ANKARA’DAN İŞÇİ PORTRELERİ

DENİZ ORTAKÇI

Ankara’nın “memur şehri olduğu” fikrinin bir geçerliliği kalmadı. Özellikle son yirmi yılda bariz bir şekilde bir “işçi kenti” durumuna geldi. Ankara işçi sınıfı nicel ve nitel olarak ciddi bir artış yaşadı. OSTİM, İvedik, GERSAN gibi küçük ve orta ölçekli işletmelerin bulunduğu sanayi siteleri; Sincan OSB, Başkent OSB gibi büyük fabrikaların olduğu organize sanayi bölgeleri hacim olarak giderek genişledi. Bunların yanı sıra Çubuk, Akyurt, Havaalanı yolu, İstanbul yolu, Kazan, Temelli, Polatlı, Elmadağ gibi bölgelerde yeni açılan fabrikaları ya da var olan işletmelerin kapasitesini büyüttüğünü görüyoruz. Özellikle metal, cam, gıda işkollarının giderek yaygınlaştığını söyleyebiliriz.

Bu yazıda Ankara’da Türk Metal’in örgütlü olduğu büyük metal fabrikalarının birkaçından, özellikle genç işçilerin fabrika içinde ve dışındaki kimi eğilimlerini, alışkanlıklarını temas ettiğimiz kadarıyla yansıtmaya çalışacağız. Kişisel gözlemlerden ve bu fabrikalarda çalışan arkadaşların aktarımlardan faydalanarak yazıyı kaleme aldık. Ankara’daki bu fabrikalarda çalışan metal işçilerinin yaşam tarzlarına hakim olmak, bunu analiz etmek pek çok sonucu bize gösteriyor. Ancak biz bu yazıda sendikaya dair tutumları, eyleme geçtiğindeki eğilimleri, siyasi partilere bakış açıları gibi konulardan çok fabrika dışındaki zamanlarını nasıl geçirdiklerini, kendi aralarındaki sosyal ilişkilerini nasıl geliştirdiklerini, yaşayış biçimlerindeki öne çıkan bazı detayları incelemeye gayret edeceğiz. Bunu yaparken daha çok incelediğimiz fabrikalarda çalışanların ezici çoğunluğunun erkek işçiler olduğunu ve dolayısıyla ana eğilimlerin de erkek işçilerin eğilimleri olduğunu söyleyelim.

YÜZYILLARDIR DEĞİŞMEYEN ALIŞKANLIK: İÇMEK

İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda Engels işçilere dair şu gözlemlerini paylaşır, “İçki, hemen hemen tek haz kaynakları ve her şey içkiye sarılmaları için onlara tuzak kuruyor. Emekçi işinden yorgun ve tükenmiş olarak dönüyor, evini rahatsız, rutubetli, pis ve iğrenç buluyor; keyiflenmeye ivedi gerek duymakta; işini uğraştığına değer hale getirecek, izleyen günü dayanılabilir yapacak bir şey bulmak zorunda.[1] Şimdiki işçilere bakacak olursak, işçi sınıfının bu değişmeyen alışkanlığının aynı nedenlerle yaygın olarak sürüp gittiğini görebiliriz.

Genç metal işçileri arasında fabrika dışı zamanını içki içerek geçirenlerin sayısı bir hayli yüksek. Fabrikadan çıkar çıkmaz ya da tatil günlerinde arabasıyla tepelere çıkmak, orada arkadaş gruplarıyla içki içmek ve mangal yakmak pek çoğunun en büyük eğlencesi durumunda. Görüştüğümüz ve bizi de içki içmeye davet eden bir metal işçisi, ne çok içtiğini övünerek anlatıyor ve ardından ekliyordu, “Bu da olmasa kafama sıkardım herhalde”. Metal sektöründe büyük fabrikalarda çalışan bu işçiler çok yüksek üretim hedefleri için inanılmaz yüksek bir tempoyla çalışıyorlar. Bantların başında durmadan, canları çıkıncaya kadar üretimdeler. Hele mesaiye kaldıklarında fabrikadan iyice yorgun argın çıkıyorlar ve sadece eve gidip uyumaya vakitleri kalıyor. Uyumadıklarında ve boş kaldıkları ilk fırsatta içki içmeye yöneliyorlar. Üretimin baskısından, yorgunluğundan, bunalmışlığından kendilerini içkiye veriyorlar. Birlikte içki içmek fabrika dışı zamanlarında hem sosyalleşmenin bir aracı oluyor hem de kendi deyimleriyle “ancak böyle deşarj” oluyorlar.

