Archives by Month

Kasım

2018

Lanetli sınırların kutsallığı ve 100’üncü yıl senaryosu

Rusya ve ABD gibi küresel aktörler Ortadoğu’da rekabetçi pozisyon alıp yeni nüfuz alanları açmaya başladıysa “Bölgede Birinci Dünya Savaşı’nın 100 yıl sonra yeni bir paylaşım savaşı mı sahneleniyor” sorusu ister istemez masaya geliyor.

Ortadoğu’da ‘sınır aşan’ hedeflerin dillendirildiği bütün sohbetlerde tek kötü vardır: Birinci Dünya Savaşı koşullarında ortaya çıkmış olan Sykes-Picot Anlaşması. Osmanlı’nın dağılış sürecinde paylaşım savaşı veren İngiliz ve Fransızların gizli haritalarının mimarı Sir Mark Sykes ve Georges Picot’nun eseri olan anlaşma.

Birçoğuna göre 1916’da varılan Sykes-Picot Anlaşması Ortadoğu’da bugüne uzanan bütün kötülüklerin anasıdır. Bu tasavvur, herkesin kafasını ‘evet’ diye salladığı genel geçer bir tespittir. Lakin gerçekten de bütün kötülüklerin anası mıdır Sykes-Picot? Halklar arasına mayınlardan sınır çizmiş bu anlaşmanın kötülüğü gerçek ama bütün kötülüklerin bundan mütevellit olduğu iddiası anlaşmazlıklarla dolu kendi gerçeğinden kaçıştır.

Sykes-Picot Anlaşması’na lanet okuyanların her birinin yerine ikâme edeceği sınırlar bir diğerinin düşlerine taarruz ediyor.

‘Yeni Osmanlılar’ kaybedilen toprakların ahını çekerken sınırların ne denli iğreti ve yapay olduğunu tekrarlıyor. Cetvelle çizilmiş sınırların halkların ve coğrafyaların tarihlerine saygısı yok, bu doğru. Ama onların görmek istediği sınırlar ile başka halkların hayallerindeki sınırların işaret levhaları aynı yerlerde durmuyor.

ARAPLARIN GÖZÜYLE SYKES-PICOT

‘Arapların birliği’ hedefini ülküleştirenler de 360 milyonluk coğrafyada 22 Arap devletinin ortaya çıkmasını kasıtlı bir parçalama, Arap Birliği’ni önleyecek bir ayarlama olarak yorumlarken elbette sorumlu olarak Sykes-Picot’yu görüyor. Sınırların hepsi fiilen Sykes-Picot’ya göre şekillenmemiş olması gerçeği de tartışmaların hararetini kesmiyor.

Sykes-Picot, Suriye, Lübnan ve Musul ve Erbil dâhil Irak’ın kuzeyini Fransızlara, Irak’ın geri kalanı, Ürdün ve Filistin’i İngilizlere bırakmıştı. Tabi Osmanlı dağıldıktan sonra yeni ulusal sınırlar çizilirken süreç Sykes-Picot’ya göre işlemedi. Mesela Sykes-Picot’nun Fransız etki alanında kalmasını öngördüğü Musul, petrol gelirlerinin yüzde 10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi karşılığında 1926’de Ankara Anlaşması’yla İngiliz sömürgesi altındaki Irak’a bırakılmıştı. ‘Bilad-i Şam’ın toprakları Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin/İsrail olarak bölündü. Bu bölge tarihsel olarak Levant, Biladu’ş Şam ya da ‘Büyük Suriye’ olarak da anılıyor. Biladu’ş Şam Hulefa-i Raşidin, Abbasi ve Emevi devrinde bir vilayetti.

Kimi Araplar Sykes Picot’dan 32 yıl sonra ortaya çıkan İsrail devletinin kuruluşunu da Arap birliğini yok ederek gedikler açtığı gerekçesiyle bu anlaşmaya bağlıyor. Bu bakış açısına göre bugünün sorunlarını aşmanın yolu büyük bir Arap devletleri konfederasyonunda yatıyor.

Arapların hepsi de elbette yekpare bir bakışa sahip değil. Birbirine rakip ya da hasım durumundaki Arap devlet ya da aşiretlerinin egemenlik iddiaları, Sykes-Picot ve benzer sömürge mirası anlaşmalar üzerinden dallanıp budaklanıyor.

Suriye ve Lübnan’da ‘Büyük Suriye’ ülküsü Lübnan, Filistin (İsrail dahil) ve Ürdün’ü içine alacak şekilde bugün hâlâ güncelliğini koruyan siyasal bir mücadele alanıdır. Şam toprakları dendiğinde cetvel Suriye’nin sınırından taşarak Ürdün Vadisi’ne, Anti Lübnan Dağları’na, Bekaa Vadisi’ne doğru yol alıyor.

Ama Hicaz’a inildiğinde oradaki rüya başkadır. Daha geçenlerde (1 Ekim 2018) Russia Today ekranlarında Suudi yazar Dahham el İnzi, Suriyeli araştırmacı Dr. Alaa el Asfari ile tartışırken “Hicaz’dan Şam’a, Hicaz’dan Bağdat’a bütün bu topraklar bizim atlarımızın otlaklarıdır. Suriye, Lübnan, Irak ve hatta Körfez ülkelerinin çoğu, Hudeyde’den (Yemen) Bağdat’a (Irak) Suudi devletine aittir” diyordu. Asfari’nin yanıtı da son yıllarda yeniden nükseden ‘Suriyelilik’ kimliği ve gururunun dışavurumuydu:

70 yıl önce siz çöllerde ve çadırlarda uyuyordunuz. Suriye 10 bin yıllık medeniyettir.” Yanıttaki ikinci cümle Türkiye’de Osmanlı’nın küllerine üfleyenlerin de duymak istemediği bir boyut.

KÜRT’ÜN MUSTARİP OLDUĞU SYKES-PICOT

Sykes-Picot’dan en fazla mustarip olanlar kuşkusuz Kürtler. Dört parçaya ayrılmış Kürdistan topraklarının yekpareliğine dair siyasal tahayyül, sabırsızlıkla “Post-Sykes-Picot” diye yeni bir dönemi tartışmaya açmak istiyor. 1990’larda Birinci Körfez Savaşı, 2003’de Irak işgali, 2011’de Arap Baharı ve son olarak 2014’te Irak-Şam İslam Devleti’nin palazlanmasıyla coğrafyanın taşları yerinden oynarken Sykes-Picot’nun artık miadını tamamlandığına dair en haraketli tartışmalar yine Kürtler arasında yaşandı.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni sınırların Kürtlere taalluk eden bölümlerindeki çarpıcılık en fazla Suriye-Türkiye sınırlarında görülmüştü. 1921’de, Türkiye ile Fransa arasındaki Ankara Anlaşması ile Türkiye-Suriye sınırının belirlenirken Kürtlerin yüzyıllardır yerleşik olarak yaşadığı Kürt Dağı (Afrin) Suriye sınırları içerisinde kaldı. Cezire ve Cerablus bölgeleri ikiye bölündü. Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerin Cizre, Nusaybin, Mardin ve Urfa ile bağlantısı kesildi.

