Sevda Karaca: Şiddetin, iktidar ve temsil ettiği sınıf açısından işlevi var

Gazeteci Sevda Karaca: Şiddet, bugün yaşamın tümden güvencesizleştirilmesiyle, ağırlaşan yaşam koşullarıyla, ücret eşitsizliğiyle, hiçbir sosyal haktan yararlanamamakla, hatta bu haklara erişmenin haklardan feragat etmeyi gerektirdiği koşullarda yaşamakla, iktidarın sınıf karakteri ve muhafazakarlıkla daha önce hiç olmadığı kadar bağlantılı bir görünüme kavuştu.

 İlk olarak 9 Nisan 2018 tarihinde Meclis’e sunulan ve ‘çocuk istismarı yasa tasarısı’ olarak anılan düzenleme, seçim arifesinde rafa kalkmıştı ki şimdi yeniden gündemde. Başta 163 kadın örgütü olmak üzere LGBTİ+ ile çeşitli meslek ve hak örgütlerinin karşı çıktığı tasarı ne tür düzenlemeler içeriyor?

‘Cezaları ağırlaştırıyoruz’ lafları arasında bu yasayla yapılan şey esas olarak, çocuk istismarında 12 ve 15 yaş ayrımı yaparak adeta 15 yaşın üstündeki çocukların istismarını meşrulaştırmak. Yasa “Küçük yaştaki çocukların istismarını ağır cezalarla cezalandıracağız” diyor; doğru, 12 yaş altındaki çocukların istismarında 40 yıla varan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları öngörülüyor. İstismar edilen çocuk 15 yaşından büyükse, “silah ve tehdit kullanılması” ve şikayet edilmesi şartına bağlanıyor ceza; o da 2 yıldan 5 yıla kadar hapis… Neye göre, kime göre 12 yaş, 15 yaş kıstası getiriyorsunuz?

Akranlar arasındaki cinselliği tabulaştırırken, hatta ağır cezanın konusu haline getirirken, reşitlerin 15 yaş ve üstü çocukları istismarına ise ‘cinsellik’ atfediyor…

Düşünün; insan gelişiminin doğal seyrinde yer alan akran cinselliğini ‘ahlaksızlık’ olarak yaftalayıp, 40 yıla varan cezalarla cezalandırıp, 60 yaşındaki bir adamın 15 yaşındaki bir çocuğu istismar etmesini ‘reşit olmayanla cinsel ilişki’ kapsamına sokarak meşrulaştıran bir yasa yapma zihniyetiyle karşı karşıyayız…

Yasanın bir başka ciddi boyutu ise ‘çocukların mağdur olmasını engelleme’ kisvesi altında yayın yasakları getiriyor oluşu.  

“Çocuğun yüksek yararı gerektiriyorsa soruşturmanın başlangıcında olayla ilgili basın yayın, radyo, televizyon, internette yapılan yayınların kısıtlanmasına, yayın yasağı konulmasına, içeriğin çıkarılmasına, erişimin engellenmesine karar verilir” şeklinde bir madde yer alıyor. Bu yasağın kapsamı, içeriği, süreci, süresi konusunda bir belirsizlik var. Ama biz biliyoruz ki o belirsizlik, kamuoyunun gözü önünden bu olayları kaçırmaya, “hadım da getirdik, cezaları da arttırdık, bakın nasıl da çözdük” diyebilecekleri kadar az olayın duyulmasına, takip edilmesine neden olacak. Mesela, bir istismar olayının sonrasında ne olup bittiğini, yargı sürecinde neler yaşandığını basın aracılığıyla takip edemeyeceksiniz. Bu yasağın neresinde ‘çocukların yüksek yararı’ var?

 ‘İktidarın konuya hassasiyeti öyle çokmuş da çocuk istismarcısına hadım ve idam gibi en büyük cezaları uygun görüyormuş’ yanılsaması yarattığı bu düzenleme ile siyasi iktidar neyi amaçlıyor, ne tür bir gelecek tarifi yapıyor?

Bu ‘hassasiyet’ lafzı altında gizlenen şey, açıkça bu türden suçların toplumsal ve politik suçlar olduğu gerçeğinin üstünü örtmek, suçların toplumsal ve politik dayanaklarının tartışılmasının önüne geçmek.

Bu noktada; kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti gündemleştirme çabasındaki muhalefetin de meselenin esasına ilişkin yanılgı yaratan bir “muhalefet etme” pratiği olduğunu düşünüyorum.

Maalesef şiddetin farklı boyutlarının vahşileşerek ortaya çıkması ve katmanlaşması çoğunlukla iktidarın kadınlara yönelik ayrımcı, ikincilleştirici, düşmanlaştırıcı söylemleriyle açıklanıyor. Maalesef diyorum, çünkü bence bu sadece bir yönü. İktidarın söylemiyle vücut bulan zihniyetine ilişkin yanları önemsiz değil, ama bugün özellikle kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddetin bu iktidar ve onun temsil ettiği sınıf açısından çok operatif yanları var.

