ANTİK HEYKELLER KARŞISINDA RENK KÖRLÜĞÜ/ BEYAZ FETİŞİZMİ VE IRKÇILIK

CİHAN KOREL TOPAL

Grek heykel sanatı, Arkaik dönemin özellikle ortalarında MÖ 550’lerden başlayarak, Klasik dönemde zirvesini bulan örnekleriyle, Rönesans’a açılan zamanlar da dâhil, geçmişin belirleyici tarihsel bütün dönemlerinde, insan vücuduna ilişkin estetik yargıları belirlemiştir. Bedensel ölçüler, kaslar, organların birbirine oranı, jest ve mimikler heykel sanatının normları olarak kabul edilmiştir. Bunlar dışına çıkarak ya da kırarak, başka türlü yorumlayarak da heykel yapılabileceğini göstermek isteyen pek çok büyük sanatçı çıkmış ve konuya ilişkin önemli bir tartışma literatürü oluşmuştur.

Yakın zamanda, The New Yorker[1] dergisinde Margaret Talbot ve Forbes[2] dergisinde Sarah Bond’un konuya ilişkin makalelerinde ise, sorunun bir başka boyutu ele alınıyor. Antik Grek ve Roma heykellerinin aslında renkli-boyanmış olmalarına karşın, zamanla bu özelliklerini kaybederek beyazlaşmış olmaları yeni bir tartışma konusu yarattı, dahası her iki yazar da bugüne dek oluşmuş önyargılar ve ırkçılık konusuna vurgu yaparak konuyla ilgilendi.

“The Myth of Whiteness in Classical Sculpture” (Klasik Heykellerde Beyazlık Miti) başlıklı yazısında Margaret Talbot özetle, “Beyaz mermerin idealleşmesi hatadan doğan estetik bir olaydır,” dedikten sonra, binlerce yıl boyunca heykel ve mimari yapıların yoğun doğal erozyon, sert hava koşulları, çeşitli temizlik işlemleri ve elbette savaşın etkisiyle bozunduğunu, buna rağmen heykelciliği ve mimariyi değerlendirirken batının bulaşıcı bir hastalıkla yaklaştığını aktarıyor:

“Bilim insanları, Yunan ve Romalı sanatçıların yapılarını ve heykellerini özellikle boyasız bıraktığını ileri sürdüler. Bu durum hem üstün rasyonalitelerinin göstergesi olmuş, hem de bu sanatçıların estetiğini Batılı olmayan sanattan ayırt etmiştir. Eski Mısır heykellerinin çok farklı görünmesi bu görüşün kabulünü kolaylaştırdı(…)”[3]

Boyanmamış heykel kültünün, Avrupa’ya nüfuz etmeye devam ettiğini aktaran Margaret Talbot, Almanya’da Goethe’nin “barbar uluslar, cahil insanlar ve çocuklar canlı renklere meyleder” dediğini belirtiyor. Ayrıca Goethe’nin, incelikli insanların, elbise ve eşyalarında canlı renklerden kaçındığını söylediğini aktarıyor:

19. yüzyılda, bir dizi büyük kazı tek renk efsanesini devirdi. Roma’da, mimar Gottfried Samper, Trojan Sütununu incelemek için iskele kurduğunda, sayısız renk izi bulup raporladı. (…) Prima Portalı Augustus[4] ve İskender Lahdi[5] ilk keşfedildiğinde, o dönem çizilen resimlerin de gösterdiği gibi güçlü renklerini koruyordu.”[6]

 

1892’de, Klasikler üzerine çalışan bilim insanı Alfred Emerson, Rönesans’ın İtalyan ustalarının, antik heykeldeki rengin kazara imha edilmesini özel bir değere yükselttiklerini ve gülünç bir şekilde en yüksek sanatın ideal nitelikleriyle ilişkilendirildiğini söylemişti. Fransız heykeltıraş Auguste Rodin, felsefi idealizmin bilimin öncülü olduğunu kanıtlamak istercesine göğsüne vurarak “tam buramda hissediyorum, hiçbir zaman renkli olmadı bunlar” diyordu. 1850’lerde, bir polikrom savunucusu olan İngiliz sanatçı John Gibson, ‘renkli venüs’ü sergilemişti. Tanrıçanın vücudu çoğunlukla beyazdı ancak altın saçları ve peygamber çiçeği mavisi gözleri, bu beyazlığı yumuşatıyordu. Yine de John Gibson, ırki vurgulamalara başvuracaktı: “çıplak, alçakgönüllü bir İngiliz kadını.”