İSLAMCILARIN HAYALLERİNİ KESEN SYKES-PICOT

Pan-İslamcı tahayyülde de Sykes-Picot kötülüğün temel taşı. Siyasal İslamcıların söylemlerinde yer alan bu gizli anlaşma çok çarpıcı bir şekilde IŞİD’in halifeliğini inşa ettiği süreçte bu örgütün deklarasyonlarında yer aldı.

IŞİD, 28 Haziran 2014’te hilâfet ilan edip adını ‘İslâm Devleti’ olarak değiştirmişti! IŞİD örgütün lideri İbrahim Avvad’ı yani Ebu Bekir el Bağdadi’yi halife ilan etmişti. Hilafetin ilanının ardından yapılan açıklamalara damgasını vuran ise Sykes-Picot’nun çizdiği sunî sınırların yıkılmasıydı. Hilafete kavuşan örgütün 29 Haziran 2014’teki ilk eylemine de ‘Sınırları Kaldırmak’ adı verilmişti. Bu operasyonla Suriye ile Irak arasındaki Yarubiye/Til Koçer sınır kapısı yıkılmıştı. IŞİD’e göre sınırların bu şekilde kaldırılması Sykes-Picot’un ölüm fermanıydı. IŞİD’in ilan ettiği vilayetlerden ‘Fırat’, Suriye’nin Deyr el Zor vilayeti ile Irak’ın El Enbar vilayetini kapsıyordu. Bu yaklaşım da Sykes-Picot’ya bir meydan okumaydı. İnternete yüklenen video kaydı “Sykes-Picot’nun Sonu” başlığını taşıyordu. Videoda Ebu Bekir el Bağdadi’nin halifeliği altında tek bir İslâm devletinin kurulacağı; Irak, Ürdün ve Lübnan dâhil Kudüs’e ulaşıncaya kadar bütün sınırların yıkılacağı belirtiliyordu. IŞİD’in sözcüsü Ebu Muhammed el Adnani törende yaptığı konuşmada iki ülke arasındaki sınırı ‘rezillik’ ve ‘ulusçu putperestlik’ diye aşağılıyordu. IŞİD militanları törenden sonra “Sykes-Picot’nun askerleri” dedikleri sınır muhafızlarını da katletmişti.

Ebu Bekir el Bağdadi, 4 Temmuz 2014’te Ramazan’ın altıncı gününde Musul’daki Ulu Camii’nde (El Nuri el Kebir Camii) verdiği Cuma hutbesinde “Müslümanların asırlar önce yitirdikleri hilâfeti ikâme etmeleri dini bir vecibedir” derken 1916’da İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız Georges Picot’un hazırladığı anlaşmasının sona erdiğini de ilan etti.

Bağdadi’nin halife olarak arz-ı endam etmek için seçtiği cami de sınırları aşan bir anlam ifade ediyordu. 1172-73 yıllarında camiyi yaptıran Nureddin Mahmud Zengi, Haçlıları bozguna uğratıp Halep ve Musul’u birleştirerek Güneydoğu Anadolu, Yukarı Mezopotamya ile Suriye’ye hükmetmişti. İslâmcılar 2011’den sonra Suriye yönetimine karşı Nureddin Zengi adına bir tugay da kurdu. Zengi, Irak’ta El Kaide yapılanmasının mimarı Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi’nin de ilham kaynağıydı. Musul’un düşüşünün ardından Amman’da cihatçı gruplar 20 Haziran 2014’te Cuma namazı sonrası IŞİD’e destek gösterisi düzenlerken Sykes-Picot sınırlarının kaldırılması yönünde sloganlar atıyordu.

YENİ OSMANLI’NIN GÖZÜNDE SYKES-PICOT

Aynı dönemlerde Sykes-Picot’yu sorgulayan bir söylemle gündemine alan bir lider daha vardı: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Musul’un IŞİD’den kurtarılmasına yönelik koalisyon şekillenirken Erdoğan artan oranda Sykes-Picot Anlaşması’nı sorguluyor ve Lozan’ı tartışmaya açmak istiyordu. Halbuki Musul, yeni Türkiye’nin Kürt nüfusunu artırmamak için satılmış bir davaydı. Türkiye, 1926 Ankara Anlaşması ile Musul’dan vazgeçmişti. 1934’ten başlamak üzere Musul’da çıkartılan petrolün yüzde 10’una tekabül eden para sadece bir yıl aksasa da 1951’e kadar Türkiye’ye ödenmişti. Musul’dan kalan 100 milyon liralık alacak da 1986’da Saddam Hüseyin’in ricası ile dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından silinmişti.

IRAK VE SURİYE’DEKİ DEPREMLER: SINIRLAR KIRILGAN AMA…

2003 sonrası Irak’ta, 2011 sonrası Suriye’de fay hatları harekete geçince Sykes-Picot’nun öldüğü artık yeni haritaların şekillenmekte olduğuna dair senaryolar çok yazılıp çizildi. Ancak sınırlar her ne kadar tartışmaya açık olsa da kırılganlıkları çok kolay değişebilir olduğu anlamına da gelmiyor. Mesela Irak’ta Amerikan işgal valisi Paul Bremer’in devletin bütün kurumlarını dağıtan kararının ardından yeni dönemi sırtlanacak ulusal bir alternatif oluşturulmayınca ülkenin üçe bölünmesi bir alternatif olarak farklı siyasal çevrelerde karşılık bulmaya başlamıştı. Kürdistan bölgesi zaten fiilen ayrı bir devlet gibi hareket ediyordu. Orada nüfus sayımı ve referandumla merkezi yönetimde mi yoksa Kürdistan’da mı kalacağına karar vermesi gereken Kerkük gibi anlaşmazlık bölgeleri vardı. Beri tarafta Musul, Bağdat, Ramadi üçgeninde Sünni Araplar için bir ‘Sünnistan’ düşlenmişti. Geri kalan da bir Şii devleti olarak kurgulanıyordu. Kısa sürede Irak’ı bölmenin Irak’ı toparlamaktan daha zor olacağı bütün taraflarca görüldü. Ki Kürdistan’da koşulların bir daha bu kadar elverişli olamayacağı düşüncesiyle 25 Eylül 2017’de düzenlenen bağımsızlık referandumunun ters tepmesi de bölgesel ve uluslararası dengelerin henüz sınırların değişmesine hazır olmadığını gösterdi.

