YETMEZ AMA MAHFİL
YETMEZ AMA MAHFİL

YETMEZ AMA MAHFİL

Ayşegül Tözeren

“Orji Bitti, Şimdi Ne Yapacağız?” başlıklı yazıma başlarken, “yazanların varlık evi olan dilin, dünyada olup bitenle, bir başka deyişle ikincil doğayla etkileştiğini, kendisini fildişi kuleye kapatmış edebiyatçıların dahi, taş duvarlara vuran dalgaların sesini duyduğunu” yazmıştım. Her edebiyatçının, her şairin dış dünyaya metninin içinden verdiği cevabın da farklı olduğunu belirtmiştim.

Türkiye’nin ilk haftalık şiir dergisi olarak sunulan Mahfil’in otuz sayılık yolculuğu 18 Ocak 2008’de başlamıştı. 2005 ile 2010 seneleri arasında Türkiye’nin siyasi iklimi ve poetik iklimi yeni bir araya gelme deneyimleriyle doluydu. Bu bir araya gelme deneyimleri kapsayıcı olamadılar, aksine dışlayıcı bir nitelik taşıdılar. Bu süreçte ülkenin sol aydınlarında bir yarılma yaşanıyordu. Bir kısmı, Ergenekon adıyla anılan davalarda iddianameleri eleştirerek, ilkesel olarak kim yargılanırsa yargılansın sürecin adil olmadığını vurguluyordu. Bir kısımsa ülkenin demokratikleşmesi yolunda bu davaların bir adım olduğunu belirtiyor, adil yargılanma ilkesini ihmal edebiliyordu. Bu tartışmalar sürerken, başta Tuzla Tersanesi’nde olmak üzere iş cinayetleri yaşanıyor, sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası alanında önemli değişiklikler yapılıyordu. Ancak bunlar, entelektüellerin tartışmalarında Ergenekon davaları kadar yer edinemiyordu. Bu yıllarda, sola yakın görünen entelektüellerdeki ayrışmada, bazıları yeni bir zemin yaratma gereğini görerek, dini referanslarla yaşadığını iddia eden ve bu referanslarla yazdığı görünen yazarlarla ve şairlerle dergilerde, gazetelerde bir araya geldi, aynı dergi ve gazetelerde yazmaya başladı. Elbette bu da düşünsel olarak etkileşimi getirdi. Bazılarıysa, geçmişteki deneyimlerinden hareketle böyle bir zemin arayışının gereksiz olduğunu düşünüyordu. Bu ayrışma, entelektüellerin 2010’daki Anayasa Referandum tercihlerinde iyice görünür hale geldi. Bazı sol entelektüeller, “Yetmez Ama Evet” bildirisiyle sağcı yazarlarla aynı tercihte buluştular. Ancak, daha sonra aynı tercihte buluştukları sağcı yazarların siyasi gelişmeler karşısındaki pek demokratik olmayan tavırları, “Yetmez Ama Evet”i destekleyen sol entelektüeller arasında da tartışmalara neden oldu.

Ot bitmeyen yan vadi

 Yeni siyasi zemin arayışlarının olduğu bir dönemde, Mahfil yayım hayatına başlamıştı. Mahfil’in başlama vuruşunu Ahmet Güntan’ın giriş yazısı yapıyordu. Yazı, şairler arasında bir buluşmayı işaret ediyor ve şöyle sonlanıyordu: “Şiirin derinleşmeye, şairlerin yan vadide ne olup bittiğini bilmeye ihtiyacı var.” Bu buluşmanın, şiirin sol ve sağ siyasi mahalleri arasında olacağı belliydi. Daha önce de benzerleri gerçekleşmişti. Ancak Zülfü Livaneli’nin deyişiyle, kültür soldu, kültür dünyası özgürleşmeci sol düşünce tarafından yönlendiriliyordu. Yaşadığımız coğrafyada, belki muhafazakârların hükümranlık kurmayı beceremediği tek alan, kültür ve sanattır. Kültür, özel bir vakadır. Bundan dolayı, mahallelerarası buluşmalar, ancak sağ düşünce sistemine yakın yazar ve şairlerin kültür dünyasına kabul edilme arzusuna hizmet ediyor, başka bir işleve sahip olmuyordu. Bunu bir iki bir araya geliş sonrasında birçok sol entelektüel fark edebiliyordu. Güntan giriş yazısında, “Şairlerin yan vadide ne olup bittiğini bilmeye ihtiyacı var” diye bir önerme sunuyordu, yazısının komşuluğunda bulunan Hakan Arslanbenzer, ne olup bittiğini bilmeye ihtiyacımız olan yan vadiyse, ilk yazısıyla yan vadide ot bitmediğini gösteriyordu.