Şu an saygın bir polikrom uzmanı olan Mark Abbe, henüz New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrencisi olduğu 2000 yılında, Antik Yunan kenti Afrodisias’taki kazıda çalışırken renkleri fark ettiğini belirtiyor. Heykelleri yakından incelediğinde görünümlerinin ders kitaplarında göründüğünden çok farklı olduğunu söylüyor. Mark Abbe, bunun için “batı estetiği hakkında batının en büyük yalanı ve bu yalanı hepimiz severek kabulleniyoruz,” diyor.

Matgaret Tallbot, Mark Abbe’nin “Esasen 1960’lardan 2000’e kadar, insanların sadece ‘Evet, renkler var orada, ama bir işinize yaramaz o kalıntılar” dediğini aktarıyor. Ama son yıllarda, teknolojinin ilerlemesiyle rengi tespit etmenin daha kolay hale geldiğini söylüyor:

“Deniz salyangozu bezlerinden yapılmış tyrian moru gibi eski organik boyaları tanımlamak daha zor, ama bilim insanları, moleküler titreşimleri ölçen, yüzeyde güçlendirilmiş Raman spektroskopisi yöntemi kullanarak bir miktar başarı elde etmişlerdir. Bu teknolojilerle ‘kendi müzelerimizi yeniden keşfetmeye başladık’.” [7]

Margaret Talbot, Bilimsel ilerlemeye bağlı olarak, 20. yüzyılın sonlarında boyalı mermere dair kesin kanıtlar sağlandığını aktarıyor:

“1980’lerin başında, Munih’teki Ludwig Maximillian Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji dalında yüksek lisans yapan Vinzenz Brinkmann, Yunan mermer heykelinde ne tür alet izlerinin bulunabileceğini belirleyebilmek için, heykelin üzerinde hafifçe parlayan ve yüzey kabartmasını vurgulayan özel bir lamba tasarlamıştı. (…) Daha sonra Brinkmann, özel bir lambaya ihtiyaç duymadığını anladı: Eski Yunan ve Roma heykellerine yakından bakıldığında, pigmentlerin bir kısmını çıplak gözle görmek dahi mümkündü. (…) 1990’larda Brinkmann ve eşi Ulrike Koch-Brinkmann, Yunan ve Roma heykellerini alçıyla yeniden yaratıp orijinal renklerine yakın şekilde boyadılar. (…) Bu çabaların sonucunda ‘Gods in Color’ adlı sergiyi düzenlediler.[8]

Bir Klasik çağ profesörü olan Sarah Bond, Whitewashing Ancient Statues: Whiteness, Racism And Color In The Ancient World başlıklı yazısında, bugün antik heykellerin çıplak mermerini sık sık romantikleştirmemize rağmen, aslında bu örneklerin çoğu mavi, kırmızı, sarı, kahverengi ve diğer renklerin parlak tonlarına boyandığını aktarıyor ve boyalı klasik heykel tarihinin tekrar ortaya çıkmasıyla beraber, rahatsız edici bir sorunun daha ortaya çıktığını belirtiyor: “Eğer bu heykellerin renkli olduğunu biliyorsak, toplu belleğimizde niçin bembeyaz kalıyorlar?

Frankfurt’taki Liebighaus Skulpturengammslung’da sanat tarihçisi olarak görev yapan Max Hollein’in “yirmi birinci yüzyıla kadar, ‘saf-beyaz mermer bir antik çağ‘ fikrinin, heykelin, sıkça rastlanan boya ipuçlarına rağmen geçerli olduğu” görüşünü aktaran Sarah Bond, bu görüşün altında yatan nedenleri araştırıyor. Bu yanlış görüşün etkili olmasının, 18.yüzyılda ‘sanat tarihinin babası’ olarak adlandırılan ve sanat tarihini bugün bildiğimiz gibi tanımlamada büyük paya sahip olan Alman sanat tarihçisi Joachim Wincklemann olduğunu belirtiyor: “Wincklemann, Beldevere’nin Apollo’su gibi beyaz mermer heykellerin güzelliğin özü olduğu fikrinin en büyük savunucusuydu.”

