ALİ DOĞAN: TERSANE İŞÇİSİNİN BİR GÜNÜ

Suyun üzerinde yüzen bir dünya yapıyoruz, patronlar daha fazla kâr etsin diye memleketin denizdeki savunma sanayisinin en önemli işlerini biz, yani tersane işçileri yapıyoruz. Başka bir deyişle, patronların hatta kimi devlet büyüklerinin daha konforlu yaşaması için yat diye tarif edilen yüzen saraylar yapıyoruz. Peki bütün bunları yaparken biz hangi koşullarda nasıl çalışıyoruz ya da çalıştığımız tersanelerde çalışma ve yaşam koşullarımızı nasıl düzelttik ya da düzeltebildik mi?

Yalova ya da Tuzla’da çalışan tersane işçileri, işe yetişebilmek için sabah en geç saat 05.30’da evden çıkmak zorunda. Tersaneler bölgesine yakın oturanlar ise biraz daha geç evden çıkabilirler, belki bir saat daha. İşçilerin evden çıkıp tersaneler bölgesine gidebilmeleri için minibüse binmeleri ya da servisle topçulara kadar gidip oradan feribota yetişmeli. Sabah ilk feribot kaçarsa işe gitmenin bir manası kalmıyor çünkü bir saat geç kaldığında işçiler tersaneye alınmıyor ve yevmiyeleri kesiliyor. Bu yüzden tersane işçisi hiçbir zaman tam maaş alamaz; çünkü ayın en az beş altı günü işe gidemez. Çalışanların önemli bir çoğunluğu yevmiye usulü çalışıyor bu yüzden ne maaşları tam yatıyor ne de SGK primleri. Aldığı ücretle geçinmesi zor olan bu arkadaşlar o yüzden hafta tatili bayram seyran dinlemeden mesainin olduğu her gün fazla mesaiye kalmak zorundadırlar. O yüzden ‘sabah saat 08.00’de başlayan mesai saatinin bitişi kaçtır?’ diye sorsanız ‘taşeron şirketin insafına kalmış bir durumdur’ derim.

Tersane işçisinin önemli bir bölümü taşeron işçisidir, örneğin her tersanede ortalama yedi yüz civarı işçi çalışıyorsa bunun sadece yüzü tersanenin kadrosundadır. Geri kalanların tamamı taşeron işçisidir. Elbette taşeron işçilerin de tamamı tek bir taşeron firmaya bağlı çalışmıyor. Her tarsanede ortalama yirmi taşeron firma vardır. Bunun dışında “götürücü” diye tarif edilen alt taşeronlar vardır. Bunlar kendi firması olmayıp işçi çalıştıran kişilerdir. İşte sömürünün kaçınılmazlığı burada başlıyor. Son birkaç yılı saymazsak tersane işçileri çoğu zaman hangi firmaya çalıştığını dahi bilmezdi. “Nerede çalışıyorsun?” diye sorulduğunda “Ahmet ya da Kemal’e çalışıyorum” derlerdi. Peki bu süreç nasıl ilerliyor? Ustaların arasından işi iyi bilenlerden biri ‘götürücülük’ işini alıyor, işi iyi bilen işçileri de yanına topluyor.

İŞÇİ NEREDE YEMEK YER, NEREDE ÇAY İÇER

Peki bu kadar fazla taşeron firmanın ve “götürücü”lerin olduğu tersanede işin organizasyonu ve işçilerin birbirileriyle kurduğu ilişki nasıl? Çoğu zaman aynı tersanede çalışan arkadaşlar birbirlerini tanımazlar bile… Bunun bir sebebi de çay içtikleri, yemek yedikleri ya da soyunup giyindikleri mekânların hep farklı yerlerde olmasıdır. Tabi böyle ifade ettiğimizde insanın aklına düzenli yemekhaneler, nezih çay içilen yerler ya da temiz soyunma odaları geliyor. Tabi ki tablo pek de öyle değil. Tersanede kadrolu çalışan işçilerin dışında her taşeron firma derme çatma bir baraka ya da konteyner uydurmuştu ve işçiler yemeklerini oralarda ya da tamir gemisinin altında yiyorlardı. Bu uzun yıllar öyle devam etti. Tersanelerin dışında anlaşmalı yemek firmalarının getirdiği tabildotlarla kimi zaman ağaç altlarında, kimi zaman kaldırım taşlarına oturarak, kimi zaman ise kızağa çekilmiş bir geminin altında oturup yağmur ve çamurun içinde, ya da yazın güneşin altında yenildi öğle yemekleri. İşte yemekhaneler böyleydi. Peki çay molası? Yine her taşeron firmanın işçilerinin kendi aralarında topladıkları parayla bir elektirkli taş ocağına en büyüğünden iki çaydanlık konur, sırayla demlenir ve öğle yemeğinden hemen sonra birer bardak çay içilir. Tabii bu durum çoğu zaman meslek gruplarına göre de ayrılırdı. Örneğin, kaynakçılar ve montajcılar ayrı barakalarda otururdu. Bu, aslında taşeron firmanın sahibinin bilerek yaptığı bir işti. Böylece işçilerin öğle paydosu da olsa yan yana gelmesini engellemiş ve işin sürekliliğini kesintiye uğratmamış oluyordu. Peki soyunma odaları? Patronun genelde depo olarak kullandığı tersane tarafından taşeron firmaya verilmiş odalar yani. Tahtaya çakılmış kırk elli çivi ile yapılmış bir askılıktan ibaret hem depo hem de soyunma odası denen yer işte bu kadar.