Şiddet, bugün yaşamın tümden güvencesizleştirilmesiyle, ağırlaşan yaşam koşullarıyla, ücret eşitsizliğiyle, hiçbir sosyal haktan yararlanamamakla, hatta bu haklara erişmenin haklardan feragat etmeyi gerektirdiği koşullarda yaşamakla, iktidarın sınıf karakteri ve muhafazakarlıkla daha önce hiç olmadığı kadar bağlantılı bir görünüme kavuştu. Daha doğru ifadeyle bu bağ daha açık hale geldi. İş gücü için kadın cinselliğinin denetimi, ailenin kutsallaştırılması, kadınların nesne haline getirilmesi bu özel politikaların bir yönü. Dine dayalı korku kültünün, ataerkil hortlakların, gerici geleneksel mitlerin buna rızayı sağlamak için dolaşıma sokulduğu da bilmediğimiz bir şey değil.

‘Çözüm yok’ duygusu ile ‘olağan’ görülen şiddet 

Ataerkiye “inanç özgürlüğü, farklılık, fıtrat, özgünlük, yerelcilik, kültürelcilik” vs. gibi söylemlerle yeniden güç kazandırıldı. Bu süreç kadınları ve çocukları hem şiddete daha açık hale getiriyor, hem de ‘mahkumiyet’ duygusunu perçinliyor. Tüm kamusal olanakların ellerinden alınmasıyla da sadece duygu olarak değil somut olarak da mahkumiyete itiliyorlar aslında. Toplam olarak bu ortam kadınları, ezilenleri ‘çözüm yok’ duygusuna itiyor. Şiddet belli bir düzeye gelene kadar ‘olağan’ olarak görülüyor artık.

Buna bir de kutuplaştırmanın, savaş politikalarının, hot-zot politikacılığının yarattığı toplumsal linç kültürünü de ekleyelim… Erkekliğin bu kadar yüceltildiği, erkeklere herkesin, her şeyin üstünde iktidarını sınayacak tüm olanakların sunulduğu bu düzen, kadına da, çocuğa da, hayvana da eziyet etmeyi meşru ve olağan sayıyor. Cezasızlığın zemininde biraz da bunlar var.

Bugün idamı ve hadımı diline dolayanlar da bal gibi biliyor aslında; ne istismar ne de başka şiddet biçimleri böyle müdahalelerle çözülmez. Ama tartışmalar buradan yürüyor, çünkü eğer buradan yürütülmezse işte o zaman bu şiddeti yaratan politik, toplumsal, kültürel, ekonomik boyutlar bir bir ortaya serilmek zorunda kalacak.

İstismarın ya da tecavüzün bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğunun konuşulması beraberinde topyekun bir mücadelenin gerekliliğini de getirecek. Böylesi bir tartışma zemini, bugün bu kadar vahşileşen şiddette kimlerin sorumluluğu olduğunu, bizden nelerin esirgendiğini de konuşmayı zorunlu kılacak. E, şiddeti bir yönetim biçimi olarak elinde tutmak isteyenler, neden buna izin versinler?

163 kadın örgütünün konuya ilişkin çözüm perspektifi nedir? Kadın ve çocuk politikaları açısından sorunu ele alışta nasıl bir bakış açısı hakim?  

Yasa tasarısının gündeme geldiği Nisan ayında 163 kadın ve LGBTİ örgütü ortak bir metinle bir açıklama yaptı; “Erkek şiddetini görünmez kılan yasa tasarısına itiraz ediyoruz! Devletin görevi çocukların cinsel istismara maruz kaldığı şartları ortadan kaldırmak ve koruyucu, önleyici hizmetleri kurumsallaştırmaktır” başlığını taşıyordu bu açıklama.

Kadın örgütlerinin böyle bir açıklama yapmasındaki temel motivasyon çocukların kadınların ‘sorumluluğunda’ görülen genel algıdan kaynaklanmıyor aslında; bunu vurgulamak isterim. Böylesi bir açıklamayı yapmayı, daha doğrusu genel olarak çocuk istismarı konusunda en çok tepkiyi kadınların vermesini gerektiren bir ‘bağ’ var arada. O bağ da şu;

Erkeğe her türlü şiddeti uygulamayı meşru kılan erkek egemen sistem şiddeti aklarken, sürgitliğine dayanak haline getirdiği aile içinde kadına kötek, çocuğa sus hakkından fazlasını tanımıyor. Bu şiddete “dur” diyecek mekanizmaların yokluğu ise, şiddetin önlenemezliğinin ve kader olarak algılanışının yaratılmasının en önemli sebebi.

Kadın ve çocuk arasındaki eşitsizlik bağı…

Kadına yönelik şiddet artarken çocuklara yönelik şiddetin ve istismarın da her gün artıyor olması bir tesadüf değil. Arada çok derin bir bağ var: Eşitsizlik bağı.