Renklendirilmiş haliyle Trojan Sütunu

”Beldereve’nin Apollosu, M.Ö. 4. yüzyılda, muhtemelen bronzdan yapılmış Yunan aslının mermer bir kopyasıdır. Birçok Yunan heykeltıraş, eserleri için bronz kullanırken, Romalılar daha dayanıklı olan mermeri tercih etti. Romalılar kısmen maddi kararlar alırken, Wincklemann başka bir şey gördü: Klasik beyaz mermerde ideal güzelliğin somut hali. Princeton Üniversitesi’nden emekli tarihçi Nell Irvin Painter, Beyaz İnsanların Tarihçesi adlı kitabında ‘heykelde renk barbarlık anlamına geliyordu çünkü ‘yüce’ eski Yunanlıların sanatlarını renklendirmek için çok sofistike olduklarını varsaydılar’ diyordu ve Wincklemann’ı, Çin veya kalmık gibi Avrupa dışı milletleri sistematik olarak inkâr eden bir Avrupa Merkezcisi olarak detaylandırıyordu.”[9]

Sarah Bond, Romalıların Akdeniz dünyasında çok çeşitli ten tonlarına sahip olduğunu belirtiyor: “Hem Yunan hem de Roma dönemine ait freskler, mozaikler ve boyanmış seramikler, siyah Afrikalılar ve özellikle Etiyopyalılar ile büyüleniyor. Romalılar, insanları derilerinin renginden ziyade kültürel ve etnik kökenlerinden farklılaştırsalar da, eski kaynaklar zaman zaman ten renginden söz eder ve sanatçılar ten rengini aktarmaya çalışırlar.”[10]

Müzelerin, pırıl pırıl beyaz heykelleri sergilemesinin ‘bilinçli’ bir karar olduğunu aktaran Sarah Bond, batı olarak uzun zamandan beri çeşitlilik sorunu yaşadıklarını belirtiyor ve bunu ele almanın bir yolunun, renkleriyle oynanmış sanat eserlerinin Eski Akdeniz tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak incelenmesi ve vurgulanması olabileceğini söylüyor.

Bu makalelerin dışında, bilim insanları, klasik metinlerde heykel ve yapıların nasıl anlatıldığını araştırmaya koyulduklarında, gerçeğe daha da yakınlaştıklarını söylemekte fayda var. Örneğin M.Ö. 412 yılında Euripies’in Helen isimli trajedisinde bazı tanımlamalar ilgi çekicidir: Helen -ki zamanının en güzel kadınıydı- renksiz bir heykel kadar çirkin olmayı istiyordu. Bu örnek, boyasız bir heykelin antik izleyiciye eksik -hatta çirkin- geldiğini açıkça ortaya koyuyordu. Homeros’un Odysseia‘sında Athene “Odsysseus’a altın değneğiyle dokunup onu güzelleştirdiğinde, Odysseus’un teni esmerleşmişti.[11] gibi bir cümle var.

Margaret Talbot, yazısında Cambridge Üniversitesi Yunan profesörü olan Tim Whismash’in, Antik Yunanlıların “beyaz” oldukları yönündeki görüşleri “şaşkınlıkla karşılayacağını” belirtmisti.

CUI BONO?[12]

Margaret Talbot, Mark Abbe’nin rengi keşfettikten sonra bu soruyu sorduğunu söylüyor. Batının kültürel, etnik ve ırksal üstünlüğe dair varsayımlardan; batı medeniyetinin kendini daha rasyonel algıladığı Yunan mucizelerinden faydalandığını aktarıyordu.

Sarah Bond, Forbes’teki makalesinde, bu soruya kendisi de cevap vermeye çalışıyordu: “Batı olarak uzun zamandan beri bir çeşitlilik sorunumuzun olduğunu biliyoruz. Ve bunu ele almanın bir yolu, ‘insanların renkleriyle oynanmış parçasını’ Eski Akdeniz tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak vurgulamak (…) Bununla birlikte klasik arkeoloji, bilim ve yeni dijital teknolojiler bize Antik Akdeniz’e geri dönüp daha doğru bir şekilde betimleme şansını sunuyor. Bunu yaparken, 18. yüzyılın Avrupa merkezli sanat tarihini ve onun güzellik eşittir beyazlık savunmasından kopabiliriz. Ve belki de, bu daha gerçekçi temsilde kendimizi daha iyi anlamaya yaklaşabiliriz.”[13]

Sarah Bond, Forbes ve Hyperallergic’teki makalelerini hazırladığı dönemde, görevli olduğu Iowa Üniversitesi’nin de dahil olduğu üniversite kampüsleri, ırkçı bir grup olan ve kendini alt-right olarak tanımlayan Identity Evropa tarafından, beyaz milliyetçiliğinin sembolleri olarak klasik beyaz mermerleri posterlerine işleyip propaganda yaptığını belirtiyor.