İŞ KAZALARI VE ÖLÜMLER

Bütün bu dağınık ve parçalanmış bir çalışma ortamıyla ağır ve yorucu çalışma koşullarının kaçınılmaz sonucu ise iş kazaları ve ölümler. İş güvenlik tedbirlerinin uygulanmamasından kaynaklı yaşanan patlamalar ve yüksekten düşmeler en sık yaşanan kazalar arasında. Bunların tamamının önlenebilir iş kazaları olmasına rağmen tersane patronunun ya da taşeron firmanın gerekli harcamayı yapmadığı için iş kazaları ve ölümler kaçınılmaz oluyor. Örneğin 2008 yılında tersanelerde yaşanan bir iş cinayetine bakalım. Bitme aşamasında olan bir gemide testler yapılırken bir cansala 15 işçi bindirilip denize atılır. Cansal aniden açılır ve üç işçi arkadaşımız boğularak ölür. Oysa bu test iş güvenlik kurallarına göre kum torbalarıyla yapılmalıydı.

Bir başka örnek ise tamir gemisinden. Yeni boyanmış bir tankın üstünde ısı işlemi yapılacaktı. Bu işlemin öncesinde gaz ölçümü yapılması gerekirken cihaz bozuk olduğu için ölçüm yapılamıyor. Çünkü cihaz bozuk ve yeni cihaz patrona yedi bin dolara mal olacak.  Bunu almak yerine “bir şey olmaz” dendi ve kaynak yapıldı. Gerçekleşen patlama sonucunda üç arkadaşımızı kaybettik. Bir diğer örneğe bakalım. Bu sefer geminin dışına raspa yapılması gerekiyor. Vinçe bağlı bir sepete üç işçi arkadaşımız var. Sepetteki işçilerden hiçbirine emniyet kemeri verilmemiş. Yirmi metre yükseklikte sepet ters döndü ve üç arkadaşımızdan ikisi iş cinayetine kurban gitti, biri ise sakat kaldı. Emniyet kemerinin maliyeti o zaman için 38 TL idi. Yani iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için Tuzla tersanelerinde çalışan toplamda 347 işçi arkadaşımızı iş cinayetlerine kurban verdik.

BARET

Bunca ağır çalışma koşulları altında çalışırken biz tersane işçileri nasıl mücadele deneyimleri biriktirdik ve neler yaptık? Öncelikle bu ülkede günlük bir işçi basının olmasının ciddi bir önemi var. Bu havzada olup biten her şeyi biz işçiler olarak Evrensel gazetesine yazdık. Böylece belli bir kamuoyu oluştu. Burada mücadele etmek isteyen ve “bu iş böyle gitmez”, “bu koşullar değişmeli” diyen ama burada da çalışmak zorunda olan beş altı işçi arkadaş bir araya geldik. Belirli talepler etrafında bir kampanya başlattık. İlk işimiz Tuzla Belediyesi’nden güvenle yürüyebileceğimiz kaldırımlar talep etmek oldu. Bir işçi arkadaşımız işe giderken araba çarpması sonucunda hayatını kaybetmişti. Ardından sigortalarımızın tam ödenmesi için Çalışma Bakanlığı’na topladığımız imzaları gönderdik. Bu talebimiz de gerçekleşti. Sonrasındaki süreçte işçi sağlığı ve iş güvenliği taleplerimizin karşılanması için bir mücadele komitesi kurduk. Burada bulunan sendikayı da işin içine katarak üç günlük bir iş bırakma eylemi gerçekleştirdik. Bu taleplerimizi meclis gündemine taşıdık. Bu süreçte baret ismini verdiğimiz aylık bir yayın organı çıkardık. Tüm bu mücadele deneyimlerinin sonunda şu an tersanelerdeki çalışma koşullarını bir nebze daha iyileştirdik.  Daha iyi soyunma odaları, ortak yemekhaneler, ortak çay ocakları ve dinlenme yerleri yapıldı. Her tersanede revir ve sağlık personeli, iş güvenliği uzman ve personeli bulundurulmasının yanı sıra işçi eğitimleri ve SGK primlerinin düzenli ödenmesini kısmen sağlayabildik. Daha iyi koşullar için de mücadeleye geçmişten deneyimler çıkararak devam ediyoruz.