Suriye’de de bu ülkeden 1920’lerde beş devlet çıkarmayı deneyen Fransızların yaptığına benzer bir bölünme senaryosu olabildiğince amatörce ve saha gerçekliğinden uzak bir şekilde senaryolaştırıldı. Bu senaryolar Ekim 2014’ten sonra ABD’nin Kürtlerle birlikte IŞİD’e karşı savaşta Fırat’ın doğusunu kendisine etki alanı olarak belirlemesi ve üsler kurması bölünme senaryosuna farklı bir boyut kattı. Sahadaki güç bileşenleri, etnik ve dinsel temelli kırılganlıklar, coğrafyanın yek pare Kürt bölgelerinden oluşmaması; Türkiye, Rusya ve İran’ın pozisyonunun karşı ağrılık olarak devrede olması; ABD’nin bölgede bütün enerjisini İran’ı bloke etmeye hasretmesi ve Suriye planlarındaki ciddi belirsizlikleri gidermemesi; Rusya ve İran’ın Suriye’nin bütünlüğüne matuf stratejileri ve Suriye devletinin ülkenin geri kalanında toparlanması sınırların bugünden yarına değişebileceğine dair öngörülerin önünü tıkıyor.

Sınırların yapay olduğu tezine büyük önem atfedenlerin alternatifinin ne kadar köklü olduğuna dair argümanları hamasi söylemlerden öteye geçemiyor. Bu topraklar üzerinde Sykes-Picot’nun çok gerilerinde tarihsel derinliği olan yaşanmışlıklar ve bunların hâlâ canlı tuttuğu iddialar var. Haliyle sınırlar değişiyor mu sorusu çok fazla heyecan uyandıran ama o kadar da muğlaklık barındıran bir mesele. Girişte vurguladığım gibi Sykes-Picot’yu gömmeye hazır olanların her birinin önerdiği sınırlar başka halkların düşlerini tepeleyebiliyor. O meşum anlaşmanın mimarı Sykes ve Picot’nun 102 yıl önce haritayı çizerken tepelediği gibi…

Türk burjuva ideolojisinin bir zemini olarak Cihan Harbi

“Ey sevgili ülke, Yeni Turan! Söyle, sana yol nerede?”

Halide Edip Adıvar, bir tür ütopik anlatı kabul edilen  “Yeni Turan” isimli romanının başına asmıştır bu yakarışı. Romanın ‘ütopik’ kabul edilmesi esasen ‘teknik’ denebilecek bir nedenledir. Halide Edip, romanı İttihat Terakki’yi destekleyen Tanin gazetesinde, 1328 [1912] sonbaharında tefrika etmiştir, ama ilk cümlesi şöyledir:

“Bugün yazmaya kendimi mecbur gördüğüm vaka 1347 [1931] senesinde oldu.”

Yeni Turan’ın bir ütopya olarak görülmesinin ‘teknik’ nedeni budur. 19 yıl sonra yaşanacakları, henüz gerçekleşmemiş bir zamanı anlatmakta, bu öte zamana ilişkin olaylar, olgular varsaymaktadır. Dolayısıyla kategorik olarak bir tür ‘ütopya’ kabul edilir. Ancak Halide Edip’in 19 yıl sonraya ilişkin yazdıkları, etkin bir hayal gücünün gelecek tasavvuru değildir. Fütüristik kurmacalar yapmaz örneğin. Yazıldığı dönemin maddi ve tinsel koşullarını geleceğe kopyalar. II. Meşrutiyet, hayali bir 1931’de başat siyasal ve toplumsal gerilimin arenası olarak yaşamaya devam etmektedir. Bu yönüyle bir ütopya olmaktan çok; politikleşmiş, aydın bir burjuva reformcunun ‘temennileri’; bu temennilerin gerçekleşebilmesi için çeşitli tarih ve toplum analizleriyle sunduğu bir tür siyasal program önerisidir. Üstelik ‘temennileri’ ve ‘önerme/öneri’leri şahsına münhasır da değildir; bir aydın kuşağının –hatta yaklaşık 100 yıldır süren bir arayışın– 1912’deki bir temsilidir. Kendisiyle birlikte ve kendisinden sonra da devam edecek bir fikri cereyanın; bir ucu Tanzimat reformculuğuna, diğeri Kemalizm’e, günümüzdeki ulusalcılığa varan görünümleriyle, bir tür ‘ideolojik kamp’ın ortasından konuşur. Türkiye’nin son 200 yılına damga vuran, özellikle de egemen siyaset alanını belirleyen bir kutuplaşmanın tarafıdır. Osmanlı’nın son yüzyılında başlayan ve çeşitli biçimlere bürünerek bugüne dek gelen bu ‘siyasal bölünmüşlük’, yönetici sınıf fraksiyonlarının başlıca çatışma sahasını oluşturan bir hat boyunca sürer: Gelenek ve modernlik, din ve laiklik, taassup ve terakki, metafizik ve pozitivizm… Türk burjuva iktidarının siyasal temsilcilerinin, muhafazakârlıktan radikal reformculuğa –bize özgü bir adlandırmayla söylersek inkılapçılığa uzanan ideolojik desenini oluşturur bu yarılma. Tanzimat ‘la birlikte aksiyon halinde görülmekte olan bir rekabettir ve başlıca tarihsel uğraklarda, her iki kampı ve etraflarındaki sınıfsal, dinsel, etnik katmanlaşmaları alt üst eden başkalaşımlar geçirir: Reformlar ve anayasal düzen arayışı (1839-1876),  savaş bozgunu ve istibdada geri sıçrama (1878-1908), imparatorluğun dağılışına eşlik eden bir hesaplaşma ve ‘Hürriyet’ (1908-1912) Devlet aygıtının, zor araçlarının ve siyaset tekelinin el değiştirdiği bu dönemler boyunca yaşananlardan çok daha sarsıcı bir başkalaşım ise Cihan Harbi’ni de kapsayan uzun savaş yıllarında gerçekleşti. 1912’de Balkanlarda çözülmeye yol açacak çatışmalarla başlayan; 1915’te hem bir dünya savaşı matrisinde hem de korkunç bir ‘iç’ kırımda süren; etnik düşmanlık ve suçları, kesin yenilgiyi, diplomatik bozgunu, işgali, bölgesel iç çatışmaları, iki başlı devleti, Batı Anadolu merkezli Kurtuluş Savaşı’nı; kitlesel göç ve zorla sürmeleri; her anlamda ihaneti ve direnişi ve bunların sıkça yer değiştirmesini deneyimleyen uzun savaş yılları… Kaba bir tarihlendirmeyle 1912-22 arasındaki bu dönem, Türkiye’nin 10 yıla yayılmış kendine özgü Umum Harbi’dir; ve egemen siyasal fraksiyonların, sınıfsal ittifak/dayanaklardan politik tutumlara, etik değerlerden kadrolara dek pek çok açıdan kökten bir değişim gösterdiği; ikiye bölünmüşlük sürmekle birlikte her iki kampın da sert sarsıntılarla dönüştüğü özel bir başkalaşım dönemidir. Harp, hem bir olgu olarak, fiziksel yönleri ve sonuçlarıyla; hem de bir imge olarak, ideolojik, kültürel etkisiyle bu değişimin merkezindedir. Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan bu fırtınalı dönem, Türkiye’de, devlet ve sınıflar arasındaki ilişkiyi, tüm fraksiyonlarıyla egemen siyasal söylemin repertuarını ve ‘devlet ideolojisi’ni biçimlendirir.

