CEREN SÖZERİ: AKP HEGEMONYASININ EN İYİ OYUN KURUCUSU: BİR ACUN ILICALI PORTRESİ

Türkiye’de medya tarihinin mülkiyet ilişkileri açısından en önemli kırılması1980’lerle anılsa da, içerikler açısından asıl dönüşümün özel radyo ve televizyonların ortaya çıktığı 1990’larda gerçekleştiği söylenebilir. Darbe sonrası sansürün hakim olduğu iklim, gazete içeriklerini sansasyonel olaylara ve magazine yönlendirir, ekonominin başka alanlarında faaliyet gösteren yeni gazete patronlarınınsa okuyucu çeken bu yeni yayın politikasına hiç itirazları yoktur. Ancak bu içerik TRT tekelindeki radyo ve televizyonlarda kendine yer bulamaz. TRT’nin kapıları giderek arabeskleşen popüler kültüre kapalıdır. 1990’da Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Cem Uzan’ın kurduğu Magic Box  şirketine ait Star 1’in Almanya’dan yayına başlaması eğlenceye odaklı yeni bir yayıncılık anlayışının önünü açar. Onu gazetelerden yeterince kâr edemediğini düşünen yeni patronların birbiri ardına açtığı televizyon ve radyo kanalları izler. Aynı dönem Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğine getirilen ve bu görevi yaklaşık 20 yıl sürdüren Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle artık “Uğur Mumcu, Abdi İpekçi tipi araştırmacı gazetecilik demode olmuştur” onun yerini “sitcom gazeteciliği” alır[1]. Bu aynı zamanda gazetecilikte örgütlü mücadelenin, pişerek adım adım yükselmenin de sonu demektir. Bu yeni medya ortamının yarattığı star sisteminin en başarılı örneği ya da en iyi “yırtanı” Acun Ilıcalı’dır. Öyle ki 1990’ların ortalarında futbol muhabiri olarak başladığı meslek hayatında medya patronluğuna yükselen tek isimdir.  1980 sonrası “siyasete bulaşma başın ağrımasın”ın en önemli temsilcisi, herkesle iyi geçinen, ağzı laf yapan haşarı ama iyi aile çocuğunun ekranlardaki halidir, televizyonda yapımcılığa yükseldiği dönemde ilişkilerini, imajını öylesine ustalıkla yönetir ki büyümesinin ardındaki iktidar desteği yerine dehası konuşulur.

Acun Ilıcalı’nın medyaya girişi pek çoğumuzunkine benzer. Daha sonra Kanal D genel müdürü olacak olan İrfan Şahin o dönem mali kontrolördür ve Ilıcalı’nın kuzeniyle arkadaştır. Stajyer kadrosunda 200 TL maaşla muhabirliğe başlar. 29 Ekim 1996’da Beşiktaş’ın Legia Varşova’yı 2-1 yendiği maçın ardından o dönem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’dan görüş alacak kadar şanslıdır. Futbolculara kurduğu yakın ilişkiler sayesinde yıldızı parlar. Ardından maaşının yedi katına Show TV’de Televole programına transfer olur. Kanal D’de yanında işe başladığı İlker Yasin, Televole yapmamak için Show TV’den ayrıldığını ancak orada da bundan kaçamadığını yıllar sonra itiraf etmiştir[2].

Bir futbol magazin programı olarak başlayan Televole, sonrasında tamamen magazin programına dönüşmüş bir dönemin yayıncılığını ve hatta kültürünü temsil eden bir simgeye bürünmüştür. 28 Şubat öncesi özel radyo ve televizyon yayıncılığında en büyük tehlike bölücü ve irticai yayıncılıkken sonrasında Milli Güvenlik Kurulu gündemine girecek kadar önemli bir formata dönüşür. Ekonomik krizin iyiden iyiye kendini hissettirdiği 2000 yılında MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun bazı gazetecileri toplayıp 25 Şubat 1999 tarihinde hazırladıkları bir raporu, Milli Güvenlik Kurulu toplantısında sunduklarını, bu raporun ‘kültürel alandaki önlemleri’ içerdiğini söyler, ardından  “Ben Ankara’da gecekonduda oturan 6 çocuk sahibi biri olsaydım ve akşam evime ekmek götüremeseydim, akşamları da televizyonda televole programlarındaki 60 kişinin hayatını izleseydim ne düşünürdüm?’’ diye sorar, yanıtını da kendisi verir: “Muhtemelen komünist olurdum…[3]

