1- İlk şiirim “Sofradaki Oraspular” belki de her genç şairin başına gelen o kaçınılmaz yayımlanmama, geri çevrilme süreçlerinden geçerek, uzun uğraşlar sonucunda, Zonguldak’ta yayın hayatına devam eden Şehir Kültür ve Sanat Dergisi’nde, 2006 yılının Eylül ayında kendisine yer buldu. Elbette tarifsiz bir mutluluk, sevinç ve biraz da korku barındıran süreçti benim için. Genç bir şairin, sessizlik duvarı ile karşılaşması/ karşılanması şiire olan inancını zedelese de bu duvarın aşılması ya da yıkılması, o şairin kendine ve yazdıklarına daha bir güvenmesine olanak sağlıyor şüphesiz. Meselenin korkulu yanı ise artık şiirinin herkes tarafından okunması ve eleştiriye açık bir metin haline gelmesinden ötürü kanımca. Yani genç şairin önüne açılan, daha önce hiç ayak basmadığı başka bir düzlem. Yapıcı, hedefi yol gösterici olmayan eleştiriler ise cabası. Örnekleri çok. Bunun yanında, şiirimin/ şiirlerimin yayımladığı ilk dönem ile şimdi arasında elbette gözle görülür bir fark ve anlayıştan söz edebilmemiz mümkün. Fakat sorunuzun bu kısmında şiirden çok, hayatımıza nelerin girdiği/ dahil olduğu noktasında oturup düşünmemiz gerektiğini öneriyorum daha çok. Kaldı ki, hayatımıza dahil olan olaylar/ durumlar/ nesneler aynı zamanda şiire/ şiirimize de yansıdı. Hiç kuşku yok ki, şiirin zemini daha bir genişledi ve tabi şiir genişledi. Daha cesur, daha atak ürünler orataya çıktı, çıkmaya da devam ediyor. Bunun yanında şiire yeni sözcüklerin girmesi, yeni anlamların, çağırışımların kendini göstermesi sevindirici. “Metrobüs, Twitter, Facebook, İntagram, Bilgisayar”  Örnekler çoğaltılabilir elbet. Yani sözcük seçimlerinde daha bir özgür. Genç şair, istediği özü, dilediği biçimde yazıyor, yazmaya da devam edecek. Bu az şey değil.

2- Şiirimin kaynaklarına gelince. Zor bir coğrafyada/ ülkede hayatta kalmaya, yaşama tutunmaya çalıştığımız artık malumun ilanı. Hüküm sürenin, gücünü iyiden iyiye hissettirdiği, iktidar heveslisi mecraların, kimseye ön vermediği, acıların ve üzüntülerin iktidar oraganları tarafından çarpıtılarak, değiştirilip dönüştürülerek servis edildiği, üstüne acı sahibinin hedef gösterilip lince maruz bırakıldı tiranlıklar ülkesinde ve hatta gezegeninde, şiirimin kaynakları doğal olarak çeşitlilik gösteriyor. Kaldı ki, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış, birçok medeniyeti bünyesinde barındırmış savaşlara, ayrılıklara, acılara, aşklara ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, gezegenimizin en eski tarih birikimlerini de bünyesinde barındırıyor. Bütün bunların yanı sıra sözgelimi, otobüs durağında, binmesi gereken otobüsü görmeyip peşinden koşan bir yolcunun dikkatsizliği, akbili bitmiş bir insanın, başka bir insan yardım istemesi, yolunu kısaltmak için yayaları hiçe sayıp kaldırımı kullanan pide/ lahmacun kuryesi, karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışığa yakalanma ihtimalinin içimizde yarattığı tedirginlik ve korku, dünyanın öbür ucunda keşfedilen yeni bir dinazor fosili, bir uçağın aniden türblansa girmesi, hava limanında rötar yemesi ya da dünya dışında farkına varılan yıldız kümesi. Velhasıl, neyi nasıl yazacağıma, hangi konuları şiirime dahil edeceğime, biçimi belirleme aşamasında hangi kıstasları kabul edeceğime karar verebildiğim için çok rahat. Şiirimin kaynalarını ancak böyle özetleyebilirim sanırım. Bütün bunların yanında, geleneğin yön tayini, “benden önce ne yazılmış”, ya da konum belirlemede önemli olduğunu vurgulamam gerek. Kaldı ki şiir, “ben yazdım oldu” düsturunu benimseyerek ortaya ürün çıkartabileceğimiz bir mecra değil. Şiirin hangi çizgilerden geçerek günümüze ulaştığını, şiir geleneğimizde ne gibi hareketlerin olduğunu, bu hareketlerin şiirimize etkileri bilmek ve önemsemek, bugün gelenek kavramına yüklenen, geriye dönme, gericilik, muhafazakârlık suçlamalarıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Geleneği, omuzlar taşınması gereken bir yük, hatta külfet boyutunda gören, öyle algılyan zihinler ise ayrı bir yerdeler. Eliot’un söylemiyle: “Din ve milliyetçilik, bunların yanında gelenekler ve ne kadar saçma olursa olsun herhangi bir inanç, sadece bireyi diğer insanlara bağlar ve bütün insanların en çok korktuğu şeyden kaçıştır: yalnızlıktan” Yine ve yeniden söylemek gerekirse, gelenek benim nezdimde incelenmesi gereken geçmişler toplamından farksızdır. Çünkü yön tayini herkes için gereklidir. Her dönemde çok tartışılan, gelenekten yararlanma/yararlanmama, geleneğin hangi yönünden yararlanmalı ya da uzak durmalıyız konuları ise rutin fikir beyanlarından öte gitmeyen, gidemeyen, kendine kural koyucu bir rol biçip, bu rölü kısmen de olsa iyi oynayan dergi, facebook, twitter tellallarının işi gibi geliyor. Bu söylediklerim, geleneğin ne olduğunu bilen, kafa yoran aklı selim kalem sahipleri için geçerli değil elbette. Bilinsin isterim.

