40. İstanbul Film Festivali Ulusal Kısa Film Yarışması:  MUHAFAZAKÂR ÇEMBER
40. İstanbul Film Festivali Ulusal Kısa Film Yarışması: MUHAFAZAKÂR ÇEMBER

40. İstanbul Film Festivali Ulusal Kısa Film Yarışması: MUHAFAZAKÂR ÇEMBER

EKİNSU DEVRİM DANIŞ

SUÇLULAR

Bisiklet ve Musa gibi kısa filmleri ile dikkat çeken ve Görülmüştür isimli uzun metrajlı filminin senaryosu ile Cannes Film Festivali Cinefondation Residence programına kabul edilen yönetmen Serhat Karaaslan, festivalde Suçlular filmi ile yarışıyor. Üniversitenin yurdunda kalan Nazlı (Deniz Altan) ve sevgilisi Emre (Lorin Merhart) birlikte bir gece geçirebilmek için otellerden oda kiralamaya çalışırlar. Fakat aynı odada kalabilmeleri için evli olmaları gerekmektedir-ki kapısından girdikleri ilk otelde evli olmadıkları anlaşıldığından geri dönmek durumunda kalırlar. O sırada bir parkta oturup umutsuzca alternatif planlar düşünürlerken Nazlı’yı annesi arar. Nazlı’yı çevreleyen aile ve toplum baskısının filmin geriliminin asli tonu olduğu düşünüldüğünde bu telefon konuşması ile sonrasındaki gerilim sahneleri arasında kuvvetli bir bağ olacaktır.

Yurtta olmadığı ortaya çıkan Nazlı çabucak uydurduğu bir ‘yalan’ ile annesini rahatlatsa da kendi içindeki tedirginliği ve yalanının ortaya çıkacağı kaygısı film boyunca diri tutulur. Öte yandan, Emre’nin bu kaygılara yönelik dalgacı tavrı ilişkinin sorumluluk paylaşımındaki dengesizliğini toplumsal zeminine işaret ederken, ilişkideki bu eşitsizlik gençlerin kaygılarındaki frekans farklılıklarını da ortaya çıkarmaktadır. Şanslarını başka bir otelde denemeye çalışan genç çift, bu sefer ayrı odalar kiralayarak gece bir araya gelmeye çalışır. Otelin işletmecisine yakalanmamak için gizlice Nazlı’nın odasına giren Emre, anlaşıldığı üzere otel koridorlarındaki güvenlik kameralarından izleniyordur. Gençlerin izlendiklerine ya da dinlendiklerine dair mahal vermeyecek rahatlık ile hareket etmeleri izleyicinin gerilimini daha da artırıyor.

Emre girdikten sonra odanın telefonu çalar. Nazlı telefonu açar ancak ses yoktur. Telefondaki sessizlik ile Nazlı’nın genç bir kadın olarak toplumsal kuşatılmışlığını bir anda açığa çıkıverir ve bu sefer izleyici ile aynı duygu birliğinde bir gerginlik yaşanır. İkinci telefonun çalması ile beraber izleniliyor, görülüyor, biliniyor olma hissinden kurtulabilmenin bir refleksi ile henüz telefonu açmadan üstünü giymeye çalışır Nazlı. Otelin danışmasında tanıştığımız ‘babacan’ işletmeci (Ercan Kesal), sert ve tehditkâr bir tonda “şahsı derhal odanızdan çıkarın” der ve telefonu kapatır.

Daha sonrasında kim olduğunu ilk etapta anlayamadığımız ama kendisini otelin güvenlik görevlisi olarak tanıtan karakterin (Erdem Şenocak) kapıyı zorlayarak içeri girmesi ile hikâyenin gerilimi psikolojik bir boyutta farklılaşıyor. Fiziksel temasları ile Nazlı’yı taciz ederken her an atağa geçip saldıracağına dair kaygılı bir beklenti yaratılıyor seyircide. Fakat, Erdem Şenocak’ın muazzam oyunculuğunun de etkisi ile psikolojik şiddetin ağırlığı diri tutulurken fiziksel bir saldırı gerçekleşmediği için bir ‘oh’ yine de çekemiyoruz. Bu esnada Nazlı odadan kaçıp resepsiyona iner. Nazlı’nın dışarıya çıkmasına izin vermeyen otelin işletmecisi hakaret ve aşağılamalarla Nazlı’nın üstüne gider. O sırada güvenlik görevlisi de Emre’ye birkaç tokat atarak aşağıya indirmiştir. Fakat gerilim sürer. Kimliklerini alan otelin işletmecisi, gençleri ailelerine ve polise haber vermekle tehdit eder. Bu esnada Nazlı’nın kendini kaybedercesine gösterdiği tepki aile ve devlet arasındaki kasıtlı uyumun -gözetleme, şiddet ve kontrol- ilişkilerdeki izdüşümünü ortaya koyuverir.

Nihayetinde filmin sonunda bir lokantada yemek yiyen genç çift birbirlerine sevgilerini gösterecek fiziksel temaslardan imtina eder hale gelir. Suçluların cezasının yasa(dışı) yollarla kesildiği bir toplumda öznelerin suçluya dönüşümü de bir o kadar kolay hale geliyor.

