacına çıkarken sırt üstü düşmek gibiydi küskünlük.. Bu da benim provam.. Kötücül ve iyicil masal.. Yankı mağarasında.. Güvercin ve Japon balığının aşkını unutma.. Bir anda gök yüzü doldu seslerle.. Güvercini vurdular balık öldü.. Defne dedi ki “Çiğ balık kokmasın diye yıkadım çakılları öğretmenim.” Çakılın ve çamurun şiirsel yaşını ararken duyduk tüm bunları.. İnanmıyorsanız kulağımın tozundaki kelimeciklerin izine bakın.. Aşkı dürtükle, kuşlarını ürkütme, sakın..

 

[*]  Yontma Çırak Heykel Atölyesi Yürütücüsü