Ali Lidar üzerine: Orji bitti, şimdi ne yapacağız?
Ali Lidar üzerine: Orji bitti, şimdi ne yapacağız?

Ali Lidar üzerine: Orji bitti, şimdi ne yapacağız?

Parodi ve pastiş, teknik olarak asıl metni yapı söküme uğratarak, yeniden üretmenin biçimleri olarak kullanılmaktalar ve bu yapı söküm teknikleri bir ayaklarıyla her zaman ironiye yaslanırlar. Ancak günümüzde, parodi niyeti taşımadan parodileşen metinler de var. Bunun billur bir örneği, Ali Lidar’ın “Yolun Başı” isimli şiir kitabıdır.

AYŞEGÜL TÖZEREN

Edebiyat dönemlere ayrılamaz. Ancak, yazanların varlık evi olan dilin de, dünyada olup bitenle, bir başka deyişle ikincil doğayla etkileşmediği de söylenemez. Kendisini fildişi kuleye kapatmış edebiyatçılar dahi, taş duvarlara vuran dalgaların sesini duyar. Yanı sıra, her edebiyatçının, her şairin dış dünyaya metninin içinden verdiği cevap farklıdır. Bazısı kalemini sakınırken, bazısı üstüne üstüne kalemiyle yürür.

‘Kabuksuz Bir Kaplumbağa’ olmak

Türkçe edebiyat ve şiirin son elli yılı incelendiğinde, bir pencerelerini kapatmış, bir kapıyı açıp sokağa çıkmış olduğu görülür. Sanki bastırılmış olan hep geri döner. Ama hep de biçim değiştirerek… 1950’lerde şiir ve öykünün birbirini beslediği, elli kuşağı öyküsü ile İkinci Yeni şiirinin ortaklıklar taşıdığı saptaması yanlış olmaz. Günümüz için de benzer bir saptama yapılabilir. Bunun bir göstergesi, şairlerin son yıllarda öyküye yönelmesidir, öykü kitaplarıyla da okurlarıyla buluşmalarıdır. 2000 sonrası öykü ve şiir, elli döneminin özelliklerini aşırılaştırarak, şimdiye taşımıştır.

Çağrışımlar aşırılaşmış, hatta tesadüfileşmiş bir hal almış, varoluşçuluğun dile yansımaları varoluş kozmosunun değişimiyle birlikte şizofrenik bir dile evrilmiş ve içe dönme içe katlanmaya dönüşmüştür. Dahası, bugünün yazarları, 78–84 arasında yazılan toplumsal olanı ve sokağı önceleyen edebiyattan da etkilenmiş, 90 kuşağına göre toplumsal olanı daha fazla metnine dahil etmeye çalışmıştır. Ancak, bastırılmış olan geri dönse de, bastırılmış olduğu halde değil, biçim değiştirerek dönmektedir. Belirtmek gerekir ki, günümüz edebiyatçıları, 1980 askeri darbesi ve ardından gelen iktisadi aklın toplumun tüm kesimlerine hâkim olduğu Özalist yıllarda doğmuş, çocukluğunu ve ilk gençliğini özel yaşamın görsel ve yazılı medyada ifşasının aşırı teşvik edildiği bir dönemde geçirmiştir. Yazmaya başladığı dönemlerde de, kurgu gerçekliğin yerini almaya başlamıştır. Birçok düşünürün de işaret ettiği gibi, bunun miladı olarak gösterilen olaylardan bir tanesi de Körfez Savaşı’dır.

Günümüz edebiyatçıları, savaş gibi hakikatle sert bir biçimde yüzleşildiği bir deneyimi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde yaşayan edebiyatçılar ve şairler gibi değil, televizyondan sanal bir gerçekliğin prizmasından retinalarına ve zihinlerine işlemişlerdir. Belki, yazmaya ilk karar verdikleri çağlar, dünyanın da gerçek ötesi anlayışa adım attığı günlerdir.

