ADONİS ŞİİRİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

ELÇİN SEVGİ SUÇİN

Mehmet Hakkı Suçin’in çevirisiyle dilimize kazandırılan Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet (Kırmızı Yayınları, 2015), Belli Belirsiz Şeylerin Anısına (Everest Yayınları, 2017), ve İşte Budur Benim Adım (Everest Yayınları, 2020) isimli şiir kitapları üzerinden asıl adıyla Ali Ahmed Said İsbir, dünya şiirinin onu tanıdığı adıyla Adonis’in şiir anlayışı ve şiir evrenini inceleyeceğim.

Hem İslam öncesi hem de İslam sonrası Arap şiirine hâkim olan düşünür ve şair Adonis, 1983’den beri yaşamakta olduğu Avrupa kültürüne, felsefesine ve şiirine de hâkimdir. Tasavvuf ve tasavvuf felsefesi üzerine de oldukça geniş çalışmaları olan şair, şiir yazmaya henüz çocukken 14 yaşında başlar ve 1957’de Beyrut’ta Şiir (Şi‘r) ve Tutumlar (Mavâkif) dergilerinin yayınlanmasına katkıda bulunur. Arap edebiyat çevrelerinde derin etkiler bırakan bu dergilerde yazdığı yazıları ses getirir. 1983’de Paris’e yerleşen şair, Stéphane Mallarmé Akademisi’ne üye olarak seçilir.

Adonis, Arap şiirini ve Arap poetikasını değerlendirirken İslam öncesi ve İslam sonrası olmak üzere ikiye ayırır. Arap dilini de aynı şekilde incelemeyi tercih eder. Bunda canlı bir unsur olan dilin, içinden geçtiği dönemin baskın öğretileriyle şekillenme, yeni misyonlar edinme ve evrilme özelliğine sahip olduğunun farkında olması etkilidir. Hem putperest hem de ilahi bir dil olma özelliğine sahip olan Arapçanın, şiirsel yolculuğu ve dönüşümleri, Adonis’in poetikasının biçimlenmesinde önemli rol oynar.

İslam ile birlikte, Arapçanın ve Arap şiirinin, açıklama misyonu üstlendiğini düşünen şair, dilin ve şiirin asıl işlevini yitirerek; muktedir olan gücün kontrolü altında, hareket sınırları belirlenmiş bir araca dönüştüğünü ve bunun şiiri kendinden, özünden uzaklaştırdığına inanır. İslam öncesi dönemde Arapların günlük yaşamları ve günlük yaşamları içindeki hal ve hareketleriyle doğrudan ilişkili olan Arap şiirinin, bu özellikleriyle de yaşamın içinde yankı bulan, dinamik bir şiir olduğuna inanan şair, İslam ile birlikte Arap şiirinin daha steril, misyoner ve geçmişçi bir kimliğe büründüğünü belirtir. Geçmişçiliği, mevcut olan iktidarı ve onun güç araçlarını korumak; süregelen iktidar güç tarafından dayatılan doğruların bekçiliğini yapmak olarak tanımlayan şair, şiirin böyle bir misyon üstlenmesinin, şiiri asıl var oluş amacından saptırdığına, yenilikçiliğini, yaratıcılığını budadığına inanır.

Kurduğu şiir dili ile en başından itibaren modern Arap şiirinin oluşmasına önemli katkılarda bulunan şair, şiirin kolayca anlaşılmak gibi bir misyonu olmadığını savunur. Şiirin, okuru her anlamda alışılmış düşünce kalıplarının dışına çıkarması ve yeni, yenilikçi düşünceye sevk etmesi gerektiğini düşünen Adonis, toplumsal yeniliklerin ve değişimlerin de ancak böyle mümkün olacağını ifade eder.

