Archives by Month

Şubat

2019

ANIL ABA: KAPİTALİZMİN İDEOLOJİ KRİZİ VE YENİ MEDYA

2008 senesinde Lehman biraderlerin batmasıyla başlayan küresel finans krizi aradan geçen yıllara rağmen hâlâ tam manasıyla aşılabilmiş değil. Büyüme ve işsizlik oranları yeni yeni toparlanır gibi olduysa da istikrarlı ve kalıcı seviyelere geldiklerini söylemek güç. İstihdam artışı büyük oranda güvencesiz ve yarı-zamanlı işlerle şişiriliyor. Reel ücretlerdeki artış uzun süredir durağan seyrediyor. Hem hane-halkında hem özelde hem de kamuda borçluluk hızlı bir şekilde artıyor. 40 yıldır dayatılan serbestleşme politikaları küresel dengesizlikleri yumuşatıcı değil yükseltici bir rol oynuyor. Gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlik rekor düzeylere gelmiş durumda. En zengin 26 kişinin serveti dünya nüfusunun yüzde ellisinin varlığına eşit. Bir yanda olanlar, öbür yanda olmayanlar…

Devamını Oku

FOTİ BENLİSOY: DEVRİMSİZ ‘DEMOKRASİNİN’ EROZYONU YA DA LENİN FRANK UNDERWOOD OLURSA…

Bundan birkaç ay evvel HDP İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu AKP’yi Bolşeviklere benzetince sol tandanslı/tınılı sosyal medya mecralarında topa tutulmuştu. Aslında Katırcıoğlu (belki de farkında olmadan) bilhassa Batı’da yaygın bir kanaati, yani Bolşevizmi günümüzün aşırı sağ “popülizminin” bir tür atası kabul eden anlayışı memleket koşullarına uyarlamış oluyordu. Katırcıoğlu’nun beyanatından bir ay önce, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk da Polonya’da iktidarda olan (AKP ile aynı siyasal aileye mensup) Yasa ve Adalet Partisi’ni “çağdaş Bolşevizm” olarak tanımlıyordu. Polonyalı siyasetçiye göre geçmişte bu “siyasal barbarlar” (yani Bolşevizm) nasıl mağlup edildiyse bugünün “Bolşevikleri” (yani Yasa ve Adalet Partisi) de pekâlâ yenilebilirdi.[1]  

Devamını Oku

HÜSEYİN KÖSE: İNTİKAMCI YIKIMIN MARAZİ ESTETİĞİ: ‘SOĞUK SAVAŞ’

Yaşadığımız bu gezegen nereden geliyordu,
her dakika otuz çocuğun açlıktan ya da hastalıktan
ölmesi için her dakika silahlara bir milyon dolar harcayıp
hiçbir ceza görmeyen bu dünya nereden geliyordu?
                                                           Eduardo Galeano

Devamını Oku

ŞENAY AYDEMİR: BİR STEREOTİP OLARAK ‘DOĞU BLOĞU’ İNSANI

Sinema ve ‘Soğuk Savaş’ denildiğinde ilk akla gelen filmlerden birisi Rocky 4 olmalıdır. Birkaç nedenden ötürü. Rocky 4, CIA uzmanlarının bile Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin 2000’li yılları bulacağını öngördüğü 1985 yılında kısa süre sonra gerçekleşecek çöküşe dair ‘kâhince’ bir öngörüde bulunuyordu. Rocky Balboa’nın Moskova’da İvan Drago’yu büyük bir irade gösterisi ve kanlı bir boks maçının ardından yenmesi üzerine Sovyet seyirciler bir anda onun tarafına dönüyordu. Bu ‘komünist’ Moskova’da kilometrelik McDonald’s kuyrukları oluşmadan tam beş yıl önceydi.

