Abdülhamid’e karşı Mehmet Akif

Bütün edebiyat ve siyaset hayatına bakıldığında Mehmet Akif’in duygularının her zaman yoksul ve mazlum insanlardan yana olduğunu görebiliriz. Abdülhamid’e muhalefetinin ekseninin de siyasal ve toplumsal ifadesini bulamamış olan bu duygu olduğunu söyleyebiliriz.

AYDIN ÇUBUKÇU

Sultan II. Abdülhamid ve “İstiklal Marşı’nın şairi” Mehmet Akif, İslamcı ideoloji ve politikanın propaganda malzemeleri listesinde iki muteber figür olarak birlikte yer alırlar. “Ulu Hakan” ve “Baş eğmez şair”, hem yeni Osmanlıcıların, hem de her türden İslamcı-milliyetçilerin ortak bayrağının yıldızlarıdır. Ama eğer kendilerine sorabilseydik, birlikte anılmaktan, hele aynı siyasi ve ideolojik amacın arabasına koşulmuş olmaktan ne kadar rahatsız olduklarını söyleyebilirlerdi. Hatta Mehmet Akif, nefretle o “kızıl sultan” ve “iblise rahmet okutan mel’un” ile aynı yerde anılmak istemediğini haykırabilirdi.

Bugün de, Abdülhamid’i savunanlar Akif’i karalamaktan geri durmazlar, Akif’in İstiklal Marşı’na selam durup Çanakkale Şehitleri’ni ezbere okuyanlar yeri geldiğinde müstebit Hamid’e veryansın ederler.

Gerçekte Mehmet Akif, günümüz İslamcılarının pek sevebileceği bir tip değildir. Kimi solcuların da İslamcı siyasete muhalefetle Akif düşmanlığını aynı şey zannettikleri olur. Öyle ki, bir solcu lider bu bilir bilmez düşmanlık yüzünden, Akif’le olan soy bağından sıkılmış gibi, “İnsanın ailesini seçme hakkı yok!” bile demişti. Kimi başka solcular açısından da Abdülhamid’i savunmak ihanetle aynı şeydir, Akif’e de sırf Nâzım Hikmet inanmışlığını takdir ettiği için selam durmak gerekir!

Kurtuluş arayan bir aydın

Çökmekte olduğu herkes tarafından fark edilen imparatorluğun nasıl kurtulacağı sorunu, aslında Osmanlı’nın son dönem aydınlarına kendilerini geliştirmeleri için önemli bir olanak olmuştur. Ciddi ülke sorunları üzerinde düşünmek, Avrupa toplumlarını gözlemek ve incelemek, siyasal gelişmeleri, felsefi akımları öğrenmeye çalışmak için kendilerini mecbur hissetmişlerdir. Bir ülkeyi, bir halkı, kocaman bir imparatorluğu yıkılıştan, yok oluştan korumak için ne yapılacağı sorusuna yanıt aramak, güçlü bir düşünce fırtınasına yol açmış, Osmanlı’nın ilk sosyalistleri de, çeşitli milletlerden milliyetçileri de, İslamcı siyasetçileri de bu fırtına içinde doğmuşlardır. Mehmet Akif, Batı’nın “ilim ve fennine” hayrandır ve bununla donanmış dinine, devletine bağlı nesillerle bunun gerçekleşeceğine inanmaktadır. Bu düşünceler çerçevesinde yarattığı ideal genç tipi Asım, hem dinsel bilgilerle donanımlı, hem de pozitif bilimleri ve teknolojiyi iyi özümsemiştir. Diğer yandan günümüzde pek çok İslamcıyı kızdıracak ölçüde “dinde reform” yanlısıdır.

Asım, aslında Çanakkale savunması sırasında cephede can vermiş binlerce genç aydının ortak kimlik özellikleri üzerinden tasarlanmıştır. Pek çok doktor, mühendis, öğretmen, yüksekokul öğrencisi vs. orada Alman komutanların emri altında İngilizlere karşı savaşırken ölmüştür. Hem kahramanca savaşmasını bilen, hem de aydın özellikleri taşıyan bu gençler Akif için ideal gençlik örneğidir.

Asım’a uygun görülen yön de dönemin koşulları ve Osmanlı aydınının eğilimleri bakımından dikkat çekicidir. Mehmet Akif, yarattığı bu şiir kahramanını Berlin’de eğitime gönderir!

