ALPER KAYA: TAŞRANIN YAĞMURU

Taşra ve taşralılık kavramları; sanılanın aksine çok derin ve üzerinde ciltlerce yazı yazılabilecek birer köşe taşı misali asılı duruyor kültürel kimliklerimize yapışık bir biçimde. Teferruatlı bir açılım gerekirse bu iddiaya, Polat Onat’ın Mesut Varlık’a gönderdiği ve Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filminde yer verdiği mektubundan bir paragrafı anmamak olmaz:

“Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekân algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim.” [1]

İsmail Afacan’ın Kaos Çocuk Parkı etiketiyle yayımlanan ilk şiir kitabı Adımlar Sağanak da bir taşralılık bilinci ve emek sağduyusu ile harmanlanmış, romantik bir manifesto. 64 sayfalık mütevazi şiir kitabında Afacan’ın beş eşit parça hâlinde okura sunduğu yolculuğu, iddiasız bir çarpıcılığın temsilini gerçekleştiriyor.

 “ey âşık
üç çağda yaşarsın aşkı
yıkım, hasar tespit, yeniden inşa
hangi çağdaysan
bir öncesine, iki sonrasına git”

Herkes her alanda olabildiğince iddialı, olabildiğince şaşalı ve herkes olabildiğince görkemli. Bu “olabildiğince” şölenin ortasında, yıldızsız bir gökyüzünde bir anda yanıp sönen bir yıldız misali Adımlar Sağanak ile edebiyata giriş yapıyor İsmail Afacan. Gösterişsiz bir görkemlilik hali ile naiflik edaları arasında okuru kendi kalemine buyur ediyor. Sarsıcılığı da bu naifliğinden, görkemliği hakeza sarsıcılığından kaynaklanıyor. “Dilsiz Harita” ile başlayan şiir yolculuğunda okurunu pusula olmadan bulunamayacak bir deniz manzarası ile baş başa bırakıp sahneden ayrılıyor.

Nasıl geldiyse öyle, sessizce. Görkemini pekiştiren son detay da bu sessizliği oluyor.

“barut kokuyor yarın
kurşun döküyor azrail
şeytana havale etmiyor
hem döküyor
hem dolduruyor
nasıl melekse azrail”

Afacan’ın şiirlerinde, hem bir tanışıklık üslubu hâkim hem de hiç görülmemiş bir diyarın keşfinin müjdecileri gizli. Ötekileştirilmişlikleri, işçi sınıfını, sokak mücadelelerini ama her şeyin de önüne hepsiyle de kesişebilecek tek şeyi, aşkı, paylaşıyor bizimle. Yollar, haritaya gerek bile duyurmadan akıp gidiyor önümüzde ve biz farkına bile varmadan şairin geçmişi ve yaşayamadığı yarınlarıyla tanış oluveriyoruz. Taşrada bir martı olmak güzel, peki ya hiçbir yüreğin büyütmeye yetmeyeceği bir küçük menderesi bunca özenle buyur edebilmek hiç tanımadıklarına? O da güzel. Güzel olmasa, “Yarin yanağından gayrı / Her yerde her şeyde hep beraber” der miydi Nâzım?

Tabii, taşra dendiğinde akıllara emek kavramı da fazlasıyla geliyor. Öyle değil mi ki nüfusunun yarısından fazlası aynı fabrikanın bordrosunda bir dönem görünmüş küçük kasabalara dayanmıyor mu soyumuz eninde sonunda? Haliyle, Afacan’ın şiirlerinde de taşradaki bir gözlemcinin emeğe dair suya veya havaya yazmaya kıyamayacağı, yok olmaması ve yarınlara kalması için saklamaya da gönlünün elvermeyeceği dizeler yatıyor. Yürüyüşler, kortejler, barikatlar, direnişler; bir seyir defterinde kendilerine gelen sırayı takip ede ede satırlara düşüyor.

Hem açılmış yolların izlerini takip ediyor İsmail Afacan, hem de adımlarını yeni yetme telâşını gizleyen vakur sözcüklerinin arkasına saklıyor. Olsun; yollar uzun, pusulalar sağlam, deniz ise çetin ceviz. Ne çıkar, taşıramadıysa? Kıyıya vurmuş ya, kendisinden öncekilerden çok daha özgün ve çok daha akılda kalıcı bir biçimde.

Ne gam!

[1] “Su Katılmamış Taşralı”, Varlık Dergisi Sayı 1271, Ağustos 2013