Halide Edip’in Yeni Turan’ı bu fırtınalı 10 yılın başlangıcında yazılmış; Birinci Balkan Savaşı olarak bilinen çatışmaların başlamasına ramak kala (Eylül-Ekim 1912) tefrika edilmiştir. Ve bu dönemin bütün siyasi, kültürel tartışmalarına dair bir dokuya sahiptir.

Romanda, Yeni Osmanlılar ile Yeni Turancılar olarak adlandırılan iki toplumsal, siyasal, kültürel blokun ‘hayati önemde bir seçim öncesi’ çekişmesi hikaye edilir. Anlatıcı, Yeni Osmanlılar diye adlandırılan muhafazakârların önde gelenlerinden Hamdi Bey’in yeğeni Asım’dır. Osmanlıcılık, İslamcılık gibi dönemin diğer akımlarının bir tür koalisyonu olan Yeni Osmanlıların, genellikle din ve taassup istismarına dayalı siyasetine karşı, Osmanlı’nın kurtuluşu için Pantürkist bir federasyon öneren Yeni Turancıları karşı cepheden anlatır Asım. Biraz şikeli bir anlatımdır bu. Siyasal muarızlarını genellikle hayranlık içinde anlatır Asım. Bu, dönemin ‘haklılık’ saplantısıyla uyumlu bir kurgudur aslında. 19 yıl sonra bile Türkçü Turancılar o kadar haklıdır ki en ateşli karşıtları bile onların belagatleri karşısında, gayrı ihtiyari olarak kurtuluşun esrikliğine kapılır. Muhayyel 1931’de, İttihat ve Terakki’nin daha milliyetçi bir varyantı olarak zuhur eden Yeni Turancılar, çöküş halindeki imparatorluğun kurtuluşu için Pantürkist bir federasyonu savunmaktadır. ‘Başbuğ’ları Oğuz şöyle söyler nutkunda: “Artık bırakmalı, herkes kendi vilayetinin, herkes kendi ırkının, tarlasının ve şahsının medeniyet ve terakkisinden mesul olsun.”

‘Başbuğ Oğuz’, Türk-Osmanlı tarihinin bir tür alternatif okumasını yaptıktan sonra varır bu ademimerkeziyet noktasına. Bu tarih okuması, dönemin İttihat Terakki siyasasının, modernleşmeci milliyetçi aydınlarının ve yakın gelecekte Cumhuriyeti ihdas edecek olan Mustafa Kemal ve kadrolarının tarih analizleriyle uyumludur. Ancak 1912’de ‘görünmeyen’, Harb-i Umumi ve beraberinde yaşanacakların yol açacağı etnik altüst oluştur. Halide Edip, Oğuz’u şöyle konuşturur: “Zannetmeyiniz ki ben bu yola yalnızca Turan’ın çocuklarını, Türk kardeşlerimi çağırıyorum. Hayır, hepsini, Türkiye’nin bütün çocuklarını; bu toprakta, ülkede mazisini, ecdadını ve tarihini saklayan bütün Türkiye toprağının çocuklarını, Kürtleri, Arapları, Ermenileri, Rumları, hepsini çağırıyorum.”

1912 Türkçü-Turancılığı ile bugünkü milliyetçiliğin arasındaki uçurum düzeyindeki farkı yaratan Birinci Dünya Savaşı ve onun olağanüstü koşullarında yaşananlardır. 1912’de, Abdülhamit istibdadından kurtulmuş ama imparatorluğun sınırlarını kum gibi ufalayan dünya tarihsel gelişmeler karşısında feveran halinde çıkış yolu arayan modern aydınların gündemi “Tanzimat adamı”nın mahkûm edilmesidir. Halide Edip’in Yeni Turan romanında, Yusuf Akçura’da, Ziya Gökalp’te, Mehmet Emin Yurdakul’da, Ömer Seyfettin’de, İttihatçıların gazeteleri ve dergilerinde, çöküşün bir müsebbibi olarak Tanzimatçılık ve Tanzimat aydını gösterilir. Bir önceki kuşak tarafından ‘Batı özentisi’ olarak karikatürize edilen bir kültür fenomeni değildir bu. Dağılmakta olan imparatorluğun kurtuluşu için açılmış bir yola, o dağılmayı besleyen bir odak olarak karşı çıkılmaktadır. Halide Edip de Yeni Turan romanında, Yeni Osmanlılar adıyla kodladığı karşı kutup şahsında aynı odağa yönelir. Hem İslamcı muhafazakâr geleneğin hem de Tanzimat kurtuluşçuluğunun aynı çerçeve içine alınarak reddedildiği bir ideolojik sur inşa edilmektedir. Bugün de Türkçü-milliyetçi geleneğin, başta liberaller olmak üzere, öteki reformculara yönelik düşmanca tavrının arkasında bu tahkimatın olduğu söylenebilir. Dönemin milliyetçi aydınlarının Yeni Turan romanındaki anlatıya desteği, Ömer Seyfettin tarafından arşa çıkarılır: “Evet, bu kitap Türk milliyetperverliğinin bir İncil’i sayılabilir.”