Televole programları kısa süre sonra yayından kaldırılır. Ancak krizin de etkisiyle ekranları Popstar’dan, Biri Bizi Gözetliyor’a varan reality show’lar kaplamıştır. Ilıcalı bunların en acımasızlarından biri  olan, Atları da Vururlar filmiyle özdeşleştirilen, en uzun süre dokunarak ayakta kalanın arabayı kazandığı Dokun Bana yarışmasının sunucularındandır.

BİR ‘YIRTMA’ HİKÂYESİ

Onunla yapılan söyleşilerde en sık karşısına çıkan sorulardan biri “ne zaman ve nasıl yırttığı”dır. Son olarak Ekim ayında CNN Türk’te Buket Aydın’ın sunduğu 40 adlı programda “Muhabirdiniz şimdi kanalınız var, gerçekten yırttınız mı?” sorusunun cevabına “Soruları sevdim, bizim konuşma tarzımızda sorular,” diye başlıyor. Hayat hikâyesine bakıldığında gerçekten onun tarzı bu. 1969 Yılında Edirne’de dünyaya geliyor, babası müteahhit, annesi de üniversite eğitimi almış bir müdür. Çok başarılı olduğunu söylediği abisinin aksine ilkokul beşte sigaraya başlayacak kadar haşarı bir çocuk. Kendisinin de nasıl olduğunu anlamadığı şekilde Kadıköy Anadolu Lisesi’ni kazanıyor fakat dersleri aklının almadığını söylüyor. Lise hayatını 2008’de Hürriyet’te Sema Denker’e şöyle özetliyor: “Her yıl 10 dersten ikmale kalır, yıl sonunda hepsini verir, sınıfımı geçerdim. Yani sınıfın en kötü, Kadıköy Anadolu Lisesi’nin en başarısız öğrencisi bendim. Ama dediğim gibi hiçbir yıl sınıfta kalmadım. Nasıl kalmadım; öğrenim hayatında gelmiş geçmiş en büyük kopyacı benimdir herhalde.[4]

Ardından İstanbul Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nü kazanıyor,  fakat bitirmiyor. Çok genç yaşta evlenip baba oluyor. Kızının doğumundan 10 ay sonra 1990 senesinde anne ve babasını trafik kazasında kaybediyor. 1994 yılında Bağdat Caddesi’nde motoru ile büyük bir kaza geçiriyor bu sefer arkasında oturan en yakın arkadaşı hayatını kaybediyor. 1995 senesinde bir kot dükkanı açarak ticarete atılıyor ancak başarısız oluyor, bunu da o dönemin iktidarlarına bağlamayı ihmal etmiyor. Muhabir olarak işe başladığında yine kendi deyimiyle “hep topun ağzında”.

1998’te Paris’te düzenlenen Dünya Kupası’na muhabir olarak gönderiliyor ancak 20 gün sonra bunalıp, kız arakadaşının doğum günü için kaçıp İstanbul’a geliyor. Brezilya’nın çeyrek finale yükseldiği maça İstanbul’da yakalanınca kendisine telefonla bağlanan kanalda Paris’teymiş gibi bilgi aktarıyor, bu arada evdeki arkadaşları Türkçe melodiler eşliğinde Brazil diye tezahürat yapmakta. Afrika kupasına gönderilmişken arada birkaç gün Paris’te takılıp neredeyse uçağı kaçırıyor. Kenya’da taksi şoförünü yerli kılığına sokup yayını kotarıyor. Aslında yalan söylediğini, insanları kandırdığını itiraf ettiği anılarını “efsane”, “acayip komik” sıfatlarıyla katıldığı programlarda anlatmaya doyamıyor. Sonrasında bunu bir stand-up’a dönüştürüp para kazanıyor. Yeni Türkiye’nin ideali olduğunu Ertuğrul Özkök’ün vizyonunu çok daha ileriye taşıyarak kanıtlıyor.