Neden Berlin’e? Çünkü Mehmet Akif, Berlin’e Alman Dışişleri Bakanlığına bağlı “Şark İstihbarat Birimi” tarafından davet edilmiş, İttihatçıların istihbarat örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın da onayıyla dünya Müslümanlarını Alman-Osmanlı ittifakı lehine kazanmak üzere yapılacak propaganda ve örgütlenme faaliyetleri için eğitilmişti. İngiliz ve Fransız sömürgelerinde ve Rusya’da bulunan Müslümanları “özgürlük mücadelesine” çağırmak üzere yürütülecek faaliyetler sonucunda ihtilaller, ayaklanmalar çıkarılabilirse, Almanların bu diğer emperyalistler karşısında gücü artacaktı. Bu amaçla çeşitli İslam ülkelerinden Berlin’e davet edilen aydınlar arasında Mehmet Akif Ersoy, Abdülaziz Çaviş, Abdürreşit İbrahim, Şeyh Salih Et-Tunusi, Halim Sabit, Alimcan İdris gibi önemli isimler vardı.

Mehmet Akif’in Berlin’deki esir kampında ziyaret edip moral verdiği Müslümanlar bir süre sonra, “Asya Taburu” adıyla, Almanya için savaşsınlar diye, Suriye cephesine gönderildi. Oysa Akif onları birer mücahit olarak görmek istiyordu!

Berlin günlerinde Mehmet Akif’in düşünce dünyasının da önemli ölçüde Batı’da o sırada etkili olan felsefi akımlardan esinlendiği görülüyor. Akif bu etkiyle, “çevre şartlarının belirlediği insan” anlayışından, çevresini değiştirebilen insan anlayışına yönelmiştir. Pozitivizmin XIX. yüzyıl ortalarında kazandığı yeni yönelimler ve yorumlar, onun da siyasi ve toplumsal tasarılarına yön vermeye başlamıştır. Gittikçe Alman NAZİ düşüncesini önceleyen “gücün ve güçlünün egemenliğinin kaçınılmazlığı” tezine, felsefi ve siyasal zemin hazırlayan bu yorumda, Malthus’un nüfus teorisi, Spencer’in “en iyinin hayatta kalması” anlayışıyla Darwin’in doğal ayıklanma teorisini birleştiren bir içerik öne çıkmaktaydı. Osmanlı aydınları arasında da Ahmet Mithat, Abdullah Cevdet, Beşir Fuad bu eğilimdeydiler.

Mehmet Akif’in ideal genci de ideal toplumu ve devleti de bu eklektik teorinin izlerini önemli ölçüde taşır. Güçlünün ve gücün yanında olmanın anlamı, doğrudan doğruya Alman’ın yanında olmaktır. O sırada Çanakkale’de sürmekte olan ve kimi zaman umutsuzluk ve karamsarlık yaratan savaş koşullarında, üstelik cephedeki orduya komuta eden kişi Almanken, bunun yalnızca ideolojik değil, psikolojik bir tercih olduğu da düşünülebilir. Kendisiyle aynı yönelimlere sahip Afgani ve Abduh gibi, o da İslam dünyasının kurtuluş yolunun güçlü (ama aynı zamanda iyi) bir emperyalistin yanında saf tutmak olduğuna kesinlikle ikna olmuştu.

Almanya hayranlığının önemli dayanaklarından birisi, Berlin’de ilk kez karşılaştığı kimi “medeniyet” belirtileridir. Mesela, kaldığı otel bunlardan biridir.

Berlin’de kaldığı oteli anlatırken adeta çarpılmış gibidir. Musluklardan hem soğuk hem de sıcak su akması, avizelerin ışığı, yatakların yumuşaklığı, temizlik, özellikle tahtakurusu bulunmaması… Hayranlıkla övdüğü bu özellikler ona göre, bir uygarlık düzeyinin işaretleridir. Her yönüyle Alman hayranıdır.

Ancak onu şaşırtan ve düşüncelere gark eden bir husus vardır. ‘‘Dinleri var, işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi’’ demektedir. Yani, aslında dinleri “bizim işlerimiz gibi” çarpık çurpuktur, ama yaptığı işlere bakarsanız, “bizim dinimiz gibi” dosdoğru, sapasağlam, tertemizdir!