Gerçek kurgu, iç dış ayrımının giderek belirsizleştiği bir auranın sardığı edebiyatçılar ve şairler, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, “kabuksuz bir kaplumbağa” olmaya mahkûm olmuşlar ve birçoğu iç sesine sarılmıştır. Kabuğunun olmadığını bile bile varlık evinin penceresine çakılı olan tahtaları sökerek, aslında kendi gerçekliğini de yapı söküme uğratıp, sokağa çıkmayı, ikincil doğayı, dünyayı deneyimlemeye cesaret gösteren edebiyatçılar ve şairler nadirdir. Ancak, has yazarlar bilirler, balıkların, çiçeklerin ismini öğrenmeden, insan ilişkilerini ören ilmeklere dokunmadan, doğayı sezgisel bilgisine katmadan metnin derinliğini kurmak zordur. Aksi halde, metin istemsizce parodileşir.

Son dönemlerde, toplumcu gerçekçi şiire yeni bir anlayış getiren şairlerin şiirlerinin yanı sıra, toplumcu gerçekçi şiir yazmak, iç sesin hâkimiyetiyle şiirini oluşturmak isterken dile dolanan böylelikle, toplumcu gerçekçi şiirin istemeden de olsa parodisine yaklaşan metinleri de okuyoruz. Bu metinler genel olarak 78-84 döneminde yazılan, toplumsal olanın öncelendiği, ancak yetmişlerde heyecan ve enerji solda, sokaktayken, seksen askeri darbesinin ardından, enerji ve umudun hüsrana dönüştüğü dönemlerde yazılanların ruhunu taşımaya çalışıyor. Ancak, yazan varlık evinin camını penceresini, kapısını açmadan, korunaklı çift camın ardından yazdığında, transparanlığın yarattığı yanılsamayla, rüzgârın, fırtınanın metninin yüzüne vuruşunun kıymetini anlayamıyor, öykündüğünün ancak biçimini taşıyabiliyor, içeriğini ıskalıyor. Böylelikle istemsiz bir parodi metin yaratıyor.

Toplumcu gerçekçi şiirin parodisi olarak aforizmatik metinler

Günümüz şiirinde ve edebiyatında, parodiye istemsizce yaklaşan metinlere rastlamak mümkün. Bu metinlerde hem toplumcu gerçekçi şiire, hem de nihilist felsefeye öykünmüş oldukları fark ediliyor. Parodi ve pastiş, teknik olarak asıl metni yapı söküme uğratarak, yeniden üretmenin biçimleri olarak kullanılmaktalar ve bu yapı söküm teknikleri bir ayaklarıyla her zaman ironiye yaslanırlar. Ancak günümüzde, parodi niyeti taşımadan parodileşen metinler de var. Bunun billur bir örneği, Ali Lidar’ın Yolun Başı isimli şiir kitabıdır.

Kitapta yer alan şiirlerde en belirgin özellik klişeye dayanan aforizmalardır. Aforizmaların tonunu kırmak için okuyanı şaşırtmayı amaçlayan gündelik dil içeren dizeler eklenmiştir. Ancak bunların montaj yerleri, has okurun gözünde sırıtmaktadır:

“Medeniyet dediğin çok faktörlü güneş kremi / Ve sevgilim tatilde bikini giymesin değil mi?”

Oysa Türkçe’de, gündelik dille birlikte güçlü bir imgeyi artarda getirerek, okuru hayrete düşürüp, aklına mıh gibi metni işleyen toplumcu gerçekçi şiirler vardır:

“Bu aşk burada biter, iyi günler sevgilim/Ve ben çekip giderim, bir nehir akar gider” (Ataol Behramoğlu)

Ali Lidar’ın yazdığı şiir, aforizmaların yanı sıra gündelik dile dayanırken, metnin ahengini günümüzde pek kullanmadığımız, eski dile ait kalıpların özensizce serpiştirilmesiyle sağlamaya çalışmaktadır: “o yüzden durduğum yerde elektriğe kestim / budur sebeb-i hikmeti /öfkemin” Osmanlıca kalıpları, günümüz Türkçesine yedirerek, metnin pekiştiğini ve güçlendiğini düşünen yazan, yanılmaktadır. Çünkü kalıplar yetkin bir biçimde kullanılmadığından metni büyüklenmeci mahalle abisi diline hapsetmektedir. Bu da okuyanda müsamere hissi uyandırmaktadır.