CENGİZ

Haydar Taştan’ın yönettiği film, toplumumuzun aşina olduğu bir olguyu, işsizliği ve bununla paralel olarak önemli hale gelen iktidar sarmalındaki ilişkiler ağını ele alıyor. Bir siyasi partinin, teşkilatın içinde yer aldığını anladığımız Cengiz’i (İlyas Özçakır), mahalle kahvehanesinde tavla oynarken izleriz. Teşkilatta ağırlığı, etkisi olan isimlerden belediyede kendisine iş ayarlamasını rica eden Cengiz’in bu çağrılarında bir süreliğine umut tonu olsa da sonrasında nasıl bir çaresizlik hissiyatı ile baş başa kaldığını izliyoruz.

Sosyal mekânların, belli ilişkilenmeler doğrultusunda kendini aşan anlamlar kazandığı ‘gerekli’ rotalarda izliyoruz Cengiz’i. Mahalle kahvesinden, teşkilat aracılığı ile belediyede meclis adaylığına yükselen bir akrabanın evindeki zorunlu sohbetlere ve camideki vaazlara dek bu kuşatılmış, belirlenmiş ilişkilenme ağlarında bakıyoruz Cengiz’e. Teşkilatta yükselip belediye meclisine adaylığını koyan akrabası başarı hikâyesini anlatıp böbürlenirken Cengiz de Osmanlı askeri rolünde birbirine kılıç sallayarak oynayan çocukları ile övünmeye çalışıyor. Çocukların oyunlarında babalarına düşen rol Haçlı askeri olurken, oğullarının “öl baba, öl!” diye ona kılıç sallamaları ile Cengiz’in çaresizliği ve sıkışmışlığı perçinleniyor…

Hem camideki vaazlarda hem de Cengiz’in çarpıştığı birçok ilişkide şükür, tevekkül ve çaba ile başarının ilişkilendirilmesi de yetmiyor Cengiz’in sabrına. Uyum sağlıyormuş gibi görünüp bu muhafazakâr çemberin içinde debelendikçe sabrı da umudu da çabası da tükeniveriyor. İşsizliğe, yoksulluğa ve sıkışmışlık hissine karşı hayata tutunmanın yollarını deneyen, mış gibi yaparak uyumlu görünmeye çalışan, buna mecbur kalan ya da böylesi bir yaşantıyı hak etmediğini düşünen milyonlardan biri Cengiz. Öte yandan sabır ile tevekkül arasına sıkıştırılmışların öfkesinin patlamaya yeltendiğinde açığa çıkan potansiyelin havadaki sesi oluveriyor kılıçlar. Buna yakın olduğumuzu söylüyor belki de Cengiz

MOZAİK

İmge ve Sine Özbilge’nin yönetmenliğini üstlendiği animasyon türündeki film, özellikle görüntü yönetmenliği ile dikkat çekerek diğer filmlerden ayrışıyor – elbette Meryem Yavuz’un görüntü yönetmenliğini yaptığı Oğlago’yu da bu kategoride ayırmak gerek.

Hangi ülke olduğunu ilk etapta merak ettiğimiz ama sonrasında savaşın uğradığı herhangi bir bölgede benzer kuralların geçerli olduğunu düşündüğümüz bir yerde (Şam) farklı kültürel ve dini arka plana sahip toplumların nasıl ortak duygularda buluşabildiğini anlatıyor. Sosyal bilimlere ilgili Kürt bir kadın öğrenci, babası ile yaşayan Hristiyan küçük bir kız ve bir müzisyen. Kemandan yayılan notalarla sigara dumanının ve bir kilise orguna basan parmakların birleştiği yerde birbirine tutunan, bağ kuran ve adeta acısını paylaşan bir toplum. Tam da ayrıştırıldığı yerden kenetlenmiş…

Öte yandan savaşın yıkıcı etkilerinin buladığı karanlık; nefretten, düşmanlıktan ve kutuplaşmadan beslenerek büyürken bu karanlığın gölgesinde kalan her hayatın da rengi silikleşiyor. Renkler silikleşirken insana ait olduğu düşünülen tüm “iyi” şeyler anlamını yitiriyor, bedenler deforme oluyor ve tanımı belli olan her şey bir diğeri ile bütünleşip yeni bir form ortaya çıkarıyor. Bu yanı ile post-modern bir gerçeklik eleştirisi de sunan film, böylesi yaygın işlenmiş bir ‘sürgün’ ve ‘savaş’ meselesini yeni bir anlatım ile gündeme taşıyor. Bir balığın sırtında bombalardan kurtulmaya çalışan hayatların akıbetini izleyiciler tahmin edebilirken şehri yiyerek büyüyen canavarın ‘ne’liğine dair soruları muğlaklaştıran bir anlatımdan da söz etmek mümkün. Savaş ve barış ikiliğini iyilik ve kötülük zıtlığında apolitik bir anlatıya sıkıştırmanın tehlikesi belki de balığın sırtında ne yöne doğru gidersek kurtulacağımızın da kilit noktası haline gelebiliyor.