Tabi özellikle son yıllarda içki fiyatlarının epey pahalılaşmasının ardından, pek çok işçi ev yapımı içkileri tüketiyor. Bunları ya edindikleri “içki kitleriyle” kendi evlerinde yapıyorlar ya da eşin dostun referansı ile güvenilir arkadaşlarının yaptıklarını daha ucuza satın alıyorlar. “Normal bir viskiye maaşımın yarısı gider” diyor bir işçi, “arkadaşların yaptığının da markette satılandan bir farkı yok hem de daha ucuz” diyerek anlatıyor durumu. Viski, rakı, bira, şarap hepsinin bu yollarla elde edilebildiğini anlatıyorlar. Bu “içme etkinliğini” yaparken en yaygın biçim arabalarıyla tepelere çıkıp manzaraya karşı içmek oluyor. Şehir merkezlerine, yerleşim alanlarına bir hayli uzak olan semt tepelerinde bir sürü arabanın sıra halinde park ettiğini ve içinde içki içildiğini görebilirsiniz.

“FELEKTEN GECE ÇALMAK”

İşçiler açısından bu tarz içme etkinliğin temel mantığı, en ucuz yoldan, biraz olsun “kafayı dağıtmak”. Ama bazı durumlarda istisnaya kaçıp, “felekten bir gece çalmak” isteyenler de oluyor. Özellikle de ellerine toplu para geçtiğinde pavyona, meyhaneye giden çok sayıda işçi oluyor. Daha çok da pavyona gidip oradaki kadınlarla oyun havası oynamak, masayı donatmak, sazcıya istek parça çaldırmak gibi etkinliklere ceplerinde harcayabildikleri para varsa severek dahil oluyorlar. Normalde kadınlarla olan ilişkilerinde rahat olamayan, içine kapanık olan işçiler amiyane tabirle pavyonda “açılıyorlar”. Bir işçi MESS sözleşmesi imzalanıp, geçmiş ayların sözleşme farkı toplu biçimde hesaba yattığının akşamı pavyona gittiğini anlatıyor. Çıkışta Ulus’taki hamama gittiğinde işyerinden başka arkadaşlarını da görüyor ve öğreniyor ki soluğu pavyonda alan sadece o değilmiş. Pavyon eğlencelerinde aralarında fazla hesap gelmemesi için farklı organizasyonlar, taktikler geliştirdiklerini ifade ediyorlar. Örneğin; bir grup işçi fabrikadan birlikte pavyona gidiyor, aralarından birini hesabı kontrol etmesi için görevlendiriyorlar ve o kişi içmiyor ya da çok az içiyor. Onun görevi hesabın dozunun kaçmamasını sağlamak.

Pavyon dışında kasaba-köy yerlerindeki ve bazı ilçe merkezlerinde bulunan “oturak evleri, yaren konakları” gibi yerlerde de eğlenmeye gittiklerinden bahsedebiliriz. Buralarda sadece erkekler oluyor. Etkinlik olarak geleneksel köy oyunları oynanıyor; Ankara oyun havaları, bozlaklar çalınıp söyleniyor.

Engels’in aynı eserinden bir alıntı ile tarihsel benzerliği bir kez daha ortaya koyalım: “Gençler tüm Pazar gününü sokakta oturup yazı-tura oynayarak, köpek dövüştürerek geçirirler; hiç sektirmeksizin meyhaneye gider ve gece geç vakte kadar sevgilileriyle otururlar sonra çiftler tek başlarına yürüyüşe çıkar. (… ) Şurada burada iskambil oynanıyordu; bazı yerlerde dans vardı ve her yerde içki.[2]

“ARABA SEVDASI”

Recaizade Mahmut Ekrem’in yazdığı Araba Sevdası ilk realist roman olarak kabul edilir. Romanın kahramanı Bihruz Bey’in Periveş Hanım’a aşkı bir yanda dursun, biz burada genç metal işçilerinin Araba Sevdası’nı anlatalım. Arabalara çocukluktan beri düşkünlükleri olduğunu söyleyen işçilerin çoğu arabasına gözü gibi bakıyor. Pek çok işçi fabrikadan arta kalan zamanlarında arabası ile ilgileniyor. Düşük model araçları modifiye etme, süsleme, motorunu, egzozunu değiştirme, güçlü ses sistemleri takma ve böyle dizayn ettikleri araçlarla semt içlerinde oyun havası, türkü veya popüler müzikleri son ses açarak gezmek yaygın bir “hobi” haline gelmiş durumda. Bazıları “sıfırdan araba topluyor” ve bir süre sonra topladığı arabayı satıyor. Hatta bir işçi işten geriye kalan vaktini bu yüzden evinden çok oto sanayide geçirdiğini anlatmıştı.  Kimileri ise bu arabalarla çeşitli bölgelerde geceleri düzenlenen araba yarışlarına katılıyor.

