‘8 SAAT CANIMIZ NE İSTERSE’ Mİ?

FIRAT TURGUT

Makine kırıcıların, sanayileşme süreciyle işlerini ellerinden alacaklarını düşündükleri makineleri parçalamasının üzerinden bir asır geçmeden, kapitalizmin gelişmesiyle patronların işçiler üzerindeki sömürüsünün artması, artık bir sınıf olan işçileri isyan ettirmiş, Amerika sokaklarında işçilerin önemli bir talebi yankılanmıştı. Sınıf savaşının açgözlü tarafı olan patronların, bir sonraki gün tekrar makine başına gelmelerine yetecek kadar bir ücret karşılığı günde 16 saat çalıştırdıkları işçilerin isteği netti: 8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat canımız ne isterse…

İşçi sınıfının mücadelesi sonucu günlük çalışma süresi 8 saatle sınırlandırılsa da Türkiye’de ve dünyada işçilerin büyük bir kısmı fazla mesai gibi “yasal sahtekarlıklarla” 8 saatten fazla çalıştırılır halde. Ancak bu yazıda ele almak istediğimiz, slogandaki üç ana talepten biri ve yine diğerleriyle direkt bağlantılı olan, kabaca sosyal yaşama işaret eden “8 saat canımız ne isterse” kısmı…

Kulağa epey hoş gelen bu söz her ne kadar işçinin iş ve uyku dışında kalan zamanında yapmak istediği şeye hiçbir baskı altında kalmadan kendi iradesiyle karar vermesi anlamına gelse de “sağlıklı yaşam için” diye sunulan yemek öğünlerinin/saatlerinin bile, aslında emek gücünü meta üretimini “verimli kılacak” şekilde ayarlandığı (işten önce-iş arasında ve işten sonra) kapitalist sistem içerisinde bunun mümkün olduğu söylenemez. Dolayısıyla işçinin sosyal yaşamının meta üretimiyle direkt veya dolaylı olarak ilgili olduğu ya da işçinin sosyal yaşamına yine doğrudan veya dolaylı olarak üretimin yön verdiği su götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Elbette bunun yanında işçinin kendisini yetiştiren ebeveynlerin bilincinden, aldığı eğitime kadar birçok etken daha sıralanabilir ancak tüm bu etkenlerin altında yatan maddi zemin yine bizi aynı kapıya çıkarıyor…

Daha anlaşılır olması için belki de “bir işçinin hayatının özetinin özeti” gibi bir örnek üzerinden gitmekte fayda olabilir… Ali ailesiyle yaşayan genç bir metal işçisi. Ailede babası ve kendisi çalışıyor. Ali’nin işi hafif işler kapsamında ve çalıştığı işyerinde sendika yok. Bu şartlar altında çalışan Ali’nin eline asgari ücret geçiyor: 2 bin 324 lira. Diyelim ki Ali şanslı bir işçi ve çalıştığı işyerinde işçiler zorla fazla mesaiye bırakılmıyor. Bu durumda Ali’nin sadece 8 saati mi fabrikada geçiyor? İş gücünün verimliliğini artırmak için zorunlu bir ihtiyaç olan öğle yemeği ve molalarla birlikte bu 9 saate çıkıyor. Ali’nin çalıştığı fabrika uzaktaysa git-gel 2 saati de yolda gidiyor. Öncelikle bu 2 saat genellikle Ali’nin sosyal yaşamından kesiliyor. Bu sürede mobil oyun oynayarak “sosyalleşmek” bir “seçenek” tabi, ama diğer seçeneğin de yarım yamalak bile olsa uyku olduğu hesaba katıldığında, gün boyu iş yükü altında vücudu yorgun düşmüş bir fabrika işçisinin bu seçeneklerden hangisini tercih edeceği (aslında yenik düşeceği) az çok anlaşılıyor.

Ali’nin kaldı 5 saati. Evde yemek yiyip biraz dinlenen Ali 1 saat sonra yine kendisi gibi işçi olan mahalledeki arkadaşlarıyla buluşuyor. Zira bu saatten sonra bu kadar erkek bir aradayken yapılabilecek en iyi aktivite mahalle kahvehanesine gidip oyun oynamak. Daha da belirleyici olan ise kahvehanenin zaman geçirilebilecek en ucuz yer olması. Bir bardak çayın ortalama 1.5 liradan satıldığı mahalle kahvelerinde bir kişi 10 liraya 6 çay içebilir. Hatta toplamı 10 lirayı geçmemesi koşuluyla kişi, tercihini “4 çay, 1 kola ya da 4 çay, 2 gazoz” şeklinde değiştirebilir. Yani kahvehane içerisinde tüketeceği içeceğin türü belki de bir işçinin hiçbir baskı altında kalmadan, kendi iradesiyle karar verdiği ender şeylerden ama o içecekten ne kadar içeceğini (miktarı/sayısı) cebindeki parası belirliyor!

