40’LI YILLARIN TOPLUMCU ŞİİRİ VE ENVER GÖKÇE[1]

RAHMİ EMEÇ

Tanımlar, tanımını yaptığımız şeyleri belli bir çerçevenin içine yerleştirmemize, o şeye ilişkin toplamı o çerçeve içinde düşünmemize yol açar. Şeylerin, birbirleriyle benzeştiği veya farklılaştığı noktalara açıklık getirmede bizlere “yardımcı” olduğunu düşündüğümüz tanımlar, diğer taraftan tanımını yaptığımız şeyin “hiçleşmesine” ya da ilk elden “tüketilerek” yeniden üretilebilir olmaktan çıkmasına yol açar. Bu yüzden, bir şeyi “anlaşılır” kılarken “nedir?”in karşısına yanıt olarak koyduğumuz tanımlama, çoklukla şeyleri yeniden düşünmemizin, ona yeni biçimler vermemizin de önüne geçer. Tanımlama, karşımızdakine bir şeyi “anlatma, kavratma, öğretme” isteğinin kurgusudur. Şiir’se sezdirendir, geleceğini ipotek altın aldırmaz, kendisini yeniden ve yeniden üreten bir yapıdır.

Şiir, “üreteninden” çıkıp, “tüketenine” vardığında yeniden üretilen bir şeydir. Onun yeniden üretilebilen bir şey olması, “tanım” dediğimiz şeyin çerçevesi içinde kalmasını zorlaştırır. Bu yüzden, “anlatanın” tanımı olabilir belki, ama “sezdirenin” kesin ve herkesçe onaylanmış tanımını yapmak güçtür.

Bizim, günlük dilde kapısını çaldığımız sözcüklerle kurduğumuz “iletişim dili” tüketiliveren bir dildir; onu yeniden üretilebilen bir dil haline getiren o bilinen sözcüklerin günlük dildeki anlamlarına farklı bir kurgulanışla çağrıştırma gücünün eklenmesidir.

Okuyanına ulaşan şiir, onu bir yerden alıp bir başka yere taşır. Şiir, çıkış yeri olan şairine de yeniden üretim sürecinde “yabancılaşabilir” ve kendine yeni yataklar arayan bir nehir taşkınlığıyla başka yerlere savrulur, yeni çağrışımlar edinerek ilerler.

*

Toplumcu 40 Kuşağı, diğer kuşaklar gibi, ama kendine özgü bir söylemle meramını aktarmaya; emek, eşitlik, özgürlük… gibi kavramları merkezine yerleştirerek yol almıştır.

Toplumcu 40 şiiri, kanımca “hazır duyarlılığa” seslenen ve toplumsal mücadelenin ivme kazandığı bir dönemde fazlaca “tüketilen” bir şiir oldu. Bu çizgide yazan bazı şairlerin, zamanla “toplumcu- imgeci” diyebileceğimiz bir çizgiye evrildiklerini gördük. Sokaklarda, büyük kitlelerin önünde okunan şiir, biraz daha eviçlerine çekildi. Enver Gökçe’nin özelinde bakarsak, onun daha çok toplumsal mücadele içinde sokaklara yazdığını söyleyebiliriz.

“Cesaretle” yazılmış ve “yüksek sesle” okunmuş şiirler bunlar; “cesaretle söylenmiş” de diyebiliriz. Dünyaya bakışını, ne yapmak istediğini, nasıl bir dünyayı özlediğini “apaçık” duyuran”, içinde “bildirisini” taşıyan şiirler bunlar. Dönemin “egemen -baskıcı” gücüne direngen bir karşı duruşu sözcüklere döken, bunu da dönemin susturulmaya çalışılan insanlarında “ses olarak” bulan bir şiir. Okurunu, “hayat bulduğu” denizin derinine değil, “görünür sularına” konuk eden, hissedilir olmayı seçen bir şiir. Okurunda yeniden üretilmeden önce, onu harekete geçiren, günlük yaşamın pratiğinde ona “direnme gücü” veren, toplumsal muhalefet sözünün en bıçkın delikanlısı bir şiir…

Seslenen bir şiir. Bu nedenle ezberlenmeye de elverişli. Dönemin “huzursuz”, ama bir o kadar da bunu “tepkiye dönüştürmüş” kitlelerin kulağına ağız olabilmiş bir şiir. Toplumcu gerçekçiler, geniş kitlelere seslenen ve onları harekete geçirmek için yazılmış, biçimden çok içeriğe önem veren bu nedenle de ölçüsüz, kafiyesiz, imge yoğunluğundan uzak şiirler yazmışlardır.

*

Kuşak dediğimiz şey, önceden projesi hazırlanmış bir “yapı” değildir. Kimse gelecekte ne yazacağını, hangi sözcükleri bir araya getirip, okuru hangi sezgilerle hangi dünyalara taşıyacağını tasarlayamaz. Şiir, üretenin planlı programlı bir faaliyeti dışında, kendisinin de tümüyle kontrol altında tutabildiği bir yolculuk değildir. Yazma süreci, duyduğumuz, hissettiğimiz, dokunduğumuz şeyler toplamının bizde günlük dilin yapısını kırarak yeniden varoluşudur. Yazanın- yazanların- beslendiği ve şiir haline getirdiği o üretim süreçlerinin zamanla edindiği ortaklıklar, dönemin şiirini “görünür” kılar.