Şairin “Tavâif Kralları Tarihine Giriş”, kitaba adını veren “İşte Budur Benim Adım” ve “Newyork’a Mezar” bölümlerinden oluşan ve Türkçeye İşte Budur Benim Adım ismi ile çevrilen kitabında yer alan şiirler tarihi savaşlar, yıkımlar ve acılarla dolu olan, bugün tamamen İsrail topraklarına dâhil olan Yafa’ya ağıtla başlar. Yafa üzerinden Arapları ve Arap ülkelerini eleştiren uzun tek bir şiirden oluşan bölüm geçmişten bugüne uzanan politik eleştiriler içerir:

Çocuktur Yafa’nın yüzü çiçek açar mı kurumuş ağaçlar?

Bir bakirenin suretine girer mi yeryüzü?     Kim sarsıyor orada

Doğu’yu? Güzel fırtına geldi ama güzel yıkım gelmedi” (İşte Budur Benim Adım, s. 21)

 

Beni katlettin, şarkılarımı katlettin

     Kıyım mısın

     yoksa devrim misin?

Hayret ediyorum ey memleketim gördüğümde seni her

seferinde başka bir surette…

 

Ve Ali sorguluyor ışığı ve gidiyor

Katledilmiş tarihini taşıyarak barakadan barakaya:

 

Öğrendim ki bir evim varmış, Eriha’daki evim gibi

Kardeşlerim varmış Kahire’de

Ve Nasıra’nın sınırıdır

      Mekke.

Nasıl zincire dönüştü ilim

      Ve mesafe bir hisarın ateşine?

           Bundan mı reddediyor yüzümü tarih?

Bundan mı görmüyorum ufukta bir Arap güneşini?” (İşte Budur Benim Adım, s. 24-25)

Hz. Ali’nin katledilmesi üzerinden Arap halklarının birbirlerine karşı olan tutumlarını eleştiren şair Eriha, Kahire, Nasıra ve Mekke üzerinden aynı kimliğe sahip halkların bölünmüşlüğünü, yaşadıkları tarihsel yıkımları, acıları ve üretilmiş yapay sınırlar içinde nasıl tutsak olduklarını ve birbirlerinin dramlarına olan kayıtsızlıklarını dramatik ve sert bir dille vurgular. Bu tutumun değişeceği yönünde bir işaret bir ümit de görmez ve bundan derin bir ızdırap duyar.

Hz. Ali’nin ölümü üzerinden coğrafyanın yaralarını yazmaya devam ettiği İşte Budur Benim Adım’da mültecilik ise bir başka laytmotif olarak şiirin ve acının dokusunu sıkılaştırır. Şiirsel biçim gibi bir kaygısı olmayan şair, düzyazı şiirde oldukça yetkindir ve zaman zaman anlamı güçlendirmek, okuru irkiltmek ve boşluklar bırakarak düşünmeye sevk etmek için farklı şiirsel biçimler kullanır.

Kendisi de uzun yıllar ülkesi Suriye’den uzakta yaşamış olan ve halen Paris’te yaşamakta olan şair için hem bireysel hem de bölgesel anlamda mültecilik bir nevi kimliktir. Coğrafi, ekonomik ve siyasi olarak sık sık savaş alanı olan Orta Doğu’da, son yıllarda da Suriye’nin içinde bulunduğu koşullar, IŞİD problemi ve başka küçük parçalı savaşlar nedeniyle büyük göç dalgalarına sahne olmuş, göç ve mültecilik hiç sakinleşmeyen bir yaraya dönüşmüştür.

Ölümün çağıdır bu fakat

her ölümde bir Arap’ın ölümü var

Günler göçüyor meydanlarında

kocamış sedirin gövdeleri gibi” (İşte Budur Benim Adım, s. 46)

 

Vatanım koşuyor ardımdan bir kan nehri gibi      su yosunlarının

yatağıdır medeniyetin alnı      bir taç derledim bir lamba şeklinde

dirildim başıboş dolaştı Şam Bağdat hasrete düştü   tarihin

kılıcı kırılıyor memleketimin yüzünde” (İşte Budur Benim Adım, s. 47)

“Tarihin kılıcı kırılıyor memleketimin yüzünde” dizesi, çok güçlü ve çok anlamlıdır ve tek başına bir coğrafyanın tarihini, uğradığı haksızlıkları ve bu haksızlıklara karşı duyulan öfkenin şiddetini içerir. Dizenin gücü ve kapsamı şairin tarihi, konjonktürü yorumlama ve kelimeleri kullanma yetkinliğini gösterir.