İşçilerin sosyal medya hesaplarına girdiğinizde arabası olanların mutlaka arabalarıyla fotoğrafları olduğunu görürsünüz. Arabalarını yıkadıktan sonra, önlerinde afili bir poz vermek; arabayı kullanırken açtıkları müzikler eşliğinde video çekimi yapmak, kimi zaman arabalarına isim takmak gibi örnekleri oralardan da görebilirsiniz.

BİR BAŞKA “DEŞARJ ALANI”: TRİBÜNDEN MAÇ İZLEMEK

Futbol da erkek işçilerin en yaygın ortak noktalarından birisi. Belki de birincisi. Üretimde, molalarda futbol gündemi sıkça konuşuluyor. Hatta Milli Takım’ın maçları, derbiler, şampiyonluk maçları gibi önemli müsabakalar sürekli telefonlardan takip ediliyor. Gol sevinçleri, kutlamalar, tezahüratlar fabrikanın bir ucundan diğer ucuna yayılabiliyor. Birlikte “İddaa” kuponları yapıldıysa da o maçlar mutlaka çeşitli mobil uygulamalar aracılığıyla takip ediliyor. Bir kısım işçi ise hafta sonu tribüne gitmeyi çok seviyor. Özellikle Ankaragücü taraftarı olan çok sayıda işçi olduğunu ve bunların Gecekondu, Bekar Evi Çocukları gibi taraftar grupları ile birlikte tribünden maç izlediklerini görüyoruz. Gecekondu grubuna giden otuzlu yaşlarındaki bir işçi şunları anlatıyor: “Çoğu zaman maçı izlemiyoruz. Maksat orada avaz avaz bağırıp, tezahürat yapıp deşarj olmak. Biz de böyle rahatlıyoruz.” Bazıları kimi zaman çocuklarını da maçlara götürüyor. Maç öncesi ve sonrası içme etkinliği tabi ki es geçilmiyor.

Gökçek’lerin sahibi olduğu Osmanlıspor’un maçları olduğunda da gidenler olmuş. Osmanlıspor’un Avrupa takımlarıyla bir dönem oynadığı maçlarda mehter marşlı, dombıralı açılış müziklerinden hoşlandığı için “gaza geldiğini” ve bu yüzden geçmişte bu maçlara gittiğini söyleyenler var. Ancak şunu da ekliyorlar, “çoğu zaman bedava ya da çok ucuz fiyata biletle stresimizi atmak için, değişiklik olsun diye gidiyorduk.

İNTERNET VE SOSYAL MEDYANIN KULLANIMI

İşçilerin “uzman” olduğu konulardan biri de internet ve sosyal medyanın kullanımı. Akıllı telefonlarla sürekli içli dışlı olduklarından neredeyse tüm sosyal medya mecralarında yer alıyorlar. Tik Tok, Instagram, Facebook, Twitter, Whatsapp, Youtube hepsini etkili biçimde kullanıyorlar. Sendikanın haberlerini, işyerine dair gelişmeleri Facebook ve Whatsapp grupları aracılığıyla takip ediyorlar. Komik içerikler üretme, izleme, türkü söylerken çekim yapıp paylaşma, canlı yayın yapma gibi etkinlikleri de bu mecralar üzerinden sürdürüyorlar.

Hangi dönem hangi oyun popüler olmuşsa, o mutlaka gruplar halinde oynanıyor. Bu kimi zaman Kafa Topu, kimi zaman Pubg, Pokemon, Okey oyunları oluyor. Bazen bunların online turnuvalarını da küçük gruplar halinde organize ediyorlar. Aldıkları skorların ekran görüntülerini, birbirlerini de etiketleyip yine sosyal medyadan paylaşıyorlar. Özellikle sokağa çıkma yasağı ve daha sıklıkla evde kaldıkları geçtiğimiz günlerde bu oyunlar üzerinden bir araya geldiklerini ifade ediyorlar.

NE OKUYORLAR? NE İZLİYORLAR?

Kitap okuma eğilimi çok yaygın değil aralarınd. Ancak kitap okuyanlara ne tarz kitaplar okuduğunu sorduğumuzda kadın işçiler Kahraman Tazeoğlu’nun Simru, Elif Şafak’ın Aşk, İskender Pala’nın Od, İclal Aydın’ın Unutursun, Halide Edip’in Sinekli Bakkal gibi kitaplarını okuduklarını ifade ediyorlar. Romantik hikayelerin olduğu, aşkın ayrılığın işlendiği romanlar seviliyor. Bunun yanında muhafazakar milliyetçi motiflerin olduğu kimi kitaplar da okunuyor. Ama başta da belirttiğimiz üzere düzenli kitap okuyanlar oldukça sınırlı bir kesime tekabül ediyor.