40 Kuşağı da böyle olmuştur: Yazılan şiirin sözcük ortaklığı, söylemde benzer ses tonunu yakalamış olmak, üretenin; atölyede torna tezgâhıyla, tarlada sabanıyla olan ilişkisinden, başkaldıranın mekân edindiği dört duvarın o boğucu dünyasına uzanan bir atmosfer içinde birbirinin adresine uğrayan, sıklıkla aynı adresleri yaşama alanı edinmiş şiirlerin toplamı…

Toplumcu 40 kuşağından söz ederken, Nâzım Hikmet’in bu kuşak içinde yer alan şairler üzerindeki belirgin etkilerinden söz etmeliyiz. Nâzım Hikmet’in 835 Satır’ının 1929’da yayımlanmasını bu toplumcu kuşağın “çıkış noktası, etkilenme ve beslenme noktası” olarak sayabiliriz. O’nun gibi söylemek, o’nun gibi dokunmak, o’nun gibi yaklaşmak ve o’nun gibi nefes alıp vermek…

40 kuşağı içinde olduğunu saydığımız şairlerin, “ortak şiiri” kurarken, modern şiiri, halka ait söyleyişin süzgecinden geçirerek, düşünce ve ideallerini söylemlerinin önüne koyduğunu söylemek mümkündür. Enver Gökçe’nin şiirinde de, bu düşünce ve ideallerin söylemin önüne taşındığına tanık oluruz.

Ahmet Kutsi Tecer’in, şiirini “kötü” olarak nitelendirip, düzyazıya yönelmesini “tavsiye” ettiği Enver Gökçe’nin, “ben daha kötüsünü yazarım” diyerek şiir yazmada direndiği söylenir. Nüfusun köylerde yoğunlaştığı, hayatın sıklıkla kırlarda nefes alıp verdiği bir dönemde, dikkatlerin köylerde yokluk ve yoksulluğun pençesindeki halkın üzerine çekildiği, onlara dair bir söylemin yakalandığı görülür. İlk şiirinin de “Köylülerime” adını taşıdığı çeşitli kaynaklarda yer almaktadır.

Bu şiirinde köylülerine şöyle seslenir:

 

Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar.

Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor.

Sizlerle beraber herk ettik toprağı,

Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık

Ve maniler yaktık hasret için;

Gülemediysek de boş verdik beraber…

Halay mı çekmedik kol kola,

Horon mu tepmedik diz dize,

Çepken mi vermedik rüzgâra?

Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda

Sıtmayla, sığırla, davarlarla…

Daha da yatarız dostlarım daha da…

Gün gelirse eğer

Halay çeker, türkü söyler gibi yan yana

Mavzer mavzere verip de

Düşmana kurşun da atarız.

Sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana…[2]

 

Savaşların insanlar üzerinde oluşturduğu ağır tahribat, emekçi kesimin bu tahribattan aldığı büyük yıkım, 40’lı yılların toplumcu şiirinde sese dönüşür.

Enver Gökçe, yazdığı şiirle kendini söylerken toplumu gösteren, “ben” derken, onu “biz” olarak algılatandır; “ben”den, “biz”e giden çoğalmayı şiirine taşıyandır. Şair de bir başkası olabilen değil midir?

Enver Gökçe’nin de, Hasan İzzettin Dinamo, İlhami Bekir, Ercüment Behzat Lav, Ömer Faruk Toprak gibi şairlerle içinde yer aldığı Toplumcu 40 Kuşağı, okurun şiirden beklentisine bir ortaklık kazandırmıştır. O şiirin, okurun günlük yaşamındaki yaralarına dokunur, yer yer onu kanatır ve kontrol altına alır olması için, bu şiirin “söz sanatlarına mesafeli”, daha açık bir söylemi kuşanmasına yol açmıştır.

Enver Gökçe’nin şiiri, yol arkadaşı şairlerin şiirleri gibi genellikle alanlarda, – Attilâ İlhan’ı bunlardan ayrı tutmak gerekir– kitlelerin önünde okunan bir şiirdir. Bu yüzden, çok fazla derinde olmayan, okuruna görünen, onun el uzatmasına, omuz vermesine meyilli bir şiirdir.

Doğan Hızlan, Enver Gökçe’nin şiirlerinin etkileyiciliğini, edebiyattaki söz sanatlarından büyük oranda uzak kalmasında aranması gerektiğini söyler. [3]

Yeryüzünü sınırsızca ve sadece kendilerine “nefes alanı” haline dönüştürenlerin kurduğu sömürü dünyası karşısında şiirin de söyleyeceği bir şey olmuştur ve olacaktır.

Ancak günümüzün dünyası, eski sözcüklerle o eski söylemleri tekrar etmenin değil, yeni şeyleri kurmayı zorunlu kılmaktadır.

Başka yönelimler, başka yaratma biçimleri bizi bekliyor.

[1]Rahmi Emeç’in, 11-12 Kasım 2017 tarihlerinde Ataşehir Belediyesi’nin düzenlediği Enver Gökçe Şiir Ödülleri’nde yaptığı konuşma notlarından.

[2] Enver Gökçe, Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın, 3. Basım Kasım 2012, sf 85

[3] Doğan Hızlan, Kitaplar Kitabı, YKY, 1 Basım Haziran 1996, sf 244