Archives by Month

Ocak

2019

NURAY SANCAR: MEMLEKET DİSNEYLAND…

Walt Disney eğlence şirketinin 1955 yılında Kaliforniya’da, 1971 yılında Florida’da kurduğu; folklor, masal ve söylence dünyasına ait figürlerin plastik yeniden yaratımlarının sergilendiği tema parklar, yetişkinlere ve çocuklara bir boş zaman eğlenceliği olarak sunulmuştu. Mickey Mouse ile Vakvak Amca’nın, örneğin Hansel-Gretel kardeşler ile Uyuyan Güzel’in, Robin Hood ile bir popüler kültür meşhurunun, Kızılderili ile kovboyun hep birlikte sergilenmesinin ne anlama geldiği daha o zaman kültür teorisyenlerinin ilgisini çekmişti. Ama asıl 1992 yılında Paris’te açılan Disnayland’dan sonra, bu oyuncak parklar ile parkların dışında süren gündelik hayat arasındaki ilişki sorgulanmaya başlayacaktı. Kültürün zaman dışı fragmanlara bölünerek teşhiri ile sabahtan akşama kadar vakit geçirebilmeyi vaadeden, herbiri bir kent simülasyonu olarak tasarlanmış AVM’ler arasındaki ilişkinin, Walter Benjamin’in Pasajlar’da açtığı yoldan giden sosyologlar tarafından en çok didiklendiği zaman 90’lar sonrasıdır. Modern zamanların “pasajlar”ında dolaşıma giren metaların, dükkânların önünde uzanan caddelerin, kafelerin, sinemaların, buz pateni alanlarının, oyun sahalarıyla kreşlerin dikte ettiği yaşam tarzıyla tema parklardan çıkan ideolojik mesaj arasında bir bağlantı vardı. Georg Ritzer buna Toplumun MacDonaldlaştırılması adını takarak, büyüsü bozulmuş bir dünyanın yeniden büyülenmesi yoluyla, topluluğun ortak görü ve ortak bir bakış açısının oluşturulması diyordu.

Devamını Oku

ÜLKÜ DOĞANAY: ŞER CEPHESİ

“Şer cephesi”, otoriter bir rejim açısından son derece elverişli bir kavramdır. Yalnızca “dış düşmanlar” söylemi aracılığıyla seçmenin milliyetçi refleksler etrafında bir araya gelmesine ve kendisini bu tehditlere karşı koruyacağını vaat eden kurtarıcı figür etrafında konsolide olmasına zemin hazırlamakla kalmaz; aynı zamanda içeride de bu söylemin kullanıcısını, kendine yöneltilen her türlü eleştiriyi, örgütlü ya da örgütsüz her türlü muhalefeti marjinal kılarak siyaset alanının dışına itmesine olanak sağlar. Eğer sizi dört taraftan kuşatan bir “şer cephesi” ile karşı karşıya iseniz, kendi aranızdaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak bu “şer cephesi”ne karşı tek yumruk olmalı, bu var kalma savaşındaki yerinizi almalısınızdır. Bu söyleme göre ya ‘bizlerdensinizdir’ ya da ‘şer cephesinden’. İşte Erdoğan ve AKP’nin son birkaç seçimdir başvurduğu “şer cephesi” söyleminin hem yaşanan ekonomik krize rağmen AKP’ye ve onun iktidar ortaklarına desteğini sürdüren seçmen nezdinde, hem de “bize terörist demesinler” korkusuyla her kritik dönemeçte iktidardan yana tavır alan CHP nezdinde bu denli karşılık bulmasının ardında, toplumu ‘biz’ ve ‘bize karşı olanlar’ olarak ikiye bölen bu yaklaşımın yol açtığı siyaset daralmasının yattığını söyleyebiliriz. Zira “şer cephesi” söylemi, siyaset üretmeye değil, siyasal olanı ortadan kaldırmaya yönelik bir otoriter toplum tasavvurunun aracıdır. Bu yazıda, kısaca “şer cephesi” söyleminin yaratıcısı olmasa da en başarılı icracısı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim konuşmalarında nasıl kurulduğunu ve bu inşanın siyasal sonuçlarının neler olabileceğini ele alacağım.

Devamını Oku

MEHVEŞ EVİN: ‘ESKİ’NİN ANA AKIMI VE BUGÜNÜN HAVUZ MEDYASI

Aynı yolun daha azgın süvarileri

Ana akım (merkez) medya, ne zaman, nasıl havuz medyasına dönüştü? Bugün basının geldiği acınası noktanın tek sorumlusu, giderek otoriterleşen siyasi iktidar mı?

Yoksa, biat yolundaki taşların döşenmesinde basının sorumluluğu var mı? Medyanın siyasi otorite ve sermayeyle 90’larda kurduğu ilişkiler, bugüne dair ne söylüyor?

Bu ağır soruların tek bir yanıtı olmadığı gibi, hakkıyla cevabını verebilmek için gazetecilerin belki günlerce tartışması gerekir. Hah, bunca derdin arasında bir bu eksikti!