Şiirleri yerine polemikleriyle tanınan Hakan Arslanbenzer, ilk yazısında da şiir ve edebiyatı zenginleştiren bir metin yerine, polemik yaratmayı hedefleyen sığ bir yazı kaleme almış, tuhafı bu yazı şiirdeki derinleşmeden söz eden Mahfil’in ilk sayısında kendisine yer bulabilmişti. Arslanbenzer’in “Edebiyatta Belçikalılar” başlıklı yazısında “çok kültürlülük, çok seslilik, çok fındıkfıstıklılık” gibi ifadeler yer alıyordu. Yazı, edebiyatın ve sanatın sınırsız, sınır tanımaz ruhuna aykırı bir şekilde tekçiliğe hizmet ediyor ve çizdiği sınırlar dışında kaldığına inandığı şairleri “bir projeye hizmet etmekle” suçluyordu. Çok kültürlülüğü savunan şairlerin “bir projenin” parçası olduğu ithamı, sağ politikaları savunanların dillerinden düşmeyen “dış mihrakların iç uzantıları” söylemini anımsatıyordu. Dışlayıcı, suçlayıcı dille yazılmış bu kısa polemik yazısı bile kültür sanat dünyasının neden sol düşünce tarafından yönlendirildiğini açıklamaya yetiyordu. Bir yanda Hakan Arslanbenzer’in uç örneği olduğu sağ düşünce sisteminin sınırları ve kısıtlılığı, bir yanda da hayal gücü karşısındaki tüm engellerin kaldırılmasını hedefleyen sol düşünce sistemi… Edebiyat ve şiir evrensel kolları olmadığı takdirde, durgun göllerde boğulmaya mahkûmdur. Neyse ki, Türkiye edebiyatı ve şiiri magmalarının Şili’deki, Lübnan’daki, Finlandiya’daki kardeşiyle kucak kucak yattığı, sönmez bir yanardağ olmayı sürdürmektedir.

 Edebiyatta cemaatleşme

 Mahfil, şiirin yan vadisiyle, yan mahallesiyle konuşmak istiyordu. Ancak edebiyat yolculuğu boyunca, “Nâzım Hikmet’in yanında Necip Fazıl’ı da okuyun ama” demekten öteye geçemiyordu. Salih Yurttaş’ın “Ne Yıkmak, Ne Yapmak Putları” başlıklı, “Yıllarca, Türk şairi hem özde, hem de biçimde, Abdülhak Hamit Tarhan’dan, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Mehmet Akif Ersoy’dan, Necip Fazıl Kısakürek’ten ve nicelerinden uzak durdukça şiirin ve şairlerin hem kolay kuruduğunu, hem dar kaldığını, hem de Türk okuruyla ilişkisinin kopukluğunu kabullenmek kolay olmasa da zamanıdır,” önermesini paylaştığı yazısı da bu yaklaşıma bir örnektir (Mahfil 3, 01.02.2008).Türkiyeli şair neden bu şairlerin tümünü okumadan Türkiyeli okurla ilişki kuramaz sorusu yazıda açıkta kalmaktadır. Pablo Neruda, Mehmet Emin Yurdakul mu okuyup Türkiyeli okurun kalbine dokunabilmiştir? Edebiyat, hele de şiir sınırlara hapsedilebilir mi?