Devamını Oku

EKİNSU DEVRİM DANIŞ: NETFLIX DİZİLERİNDE ‘SOĞUK SAVAŞ’ FONU: STRANGER THİNGS VE DARK

Son dönem Netflix dizileri arasında yer alan Stranger Things, Dark ve 1983’te, ‘soğuk savaş’ temasının bir arka fon olarak kullanılması, sinematik kaygıların çok daha ötesinde anlamlar taşımaktadır. Soğuk Savaş’ı fon olarak kullanan yapımların nasıl bir düzlemde hareket ettikleri, soğuk savaş atmosferi ve bugün ile ilişkilenme biçimleri, soğuk savaş temsili/imgesinin yeniden işlevli hale getirilmesi kültürel hegemonyanın tarihsel inşa süreçleriyle yakından ilgilidir. Bu nedenle ilk olarak sinemada ‘soğuk savaş’ konseptinin nasıl ortaya çıktığı, hangi kültürel kodları kullandığı ve hegemonyanın çatışmalı dünyası içinde bugün ile olan ilişkisini anlamamız gerekir. Soğuk savaşın kültürel ve politik kodlarının bugün sinema ve dizi sektöründe neden yeniden dirildiğinin bir açıklaması olmalıdır.

Devamını Oku

YAĞIZ SENEM: HEGEMONYA MÜCADELESİ ARACI OLARAK SİNEMA: TROÇKİ VE STALİN’İN ÖLÜMÜ  

İtalyan Marksist Kuramcı Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri’nde “Egemen sınıf oydaşmasını yitirmişse, diğer bir ifade ile artık yönetici değil sadece egemen ise salt zorlama gücünü kullanıyorsa bu tam da büyük kitlelerin geleneksel ideolojilerinden koptukları ve eskiden inandıklarına artık inanmadıkları vb. anlamına gelir. Kriz, eskinin ölmekte, yeninin ise doğamamakta oluşundadır,”[1] diyerek hegemonya krizini özetler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitler faşizmini durduran önemli bir güç olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği büyük bir coğrafyada kapitalizmin egemenliğini sarsmakta ve hali hazırda var olan hegemonya krizlerinde bir alternatif olarak yükselmekteydi. Komünizm fikri Avrupa başta olmak üzere ezilen sınıfların sempatisini toplamaktaydı. Bu yükselen fikir karşısında hegemonya krizi içerisinde veya tehdidinde olan belli başlı kapitalist devletler hegemonyayı yeniden sağlamlaştırmak ve egemenliğini devam ettirmek için ciddi bir savaşım içerisine girdi. Ekonomi politikalarında Keynesçi iktisadı ortaya koymak zorunda kalan kapitalizm siyasal alanda ise ne idiği belirsiz bir özgürlük ve bireyselliği çok daha kuvvetli haykırdı. Sosyalizm korkusu ve klasik liberal ekonominin çıkmazları ile kısa süreliğine refah kısmen paylaşılmış ve bireysellik ve özgürlük düşmanı komünizm ve Sovyet miti yaratılmaya başlanmıştı.

Devamını Oku

OLGUN DURSUN: KENDİ MACERASINI SEÇEN NETFLIX

Netflix 1997 yılında kurulduğunda postayla DVD satış-kiralama işleri yapan alelade bir şirketti. Yıllar içinde Red Envelope Entertainment adlı dağıtım şirketi aracılığıyla kendi filmlerini, dizilerini yayımlama fırsatı buldu, 2007’de “internete açıldı”. 2012’de bu dağıtım şirketini kapatarak, Netflix Originals ana başlığıyla kendi yapımlarını yaymaya başladı. 2018’de kendi yapımlarına 12 milyar dolar harcayacak kadar ilerletti işi. Bir yandan da film-dizi dağıtım tekeli olmaya çabalıyor tabii.