Devamını Oku

EKİNSU DEVRİM DANIŞ:    KONUŞMADIKLARIMIZ VE POST-TRUTH

Post-truth kelimesi 2016 yılında Oxford Sözlük Kurulu tarafından yılın kelimesi seçildi. Sözlük kelimeyi “nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu[1] olarak tanımlıyor. Kelimenin kökeni çok daha önceye dayansa da kavram Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden ayrılma süreci ve Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan olarak seçilmesiyle birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz sağlık sistemine ayrılması gereken bütçenin AB’ye destek olarak aktarıldığı söyleminin hızla yaygınlaşması ile sağlık sisteminden yeterince faydalanamayan İngilizlerin AB’yi suçlaması bir örnek olarak verilebilir. Başkanlık kampanyası boyunca Donald Trump’ın medya aracılığıyla dolaşıma soktuğu asılsız iddiaların yarattığı polemiklerin kamuoyu nezdinde geniş karşılık bulması da post-truth kavramının nasıl çalıştığını izah ediyor. Peki, gerçekten de mesele post-truth siyasetinin hakikati manipüle ediyor oluşu mudur? Başka bir deyişle yükselmekte olan otoriter rejimleri hakikat, güvenilirlik, dürüstlük gibi ilkelerin önemini yitirmesiyle açıklayabilir miyiz? En azından bu yazıda yüzümüzü inanılmış gerçekliğe dönüp insanların günlük yaşam deneyimleri, alışkanlıkları, maddi gerçeklikleriyle siyasi eğilimleri arasındaki ilişkiye bakmak bir gereklilik olarak ele alınıyor. Aksi halde kavram, iktisadi temelli siyasi krizlerden çıkma arayışının bir sonucu olan ve çokça “sağ popülizm” olarak tanımlanan politika üretme biçiminin bir başka tanımı olmaktan öteye de geçemiyor.

Devamını Oku

CEREN SÖZERİ: İSLAMCILARIN CEBİNDEN HİÇ EKSİLMEYEN “KEMALİST” KARTI

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kültür Sanat Büyük Ödülleri töreninde konuşma yapıyor. “Eğitim, kültür ve sanat politikalarında arzu ettiğimiz mesafeyi katedemedik… Kürtür ve sanat tabiatı  gereği sivildir, özgürdür, vesayet kabul etmez.” Bu yılki vefa ödülü Mehmet Akif Ersoy’a verildi, ödülü almak üzere torunu Selma Ersoy Argon salonda oturuyor. Ağustos 2016’da “Allah’ın İnayetiyle Devam” kapağıyla Eşref Edip’in mirasını devraldıklarını duyuran Sebîlürreşad Mecmuası Twitter hesabından “Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür Sanat Ödülleri Vefa Ödülü Mehmet Akif Ersoy’a uygun görüldü. Bugün ödülü Selma hanım dedesi ve Sebîlürreşad adına alacaktır. Yayın Kurulumuz ve yazarlarımızla külliyedeyiz” yazmış. Benim Yeni e’nin 25. sayısında hem yayımlanma zamanı hem de içeriğini ilginç bulmam nedeniyle çekinceli olarak sembolik anlam atfettiğim dergi, o yazıya gelen bir eleştiride “tarihe mâlolmuş geçmişin kültürel hafızasındaki sembolik değere sadakatten çok onu istismar” etmekle suçlanmış[1].

Devamını Oku

ADNAN ÖZYALÇINER: BİR FOTOĞRAFIN ANLATTIKLARI

Fotoğrafta görülen/ gösterilen Refik Durbaş’ın üçüncü şiir kitabı Çırak Aranıyor’la 1979 Yeditepe Şiir Armağanı plaketini Yeditepe Yayınları’yla dergisinin sahibi ve yöneticisi Hüsamettin Bozok’tan alışının resmidir. Alkış tutanlarsa Yeditepe Şiir Armağanı Seçici Kurulu üyeleridir, göründüğü kadarıyla Refik Durbaş, bu armağanı armağan kuralları gereği –başvurulsun vurulmasın- 1978 yılında yayınlanmış bütün şiiir kitaplarının önüne geçerek bileğinin hakkıyla kazanmıştır.