Buket Aydın’a verdiği cevapta “Yırtmadım bir mücadelenin içindeyim ama çok basit anlamıyla alıyorsak ben zaten kendi programımı yapmaya başladığım gün yırtmıştım,” diyor. Televole içinde kendi hazırladığı ve dünyayı dolaştığı bölüm sonradan Acun Firarda adıyla bir programa dönüşüyor. Televolelerin gözümüze soktuğu şaşa, aşırı tüketim, bol sansasyonun hiçbiri Acun Firarda’da yok. O dünyanın çeşitli sahillerini dolaşıp bikinili kadınlara “Would you like to say something to Turkish men?” [Türk erkeklerine bir şey söylemek ister misiniz?] türünde sorular soruyor.[5] Kötü İngilizcesi ile dalga geçenlere aldırmıyor. Eğitim almadan, dil bilmeden dünyayı gezme, kadınları taciz etme, yabancılarla Türkçe dalga geçme gibi o güne dek yapılmaz / ayıp denilebilecek her şeyi yaparak eğleniyor, Ekşi Sözlük’te sıkça tekrar edildiği gibi bunları yaparak bir de para kazanıyor. Popüler kültürün bu ergen figürüne herkes gıpta ile bakıyor. Bu sebeple televoleler kaldırılıyor, Acun ise yapımcılığa terfi ediyor.

2005 yılında Acun Medya adlı prodüksiyon şirketini kurduğunda en çok izlenen yarışma programları Fear Factor, Survivor Kızlar – Erkekler, Survivor Türkiye – Yunanistan, Survivor Aslanlar – Kanaryalar, Var mısın Yok musun, Devler Ligi , Yetenek Sizsiniz ve Yok Böyle Dans programlarının yapımcısı, jürisi ve aynı zamanda sunucusu. Show TV’de önünü göremediğini söyleyerek 2013 Yılında “Survivor Ünlüler Gönüllüler”le Star TV’ye transfer oluyor.

2012 yılında yayımlanan kent yoksulları ve medya ilişkisi üzerine bir araştırmanın gösterdiği üzere yarışma programları en çok izlenen program türleri içinde ilk üçte yer alıyor. Önceki araştırmalar bu tür programların evrensel düzeyde bir izleyici kitlesi bulabilmesinin arkasında, bireyin maddi ve duygusal gereksinimlerine aynı anda yanıt verebilmesi kadar, izleyiciyi yarışan ve  kişiler dolayımıyla yarışmaya, dolayısıyla başarı ve başarısızlığa ortak etmesinin de olduğunu söylüyor. Adı geçen araştırmada ise Ergül, Gökalp ve Cangöz, ‘Var mısın Yok musun?’ yarışmasına dair gözlemlerini “yarışma boyunca dikkatler kurgulanan dramatik atmosferde yoğunlaşıyor” diye özetliyor. Araştırmacılar gece yarısına kadar süren yarışmada yarışmacının kimliğinin, kişisel (çoğunlukla trajik) yaşam öyküsünün, yarışmada gösterdiği tavrın samimiyetinin aile üyeleri arasında tartışıldığına, gerilimin dorukta olduğu zamanlarda hane üyelerinin alkışladıklarına ya da yarışmacıyla birlikte üzüldüklerine tanık oluyorlar.[6]

Ilıcalı’nın başarısının ardında yatan en önemli sebeplerden biri bu yani; yarışmanın, oyunun ötesindeki dramatik kurgu.  Ve yarışmacıların başarısının, başarı salt oyundaki başarı değil, aynı zamanda popülerlik diyelim, izlenen dramdaki samimiyetle ölçülmesi. Ilıcalı bunu “masum insanlara karşı duyduğu hayranlıkla” açıklıyor. Örneğin Var mısın Yok musun?’da kaybeden bir yarışmacı daha sonra Survivor’a alınıyor, oradan TV8’de sunuculuğa yükseliyor. Bir başka deyişle kendisi kazanırken elinden tuttukları da şöhret basamaklarını tırmanıyor. Hatta geçtiğimiz aylarda yüksek bir nafaka ödeyerek boşandığı eşi de eski yarışmacılardan. Dışa yansıyan çevresiyle birlikte hep bir kazan kazan oyunu. Tıpkı çok sevdiğini söylediği Erdoğan gibi…