Demek ki “Kürdistan ve Arabistan’ı kapsayan”, Kürt, Arap, Ermeni ve Rumların da “selamet yolu” olarak gösterilen federatif çözüm, Cihan Harbi öncesi nesnel gerçekliğin bir sonucudur ve Pantürkistler bile Ermenilerin ve Rumların olmadığı, Kürtlerin bir statüye sahip olmadığı bir ‘çözüm’ hayal edememektedir. Bütün bu ‘tahayyül’ Birinci Dünya Savaşı koşullarında –ve belki de sayesinde– yaşanan tehcir/kırım, mübadele ve sürgünlerin ardından mümkün olacaktır.

1914’te, art arda kaybedilmiş savaşlar, bunlardan bir yenisini taşımayacağı açık olan iktisadi çöküntü ve türlü teknik olanaksızlıklara rağmen, imparatorluktan geriye kalan yaralı bedeni ve toplumu yeni ve öncekilerden çok daha geniş ölçekli bir savaşa sürükleme çılgınlığı, bir “varlık yokluk” retoriğinin arkasına gizlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı, hem başlıca tarafları hem de cephelerin fiziki pozisyonu açısından, esasen bir Avrupa savaşıdır. Sonunda boğazlaşmaya varan gerilim Avrupa’dan başlamış, savaş burada çıkmış, buradaki ülkelerin sömürgelerine ve müttefikleri aracılığıyla başka kıtalara yayılmış ve yine Avrupa’da nihayetlenmiştir. Ve dolayısıyla savaşın temel manevi motivasyonu da Avrupa’dan türemiştir. Bu motivasyon, savaşan ülkelerin egemen sınıflarının, halkın önemli bir bölümünü de yedeklemeyi başardıkları bir ‘haklılık’ mottosudur. İngilizler ve Fransızlar da, Almanlar ve Avusturyalılar da ‘hakları olanı almak’ ve kibirli, gaspçı düşmana haddini bildirmek için, büyük bir iştah ve şovenizme varan şişirilmiş duygularla savaşa atılırlar. Her iki tarafın da propagandası kendi sonsuz ‘haklılığı’ esasına dayanmaktadır. Birinci Savaş bu yönüyle İkinci Dünya Savaşı’ndan kesin çizgilerle ayrılır. Avrupa’da herkesin sonsuz bir haklılık yanılsamasıyla kuşandığı bu savaş, kıtada neredeyse 40 yılı aşkın bir süredir savaşın yaşanmadığı, bilim ve teknikteki ilerlemelerin refahı önceki dönemlere göre daha çok yaydığı, aydınlarda ilerlemeye duyulan güvenin ve genel bir iyimserliğin hakim olduğu koşullarda gerginleşmeye başlar Avrupa. Avusturyalı Stefan Zweig, esasen 20. yüzyılın ortaya çıkışına dair keskin bir tarih analizi olan “Dünün Dünyası” isimli denemelerinde şöyle anlatacaktır ruh halini: “1914’te ne biliyorduk? Yarım yüzyıla yakın bir barıştan sonra kitleler büyük bir savaş konusunda ne bilebilirdi? Savaşı tanımıyorlardı. Hatta böyle bir şeyi bir gün düşünmüş bile değillerdi. Savaş masalımsı bir şeydi. İşte böylesine uzak kalıştan ötürü savaşı bir kahramanlık ve romantizm konusu yapmışlardı.”

Savaşa katılan ülkeler arasında yalnız biri için durum çok farklıdır. Osmanlı Türk bürokrasisi ve aydınları, Avrupa’dakinin tersine, oldukça karamsar bir havadadırlar ve onların savaşa bakışında bir ‘varlık yokluk’ endişesi taşıyıcı rol üstlenir. Savaş, özellikle milliyetçi aydınlarda, hem hırçın bir umut devşirme vesilesi hem de yok oluş korkusunun neticesi olarak selamlanır. Döneme ve ardından bütün bir cumhuriyete zihinsel kabuğunu veren burjuva milliyetçi aydınlara göre Osmanlı savaşa girmeye mecbur bırakılmıştı ama “Türk-İslam bekasını korumak için” bunu yapması da gerekliydi. Bütün emeli kendisini parçalamak olan dünya güçlerine karşı bir direniş gibi tarif edildi dünya savaşı. Yusuf Akçura, “Cihan Harbi de kısmen bizim yorgan için kopmuştu. Bu, böyle iken, Devlet-i Osmaniye’nin harbe iştirak etmemesi hiç kabil olabilir miydi” diye soruyordu örneğin.

Osmanlı-Türk aydınındaki bu “haklılık” gayreti bu yönüyle Avrupa toplumlarındaki şuursuz savaş sarhoşluğundan ayrışır. Savaşın ne olduğunu bilmeyen bir kuşağın uçarılıkları değil, bizzat savaşlar ve yıkımlardan gelen bir kuşağın “alınyazısı” mottosuyla biçimlenmiş, nihayetinde ulusal bir ideolojiye dönüşecek ve Türkiye’nin 20. Yüzyılına damga vuracak bir düşünsel zemin ortaya çıkar. 1915 felaketi, Kurtuluş Savaşı, mübadelelerle Rum nüfusun ihracı gibi, birbirinden farklı zamanlarda ve motivasyonlarda gerçekleşmiş, ama hepsi önemli, belirleyici sonuçlara yol açmış büyük olayların arkasında ve haklılaştırılmasında bu zemin vardır. Hem Türk burjuva kültürünü hem de siyasetini güdüleyecek çarpıcı, sıra dışı bir dönemdir bu.

Bugün Türkiye’yi, Suriye’deki çatışmalarda baştan beri ve son olarak Kürtler üzerinden savaşçı bir pozisyona iten temel ideolojik-kültürel kabuk Birinci Dünya Savaşı yıllarında oluşmuştur. Harp, Osmanlı’nın yaklaşık 100 yıldır, aydınlar ve –özellikle de asker– bürokrasinin bir kısmı içinde tartışma ve eleştiri konusu olmuş kozmopolit yapısına karşı daha ‘tekçi’ bir toplum anlayışının hegemonik bir etki kurmasının fiziki ve duygusal zemini olmuştur.