Ne izlediklerine gelirsek, popüler yerli dizi ve filmleri takip ediyorlar. Vardiyalar sürekli değiştiğinden dizi saatinde televizyondan izleyemiyorlarsa tekrarını internetten izliyorlar. Çukur, Ramo, Kadın, Kuruluş Osman, Mucize Doktor gibi diziler oldukça yaygın izleniyor. Geçmiş dizilerden Ezel, Kurtlar Vadisi, Behzat Ç. gibi yapımların eski bölümleri de internetten takip ediliyor. Piyasada çok izlenen Recep İvedik benzeri komedi filmlerinin yanı sıra yerli korku filmleri de en çok rağbet gösterdikleri filmler oluyor.

DİĞER YAYGIN EĞİLİM VE ALIŞKANLIKLAR

Mutlaka saymamız gereken etkinliklerden birisi de birlikte balığa gitmek. Metal işçilerinin önemli bir bölümü Kırıkkaleli ve Kızılırmak’ta balık tutmak çocukluklarından beri yaptıkları bir etkinlik. Çubuk tarafında yaşayanlar ise geçmişte balık tutmaya Çubuk barajına gittiklerini ama şimdi yasak olduğunu söylüyor. Tuttukları balık eğer büyük boyuttaysa onunla fotoğraf çekilirler. Balıklar kendilerine has yöntemlerle pişirilip mideye indirilir. Bu etkinlik de oldukça ucuza mal olduğundan en çok tercih edilen etkinliklerden birisidir.

Atlamamamız gereken bir diğer nokta da hala bu büyük fabrikalarda çalışan işçilerin pek çoğunun köyü ile bağının olmasıdır. Hafta sonları çok da uzak olmayan köylerine gidip tarlayla ilgilenmek mecburi bir aile işi pek çoğu için. Proleterleşme süreci açısından daha geniş bir perspektifle bu konu değerlendirilebilir ama yazının içeriği bağlamında fabrika dışı zamanın en çok geçtiği yerlerden birisi olarak da köydeki işleri söyleyebiliriz.

Fabrika dışında ek işe gitmek çoğu zaman fabrika duruşa girdiğinde, borçlar biriktiğinde, giderler arttığında söz konusu oluyor. Tanıdığının dükkanında çalışma, eski çalıştığı işyerinde ufak işler alma gibi durumlarla sıkça karşılaşıyoruz. Ama bazıları da ekonomik kaygının ötesinde yine “deşarj olmak” için ek işlere gittiğini söylüyor. Mesela saz çalan işçiler düğünlere, asker gecelerine çalmaya gidiyor. Oradan elde ettikleri gelirleri genelde hızlıca harcama eğilimi söz konusu olabiliyor. Eğer bekarsa, çok fazla borcu yoksa, böyle bir yeteneği de varsa çekinmeksizin bu işlere dahil olan işçileri görebiliyoruz.

Ezici çoğunluğu erkek işçilerden oluşan bu fabrikalarda kadın işçiler neler yapıyor? Kadın işçiler arasında gün yapmak epey yaygın bir etkinlik. Genç kadınların da dışarda buluşup şehir merkezinde içmeye gittikleri oluyor. Bazı kadınlar pastacılık, yemek kursları gibi yerlere gidiyor.  Bu fabrikalarda çalışan kadın işçilere dair gözlemimiz daha sınırlı olduğundan akla gelen ilk alışkanlıklar olarak bunları sayabiliriz.

SONUÇ

Gözlemlerimiz hâlâ önemli ölçüde sınırlılıklar taşımaktadır ve ilk elden edinilen bilgilere dayanmaktadır. Metal sektörünün lokomotiflerinden olan bu fabrikalardaki işçilerin eğilimlerine, alışkanlıklarına ve bunların sonuçlarının yansımalarına dair daha detaylı incelemeler gereklidir. Ancak burada yazdığımız eğilimlere baktığımızda bile üretim sürecinin yaşamlarına doğrudan etki ettiğini görmekteyiz. Üretimde yaşadığı sıkıntıları, yoğun çalışma temposunu, kötü işyeri koşullarını, geçim sıkıntısını, ailevi sorunlarını unutmanın yolunu yukarıda saydığımız aktivitelerde buluyor. Bu saydığımız örnekler üzerinden içkici, pavyoncu, lümpenlik yapan bir sınıf olduğu sonucu çıkmamalıdır. Bunları neden yaptığı, kendini bu alanlar üzerinden neden avuttuğu üzerine düşünülmelidir. Bu işçilerin pek çoğu olayları yorumlarken, hayata kendisinin bulunduğu yerden tekil bir birey olarak bakıyor. Sınıf olarak bakma perspektifine epey uzak bir noktada. Zaten bu yönden bakabilmesinin yolu hem kendi mücadele deneyiminden hem de sınıf partisinin işçiler içerisindeki yol gösterici etkisinden geçiyor.

[1] Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, İkinci Baskı, 2010, s.152

[2] Engels, a.g.e., s.261