ALACAKLIDAN PATRONLUĞA

Acun Ilıcalı’nın, ki artık izleyicinin deyimiyle Acun, büyümeyen bir çocuk gibi. Onca paraya, şöhrete rağmen bir bardan sarhoş çıktığı görülmüş değil, mezelerle donanmış masada çekilmiş kadraja tek bir içki kadehi girmiyor, en sevdiği eğlence evde erkek arkadaşlarıyla playstation oynamak ve futbol. Arda Turan, Emre Belözoğlu, Burak Yılmaz, Murat Boz ve ABD’de yakalanmadan önce Reza Zarraf en yakın arkadaşları. Başakşehir Fatih Terim Stadyumu’nun açılışında Erdoğan’ın yer aldığı ve üç gol attığı Turuncu takımın kadrosunda. Devlet büyüklerine her zaman saygılı. “Göğüs dekoltesinden hoşlanmam. Özellikle evli bir kadının aşırı dekolte giymesini anlamlı bulmuyorum” diyecek kadar muhafazakâr.[7] Siyasetten uzak duruyor ama Gezi zamanı Erdoğan’ı taklit eder yorumlar yapmaktan geri durmuyor: “Birilerinin bizim birbirimize düşmemiz için çabaladığını düşünüyorum. Ülke ne zaman bir atak yapmış, hemen darbe olmuş, bir olay olmuş. Ülkemizin gelişmesi engellenmiş. Sanki Gezi Parkı olaylarında yine bu tarz bir duruma düştüğümüzü hissettim. Herkesin biz ne yapıyoruz diye düşünmesini istiyorum.” Aynı programda dershanelerin kapatılmasının eğitim sistemine zarar vereceğini düşünmediğini de belirtiyor.[8]

Acun Ilıcalı, Star TV’ye transfer olduğunda beş yıldır Show TV’den alacaklı olduğunu ifade etmişti. Bloomberg HT’de Kenan Erçetingöz’e “Kanaldan alacağım çıkan haberlerin aksine 45 milyon TL’den daha çok ama önemli değil” de demişti. Ilıcalı’nın Star TV’ye geçtiği yıl devlete olan 455 milyon dolarlık borcu nedeniyle medya şirketleri de dahil olmak üzere TMSF Çukurova Grubu’na el koydu. Holding’e ait Show TV bu borca karşılık Ciner Holding’e 402 milyon dolara satıldı. Ancak devlet bu satıştan 97 milyon hatta bazı kaynaklara göre 87 milyon dolar elde edebildi. 2015 Ocak ayında İstanbul 4. İdare Mahkemesi ticari alacakların amme alacaklarının önüne geçtiği gerekçesiyle iptal etti. Ancak kanalın batık olduğu anlaşıldığından sonunda Ciner Grubu’nda kaldı.

Acun Ilıcalı 2013’te Mehmet Nazif Günal’dan TV8’i 70 milyon dolara satın aldı. Bu parayı nereden bulduğu bilinmiyor, factoring işlemleri ile ilgili iddialar gündeme geldiğinde yalnızca bir kez kredi kullandığını ifade etti. Satın alma sonrası ilk yaptığı işlerden biri 1999’da bir haber kanalı olarak kurulan TV8’in haber birimini kapatmak oldu, çalışanlar toplu şekilde işten çıkarıldı. 2015’te Doğuş Holding’in sahibi Ferit Şahenk iddiaya göre 110 milyon dolar ödeyerek TV8’e yüzde 30 hisseyle ortak oldu.[9] Televizyonların çoğu batık durumdayken TV8 iki yılda nasıl beş kat değer kazandı, kimse anlamadı. Türkiye’de medyanın ekonomi politiğine kafa yoran herkesin bildiği sır ise bu işlerin iktidarın onayı ve desteği olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığıydı.