 


KAYNAKÇA

Halide Edip Adıvar, Yeni Turan, Can Yayınları, 2018

Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Can Yayınları, 2014

Erol Köroğlu, Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Millî Kimlik İnşasına, İletişim Yayınları, 2010

Ümit Kurt, “Türk’ün Büyük Biçare Irkı” / Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları, İletişim Yayınları, 2012

Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, İthaki Yayınları, 2012

Lenin, Emperyalizm, (Çev. Olcay Geridönmez), Evrensel Basım Yayın, 2001

Stefan Zweig, Dünün Dünyası (Çev. Burhan Arpad), Can Yayınları, 1996

 

 

Masada ve cephede: Bir sınıfın kendine karşı savaşı

Meksikalı ressam Diego Rivera, 1928’de Wall Street’teki Rockefeller binası duvarına Milyonerlerin Akşam Yemeği‘ni yaptığında, masadaki yüzlerden biri olan (kadının solunda oturan/resmin siparişçisi Nelson Rockefeller’in dedesi) John D. Rockefeller 18 yıldır ‘dünyanın en zengin insanı’ unvanını taşıyordu. Rockefeller imparatorluğu Amerikan İç Savaşı’nın yarattığı ‘fırsatlar’la kuruldu, Birinci Paylaşım Savaşı’nın öngününde ‘en zengin’ oldu, iki dünya savaşı arasında ve 1929 ekonomik krizinin öncesinde kendisini kendi duvarına bu vaziyette resmettirebilecek bir ‘özgüven’e ulaştı!

Maden işletmeciliğinden petrole uzanan yolda Rockefeller ‘tekelleşme’nin en önemli sembollerinden biri olarak yükselmişti: ‘Büyük aileler’in sembolü! Örneğin faaliyetlerini Avrupa’da icra eden Wendeller gibilerin… Almanya, Fransa ve Lüksemburg sınırında bulunan Briey-Thionville havzasının sahibi olan bu aile, Rockefeller’e bile parmak ısırtacak bir ‘başarı’ kazanmış ve bir dünya savaşının orta yerinde yükselivermişti!

Savaşın daha başında, 6 Ağustos 1914’ten itibaren Fransız ordusu tek kurşun atılmadan Briey-Thionville madenlerinin bulunduğu bölgeden çekiliverdi.[1] Ve işin daha ilginci sonraki dört yıl boyunca da buraya hiçbir saldırı düzenlenmedi. Böylece Almanya, bu bölge olmasa sadece Prusya demirine mahkûm kalacakken ve dolayısıyla silah üretimi için gereken hammaddeyi bulma sıkıntısı yaşayacakken savaşa rahatça devam edebildi. Fransız genelkurmayı zaman zaman siyasetçilerin bu madenlerin geri alınması gerektiği yönündeki açıklamalarına hiç kulak asmadı, hatta asabı bozulup bölgeyi bombalayan birkaç pilot cezalandırıldı! İşte bu sayede dört yıl boyunca 8.5 milyon askerinin 1 milyon 350 bini ölen Fransa ile 11 milyon askerinin 1.8 milyonu ölen Almanya birbirleri ile savaşmaya devam edebildi! Fransa ordusu Fransız silah üreticilerine, Fransız silah üreticileri de Alman silah üreticilerine bağlıydı: Eğer savaş sanayi için üretim yapıyorsanız ve karşınızda savaşacak bir ordu yoksa onu da üretebilirsiniz!

Rockefeller ve diğerleri için bugün de ‘ilham verici’ olan işte bu ‘çözüm’dü…

İnsan Seli, Guiseppe Pelizza da Volpeda

İtalyan ressam Guiseppe Pelizza da Volpeda, Dördüncü Kuvvet ya da İnsan Seli olarak tanınan başyapıtını 1901 yılında tamamladı. Resmine konu ettiği halkı, topraksız köylülükten proleterliğe doğru ilerlemekteydi. Resmin yapılışı boyunca geçen 10 yıl, büyük işletmelerin, dolayısıyla sanayi proletaryasının ortaya çıkışını yaşayan İtalya’nın bu alandaki belki de en ‘hızlı’ yıllarıydı. Sonunda, İtalyan işçi sınıfının o güne kadarki en görkemli eylemlerine uzanan bir siyasal örgütlenme ortaya çıktı. Fakat artık zaman dünya savaşını gösteriyordu.

İtalya; İngiltere, Almanya, Fransa hatta Belçika gibi ülkelere göre Avrupa’da sanayileşmenin en hızlı yaşandığı, büyük işletmelerin ve işçi sınıfının sayısal olarak en hızlı arttığı ülke değildi. Onları geriden takip ediyordu. 1900’den önceki yaklaşık 30 yıl içinde işçi sınıfının nüfusu 1 milyondan 2.5 milyona doğru yükselmişti. Aynı dönemde bu artış, İngiltere’de 6 milyondan 9 milyona, Almanya’da 7 milyondan 11-12 milyona ulaşmıştı.

İşçi sınıflarının sayısal büyüklüğü ülkelerin savaş karşısındaki durumunu da belirliyordu: İtalya gibi henüz ‘yolun başında’ olanlar pes ederken, hatta saf değiştirirken, ‘İttifak Devletleri’ içinde savaşı sonuna kadar götürebilenin Almanya olması tesadüf değildi. ‘İtilaf Devletleri’ içinde en büyük kazananın İngiltere olması da öyle…

Savaş sırasında bir milyonun üzerinde askerini kaybeden Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Fransa gibi ülkelere kıyasla 350 bine yakın kayıp veren Osmanlı için yıkım ‘o kadar da büyük’ görünmeyebilir. Osmanlı’nın asker sayısı da askerini donatacak silah ve teçhizat kaynakları da onların hareketini sağlayacak nakliye yolları da rakiplerine ve müttefiklerine göre çok daha sınırlıydı. Bunların sağlanabileceği kaynaklar devlet dahilinde bulunsa bile istikrarlı çalışmalarını sağlayacak altyapı/işletme yoktu. Dolayısıyla buradaki, “Almanya kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık,” tekerlemesi Almanya için tersinden, “Osmanlı yenilince biz de kaybettik” diye de okunabilir. Ki benzer bir durum Avusturya-Macaristan için de geçerliydi. Almanya’nın müttefikleri sınai açıdan kıta Avrupa’sındaki savaşta en çok karşı karşıya geldiği Fransa’nınkilere göre ‘zayıf’tır. İtalya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı’nın ‘sevk ve idaresi’ de –değişen derecelerde olsa da– Alman işçi sınıfının eline bakmaktadır!

Ekonomisi neredeyse tamamen ziraata dayalı Osmanlı’nın var olan ‘sanayisi’ de zaten yıllar içinde Avrupalı tekeller eliyle ve büyük oranda onların uygun gördükleri şekliyle ortaya çıkabilmiştir.