Devamını Oku

NİHAT ATEŞ: HEP ARADA – ARAMIZDA BİR ŞAİR: REFİK DURBAŞ

GERÇEKÇİLİK TUTUMU

Ünlü sözdür, “Gerçekçilik bir sanat akımı değil bir tutumdur.” Gerçeklik karşısında sanatçı farklı “tutumlar” alabilir; ama tutum, gerçekliği anlamak için nesnel, tarihsel, insani, -bugün kaçınılmaz olarak- doğa merkezli bir tutum olmak zorundadır. Bu yüzden “nesnel ve tarihsel gerçekçi” tutum alabilmeyi başarmış bazı tutucu ve gerici yazarların “gerçekçi” eserler verdiğine az da olsa tanık olunmuştur. Bunun için verilen en bilinen örnek de malumunuz Balzac’tır. Sanatçı; “tarihsel gerçekçi bir tutum” (Muhafazakâr, dinci ve tutucu yazarlarda tarihe böyle bir yaklaşım neredeyse imkânsızdır.) ve “tipi – tipiği” göstermekte ısrarlı olmasıyla “gerçekçi” bir tavır takınmış olur. Örneğin, insanın ve toplumun bugünkü fotoğrafik gerçekliğini herhangi bir sanatçı da çizebilir, kendini gerçekçi olarak niteleyebilir. Bunun ayırımı nerededir? Louis Aragon, “[G]erçekçilik bir fikirler edebiyatıdır. Gerçekçilik doğalcılıktan farklı şeydir, şöyle ki: Doğalcılığın yaptığı fotoğraf çekmektir, oysa, gerçekçinin yaptığı belli bir anın şipşak fotoğrafını çekmek değildir, gerçekçiliğin işi tiptir, tipi yaratmaktır, -tipik durumlar içinde ele alınmış tipik insanı yaratmaktır. Doğalcılık, geçen birinin, rastgele birinin, herhangi bir varlığın resmini çeker, oysa gerçekçilik, milyonlarca insanın bileşkesi kahramanı, varlığının coşturucu, eğitici bir değeri olan kişiliği saptar” diyordu ve “tipin-tipikliğin şiirle ilişkisini de şöyle açıklıyordu: “Şiir alanına gelince, benim gerçekçi şiir dediğim şiir amacını asla yanıtında bulmaz, onun varlık nedeni eğitimdir, insanı geleceğe hazırlayacak şekilde değiştirmektir; o, gerçekten kalkarak, durumlar değil kişilikler de söz konusuysa eğer, gerçeği bile değiştiren, Kahramanlar dediğimiz tipik imgeleri yaratır. Gerçekçi şiir dediğim şiir, abur cubur şeyler söyleyen, kaçak ve uyutucu şiirin tersine, fikirler ve kahramanlıklar şiiridir.[1]

Devamını Oku

NEDİM YILMAZ: SOVYETLER BİRLİĞİ’NDE TELEVİZYON KÜLTÜRÜNÜN GELİŞİMİ

Günümüzde televizyon kültürü günlük yaşamın vazgeçilmezi olmuş durumda. Özellikle serbest piyasa şartlarının mevcut olduğu ülkelerde, bir sınıfın (genelde burjuva sınıfı) diğer sınıflardaki (genelde işçi ve köylü sınıfı) insanlara ulaşmasının bir aracı haline getirildi. Hatta çoğu durumda yüklü özel sermaye sahibi şirketler, firmalar ve hatta iktidarda bulunan siyasi partiler veya liderlerle ilişkili yapılanmalar, televizyon üzerinden kolayca insanlara ulaşabilmekte ve hedef kitlesine dâhil edebilmektedir. Çağımızın vazgeçilmezi olarak lanse edilen, fakat kullanım şekli neticesinde insan algısını kolayca yönlendirebilen televizyonun Sovyetler Birliği’ndeki gelişimi, başta ABD olmak üzere diğer pek çok batı ülkesinden farklı bir yol izledi. Televizyonun icadı ve gelişimi dönemlerinde öncü ülkelerden biri olan ve bu bağlamda dünyadaki ilk uydu yayınını gerçekleştiren Sovyetler Birliği’ndeki televizyon kültürüne göz atmakta yarar var.

Devamını Oku

ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI: LÜMPEN İSLAMCILIK BAHSİ VE “YENİ” TÜRK SAĞI POPÜLİZMİ- 1

Siyasal İslam, Cumhuriyet’in kuruluş arifesinde kurucu modernlik tartışmasının en önemli bileşenlerinden biriydi. Cumhuriyet sonrası tasfiyesi gecikmedi. Yıllar 1926’yı gösterdiğinde, “kaçış”ların ve “yok oluş”ların arttığını gözlemliyoruz. Ancak “yeni” devletin hiddetinden nasibini alan tek odak, Siyasal İslamcılar değildi. Komünistler ve Turancılar da bu tasfiyeye maruz kaldılar.

Devamını Oku

NİLAY ÖZER: HER ON YILDA GÜNÜMÜZ TÜRK ŞİİRİ: BİZİM KÜÇÜK KOOPERATİFİMİZ

Yeni E’nin 25. ve 26. sayılarında Mehmet Özkan Şüküran’ın hazırladığı “Gözetim Çağında Şiir” başlıklı soruşturma, odaklandığı sorunlar ve şairlerin yanıtları bağlamında dikkat çekici. Soruşturmaya katılan şairler Devrim Horlu, Dolunay Aker, Emrullah Alp, Enver Ali Akova, Meryem Cokunca, Miray Çakıroğlu, Nurullah Kuzu, Yaprak Damla Yıldırım, Enes Kurdaş, Narin Yükler, Anıl Cihan ve Oğulcan Kütük. Çoğu ilk ya da ikinci kitaplarını yayımlamış ve hatırı sayılır ödülleri almış genç isimler.

Devamını Oku