Rengi yeşil, kırmızı ya da mavi olan kadife bir kumaşın örttüğü, üzerine tok bir ses çıkaracak sertlikte kağıt ya da taş indiren ellerin gün geçtikçe çürüttüğü o masa etrafında geçirilen 2 saat yeterli midir peki? Bu kahvehanelerde mecburen ya da isteyerek fark etmeksizin az çok zaman geçiren herkes bilir, “Hadi bir el daha” sözünün o masa etrafında geçirilen zamanı ortalama 1 saat uzatacağını. Nedeni basit… Nereye gidecekler ve asıl önemli olan nasıl($) gidecekler? Elbette bu sorular o an o masanın etrafında bulunanların aklından zerrece geçmeyebilir. O masanın etrafındakiler o an kirayı, faturaları da düşünmeyebilir. Ama hem bu soruların hem de bu harcamaların bir işçinin aklından hiçbir zaman çıkamadığı da yadsınamaz… Yani aslında o an işçinin bu soruları sormasına, kendisinin ve ailesinin yaşamını idame ettirebilmek için yaptığı harcamaları hesap etmesine gerek bile yoktur çünkü o zaten bu alanda artık bir “sensei”dir ve öğrenilmiş refleksleri epey gelişmiştir.

Evet, Ali’ye dönelim biz. Ali 3 saatin ardından evde artık. Duş alıyor, TV karşısında uzanıyor, akıllı telefonuyla zaman geçiriyor, gözleri kapanıyor (tüm bunlar 1 saatte oluyor), “Ben artık yatıyorum” diyor ve diğer 8 saatlik kısma geçiyor…

Diyelim ki sıradanlaştığını düşündüğü hayatında bir değişiklik yapmak isteyen Ali spora başlama kararı alıyor. Spordan kastı da iki sokakta bir rastlanan, bakkal dükkanından bozma, hocalarının “alaylı” olduğu, diyetisyeni bulunmayan, bir sürü erkeğin six pack hayaliyle girip, azimle çalışanın bir süre sonra pitbull gibi çıktığı (ama göbekli, çünkü ekmek yemeden doymaya bütçe yetmiyor) salonlarda ağırlık kaldırıp indirmek. Zaten asgari ücretle çalışan Ali’nin başka bir şansı yok!

Bu arada Ali yaş alıyor… Gençliğinde “spora”, çoğunlukla kahvehaneye, kimi zaman kafeteryaya, kimi zaman da ilçe dışı gezilere zaman ayırabilen Ali, sevdiğiyle, aynı fabrikada çalışan Ayşe’yle evlenmek istiyor. Ayşe’nin yaşamı Ali’ninkinden biraz farklı tabi. Kadın olmanın bir bedeli var nihayetinde. Öyle kahvehane, kafeterya, spor gibi sosyal aktivitelerde bile Ali kadar özgür değil. Fabrikadan çıktıktan sonra hani bazen arkadaşlarıyla bir kahve içmek için oturur, sonra ev işleri Ayşe’yi eve çağırır… Neyse… Ufak çaplı bir organizasyonla evlilik teklifi ettiği Ayşe’nin cevabı Ali’yi gülümsetiyor. Ta ki resmi başvurular yapılana kadar…

Zira iş artık ciddiyete biniyor ve bu aşamadan sonra, kimsenin zorunlu olarak fazla mesaiye bırakılmadığı fabrikada, ev kurmak isteyen Ali ve Ayşe için artık “8 saat çalışma” yerine zorunlu olarak “8+4 saat çalışma” dönemi başlıyor, hatta ikisi de hafta sonu mesaileri için adlarını yazdırıyor. Ayşe fabrika çıkışı direkt evin yolunu tutarken, zaten sporu bırakmak zorunda kalan Ali arada kahvehaneye uğrayıp bir iki el oyun atıp oradan da evine geçiyor…

Artık biriyle yaşamaya başlayan işçi belki de hayatının sadece bu birkaç aylık kısmında “canı ne isterse” onu yapabiliyor; zira devreye, bu zamana kadar doğrudan ya da dolaylı baskılar altında ezilmiş, canlıların önemli bir ihtiyacı olan, üstelik düzenli olduğunda partnerinin bedeniyle birlikte kişinin kendi bedenini de farklı bir açıdan keşfettiren cinsellik giriyor. Üstelik bu gereksinimin, günlerce midelerine bir lokma ekmek girmemiş canlıların açlığıyla giderilmesi iki tarafı da mutlu ediyorsa… Neyse sosyal yaşama dahil ettiğimiz bu bölümün daha fazlasına gerek yok.