Hilal-i Ahmer’e Yardım, Mehmet Ruhi Arel

Mehmet Ruhi Arel’in Hilal-i Ahmer’e Yardım tablosu bu durumun sonucunu göstermesi açısından ilginçtir: Allah’ın ve peygamberinin evinde, onların halifesi tarafından ihtiyaç sahiplerine yardım için kurulmuş Hilal-i Ahmer halkın üç beş kuruşuna avuç açmaktadır. Yardım için ellerine bakılan cemaatin boyun eğmişliği dine değil, ‘kapitalizmin en üst aşaması’na karşıdır. Üstte başta ne varsa verilse kurtulunamayacak canavara karşı!

Gerçekte İngiliz proletaryası giderek daha fazla burjuvalaşmaktadır; öyle görünüyor ki, başka uluslara göre daha burjuva olan bu ulus, kendi burjuvazisinin yanısıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryası yaratmaya yönelmekte.[2] Lenin’in, Engels’ten aktardığı bu satırlar bize dünya savaşının neden asıl olarak işçi sınıfının ‘kendisine karşı’ yürüttüğü bir mücadele olduğunu anlatır aslında. Şöyle devam eder Engels: “Bütün dünyayı sömürmekte olan bir ulus için bu, elbette, bir dereceye kadar mantıksal bir şeydir.

Bu satırlar, ’emperyalizm aşaması’na ulaşan kapitalizmin gücünün kaynağını işaret etmektedir: ‘Merkez ülke’ İngiltere’de ‘işçi aristokrasisi’ 1800’lerin ikinci yarısıyla birlikte gelişmeye başlamıştır. Sarı sendikacılar, küçük paylarla işletmelere ‘ortak’ yapılan vasıflı işçiler ve onların siyasetteki ‘reformcu’ karşılıkları… En dibinde her kapitalist ülkeye bolca taşınan ‘yabancı işçiler’in bulunduğu, kendilerinin de içinden çıktıkları sınıfa karşı kapitalistlerin yanında mücadele etmektedir hepsi… Almanya’da, Karl Liebknecht dışında, savaşa onay veren ‘sosyal demokrat’ milletvekilleri vardır örneğin. Savaş devam ederken bütün ülkelerin işçilerine “silahları kendi kapitalistlerine doğrultma” önerisi yapan Lenin’e “deli saçması” diyerek karşı çıkan II. Enternasyonal delegeleri de…

Birinci savaş, tek başına; sadece o güne kadarki en yüksek kayıplara sahne olduğu, en geniş coğrafi bölgede çatışmalar yaşandığı, savaş teknolojisinin en yüksek noktasına ulaştığı çarpışma olduğu için ‘tarihi’ değildir. Öncesi ve sonrasında yaşananlarla birlikte kazanır tarihsel önemini. Kapitalizmin aşırı üretime dayalı, ‘insan’ı yok eden işleyişinin silahlarla devamıdır aslında ‘en büyük felaket’ denilen.

Tekelleşen sermaye hesabına fabrikada çalışan ve cephede çarpışan işçi sınıfının hikâyesidir özünde savaş: Silahları yapan, kullanan, Rockefeller masasındakiler için ‘yenen ve yenilen’ işçidir. Ekim Devrimi gibi zincirini kırabildiği yerde tarihin ‘ayarını’ değiştiren de…

Kızıl Süvariler, Kazimir Maleviç

İnsanlığın en büyük felaketi ve –bu açıdan– yeni umudu 100. yılında artık. Üstüne ikinci bir dünya savaşı, daha büyük yıkımlar ve yine ‘umut’ bırakarak insanı bugüne taşıdı tarih.

Rus ressam Kazimir Malevich’in Kızıl Süvariler’i, o tarihin içinde sürüp gidiyor atlarını yine: En alttaki kahverengiden en üstteki maviye, çoğu zaman tarihin önümüze ‘dümdüz’ koyuverdiği ‘derin’ perspektifin orta yerinde!

 


DİPNOTLAR

[1] Kapitalizmin Kara Kitabı, Çev: Kerem Kurtgözü, Evrensel Basım Yayın, 1. Basım 2013, s.93

[2] V. İ. Lenin, Emperyalizm/Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Erdoğan Başar, Sol Yayınları, s.114

Sinemanın savaşı, savaşın sineması

Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin üzerinden yüz yıl geçti. Geriye kimi sınırlar, yaşanmışlıklar bıraktı. İkinci savaş, ilkine kıyasla bizim topraklara daha az, yeryüzünün öteki bucaklarına daha çok acı getirdi. Sinemanın bakış bucağı ise bizim memleketin çok uzaklarında şekillendi savaş döneminde.

Savaşın başladığı 1914 yılında henüz çok toydu sinema. Olanakları nispeten daha gelişmiş ülkelerde, savaşın propagandası için kullanılmaya başlandı yine de sinema.  Bu propaganda, kimi ülkelerde daha “kaba” kalırken, kimi ülkelerde cephe gerisini, savaşın vatan için mecburi olduğunu anlatan filmler yoluyla yapıldı. Bu yazıda ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya sinemaları odağa alınarak, savaşın sinemaya etkilerini ele alacağız.

Bazı sinema tarihçileri tarafından Türkiye’de sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen, “Aslında öyle bir hiç film olmadı” yönünde tevatürlere sebep olan, kaydı kaybolmuş Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı filminin “çekildiği” 1914’ün yaz aylarında, pek çok olaya şahit olundu. Panama Kanalı açıldı, D. W. Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu (Birth of a Nation) filmi çekilmeye başlandı, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand bir suikasta kurban gitti. Panama kanalı açılınca ABD filmlerini uzak diyarlara gönderme olanağı buldu, Bir Ulusun Doğuşu filmi sinema dünyasını her bakımdan derinden etkiledi, Franz Ferdinand’ın öldürülmesi ise, patlamak için kıvılcım arayan Dünya Savaşı’nı tetikledi.

