Bir zamanlar bahçeler kentiydi İstanbul. Halkla dolup taşan, pazar tatilinin geçirildiği halk bahçeleriyle. Kırlık alanlar, kır kahveleri, üzüm bağlarıyla bostanlarda, dutluklarda geçmiş neşeli günler.

Halk bahçesi denince bunlara yaz geceleri akın akın gidilen bahçe sinemalarını eklemek gerekir. Önlerinde leblebi, çekirdek, fındık, fıstık satılan, turşucuların yer tuttuğu, içeride buz gibi gazozların, kiminde demli çayların içildiği sigaraların fosur fosur tüttürüldüğü, hemen her mahallede bir ikisinin bulunuduğu bahçe sinemalarını. Bugün herbirinin bağrıdan blok apartmanların yükseltildiği açık hava sinemalarını.

BOMONTİ BİRA BAHÇESİ

Bomonti Bir Fakrikası, Şişli’nin arka yüzünde ‘Bomonti’ denilen tepelik bir alanın üstündeydi. Karşı tepe, Kasımpaşa Vadisi’nin böldüğü Haliç’e bakan Okmeydanı’ydı. Bir zamanlar Fatih’in kızaklarla gemilerini Haliç’e indirdiği Okmaydanı kırlık bir alandı o zamanlar. Yakın çağlarda kurulan taştan, betondan, az katlı apartmanların yer aldığı Bomonti’de geniş bir alanı kaplayan tuğla işli, yüksek bacalı bira fabrikasının karşısında, ağaçlıklı, geniş bir bahçesi vardı.

Bu bahçe cumartesi-pazar günleri tıklım tıklım dolardı. Semtteki daha çok Rum, Ermeni, Levanten aileler çocuklarıyla, süslü giysileriyle, daha sabahtan bahçenin tahta masalarını doldurmuş olurdu.

Bahçe, öğleyin çevreden gelen her kesimden halkla yükünü almış olurdu. Bizim gibi İstanbul’un karşı yakasından gelenlerse ancak ikindiye doğru boşalan masalardan bir-ikisine yerleşirdi. Semttekilerle çevreden gelenler elleri kolları dolu yiyecekleriyle gelip öğle yemeklerini bira eşliğinde, piknik heyecanı içinde yerlerdi. Alan, bahçe hoparlöründe çalınan plaklarla söylenen şarkılara katılanlarla, kimi zaman yanında getirdiği çalgısını tıngırdatanlarla zaten bir piknik havası oluştururdu.

Bahçenin masaları çıplak tahtaydı. Örtüsünü gelen aileler getirirdi. Oturulan sandalyeler de bildiğimiz tahta sandalyelerdi.

Bira, masalara beş litrelik tahta fıçılarla getirilidirdi. Masadaki kişi sayısına göre de yarım litrelik kuluplu, kalın, camdan bira bardakları verilirdi.

Garson, getirdiği buz gibi soğuk bira fıçısının musluğunu tahtadan balyozla vurarak takar, ardından döner giderdi. Gerisi sana kalıyordu. Tahta musluğu açıp birayı köpürte köpürte bardağa doldurarak içmek. Bizim gibi bir baş, bir traş delikanlılara düşen küçük kese kâğıtlarında getrirdikleri ılık çerezleri soğuk birayla yudumlamaktı. Mevsimine göre kirazla caneriği getirenler de olurdu. Biz arkadaşım Ayhan’la çoğunluk bu ikinci menüyü yeğlerdik.

Biz ikimiz getirdiğimiz yalın mezeyle beş litrelik fıçıyı devirdiğimizde kafayı bulur çıkardık. Yemekleriyle gelen ailelerse vur patlasın çal oynasın, akşama kadar eğlenirdi. Elbet, beş litrelik fıçıya bir beş literlik daha katarak.

KIR KAHVELERİ

O zamanlar Şişli’ye tramvayla gidilirdi. Beyazat’tan gelen tramvay, bugünkü Şişli Camiisi’nin olduğu yere kadardı. Mecidiyeköy’e doğru tarihi bir tramvay deposu bulunuyordu, yakın zamanlara kadar Şişli Ermeni Mezarlığı’nın karşısındaki yerinde duruyordu, sonradan Cevahir AVM yuttu onu.

O zamanlar, tramvay deposunun ötesi Mecidiyeköy kırsalı sayılırdı. Orada dutluklar yer alıyordu.

Şişli tramvay durağının ardı da Kâğıthane sırtlarına kadar kırlık bir alandı. Orada da sıra sıra geniş kır kahveleri vardı.

Bira bahçesinden sıkılanlar isterlerse bu kır kahveleriyle dutluklarda gezip oyalanabilirdi.