Bir süre sonra Ayşe’nin karnının büyümesi, ettiği evlilik teklifinin kabul edildiği günkü gibi Ali’yi gülümsetiyor. Ta ki iş ciddiyete binene, doğum yaklaşana kadar! Ayşe çalışamaz, hatta evden çıkamaz halde… Ve bundan böyle Ali için 8+4 çalışma sistemi sürekli hale geliyor. Gençliğinde spora başlamak için cebine giren çıkan parayı hesaplayan Ali çocuk doğduğu zaman beze harcadığı parayı düşünüp kara kara “3 kiloluk bebekten her gün nasıl 5 kilo bok çıkar”ın hesabını yapıyor. El kadar bebeğin çıkardığı masrafa Ali yetişemiyor ki bir müddet sonra Ayşe de bebeği sabahları annesine bırakıp işe gidiyor. Akşam gelince bebeği alıp fazla mesaisini ev içinde yaparken, fabrikadaki fazla mesaiden kurtulamayan Ali de arada bir kahvehane kaçamağını saymazsak iş dönüşü eve geliyor…

Bir pazar günleri var artık Ali’yle Ayşe’nin. Hani arada bir yine Ayşe’nin annesine bırakabilirlerse çocuğu, birkaç saat dışarıda vakit geçirip tekrar dönebilirler eve. Belki bir sinema, sonrasında birer kahve, bu kadar… Bu ufak kaçamaklar dışında Ali’nin yine semtinden ayrılma şansı pek mümkün değil ama Ayşe’nin durumu daha vahim. Zira Ayşe için artık komşu/arkadaş ziyaretinde yapılan sohbetler değerli sosyal bir aktivite halinde. Üstelik yanındaki bebeğiyle birlikte. Bir de unutmadan, düğünler pazar günü oluyor genelde. Pazar günü gidilen düğün de sosyal aktivitelerin en lükslerinden… Belki arada bir de piknik…

“Peki bu ne zamana kadar böyle gidecek?” Bu soruya da samimi bir yanıt verebilmek için, ömrünü fabrikalarda tüketmiş, gittikçe daralan ufkunun en ileri ucunda çocuklarının mürüvveti ve torunların bulunduğu, bir eş, çocuklar, torunlar, bir ev, belki bir arabadan öte hiçbir şeyde “sahiplik” hissetmemiş, aslında hayatı pek de yaşayamamış babasının durumuna bakmak yeterli olabilir… Peki ya Ayşe? Ayşe çocuğu üzerinde de sahiplik duygusu hissedemez. Ayşe de tıpkı annesi gibi “çabucak eskiyip bozulmasın da masraf yapmasın” diye düşünüp gözü gibi baktığı ev eşyalarında sahiplik hissedebilir…

Özetin özeti bir işçinin sosyal yaşamı yukarıda anlattığımız. Özetin özeti de olsa koca bir yaşam ne kadar kısa değil mi? Sistem içerisinde milyonlarca işçi bulunuyor hayatı tıpatıp böyle yaşayan, yaşamak zorunda kalan.

Hani tanısa, okuyabilse, “tam da beni anlatıyor” diyecek Nazım’ın bir şiiri için. Bir kez bir resim sergisine götürülse, çok değil sadece bir ressamı çizgilerinden tanıyabilecek duruma gelse mesela… Sahnedeki bir piyanistin hangi tuşlara bastığını tahmin etme gibi bir zahmette bulunmasına gerek yok, tuşlara bastıkça çıkan sesle piyanistin hareketleri arasındaki ilginç uyuma tanık olsa… Tiyatrocuların ayakta alkışlandıkları zaman yüzlerine yansıyan mutluluğu görse… Gençliğinde daha sık gittiği sinemada oynatılan filmlere iyi ya da kötü demenin sebeplerini açıklayabilecek bir birikimi olsa… Şehirleri görmek için internet üzerinden sanal turla yetinmek yerine, gidebilse…

Tüm bunları “kendi iradesine” bırakılmadan yapabilmesi sağlansa da yukarıda yapılan kültür sanat tartışmalarını da sınıfın tam ortasına çekse…

Ama demiş ya şair “-Demeğe de dilim varmıyor ama- kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!” Öyle olmasaydı bu salgın günlerinde denize nazır villasının bahçesinde spor yapan biri için kaygılanır mıydın, tüm saflığınla?