Aynı duyguları, Japonya gezisinde de yaşar. Orada gördüğü her şey, temiz, ahlaklı, düzgün ve özenlidir; sanki “o küçük boylu adamlar” halis Müslümanlar gibi yaşamaktadırlar, ama Buda’ya inanırlar!

Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda.

Siz gidin, saffet-i İslam’ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkân-ı sıyanette ferid;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.

Medeniyyet girmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan izniyle.

Bu dizelerde kendisini gösteren anlayış aslında Akif’in kendi ülkesi için özlediklerinin ifadesidir. Medeniyetin ilmini ve fennini almak ama ahlakını almamak!

Asım’ın kuşağından beklediği de budur.

Ancak Mehmet Akif’in dindarlığı da, genel inanışların oldukça dışında, yeri geldiğinde “muhalif”, hatta isyanın eşiğinde bir inanç olarak görünür.

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı!
Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

Madem ki, ey adl-i İlahi, yakacaktın…
Yaksaydın a mel’unları… Tuttun bizi yaktın!

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin matemi çağlar!
En kanlı şena’atle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayatın yüreğinden gidiyor kan!
İslam’ı elinden tutacak kaldıracak yok…
Na-hak yere feryad ediyor. Âcize hak yok!
Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahi?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlahi!

Yoksulluk, açlık, salgın hastalık ve cahillikle kavrulmuş İslam dünyası, Mehmet Akif’e “ilahi adalet” kavramını sorgulatır. Başka çağlarda benzer itirazları yazan pek çok şair “zındık ve mülhid” ilan edilirken, bazı İslamcı çevrelerde Akif’in bir mücahit olarak anılması, başka bazı çevrelerde ise “müsamahalı bir eleştiri” ile yetinilmesi düşündürücüdür; fakat burada önemli olan, Asım Nesli için önerilen “dinine bağlılık” ilkesinin hangi sınırları zorladığını görmektir.

Yaşadığı dönemin önemli reformistlerinden Cemaleddin Afgani ve Mısırlı Muhammed Abduh onun bu konuda ilham aldığı kişilerdi. Abduh masondu. Afgani hakkında ise Abdülhamid’in izlenimleri hiç de olumlu değildi. Onun kendisini yıkmak üzere yetiştirilmiş bir İngiliz casusu olduğundan kuşkulanmaktaydı. Bu yüzden kendisini İstanbul’a davet etti, maaş bağladı ve sürekli gözaltında tuttu. Akif ise Afgani’nin samimi bir Panislamist ve din reformcusu olduğuna inanmaktadır. Mısırlı Muhammed Abduh da öyledir. Üçünü buluşturan nokta, Batı uygarlığı karşısında tutkulu bir hayranlık ve İslamiyet’te reform talebidir. Bu ikisinin bileşiminden “Asım Nesli” doğacaktır!

Belki de benzeri bütün aydınlar ve kalkınma sevdalısı İslamcı siyasetçiler gibi onun da yanılgısı, kendi özlemlerinin emperyalistlerin planları içinde bir yer bulabileceğine ilişkindi. Günümüzde sürüp giden sözde kurnazlık: Alman’ın atına binip, İslam’ın kılıcını sallamak…

Oysa hayranlıkla izlediği ilişkiler ve zenginlikler, bir bütün olarak sermaye egemenliğinin alanına aitti ve orada tercihleri yapabilme gücünde olmak için Akif’in durduğu yerden farklı bir konumda bulunmak gerekiyordu. Aksi takdirde, mücahit olmayı beklerken emperyalizme asker yazılırdınız!

Akif’in ve çağındaki diğer Müslüman aydınların çok gerçekçi ve kesin sonuç getirecek sandıkları bu çözüm yolu, aslında Abdülhamid’e de çok yabancı değildi. Geceleri Sherlock Holmes okuyup Rom içen, ilk rakı, bira ve şampanya fabrikalarını açan bir padişah olarak hiç de Ortodoks Müslüman portresine uygun düşmeyen bir padişahtı ve elbette Batı’ya tümüyle kapalı biri değildi. Ciddi bir kalkınmacı olarak bilim ve teknolojiye de yabancı değildi. Üstelik kendisine cephe alan bu İslamcı aydınlar gibi, az çok farklarla da olsa, Panislamist idi.

Fakat aralarında derin ve aşılmaz bir uçurum gibi duran siyasal görüş farklılıkları vardı.