Eşitsizlikler üzerine kurulan bu sistemde kadının payına düşen cehennem azabı neyse çocuğun payına düşen onun iki katı oluyor…

Tam da bu nedenle özellikle kadınlar, yalnızca kadın örgütleri değil, genel olarak bu eşitsizlik bağını bilinç düzeyinde değilse bile zaruri bir biçimde kurmak zorunda kalan kadınlar çocuk istismarına karşı en büyük tepkiyi veriyorlar.

163 örgüt de esasen, meselenin ceza olmadığını, öncelikle hak temelli, önleme ve koruma odaklı bir çocuk koruma sistemi kurulması gerektiğini söylediler.

Biz de Ekmek ve Gül olarak çeşitli yerel derneklerin, yerel örgütlenmelerin, hak örgütlerinin ortaklığıyla; Mart ve Nisan ayları boyunca ülkenin dört bir yanında, mahalle mahalle, işyeri işyeri, okul okul dolaşarak, bu bağı anlatarak, yapılmak isteneni ve yapılması gerekeni tartışarak binlerce imza topladığımız bir kampanya düzenledik. Bu kampanya da gösterdi ki, asıl talep “önlem”… O binlerce imza mecliste.

“Şiddet görmüş hayvan ile çocuk haber ve fotoğraflarının, iktidarın ‘hadım ve idam’ söylemleriyle  pazarladığı söz konusu düzenlemelere zemin hazırladığını” dile getiren bir görüş var. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Yalnızca haber ve fotoğraflarla değil, artık ‘haber alma’ kaynaklarının başında gelen sosyal medya mecralarının, kişisel ya da kurumsal hesapların da suçu teşhir edeyim, suça tepki oluşturayım derken suçu meşrulaştıran ve hatta teşvik eden korkunç bir tutumu bu.

Çocuklara yönelik istismar başlı başına bir felaket…  Adana’da 3 yaşında bir çocuğa, düğün evinde yatırıldığı odada, uykusunun ortasında tecavüz etti bir erkek… Bu kadar bilgi, evet bu kadar bilgi yeter aslında “yeter artık” demek, caydırıcı cezalar istemek için…

Ama ne görüyoruz kurumsalıyla, sosyaliyle medyada? Çocuğun bedensel bütünlüğünün nasıl parça parça edildiğine dair inanılmaz derecede ayrıntılı, “şurası böyle parçalandı, burası böyle ayrıldı” cümleleriyle dolu, sözüm ona ‘rapor’ bilgileri… Çocuğun gözlerinin ne kadar güzel olduğunun, yüzünün ne kadar masum olduğunun ha bire ha bire vurgulandığı cümleler, fotoğraflar…

Bütün bunlar aslında “şiddet pornografisi”. Bu şiddeti böyle pornografikleştirerek, böyle görselleştirerek, böyle kötücül bir hazza uyarlayarak yapılan şey, “karşı çıkıyorum” kisvesi altında o istismarın gerçekleşmesine yardım ve yataklık etmektir. Ağır bir cümle bu… Ama öyle!

İnsanların gözünde sahneler yaratmak, bu sahneler olmadan, bu sahneler yaratılmadan tepki oluşturamayacağını sanmak istismarı yeniden üretmektir.

Üstelik çocukların ve zarar görenlerin görselleri üzerine kurulu ‘öfke’ nöbetleri, suçu bireyselleştirmenin, şiddetin toplumsal temellerini görünmezleştirmenin yolunu açıyor; devletin bu toplumsal temelleri değiştirmek için politika üretmesi gerekirken, gücünü bu temelleri daha da sağlamlaştırmaya harcadığını unutturuyor. Böylece şiddet dışsallaştırılıyor. Şiddeti de bu şiddetle mücadele etmeyi de ‘zalimlerin işi’ haline getiriyor aslında.

Tam da bu zemin adaleti bir ‘intikam’ meselesine dönüştürüyor. Linç kültürünü besleyerek, idam/hadım gibi insanlık dışı cezaların uygulanması için kamuoyunu hazırlıyor, toplumsal bir sorunu tek tek ‘suçlu bireylere’ indirgeyip sorumluluktan sıyrılmanın önünü açıyor, yüreklerin soğumasını gerçek adaletin tesisine yeğ kılıyor. Ama bu çocukları, kadınları ve cümle ezilenleri kurtarmıyor işte… Kimsenin vicdanını da kurtarmıyor aslında; çünkü her yeni olay, her yeni sembol, her yeni fotoğraf daha da büyüyen şiddetiyle bir daha ‘temizlenmesi gereken vicdanlar’ yaratıyor…
Şiddeti iktidarının dayanak noktası haline getiren bir yönetim anlayışı için de ‘kullanışlı’ araçlar yaratıyor tabii…

Söyleşi: Özlem Ergun

 

PAYLAŞ