TEPEBAŞI GAZİNOSU

Bu yörede geceleri bahçe sinemaları dışında gidilecek yer Tepebaşı Gazinosu’ydu. O da bir halk bahçesi sayılırdı. Hamiyet Yüceses, Perihan Altındağ, Safiye Ayla, Ahmet Üstün, Gönül Yazar’In şarkı söylediği bu gazino yemekli, içkili masaların dışında en arkadaki sıralanmış iskemlelere iki buçuk liraya bir bira ya da gazoz karşılığı müsteri de alırdı. Halk, oradan izlerdi bu şarkıcıları. Ayhan’la bana gelince tek iki buçuk lirayla aldığımız üç-dört şişe birayı yarım kilo kiraz ya da erik mezesiyle karşı kaldırıma oturarak içip izlerdik.

KARŞI YAKA

Karşı yakada sur içi İstanbul’unda oturanların da pazar günlerini hoşça geçirdikleri yerler vardı; bunların çoğu sur dışındaydı.

MISIR TARLASI

Edirnekapı’nın hemen dışında, bugünkü mezarlıkların altında Ayvansaray’a bakan sırt, Mısır Tarlası denen kırlık bir yerdi. Çevrede mısır tarlaları da olabilirdi, bilmiyorum ama güze doğru bu kırlık, kara kazanlarda pişen sütlü mısırla, mısır taneleri gibi kırlığa yayılan halkla dolup taşardı. Haşlanmış mısırlar bir yandan yenirken öte yandan uçurtmalar uçurulur, çimenlerin üstüne yayılınır, körebe oyunları oynanırdı. Arada darbuka, cümbüş çalıp oynayanlar, şarkı söyleyenler de olurdu, çocuklar oradan oraya sürekli koşup dururken.

BAYRAMPAŞA KIRLIĞI

Mısır Tarlası dışında Edirnekapı’dan Topkapı’ya uzanan surların kırlık yamaçlarıyla Bayrampaşa’nın kırlıklarında pazar gezintisine çıkılırdı. Burda da uçurtmalar uçurulur, oyunlar oynanırdı. Bahar aylarında yeşillikleri, sarı papatyaların bürüdüğü, ballıbabaların ballandırdığı, ebegümeci, hindibağların topraktan fışkırdığı dönemde Yedikule’nin göbekli marulları tabla tabla buralara taşınırdı. Gelen marullar kapışılırdı. Büyük çeşmede yıkanır, çeşmenin yanındaki geniş bahçede masalara oturularak yenirdi. Tuzu, tabağı kahvecidendi. Üstüne ya kahve, çaylar içilir ya da küçük bir yer kirası verilerek çıkılırdı. Yol üstünde çember çeviren çocuklara çarpmamak ya da onların size toslamaması gerekirdi.

ÜZÜM BAĞLARI

Bayrampaşa düzlüğünün yükseldiği yerdeydi Maltepe. Bugün betondan bir tepe olmaktan başka bir görünümü olmayan Maltepe, o zamanlar üzüm bağlarıyla bezeliydi. Bu bağlar da o günlerin halk bahçeleri, gezinti yerleriydi.

Pazar günleri kalabalık olan bağlara, genellikle Topkapı’dan kalkan kara körüklü ya da tenteli faytonlarla gidilirdi. Körüklüler tek atlı, sanki daha lüks gibiydi; tentelilerse çift atlıydı. Her ikisinin atları renkli bağlarla süslü olurdu. Faytonla gidilirken hem atların, hem arabaların çıngırakları çın çın öterdi.

Herkes faytona binmezdi elbet, “bu bir pazar gezintisidir” diyen çoğunluk, çoluk çocuk yürürdü. Sıcakta erkekler başlarına mendil bağlar, başörtülü kadınlar örtülerini gevşetir, başı açık olanlarsa göğüs düğmelerinden birini açardı serinlemek adına.

Güle oynaya bağlara varıldığında, bağın girişindeki beyaz örtülü sıra sıra masalardan birine oturulurdu. Bağ sahibi ya da çalışanı önceden hazır ettikleri bir sürahi soğuk suyla renkli su bardaklarını hemen masaya bırakırdı. Biraz soluklanıldıktan sonra kütüklerinden yeni kopartılmış, buğusu üstünde, iri taneli üzüm salkımları beyaz porselen tabaklar içinde masaya konurdu. İsteğe göre ya küçük taneli yapıncak üzümü ya da iri taneli çavuş üzümü seçilirdi. Yapıncak, tanelerinin yer yer lekeli oluşundan ‘kınalı yapıncak’ olarak anılırdı. Çavuş üzümü ise iri tanelerinin içinden bir ampul gibi ışık saçardı. İkisi de bal gibi tatlıydı. Bu yüzden arıların hedefi olması biz çocukları ürkütürdü.

İçlerinde ‘örnek bağ’ anlamındaki Numune Bağı en ünlülerindendi.

SONUÇ

Halk bahçelerinin hiçbiri yok artık, o gülüşler de o neşe de.

Halk bahçelerini, ‘millet bahçeleri’ diye diriltmeye çalışanlar, eşit koşullardaki o gülüşleri, o neşeyi sağlayabilecekler mi? Her gün, her yönden sıkışan, sıkıştırılan halk nasıl özgürce gülüp söyelebilir ki millet bahçelerinde?

Not: Halk, millet bahçelerinde ancak söylenebilir, o da onların işine gelmeyecektir. Durun bakalım ne olur?