Yazılarda şiir tarihinde kazılar yapılıyor, ancak bu yazılar günümüz şiirine bir verim sağlayamadığı gibi, çağın ruhuna da bir cevap niteliği taşıyamıyordu. Örneğin, Mahfil’in 13. sayısının tamamı Enis Behiç Koryürek’e ayrılıyordu. Bir diğer örnek olarak, Mahfil’in 11. sayısında Ziya Paşa’yla Namık Kemal karşılaştırılıyor, “Hem Muarız, Hem Muvafıktı Ziya ile Kemal” başlıklı yazıda hem gündelik dile dokunmayan yazım dili hem de içeriği bağlamında, Enis Behiç Koryürek özel sayısında olduğu gibi çağın ruhuna cevap olmaktan uzağa düşüyordu. Derginin yayımlandığı dönemde, iletişimin hızı artmıştı. Her geçen gün internet erişiminin yaygınlaşmasıyla birlikte bir enformasyon bombasıyla yüz yüzeydik. Yazılar basılı mecrada yayımlansa da Mahfil’de yazanlarla, dergiyi eleştirenler arasında yaşanan tartışmalar çevrimiçi ortamda yapılıyordu, dergiye de bir iki yazı dışında pek sızmıyordu. Bu çelişkinin ötesinde, tartışmaların sertliği ve bireyselliği aşarak gruplararası tartışmalara dönüşmesi, yan vadiye kulak vermek isteyen bir edebiyat çabasının, cemaate benzer özellikler taşıyan bir gruplaşma yarattığını gösteriyordu. Kültür sosyologları, “etki yönetilemez” der. Mahfil serüveninde de yönetilememişti. Nitekim derginin son sayısında yer alan Ahmet Güntan ve Ömer Şişman’ın “Toplantı Bitti” başlıklı yazısı da şöyle bitiyordu: “Bizi seven-koruyan, inanan-yazı/şiir gönderen ya da tersine kızan-kavga eden, dedikodumuzu yapan, ilk günden bunlardan bir şey çıkmaz diyen – herkese bu son Mahfil’de teşekkür ederiz.” Oysa edebiyat dergileri, akımları sevilip korunmazlar ya da onlarla kavga edilmez. İnsanlar, gruplar, cemaatler korunur, kollanır, kavga edilir. Edebiyat okunur ya da eleştirilir.

Mahfil yayım yaşamını sürdürürken, Türkiye’nin siyasi ikliminde de fırtınalar dinmemişti. İşçi ölümlerinin birbiri ardına geldiği bir dönemde, işçi sendikaları 1 Mayıs’ta Taksim’de buluşma kararı alıyor ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Genel Merkez binasında bir araya gelen işçiler biber gazı, tazyikli suyla karşılaşıyor, birçoğu gözaltına alınıyordu. DİSK’in Şişli Binası’nda 1 Mayıs’ta yaşanan bu durum, sol entelektüellerin demokratikleşme konusundaki endişelerini arttırıyor ve olan biten karşısında dilsiz kalan yan vadiyle, yan mahalleyle ilişkilerini gözden geçiriyorlardı. Çünkü mahallerarası kurulan platformlar, sağ entelektüeller için bir “deşarj” alanı yaratsa da, demokratikleşme için verimli topraklara dönüşemedi. Kültür bağlamında bakarsak, edebiyat ve şiirin zenginleşmesi, yeni damarlanmalar oluşturmasına yönelik bir “şarj” alanı yaratmadı. Şairler için bir yan yana gelme çabası olan Mahfil de Hakan Arslanbenzer gibi marjinal polemikçiler için bir deşarj alanına dönüşürken, polemikleri dergiye gelen eleştirilere verilen cevapların da düzeyini belirledi. Bu da şiirin eleştiriyle zenginleşmesi hedefinin gerçekleşmemesine, dergiye gelen eleştirilere verilen cevaplardaki baştan savunmacı tavır ve daha önce de belirttiğim sertlik, eleştirinin anlamını yitirmesine yol açarak, şiir eleştirisini çoraklaştıran etkenler arasında yer aldı. Nihayetinde de, Arslanbenzer gibi sağcılara bir alan açmaktan öteye gidemedi.

Sıcak 1 Mayıs’ın ardından yayımlanan Mahfil’in iki sayısına baktığımızda dille ilgili yazılara ağırlık verildiği, bu yazılardaysa yazarın varlık evi olan dilin duvarlarına çarpan rüzgârın, fırtınanın, olanın bitenin hiçbir şekilde yer bulmaması dikkat çekiciydi. Bu fırtınalı günlerde, mahallelerarası bir uzlaşı aracı olarak yer verdikleri Nâzım Hikmet’i ağzından düşürmeyen dergide suya sabuna dokunmayan ifadeler ve yazılar yer alıyordu. 2 Mayıs 2008 tarihli Mahfil’in 16. sayısında Üsküp’te Zaman (Barkın Karslı), bir sonraki sayıda yer alan Hakan Arslanbenzer’in Burak Acar’la yaptığı söyleşi de bu tarza örnek olarak gösterilebilir. Hele de, Mahfil, edebiyatın ve şiirin halktan kopukluğundan dem vurduğuna göre sorulabilir: Sen neden sokaktan bu kadar kopuktun?