Türkiye’nin yakın tarihini incelediğimizde, üç tip cumhuriyetçilikten bahsetmemiz mümkündür. Bunlardan ilki Batı modernizasyonu ile temellenen kurucu yılların ideolojisi. İkincisi Turgut Özal’ın öncülüğünü ettiği 1980’lerde yaşanan neoliberalleşme, son olarak ise cumhuriyetin kuruluş yılları ideallerinden bir kopuş olarak da düşünebileceğimiz neoliberal otoriterleşmeye kayan AK Parti dönemi. Dolayısıyla Türkiye için üçüncü cumhuriyetçilik, 2000’li yıllara kadar bir şekilde süreklilik elde edebilmiş seküler politikalardan da kopuş anlamına geliyor. Bu kopuş ise metropolde yaşayan seküler orta sınıf için 2010’lu yıllardan bu yana bir tür travma üretti/ üretiyor.

Özellikle 2010’lu yıllarda gelenekten kopuş sancısını iyiden iyiye hisseden şehirli orta sınıf, yaşanan dönüşüme öncelikle ses çıkararak cevap vermeyi seçti. Ne de olsa bir acı çekiyordu? O dönemde “İnternetime Dokunma”, Emek Sineması eylemleri gibi birbiri ardına düzenlenen yürüyüşler adeta Gezi Parkı protestolarının toplumsal fısıltılarıydı. Bu protestolar kamusal alanda artan otoriterleşmeye karşı, şehirli seküler kitlenin endişe içerisinde çıkardığı seslerdi. Bu endişe öylesine büyüdü ki; bazıları ülkeyi terk etmekte çözümü buldu. Kalanlar ise ya sessizleştirildi ya da endişesini bastırarak sessiz kalmayı seçti.

TOPLUMSAL STRATEJİNİN SESSİZLİĞİ

 Gezi Parkı protestolarından sonra AK Parti politikaları ülkede muhafazakâr otoriterleşmenin yoğunlaştığı dönemler olarak hatırlanabilir. Akademiye baskı ve yargılamalar, yürüyüş ya da gösterilere getirilen yasaklar, medya sansürü, hukuk mekanizmasının işleyişindeki sancılar, şehirlerde birbiri ardına patlayan bombalar, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yıllar süren OHAL uygulamaları, özellikle şehirli seküler orta sınıfın toplumsal anlamda sesinin kesilmesini sağladı. Bu politik süreçler hiç kuşkusuz özellikle büyük şehirlerde toplumsal sessizliğin nasıl üretildiğini de gösteriyor.

Bu siyasal atmosfer içerisinde Türkiye’de yaşamaya devam edenler için geriye tek bir seçenek kaldı; o da hiç kuşkusuz tüketim kültürünü ‘tüketmeye’ devam etmekti. Bugün şehirli seküler orta sınıf, neoliberalizme geçiş olarak da adlandırabileceğimiz 24 Ocak kararlarından oldukça keskin bir şekilde etkilenerek büyüdü. Hatta öyle ki; Türkiye’deki tüketim kültürünün üreticilerini de kapsayan bu kitle, tüketim kültürü pratiklerinin tam da içerisinde doğdu. Bunu Gezi parkı protestolarında da fazlasıyla gördük. Örneğin, duvar yazılarında “Beşinci günün şafağında Doğu’ya bakın”, “Diren iPhone Şarjı” ya da “Çare Drogba” gibi birçok popüler kültür göndermeleri mevcuttu.

Bunun yanı sıra, protestolar sırasındaki dijital üretimlerde de popüler kültür öğeleri oldukça fazla bir şekilde kendisine yer buldu. Misal, o dönemin en popüler ikililerinden biri olan Daft Punk’ın “Giorgio by Moroder” adlı şarkısı Gezi Parkı protestoları kapsamında yeniden ele alınmıştı. Bu gibi örnekler elbette çoğaltılabilir. Bu örnekler, kuşku yok ki,  popüler kültür göndermelerinin Gezi’nin fiziksel ve dijital uzamlarında nasıl siyasal bir işlev kazandığını da gösteriyor.  Dolayısıyla neoliberal koşulların kolektif hafızasında derin bir yer edindiği bu kitlenin, toplumsal sorunlarla ilişkisinde de tüketim kültürü önemli bir araç haline gelebiliyor.

Bugün geldiğimiz noktada da, yine tüketim kültürü pratiklerinin şehirli seküler orta sınıf üzerinde oldukça yoğun etkilere sahip olduğunu görmek mümkün. Özellikle 2015’ten bu yana şehirli seküler kitle otorite ile uğraşmaktansa, yönünü tüketim kültürü pratiklerine çevirirken buldu kendini. Bu pratiklerle hem otoriter politikaları görmezden geldiler, hem de toplumsal düzeyde spontane bir biçimde ortaya çıkan sessizlik stratejisi de ürettiler. Bu strateji bir tür ‘iletişimsizlik’ hâli doğuruyor çünkü iletişim sırasında taraflardan biri, kendisine seslenenle ilgilenmiyor ve bu nedenle de, iletişimin bir sonucu olan diyalog ortadan kalkıyor ve iletişim tek taraflı bir monoloğa dönüyor. Dolayısıyla iletişimsizliği ya da sessizliği üreten şey tüketim kültürü pratiklerinin ta kendisi haline geliyor. Tüketim kültürü pratikleri birer taktiğe dönüşüyor.