Bu tür ırkçı örgütlenmeler, kendilerini Antik Yunan’a kadar uzanan beyaz batı kültürünün kusursuz bir soyu olarak hayal ettiklerini kanıtlama arzusuyla klasik çalışmalara odaklanmışlardı. Sarah Bond, ırkçıların klasik tarih anlayışlarının kusurlu olduğunu belirttiği makalelerini yayımladıktan sonra tehdit mesajları aldığını da aktarıyor.[14]

Evet, Antik dönemin renkleri sarsıcıydı. Tonları çok gösterişliydi. Ancak yeniden boyanmış kopyalar, batıda yerleşmiş günümüz estetiğine hâlâ çirkin geliyor. Polikrom uzmanı Mark Abbe “Polikromiyi kabul etmenin önemli olduğunu düşündüğüm kadar, hâlâ beyaz mermerin hayaletimsi zarafetini tercih ediyorum.”[15] demişti.

Sonuç olarak batı, estetik kaygılardan ziyade ideolojik kaygılarla bir boyanmamış beyaz heykel kültü” oluşturmuştu. Beyaz klasik dönem heykellerinin bir ruhu vardı ve bu ruh sanılanın aksine göründüğü gibi beyaz değildi.

Faşist örgütlenme Identity Evropa’nin posterlerinden biri: “Mirasını koru””

BURJUVAZİNİN İHTİYACINA GÖRE ŞEKİLLENMİŞ BEYAZ ÜSTÜNLÜKÇÜLÜK

Antik Yunan sanatının Roma’yı etkilemesi, bu eserlerin Roma aracılığıyla Avrupa’ya iletilmesi, Rönesans döneminin yapılarında büyük etkisi olmuştu. Rönesans, Antik Yunan ve Roma medeniyetlerinin entelektüel hırsını yeniden keşfetmekti ve Roma’nın düşüşünden bu yana Avrupa’da insan gelişiminin en derin dönemini temsil ediyordu.

Aydınlanma Çağı, burjuvazinin ‘fikirsel’ dönemini yeniden inşa etmişti ve yoktan var olan bir şey değildi. Rönesans, bu ‘akılcı’ çağa temel rolü üstleniyordu. Engels “bugün biz, bu akıl imparatorluğunun, burjuvazinin idealize edilmiş imparatorluğundan başka bir şey olmadığını (…) biliyoruz,”[16] diyordu. Modernizm ve modern sanat anlayışı, bu “akılcı” çağda gelişmeye başlıyordu ve bu, kapitalizmin Avrupa’da şekillenmeye başladığı zamanlardı; sanat ise Antik Yunan’dan gelen daha pragmatist bir anlayıştaydı.

Rönesans döneminin “büyük” sanatçıları asıl olarak aristokrat sınıfa çalışan ve bugünkü “sanatçı” kavramıyla uyuşmayan köleden hallice diyebileceğimiz “zanaatçı” kimselerdi. Eserleri, üretenin kendi düşüncelerini yansıtmayan, ayrıntılarına kadar sipariş ürünleriydi. Esasen Rönesans, genç burjuvazinin sanatsal zevkini şekillendiriyor, yansıtıyordu.

Irkçılığın ortaya çıkışı, 17.yüzyıl’da ulus devletlerin doğuşuna ve asıl olarak da Atlantik köle ticaretine dayanıyordu. 18. ve 19. yüzyılda “beyaz insanın üstünlüğü” ırkları renklerine göre hiyerarşik sınıflandıran antropologların sayısı hiç de az değildi.[17]

  1. yüzyılda ırkçılık, ideolojik anlamda son şeklini almıştı. Burjuva ideolojisinin ihtiyacına göre yaratılan “ırkçı yaklaşım” endüstrileşmenin ihtiyaçlarıyla yeni şekillere, kılıklara da büründü ve aslında sistematikleştirildi. Irkçılık, “Beyaz Avrupa kültürünün üstünlüğü” iddiası, felsefi alt yapılar bulmuş olarak milliyetçilik akımlarının egemen olduğu zamanlara taşınmış oldu. Hatta bu bağlamda, pek çok müzenin “kalıcı Rönesans gizli planı” yaparak, Antik dünyadaki boya izlerini imha ettiği gibi iddialara rastlamak mümkün. British Museum’daki restoratörlerin, Akropolis’in en değerli heykelleri olan Elgin Mermerleri’ni, inci kadar beyaz ve parlak olana kadar cilaladıklarından bahsediliyor.[18]