SAVAŞIN ÖNCESİNDE SİNEMA

Savaş başlamadan önce ABD’de yaklaşık 10.000, İngiltere’de ise 5.000’in üzerinde sinema perdesine film ışıkları düşüyordu. Rusya’da ise, ülkenin geri kalmışlığına rağmen, St. Petersburg ile Moskova’da toplam 200 kadar sinema salonu bulunuyordu.[1]

Bu dönemde sinema izleyicileri, üst sınıflardan ziyade, emekçilerdi. Çok da muteber bir konumu olmayan sinemaya dair, Çar II. Nikolay’nın 1913 yılında “Bence sinema son derece boş, gereksiz, hatta zararlı bir eğlence türü. İnsanın bu fasa fiso işleri sanatla eş tutması için aklından zoru olması gerekir” dediği rivayet edilir. [2] Dönemin filmleri de istisnalar haricinde derinlikten uzaktır epeyce. Bu makus kaderi yıkmaya çalışan yapıtlar arasında, İtalya’da çekilen Quo Vadis (1912) ile Cabiria (1914) sayılabilir. (Bu filmlere YouTube’dan ulaşmak mümkün)

Yukarıda bahsi geçen Bir Ulusun Doğuşu (1915) filminin tanıtım ilanlarında, “çok önemli not” olarak şunlar yazıyordu: “Bir Ulusun Doğuşu yalnızca en üst sınıf sinemalarda, seçkin sinema zevkine mukabil fiyatlarla gösterilecektir.” [3] Gerçekten de öyle olmuş, normal ücretin birkaç misline satılmıştı bu filmin biletleri. İlerleyen dönemde, savaş propagandası filmleri arttıkça da sinema giderek itibarlı hale geldi.

SAVAŞ DÖNEMİ FİLMLERİ

Somme Muharebesi (1916) filmine dair, Birleşik Krallık hükümdarı V. George “ordumuzun neler yaptığı, neleri başarmaya çalıştığını anlayabilmek için, halkımızın bu filmi görmesi gerekir” demişti.[4] Kısa süre içerisinde, filmler güvenilir bir bilgi kaynağı olarak görülmeye başlanmış, savaşı anlatan filmlerin gerçekten de savaş meydanında çekildiğini kanıtlamak için olsa gerek, bu filmlerin afişlerine “resmi” damgası basılır olmuştu.

Bu “resmi” damgasının bir nedeni de, sansürdü elbette. Ne de olsa, Amerikan İç Savaşı’nda, muharebe meydanlarının gökten balonlarla çekilen fotoğrafları büyük avantajlar sağlamıştı, öyle her cephenin görüntüsü her sinema salonunda gösterilemezdi. Ordunun izin verdiği ölçüde çekim yapmak serbestti ancak her ülkede. Kimi ülkelerde bu izin hiç çıkmıyordu. Mesela Almanya’nın, Somme Muharebesi’nin yarattığı uluslararası etkiyi kırma amacıyla, savaşı anlatan filmleri çekmesi, 1917’ye kadar sarkmıştı. Hızla hazırlanan propaganda filmlerinden bir tanesi olan Somme’daki Kahramanlarımız (1917), doğrudan İngilizlerin filmine bir cevaptı.

Savaş filmleri, daha çok cephe gerisini konu alıyordu, kısmen teknik olanaksızlıklar yüzünden. Koşan, talim yapan askerler, siperlerin durumu gibi görüntülere yer veriliyordu çokça. Muharebe meydanının tozu, dumanı, ışıksız vakitlerdeki çatışmaları, kayda almayı ya imkânsız hale getiriyor ya da çekilse bile kimseye bir anlam ifade etmiyordu. Griffith’in deyimiyle, “dramatik olamayacak kadar kaba” sahneler ortaya çıktığından dolayı, “savaşıyormuş gibi yapan” askerler konmuştu Somme Muharebesi’ne. Bu sahneler, sanki gerçekten karşıda ateş edilen bir düşman varmış gibi, “Askerlerimiz düşmana rahat vermezken…” gibi ara yazılarla veriliyordu filmde.[5]

SAVAŞIN SİNEMAYA ETKİLERİ

Savaş boyunca hem yönetmenler hem sinema salonları “davaya katkı sunan” işler ortaya koyma yükümlülüğüyle karşılaşmıştı. Kimi ülkelerde salonlar, ülke işgal edilince kapanıyordu, Almanya’nın Belçika’yı işgalindeki gibi. Bunun söz konusu olmadığı yerlerde, zaten ekonomik darboğazla, kıtlıkla yüz yüze olan halkın sinemaya gitmesi, artan bilet fiyatları nedeniyle zorlaşıyordu. Ayrıca sinemalar, muhtemel bir hava saldırısında kolayca hedef alınacağından, insanlar bombalanma korkusuyla evlerinde durmayı tercih edebiliyordu. Fakat her şeye rağmen, imanını kavi tutmak, savaşın durumunu görmek için sinemaya gidenler sayesinde, izleyici sayısı savaş boyunca sürekli olarak artmıştı.

Savaş öncesinde sinemada Fransa, İtalya, Danimarka filmlerinin hükümranlığı söz konusuydu. Örneğin bizim topraklarda çoğunlukla Fransa’dan getirilen filmlerin gösteriliyordu. Savaş sonrasında ise, başta Almanya ile Rusya olmak üzere pek çok ülke ulusal sinemasını güçlendirmeye başlamış, hepsinin ötesinde ise dünyanın yepyeni süper gücü ABD’nin Hollywood sineması, dağıtım olanaklarının artması sayesinde tartışmasız bir hakimiyet kazanmıştı. Hollywood’u bu denli ünlü kılan etmenlerin başında, savaş vardır yani.

Birinci Dünya Savaşı, günlük yaşamın inşasını pek çok yönden şekillendirdiği gibi, sinemayı da kültürel yaşamın merkezine yaklaştırdı. Hem önemli bir endüstri haline geldi, hem de “sinema mucizedir” dedirtti anlatım gücüyle. 1913 yılında Rus Çarı “fasa fiso bir iş” demişti sinemayla ilgili. 1922 yılında ise hem Rusya hem sinema değişmişti. Yeni bir çağ açılırken Lenin, “unutmayın ki, bütün sanat dalları içinde, bizim için en önemli sanat sinemadır.” diyordu artık. [6]

 


DİPNOTLAR

[1] Sayısal verilerin kaynağı: encyclopedia.1914-1918-online.net/article/filmcinema

[2] Aktaran: Taylor, Richard: Film Propaganda: Soviet Russia and Nazi Germany, Londra 1979, s. 35.

[3] https://earlyirishcinema.com/2016/09/14/the-birth-of-a-nation-in-ireland-autumn-1916/

[4] “The King And Somme Film”, The Times, 6 Eylül 1916, s. 9.

[5] Filmin tümünü görmek için: youtu.be/xQ_OZfaiUlc

[6] Lenin, Collected Works, Cilt 42, s. 591.