BİR TÜKETİM TEMASI OLARAK NOSTALJİ

Bu strateji çerçevesinde ise şehirli seküler orta sınıf farklı tüketim kültürü temalarına yoğunlaşmayı seçiyor. Örneğin, Ipsos’un Mayıs 2018’de yayınladığı “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” adlı araştırmanın öne çıkan bulgularından biri, şu sıralar neredeyse toplumsal bir trend haline gelen nostalji temasıydı. Araştırmaya göre, her 4 kişiden 3’ü geçmişe dair yoğun bir özlem duygusu hissetmekte. Bu durum hiç kuşkusuz, bugünlerdeki neredeyse çoğu tüketim kültürü faaliyetindeki nostalji temasının da temel belirleyicilerinden biri. Gece kulüplerindeki birbiri ardına düzenlenen 90’lar Türkçe Pop partileri, 90’lar temalı medya içerikleri, retro tasarımlı ürünler, reklamlardaki nostaljik vurgular, sosyal medya mecralarındaki geçmişe dair yergiler bize nostalji temasının yükselişine dair önemli veriler sunuyor. Bir diğer örnek olarak ise Netflix ile verilebilir. Özellikle ekonomik kriz nedeniyle evden dışarı pek çıkmamaya başlayan bu kitle, Netflix’in özel medya üretimlerine oldukça yoğun bir şekilde ilgi duymakta. Bu doğrultuda, Netflix üretimlerinin güncel ve lokal konulardan uzak olması, yine seküler şehirlinin medya tüketimleri ile de iktidar ve söylemlerinden uzaklaşmaya çalıştığını gösterir niteliktedir

BİR SESSİZLİK ARACI OLARAK TÜKETİM KÜLTÜRÜ

Fransız düşünür De Certau’nun “The Practice of Everyday Life” adlı çalışmasında, modern bireyin sosyal hayatta bir takım strateji ve taktiklerle, dominant söylem ve uygulamalara- ki buradaki vurgusu daha çok tüketim kültürü pratiklerinedir- karşı farklı direniş alanları/ uzamları oluşturabileceğini belirtir. Fakat değişen modern konjonktürle birlikte De Certau’nun kavramsallaştırması, farklı sosyal unsurlarla da kavramsal olarak ele alınmaya başlandı. 2015 yılından bu yana, Türkiye’de şehirli seküler kitlenin ürettiği sessizlik stratejisini de bu perspektifte değerlendirmemiz pek mümkün. Özellikle seçim sürecine girdiğimiz şu günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şehirli seküler kitleyi hedef alan açıklamalar yapmasına rağmen, bu kitleden beklediği tepkiyi bulamaması da aslında, bu stratejinin -her ne kadar bir korku unsuru barındırsa dal-  artık bilinçli olarak uygulandığını gösteriyor.

Bunun yanı sıra, ekonomik krizi oldukça derin bir şekilde hissettiğimiz şu günlerde, seküler şehirli kitle için sessizliğin farklı işlevleri de var. Bunlardan biri Anadolu’dan ekonomik krize dair gelen fısıltıların toplumsal alanda daha net bir şekilde duyulması. Çünkü sessizlik içerisinde fısıltılar daha kolay yankılanabiliyor. Yankılanan sesler ise ücra köşelere daha rahat erişebiliyor. Elbette bu sessizlik sonsuza kadar sürmeyecek. Şehirli seküler orta sınıf, iktidarla olan ilişkisinde farklı strateji ya da taktikler deneyecek. Bu stratejiler hayatın devingenliği içerisinde muhakkak farklı formlar alacak. Ancak mevcut durumda şehirli sekülerin uyguladığı strateji iktidar ile iletişimi kesmek üzerine. Bunu yaparken ise tüketim kültürüne çoğu zaman olduğu gibi yine kritik işlevler yüklüyorlar.

Bu yazıyı yazarken İstanbul’un Şişli semtindeki bilinen bir süpermarkete gitmek zorunda kaldım. Alışveriş sonrasında kasada ürünlerimi alırken, bir diyaloğa kulak misafiri oldum. Kasa sırasında bekleyen orta yaşlı bir kadın ekonomik kriz üzerine bir takım serzenişler içerisindeydi.

Yine konuşup, konuşup duruyor” diyordu gizli özne kullanarak..

Tam o sırada, kasiyer şöyle bir cümle kurdu; “Konuşsun. Şimdilik susuyoruz, dinliyoruz, sonrasına bakacağız…