Devamını Oku

SENNUR SEZER: ‘SANAT İNSANA İNSANI VE HAYATI VE BUNLARIN ANLAMINI ÖĞRETMEKLE GÖREVLİDİR’[1]

Adı: Sabahattin
Soyadı: Ali
Baba Adı: Ali Selâhattin
Ana Adı: Hüsniye
Doğum Tarihi: 25 Şubat 1907
Doğum Yeri: İğridere-Gümülcine
Nüfusa Kayıtlı Olduğu Yer: Ayvalık
Mesleği: Yazar
Ölüm Tarihi: 2 Nisan 1948
Ölüm Yeri: Sazara Köyü-Kırklareli
Ölüm Nedeni: Cinayet
Katilin Adı: Ali Ertekin
Cinayet Nedeni: Milli Duygular

Devamını Oku

NURAY SANCAR: KÜLTÜR, TEKNİK VE TEKNOKRASİ

Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mustafa İsen’in 2012’de Zaman gazetesine verdiği bir röportajda kullandığı “muhafazakâr kültür” kavramının içeriğini, yine aynı gazetede formülleştiren İskender Pala’nın Manifestosu[1], İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Şehir Tiyatroları’ndaki birkaç oyunun iktidara yakın gazetelerin yazarları tarafından eleştirilmesiyle zamandaştı. Devletin en üst katından başlatılan, basında derinleştirilen tartışmanın yakın sonucu Orhan Alkaya’nın yönettiği Rosenbergler Ölmemeli oyununun sahneden kaldırılması[2] olmuştu. Çok geçmeden bu tartışmanın aslında İstanbul Şehir Tiyatroları ile devlet sanat kurumlarını yeniden yapılandırmak, sanatı piyasalaştırmak, repertuar seçiminin ilkeleriyle seçici kurullarını bürokratik aygıtla paralel bir işleyişi rayına sokmak için açıldığı da anlaşıldı. İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncularının direnişine ve halktan aldıkları desteğe rağmen kamusal sanat kurumlarındaki operasyon sürdürüldü; bu kurumlarda istihdam edilen sanatçılar asalak olmakla, elitlikle, halkın ve devletin parasını çalışmadan tüketmekle suçlandı.

Devamını Oku

CEREN SÖZERİ: AKP HEGEMONYASININ EN İYİ OYUN KURUCUSU: BİR ACUN ILICALI PORTRESİ

Türkiye’de medya tarihinin mülkiyet ilişkileri açısından en önemli kırılması1980’lerle anılsa da, içerikler açısından asıl dönüşümün özel radyo ve televizyonların ortaya çıktığı 1990’larda gerçekleştiği söylenebilir. Darbe sonrası sansürün hakim olduğu iklim, gazete içeriklerini sansasyonel olaylara ve magazine yönlendirir, ekonominin başka alanlarında faaliyet gösteren yeni gazete patronlarınınsa okuyucu çeken bu yeni yayın politikasına hiç itirazları yoktur. Ancak bu içerik TRT tekelindeki radyo ve televizyonlarda kendine yer bulamaz. TRT’nin kapıları giderek arabeskleşen popüler kültüre kapalıdır. 1990’da Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Cem Uzan’ın kurduğu Magic Box  şirketine ait Star 1’in Almanya’dan yayına başlaması eğlenceye odaklı yeni bir yayıncılık anlayışının önünü açar. Onu gazetelerden yeterince kâr edemediğini düşünen yeni patronların birbiri ardına açtığı televizyon ve radyo kanalları izler. Aynı dönem Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğine getirilen ve bu görevi yaklaşık 20 yıl sürdüren Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle artık “Uğur Mumcu, Abdi İpekçi tipi araştırmacı gazetecilik demode olmuştur” onun yerini “sitcom gazeteciliği” alır[1]. Bu aynı zamanda gazetecilikte örgütlü mücadelenin, pişerek adım adım yükselmenin de sonu demektir. Bu yeni medya ortamının yarattığı star sisteminin en başarılı örneği ya da en iyi “yırtanı” Acun Ilıcalı’dır. Öyle ki 1990’ların ortalarında futbol muhabiri olarak başladığı meslek hayatında medya patronluğuna yükselen tek isimdir.  1980 sonrası “siyasete bulaşma başın ağrımasın”ın en önemli temsilcisi, herkesle iyi geçinen, ağzı laf yapan haşarı ama iyi aile çocuğunun ekranlardaki halidir, televizyonda yapımcılığa yükseldiği dönemde ilişkilerini, imajını öylesine ustalıkla yönetir ki büyümesinin ardındaki iktidar desteği yerine dehası konuşulur.

Devamını Oku