Söz konusu aydınlar, Batı’nın bilim ve teknolojisine olduğu kadar toplumsal ve siyasal hayatına da ilgi duyuyorlar ve reform düşüncelerini bu alanlara kadar genişletiyorlardı. Mutlakıyete karşıydılar ve cumhuriyetçi değilseler bile, bir parlamentonun bulunmasından yanaydılar. Geleneksel siyasi mutlakıyet rejimine karşı meşrutiyet, onlar açısından İslam’ın bilim ve düşünce hayatına canlılık, üreticilik kazandıracaktı.

Abdülhamid’le Mehmet Akif’in karşı karşıya geldikleri nokta burasıydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olan Akif, Abdülhamid’e karşı özgürlükçü bir siyasal yapı istiyor ve onun istibdadından nefret ediyordu. Bu düşüncelerini ve duygularını, Abdülhamid tahttan indirilip yerine kardeşi getirildikten sonra yazdığı “İstibdad” adlı şiirde dile getirdi. Ama “Köse İmam” ve “Asım” adlı uzun şiirlerinde de Abdülhamid hakkında hakaretler hatta sövgüler bulunmaktadır. Korkak, baykuş, merkep, hayvan, zalim, melun, kızıl kâfir, domuz… Hatta insafın ölçüsünü kaçırır ve onu şampanya yerine ayran içen, XX. yüzyıla uymayan bir geri kafalı olmakla da suçlar…

Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan!

33 yıl boyunca millete kan kusturmuştur, masumların celladıdır, sefaletin ve rezaletin sebebidir.

Fakat söz konusu şiirlerde, Abdülhamid hakaretlere boğulurken asıl eleştirilen, ona karşı sessiz kalan halk yığınlarıdır. Binlerce masum öldürülürken otuz milyon halk, üç eşkıyaya mahkûm olmuş, bir feryat etmemiştir! Uğursuz bir yükü, hükümet kabul edip katlandınız! Zalimle mazlumun sayısına bakın da utanın! İnsanlıktan nasibini almamışlar, bir boş kuruntunun gölgesini semalardan üstün tuttunuz!

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad!
Huruş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?
Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükumet namına bir bar-ı meş’umu!
Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellad,
Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükumet narına bir bar-ı meş’umu!
Utanmaz mıydınız bir, saysalar zalimle mazlumu?
Siz, ey insanlık isti’dadının dünyada mahrumu
Semalardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhumu!

Bununla birlikte, aynı şiirin izleyen bölümünde bir tutuklama sahnesi anlatılır. Haksız yere, yerlerde sürüklenerek götürülen bir adamın, tıpkı kınadığı halk gibi, yardımına koşmadığı için utancından ağlayan da kendisidir!

Mahallemizde de çıt yok ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklı sıra.
Ayol, yarın da sizin hanümanınız sönecek…
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin kıyafetine…

Benim de bitti nihayet tahammülüm, tabım;
Boşandı seyl-i dümû’um, boşandı a’sabım.
Utandım ağlayarak, ağladım utanmayarak

Eve döndüm, bütün o facialar
Geldi karşımda durdu subha kadar.
Döndü didemde bin hayal-i elim!
Öttü beynimde bin figan-ı yetim.

Köse İmam’da bu suskunluğun sebebini şöyle açıklar:

Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek
Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şeriat!” diyerek.

 


Bunların hepsi emin ol ki cehalettendir.

Bütün edebiyat ve siyaset hayatına bakıldığında Mehmet Akif’in duygularının her zaman yoksul ve mazlum insanlardan yana olduğunu görebiliriz. Abdülhamid’e muhalefetinin ekseninin de siyasal ve toplumsal ifadesini bulamamış olan bu duygu olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, Akif “inanmış adam”dı! Namusu ve ahlakına da kimse toz konduramaz. Yanında durduğu mazlum halklara yakınlığı da samimiydi. Fakat çağdaşı bütün aydınlar gibi, çözüm konusunda kafası tam anlamıyla karışık ve bilgisi yetersizdi.

Abdülhamid’de kurtulmanın istibdadın sonu olmadığını da gördü. Ezilen halkların acısını şu ya da bu emperyalistin dindirmeyeceğini de hissetmiş olmalıydı. Belki son zamanlarında içten bağlı olduğu dininin de bir toplumsal kurtuluş yolu olmadığını fark etmişti. Bir Müslümandı ama bugün kullanıldığı anlamda bir İslamcı değildi. İçine kapandı ve yoksulluk içinde öldü.