Beyaz üstünlükçü burjuva ideoloji, medya ve teknoloji başta olmak üzere her yerden propaganda edilmeye devam ediyor. Eski Yunan ve Roma dönemini anlatan film ve dizilerde insanlar, heykeller ve yapılar, beyazla kuşanmış durumda:

“2018’in başlarında BBC ve Netflix, Homeros kahramanı Asil’in Gana kökenli bir İngiliz aktör tarafından oynandığı bir dizi olan Troy: Bir şehrin düşüşü yayınladığında, rol dağılımı ırkçılar tarafından büyük tepki çekmişti. Aşil’in sarı saçlı ve mavi gözlü olduğu ve aktörünki kadar koyu tenli birinin muhakkak köle olacağı konusunda ısrarlı tepkiler çoğunluktaydı.”[19]

Batıda alt-right olarak temsil edilen “bildiğimiz faşizm” klasik ırkçılığın sadece görüntü değiştirmiş şekli olarak karşımızda. Yabancı olanı veya kendine benzemeyeni dışlamak; ona şeytani nitelikler yüklemek bugün de halklar arasındaki zehirli yüklerden biridir.

Klasik dönemin o büyük ‘beyazlık’ efsanesi devrilmiş ve ırkçılığa dayanmak isteyen zihniyet ve kültürü bir mevziini daha kaybetmiş oluyor. Her ne kadar beyaz mermerin saf güzelliğiyle mest olsak da, Klasik dönem heykel ve yapılarının renkli oluşu “şaşırtıcı” bir gerçek.

Prima Porta’li Augustus

 KAYNAKLAR:

  • Bond, E. Sarah. “Why We Need to Start Seeing the Classical World in Color?” In Hyperallergic, 2017.

(https://hyperallergic.com/383776/why-we-need-to-start-seeing-the-classical-world-in-color/)

  • Bond, E. Sarah. “Whitewashing Ancient Statues: Whiteness, Racism And Color In The Ancient World” In Forbes,

(https://www.forbes.com/sites/drsarahbond/2017/04/27/whitewashing-ancient-statues-whiteness-racism-and-color-in-the-ancient-world/#2d8a8dc075ad)

  • Talbot, Margaret. “The Myth of Whiteness in Classical Sculpture”

(https://www.newyorker.com/magazine/2018/10/29/the-myth-of-whiteness-in-classical-sculpture )

[1] Amerika’nın, hatta dünyanın en saygın dergilerinden biri olarak kabul edilen The New Yorker’da bu konunun işlenmesi, tartışmaları daha çok alevlendirmiş ve daha büyük çapta bir kitleye ulaşmasını sağlamıştı. The New Yorker’a okuyucu kitlesi tarafından bir dergiden ziyade “entellektüel bir insanın vücut bulmuş hali” gözüyle bakıldığını belirtmek gerek.

[2] Amerika’da iki haftada bir yayımlanan, her yil milyarderler listesi vermesiyle bilinen iş dergisi.

[3] Talbot, Margaret. “The Myth of Whiteness in Classical Sculpture” The New Yorker, 2018.

[4] Roma İmparatorluğunun birinci ve en önemli imparatoru Augustus Caesar’ın mermer heykeli.

[5] Şu an İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte.

[6] Agy.

[7] Agy.

[8] Agy.

[9] Bond, Sarah. “Whitewashing Ancient Statues: Whiteness, Racism And Color In The Ancient World” Forbes, 2017.

[10] Agy.

[11] Homeros, Odysseus s.273, Can Yayinlari

[12] Latince. “Kime faydası var?”

[13] Agy.

[14] Sarah Bond, bu ırkçı örgütler tarafından ”Klasik mermer heykellerin ırkçı olduğunu söyleyen profesör” olarak fişlenmişti.

[15] Bond, Sarah. Why We Need to Start Seeing the Classical World in Color” Hyperallergic, 2017.

[16] F. Engels, Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Gelişmesi, İnter Yayınları, sayfa 46.

[17] Beldereve Apollosu örnek alinarak saptanan yüz özellikleri ve oranı, ırkçı ‘sefalik indeksi” için temel oluşturuyordu. Saptanan oranlarla, insanları yüzlerinin uzunluğu ve genişliğini temel alarak kategorilere ayrıştıran bu indekse, Nazi Almanyasındaki üçüncü Reich dönemi boyunca Aryan ırkın üstünlüğü algısını destelemek için faydalanılmıştı.

[18] Talbot, Margaret. “The Myth of Whiteness in Classical Sculpture” The New Yorker, 2018.

[19] Talbot, Margaret. Agy.