3- Dışarı tuttuğumuz, tutmaya çalıştığımız kitap tanıtım yazılarının aslında dışarıda tutulmayacak, göz ardı edilmeyecek boyutlara vardığını söylemek isterim. Elbet, kitap tanıtım yazıları ile eleştiri odaklı, eleştiriyi merkezine alarak yola çıkan yazılar arasında ayrım muhakkak. Fakat bu noktada eleştiri yazılarının, beklentileri karşılayamaması, eleştirel yazıların yarattığı boşluğu, kitap tanıtım yazılarının doldurmasıyla sonuçlanmıştır kanımca. Kaldi ki, eleştiri disiplininin oluşmaması da, en kötüsü eleştirinin bir disiplin olarak görülmemesi, ciddiye alınmaması, kitap tanıtım yazılarının eleştirel metinler olarak servis edilmesine olanak sağlamış, imkân yaratmıştır. Hemen her metnin eleştiriye ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. Fakat edebiyat dergilerinin, gezete eklerinin kitap içerikli bölümleri sözünü ettiğim, eleştirel görünümlü kitap tanıtım yazıları ile doluyken, eleştirel yazı alanındaki boşluk gözlerden kaçmayacaktır sanırım. Yine ve yeniden söylemeliyim ki, eleştiri ortamında bu konuya kafa yoran, eleştiriyi disiplin olarak kabul etmiş, yayınladıkları kitaplardan yararlanmış olduğumuz eleştirmenlerimiz elbette var ve var olacaklar.  Dönemin şiirini ve şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek elbette mümkün. İyi bir edebiyat takipçisi, ki hepimiz önce bu konumdayız, bu isimlerin kim/kimler olduğunu gayet iyi bilecektir. Benim burada isim vermem malumun ilanından öteye geçmeyecektir. Fakat bu noktada eleştirel metinlerinden yararlandığım, kıymet verdiğim Orhan Koçak, Devrim Dirlikyapan anmadan geçemeyeceğim

4- Bu sorunuza daha doyurucu cevabı sanırım, şiirden öyküye yönelen ya da şiir ve öykünün sularında boğulmadan kulaç atan arkadaşlarım verebilir. Ben şiirde yer almayacak bir konu düşünemiyorum. Düşünen arkadaşlarıma kolaylıklar diliyorum.