… Ve Ali’yi kuyuya attılar köz bir giysiydi ona tutuştuk

tutunduk ceset parçalarına tutuştum: İyi akşamlar ey külün gülü

Ali bir vatandır dili yoktur adının, inkâr kanar otla suyu

ispatlar Ali bir göçmen.”       (İşte Budur Benim Adım, s. 44)

Asıl adı Ali olan Adonis, Hz. Ali ile kendi kaderi arasında da bağlantılar kurmaktadır. Hz. Ali’nin kendi topraklarında, kendi dininden ve kendi halkından insanlar tarafından öldürülmesi, onu kendi vatanında bir mülteci kılar. Bu mültecilik yalnızca bir halkın, coğrafyanın değil aynı zamanda şairin de kaderi olur. Mültecilik, yalnızca bir topraktan uzak olmak değildir zira. Mültecilik, asla anlaşılmadığı, benimsenmediği, sahiplenilmediği ve ihanete uğradığı evi de olabilir insanın. Bu anlamda sık sık anlaşmazlığa düşen ve diğer ülkelerin yarattığı kavga, kargaşa durumlarında birbirlerinin uğradığı haksızlıklara, zulümlere karşı sessiz kalan farklı adlar altındaki Arap halkları da birbirleri için mülteci durumundadırlar.

1983’de Paris’e yerleşmesiyle yeni konular, yeni hisler, yeni kaygılar ve yeni eleştiriler girer şairin şiirlerine. Belki de asıl mültecilik dilinin konuşulmadığı, kültürünün uzantılarına rastlayamadığın yerde başlar.

“Böyle oldu –

Bıçaklar yağıyor gökten

Beden öne doğru koşuyor, ruh sürükleniyor ardından.”

(Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet, s. 13)

Bedenin öne doğru koşması insanın ilerlemeye, gelişmeye ve öyle olması gerektiği için kendini zorlamasına işaret eder. Ruhun ardından sürüklenmesi ise eski, alışılmış ve aidiyet duyulan yerde kalma isteğine. Paris’e yerleştikten dört sene sonra yayımladığı Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet adlı kitabı, Doğu ve Batı karşılaştırması ve her iki medeniyetin de şiirsel, keskin bir dille eleştirilmesi ve şairin iç dünyasını yansıtması anlamında oldukça verimlidir. Burada Batı felsefesi ve şiiriyle bol bol haşır neşir olma fırsatı bulan Adonis, Gazali’ye Nietzche’yi nasıl anlatacağını sorar kendisine. Yani kendi kültleri, doğruları, mitleri ve felsefesi olan Doğu’nun, Batı’nın bu yeni felsefesine kucak açıp açmayacağından endişelidir. Çünkü gelişmek yeniliklere açık olmayı ve mevcudu, yeniyle güçlendirerek devam etmeyi gerektirir:

Nasıl ikna edeyim Gazali’yi

Aydınlatsın diye aklını

Nietzsche’nin ışığıyla?” (Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet, s.33)

Bu dizelerden, Nietzsche’nin düşüncelerinden oldukça etkilendiği anlaşılır şairin. Bu etkiyle şu dizeyi yazacaktır: “Nietzsche’yi okurken; sanırdım ki o bir tufan” (s. 35). Aynı süreçte Stéphane Mallarmé, Arthur Rimbaud, Marquis de Sade, Jean Genet gibi pek çok Fransız düşür ve şairin eserleriyle yakından haşır neşir olan şairin kafasında ve şiirlerinde bu hızlı karşılaşmanın yarattığı etkiler görülür:

Seks alırdı tahtı,

Avları için sözcüklerin kürklerine gizlenmiş kurtlar çıkardı

La Fontaine’den,

Boş şişelerin boyunlarını yastık yapardı evsizler vardı, –

Kimi Mallarmé’yi hicveder,

Kimi Rimbaud’yu heceler,

Kimi de Marquis de Sade’ı okurdu” (Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet, s. 39)

Bu dizelerde ve devamında yer alan dizelerden şairin yaşadığı bir kültür şoku yaşadığı görülür. Avrupa ve Amerika’nın 1960’lardan itibaren yaşadığı sekste özgürleşme hareketinin etkilerinin sürdüğü bu yıllarda, Doğu toplumun geleneksel yapısından süzülüp gelen ama yenilikçiliği savunan yazarın katıldığı sosyal ortamlar, günlük yaşamın içinde gözlemleme fırsatı bulduğu ilişkiler onu etkiler. Bir yanda hemen herkesin okuyor ve tartışıyor olmasından etkilenirken diğer yandan da ilişkilerin yüzeyselliğinden ve soğukluğundan ürperir. Bu hızlı karşılaşma ile kendi içinde yalpalayan şair, sadece şiir yazmaz, yazdığı şiirin aynı zamanda yol haritası olmasını ister:

Hesapta yoktu görüşmem Aslan Yürekli Richard’la, XIV. Louis’yle,

Hatta Napolyon’la. İşte böyle özgür buldum kendimi

    Sisleri giyiniyorum, seyretmenin tadını çıkarıyorum

    kadınların memelerini kendilerine yatak yapmış köpekleri.

Fakat hiç gördüğümü hatırlamıyorum

Dans eden, okuyan ve yürüyen bir yıldızı

Çocukluk günlerimde yıldızların çoğu zaman yaptığı gibi,

Düşlemeye mecburdum Kassâbin’in yıldızlarını, onları kendime

     kılavuz yapmaya”  (Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet, s.29)

Şiirde geçen Kassâbin, şairin doğduğu ve çocukluk yıllarını da geçirdiği köyüdür. Şiirle ilk tanışması da burada olur. Babasının okuduğu şiirler, şiir sevgisinin gelişmesini sağlar. Onun için köyü, yıldızıdır. Yön bulma yıldızı. Paris’in bu alışmadık, hızlı, ayartıcı ortamında kaybolursa doğduğu köye bakacak ve yönünü bulacaktır.

İlk karşılaşmanın etkisi azaldığında ve görüş bulanıklığı yerini yavaş yavaş açıklığa bırakmaya başladığında kıyaslamalara başlar. Doğu’nun, bilimsel gelişiminin önünde duran ve ilerlemesini engelleyen gelenekselliği kadar, Batı’nın bütün geleneklerini hiçe sayan ve yepyeni bir yaşam deneyiminden geçen hızı ve bu hızın ürettiği kontrolsüz sınai ve kimyevi maddeler ile silahların da tehlikeli olduğunu iddia eder insanlık için. Bu uzgörü ve endişeyle şöyle yazar:

Bir yaradır Doğu, politika artık irinden ibaret

Fakat, Batı’da da yağacak

Dizel ve uranyum otlarının yetiştiği

evlerin üstüne yağacak

Çamurlu ve siyah olacak yağmur.” (Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet, s.47)

Kitaba adını da veren bu uzun şiir, Romen rakamlarıyla 17 bölümden oluşur ve giriş bölümleri hariç mevcudun geçmekte olduğu mekânı, mekânda meydan gelen olayları, durumları, görüşleri, fikirleri, çelişkileri ve bunun şairdeki yansımalarını ortaya koyar. Her şeyin hızla olup bittiği ve yeniye geçildiği bu hızlı akışta şair, kendinin ve içinde bulunduğu iki coğrafyanın konumunu belirlemeye, iyi ve kötü yönlerini tespit etmeye çalışır. Ana dilinin konuşulmadığı bu yeni coğrafyada mülteciliği daha derinden hisseder. Bundan sonraki süreçte sık sık dilini ve şiirini vatanı olarak tanımlar ve kendini yeniden inşa etme çabasına girer:

İşte buyum ben, –

Soyumdan çıkıyorum

Ölmeye yüz tutmuş bir gülün kokusu gibi,

Dalgalanıyorum ve çoğalıyorum,

Arılara öykünüyorum kendim yapıyorum özel peteğimi.”

(Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet, s.131)

Arap kültürüne, edebiyatına, Arapçaya ve Arap şiirine yüksek düzeyde vakıf olan şair, felsefe ve tasavvuf alanına da hakim olmanın verdiği yetkinlikle özellikle İşte Budur Benim Adım ve Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet kitaplarında yer alan şiirlerinde, çok katmanlı anlamlar yaratarak hem bireysel düzlemde hem de medeniyetler düzleminde kıyaslar yapar. Yıldızlara dokunmuşsanız eğer parmaklarınızdaki tozu paylaşmak istersiniz. Belli Belirsiz Şeyler Anısına adlı kitabı, tam da böyle şiirlerden oluşur. Tanımlanan üzerinden tanımlanma ve tekrar tanımlama, tanımlanma. Kitabın ilk şiiri “Onlara”, şairin coğrafyasının ve insanlarının uzun ama aynı kaderinin bir özetidir. Coğrafyanın hiç soğumayan küllerinde gezinir şairin parmakları. Ölülerin ılık alınlarında:

“ne kadar hızlı onlara atılan bomba,

ama varamayacak asla.

*

ilerliyorum onlara doğru

aralarında sevdiğim kadın var ölen.

aralarında bir çocuk bana benzeyen.” (s. 9)

Ve sonra kendine döner. Kendi bedenindeki ve hafızasındaki izleri takip eder. Unutmak ile hatırlamak arasında sıkışır. Her ikisi de teselli verici değildir. Zira unutmak, yalnızca bir coğrafyayı değil aidiyetini, bizzat kendi kimliğini de unutmaktır ki bu mümkün değildir. Hatırlamak ise geçmişi ve geçmişten hiçbir farkı olmayan şimdiyi bütün yaraları ve acılarıyla hatırlamaktır. Şairin ifadesiyle her iki durum da boğucudur. Birbirini yiyen iki cehennemdir:

boğuluyor hatırlayınca

boğuluyor unutmaya çalışınca:

birbirini yiyen iki cehennem.” (s. 17)

Kitabın ilk bölümü “Onlara”nın ardından gelen “O Adama” adını verdiği bölümde, barut izlerini takip ederek rüzgâra sızmaya çalışan şairi görürüz. Rüzgâr, özgürlüğü ve bilgeliği imler. Hiç hesapsız, her an sonsuza dek sürecek yolculuklara çıkabilme iradesini. Kendi çabasını anlatır şiirde Adonis. Kitaplarını, tarlalarını, ağaçları, derslikleri ve sonra en başa döndürür bizi. Şiirin ilk iki dizesine:

hâlâ nasıl resmedeceğini öğreniyor şafağı

bir yatak olarak üzerine uzanacağı.” (s. 19)

Kitap gündüz, gece, rüzgâr, ağaçlar, yalnızlık, hayat, ölüm, çocukluk, aşk, gerçeklik gibi temel kavramlar üzerinden yeryüzüne ve insana dair şeyleri kavrama, tanımlama ve somutlaştırmaya yönelik yoğun ikilikler, üçlükler, bazen de dörtlüklerden oluşan uzun şiirlerle devam eder. Bu kitapta yer alan her dize Adonis’in, Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet kitabında geçen yukarıda da alıntıladığımız, “Dalgalanıyorum ve çoğalıyorum / Arılara öykünüyorum kendim yapıyorum özel peteğimi.” (s. 131) dizelerinde geçen peteğinden süzdüğü bilgece damlalardır. Okurundan dizenin içeriğine ve anlamına saygı bekleyen, duran, düşünen, ara veren ve hazmeden bir okuma bekler.