Büyüklenmeci birinci şahıs anlatıcısının şiir diline çevrilmemiş hali, metni şiir olmaktan kopartıp, istemsizce parodileşmiş biçime sürükleyen ana unsur olarak, göze çarpmaktadır: “Anlaşmak mesele değil elbet bir yolunu buluruz / sen önce abdest al bunları sonra konuşuruz”, “Hayatın, tabiatın ve yarım kalmış her haltın / ortasında, otuz sekiz yaşında ne çok şey gördüm bin yaşlık / eee, ne var peki elimde?” Burada hem metin aksini iddia ettiği halde sanat ve edebiyatın doğduğu kaynak olan yaşamla arasında kalın bir cam olduğu ve sahicilikten uzaklaştığı görülüyor, hem de dili işlevsellikten koparamadığı için şiir dilini kuramadığı…

Metinler kurmaca olsa da, okurla aralarındaki bilindik ama saklı sözleşme nedeniyle sahicilik taşımak isterler. Ali Lidar ve benzerlerinin metin kurma biçimlerinde sahicilik ve samimiyet birbirine karışmaktadır. Yazan okurla samimiyet kurarak, sahicilik oluşturmaya çalıştığında, okurun talepleriyle metnini kurmaya başlar. Yazarken bir kulağında hep tribünden yükselen slogan vardır. Oysa şiir de, öykü de, roman da yüzyıllar ötesinde yaşayacak olan bir okura yazılır. Tribünler için yazılmaz.

Büyüme krizinin orjisi

Tribünler için yazılmadığı gibi, toplumun bireye dayattığı ahlaki normlar, çağın getirdiği iktisadi aklın fısıldadıkları ile de yazılmaz. Ancak mahalle abisi diliyle yazılmış metinlerin dini referanslarla süslenmiş güçlü bir muhafazakâr alt metin taşıdıkları görülmektedir. Bunu sadece, varoluşunu sorgulamaya kalktığında dahi yazan, metinde sürekli Tanrı ile konuştuğu için değil (kurduğum hayaller tek tek elimde patladı/kadermiş sonradan öğrendim değişmezmiş olacaklar/isyan etmiyorum hâşâ, sakın yanlış anlama/isyan etmiyorum valla anladım anlayacağımı/isyan etmiyorum tamam da/olmadı be Tanrı’m/Sen de beni anla!”), aynı zamanda da şiirlerinde kurduğu kadın imgesinde de bulmak mümkün.

Ali Lidar’ın yazdığı şiirlerde kadın, ya anne, ya da “üzünç” kaynağı platonik aşk veya eski sevgilidir. Bir başka deyişle, kadın metinlerde melek ile cadı olmak arasında gidip gelir. Bu desene muhafazakâr şiirlerde sıklıkla rastlamaktayız.

Aforizmaya dayanan metin yazımının, skeçe dönüştüğünde, en hızlı uzaklaştığı tür şiir olmalı. Çünkü tarif edilemez olan şiire bir tanım bulmak gerekirse, en uygun tanım, “reklam metni yazılamayacak hallerimizin dile getirilmesi” olacaktır. Oysa bu şiirlerin içindeki aforizmalar, reklam metinlerindeki pornografiye benzer biçimde, hemen hazzı hedeflemektedir. Aforizmalar, bu hazzı yaratmak için de genellikle kusursuz hüzünlere, acılara dayanmak zorundadır. Oysa yaşamda kusursuz hüzün, acı yoktur. Ancak Baudrillard’ın simülakra kavramında aktardığından hareketle, bu aforizmatik hüzünler hiçbir gerçekliğe dayanmadan yaratılmaya çalışılan hakikatte mevcuttur ve sadece kabuktan ibaret yaralardır… Bir yandan dertten rakı sofraları kurulur metinde, bir yandan abdest alınmadan önemli konuşmalar yapılmaz. Baudrillard’dan devam edilirse, tüm temsil ve karşı temsil modellerinin göklere çıkarılışı, tam bir orjidir; büyüme ve büyüme krizinin orjisidir. Ali Lidar’ın yazdığı gibi aforizmatik metinlerin bittiği bu yerde, tam da şiir başlamalıdır.

Evet, orji bitti, mahalle abilerinin dilinden, aforizmalarından sıkıldık… Şimdi ne yapacağız?

Gülümseyin, çektim.