Aynı yıl Yunanistan’da televizyon kanalı satın alacağını duyurdu, bu habere Türkiye ve Yunanistan arasında oynanan maçın ardından Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Yunanistan Başbakanı Çipras ile selfie’si eşlik etti. 2016’da TV8,5 kanalını yayına soktu, 2018’de ise TV8 WORLD kanalı için lisans başvurusu yaptığı ortaya çıktı. 35 yaşında vergi rekortmeni 45 yaşında medya patronu oldu. Yunanistan’da, Romanya’da, Meksika’da yaptığı programlar izlenme rekorları kırıyor. Kendi deyimiyle risk almayı seviyor ve en iyi bildiği işi yapıyor yani oyun oynamak. “Para benim için benzin ve büyümek için benzine ihtiyacım var,” diyor hedefi dünyanın en büyük yapım şirketi olmak.

Ilıcalı 1980 sonrası depolitize edilen kuşağın en parlak temsilcisi, AKP döneminin en “iş bilen” girişimcilerinden biri. Sık sık akıl danıştığını söylediği amcası AKP milletvekili. “AK Partili değilim” diyor ancak oy verdiğini söylemekten çekinmiyor, “istikrara, başarıya oy verdim” diyor. Annesinin cenazesinde Erdoğan’ın en yakınında duranlardan, Erdoğan’a sevgisini gizlemiyor. Bununla birlikte izleyicisini iyi tanıyor. Referandum’da Rıdvan Dilmen’in başlattığı  “Ben varım, sen de var mısın kardeşim?” kampanyasına tüm ısrarlara rağmen katılmaması iktidar medyasında bir kenara yazılsa da, o dönem AKP Ankara Milletvekili ve Yeni Şafak yazarı olan Aydın Ünal “Acun Ilıcalı, Müge Anlı ve benzerlerinin programlarının toplumsal dokuda yaptığı tahribat PKK ve FETÖ tahribatı kadar büyük” tweet’i atsa da geri adım atmadı.

En büyük başarısı havuz medyasına dönüşmeden iktidarın desteğini arkasına alması, AKP’nin yükselişiyle kendi yükselişi arasındaki benzerliği ve bağı görünmez kılabiliyor. Böylece Erdoğan karşıtlarının da tepkisini çekmemeyi, müşteri kaçırmamayı başarıyor. Yeni Türkiye’nin şöhret olma rüyasını, başarıya atfettiği ‘değerleri’ hep diri tutuyor. Bu anlamda Acun da iktidarın kültürel hegemonya başarı hanesine yazılabilir. Yine karşılıklı kazan – kazan durumu, ikisinin de benzini bitene kadar oyun devam edecek gibi görünüyor.

[1] Ümit Alan, Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı, Can Yayınları, 2015, s.137

[2] İlker Yasin’den Televole İtirafı, Habertürk, 27.07.2012, https://www.haberturk.com/medya/haber/762460-ilker-yasinden-televole-itirafi

[3] “Sedat Ergin: MİT’in televole uyarısı”, Hürriyet, 01.12.2000, http://www.hurriyet.com.tr/sedat-ergin-mitin-televole-uyarisi-39202751

[4] Sema Denker, “İçimdeki sızı hiç dinmiyor”, Hürriyet, 11.01.2008, http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/icimdeki-sizi-hic-dinmiyor-7999542

[5] Mirgün Cabas, 2001 Eski Türkiye’nin Son Yılı, Can Yayınları, 2017, s.469

[6] Hakan Ergül, Emre Gökalp, İncilay Cangöz, Medya Ne ki Her Şey Yalan… Kent Yoksullarının Günlük Yaşamında Medya, İletişim Yayınları, 2012, s.109-110

[7] Gülşen Yüksel, “Acun Ilıcalı: Evli kadın dekolte giymez!”, Haber7, 30.03.2008, http://www.haber7.com/yasam/haber/309685-acun-ilicali-evli-kadin-dekolte-giymez

[8] “Acun Ilıcalı, Gezi yorumuyla Erdoğan’ı aratmadı”, Evrensel, 27.11.2013, https://www.evrensel.net/haber/72932/acun-ilicali-gezi-yorumuyla-erdogani-aratmadi

[9] Kerim Karakaya, Ercan Ersoy, “‘Adrenaline Addict’ Shows How to Profit From a Crackdown”, Bloomberg, 25.04.2018, https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-04-25/survivor-of-media-purge-spins-turkish-reality-into-global-gold