Kitabın ikinci kısmında, şiire ve hayata karşı tavırlarında kesin ve güçlü çizgileri olan üç Arap şairi (Ebu Temmam, Ebu Nuvas ve el-Maarri) için yazılmış şiirler yer alır. Kendisi de daha ilk eserlerinden itibaren Arap şiirinde anlam ve biçim bakımından yenilikler peşinde olan ve bu konuda oldukça önemli başarılar elde eden Adonis’in, kendi devirlerinde aynı amaç peşinde koşturmuş ve bundan asla ödün vermemiş bu üç şaire neden yakınlık duyduğu açıktır:

“senin şiirin bir kehanetti adımlarını geride bırakan” (“Ebu Temmam’a, s. 163), “vaktine sürpriz yaparsın her daim, – / bundandır ki kalıcı bir yarasın / adın şafak, (“Ebu Nuvas’a”, s. 176) ve “geçmişte âmâydın / fakat bir geleceksin şimdi,– / işte yolları okuyorsun, fezaları / ağaçları ve tarlaları / okuyorsun insanları.” (“el-Maarri’ye”, s. 193). Şairlerden el-Maarri, dört yaşında iken çiçek hastalığından gözlerini kaybettiğinden, kalan yaşamını âmâ olarak sürdürmüştür. Filozof-şair olarak da bilinen el-Maarri’nin, Dante’nin İlahi Komedya’sına esin kaynağı olduğu söylenen Risalet’ul-Gufrân’ın yazarı olduğu, bilgisi yer alır kitabın dip notlarında (s. 183). “de ki ölüler yetiştiriyor dirileri” (“el-Maarri’ye”, s. 191) dizesi ile Adonis, kendisine şiirleri, fikirleri ve yaşamları ile esin ve bilgi kaynağı olan her üç şaire de teşekkür ederken, şiirinin nasıl beslendiğine ve geliştiğine de işaret etmiş olur.

“1982 Beyrut’una” başlığını taşıyan bölüm, kitabın son şiirleridir. 16 Eylül 1982’de, İsrail’in gözetim ve desteğinde Hristiyan Falanjistlerce, Batı Beyrut’da yer alan Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarına yapılan saldırılarda 750 ile 3500 arasında yaşlı, çocuk Filistinli ve yine kamplarda yaşayan yoksul Lübnanlı katledilir. Bu saldırılar “Sabra-Şatilla Katliamı” olarak geçer tarihe. Kitap, bu katliamı anlatan şiirle biter:

gökten harfler düşüyor yeryüzüne

beden organları şeklinde” (“1982 Beyrut’una”, s. 202)

Saldırıda parçalanan insan bedenlerini, insanın yarattığı şiddetin ifade bulmuş biçimi olarak gösteren dizelerin, şiddeti çarpıcıdır. Öyle korkunçtur ki tablo, “güneşin kendisi bile aydınlatamıyor / karanlıkta kanayan bu bedeni” (“1982 Beyrut’una”, s. 203), dizelerini yazar. Bu beden Beyrut’tur ve bombaların çıkardığı dumandan güneş Beyrut’a erişemez. Şiir yalnızca Sabra-Şatilla Katliamı’nın değil bir coğrafyanın da özetidir.

Şiirlerin ve kitabın kapanış dizeleri: “al beni ey aşk / kapaklan üzerime.”dir (s. 207). Şiddetin, tarih dokuduğu bir coğrafya ve dünyada bu son istek, son derece naif ve anlaşılabilirdir.

Kaynakça

Adonis (2015). Maddenin Haritalarında İlerleyen Şehvet (Çev. Mehmet Hakkı Suçin), İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Adonis (2017). Belli Belirsiz Şeylerin Anısına (Çev. Mehmet Hakkı Suçin), İstanbul: Everest Yayınları.

Adonis (2020). İşte Budur Benim Adım (Çev. Mehmet Hakkı Suçin), İstanbul: Everest Yayınları.

Adonis (2020). “Şiir ve Şiirsizlik Kültürü” (Çev. Mehmet Hakkı Suçin), Virüs, Ocak 2020.