Anlatılan senin öykündür!

Sermaye adeta ‘madem ki sömürü koşullarınız benzer, o halde yaşam koşullarınız da benzer olmalı’ diyordu. İşçiler yeniden, geçmişte kazandıklarını geri almak için mücadelenin yolunu tuttular. Öykü hep aynıydı ve özü hiç değişmiyordu.

Winold Reiss

Şapkacı Mary Anne Walkley’in öyküsünün Kapital’de yer alışının nedeni neydi? Ya da orada anlatılan öykü sadece İngiltere’ye ve o günkü koşullarına özgü yaşanmış bir olay mıydı? Yoksa bu ve benzer öyküleri bugün vahşi sömürü çarkına kapılmış dünyanın herhangi bir kapitalist ülkesinde de görmek olanaklı mıdır? Sonraki gelişmeler bütün bu soruların yanıtlarını herkesin anlayabileceği bir biçimde verdi. Ama önce gelin Kapital’deki öyküyü alıntıyı biraz uzatmak pahasına yeniden okuyalım.

1863 Haziran’ının son haftasında, Londra’daki bütün günlük gazeteler ‘sansasyonel’ bir başlık altında bir haber yayınladılar: ‘Aşırı çalışmanın neden olduğu ölüm.’ Haber, çok saygı değer bir giysi firmasında çalışan ve Elise tatlı adıyla bir hanımefendi tarafından sömürülen 20 yaşındaki şapkacı Mary Anne Walkley’in ölümü ile ilgiliydi. Sık sık yinelenen o eski öykü bir kez daha anlatılıyordu. Bu kız, ortalama 16.5 saat, işlerin hızlı gittiği mevsimde ise aralıksız 30 saat çalışıyor, azalan emek-gücü, arasıra, likör, şarap ya da kahve ile takviye ediliyordu. Şimdi ise mevsimin en hızlı zamanıydı. Yeni ithal edilmiş Gal Prensesi onuruna verilecek baloda soylu hanımların giyecekleri süslüpüslü tuvaletlerin gözaçıp kapayana kadar hazırlanması gerekiyordu. Mary Anne Walkley, 60 kızla birlikte hiç aralıksız 26.5 saat çalışmıştı; 30 kız bir odada oturmuşlardı ve odanın havası ancak bunların 1/3’ine yetecek kadardı. Gece, yatak odasının tahtalarla bölünmüş havasız bölmelerinde ikişer ikişer yatıyorlardı. Ve bu da, Londra’nın en iyi modaeviydi. Mary Anne Walkley, cuma günü hastalandı ve elindeki işi bitiremediği için Madam Elise’yi şaşkın bırakıp pazar günü öldü. Ancak ölümünden sonra çağrılan Dr. Bay Keys, jüri önünde dosdoğru tanıklık etti ve şunları söyledi: ‘Mary Anne Walkley, çok kalabalık bir odada uzun saatler çalışması ve çok küçük ve havasız bir yatak odasında bulunması nedeniyle ölmüştür.’” (Kapital 1. Cilt 268-69, Sol Yayınları)

Bu öykünün benzerlerini Türkiye’de, Bangladeş’te, Pakistan’da ya da dünyanın başka herhangi bir ülkesinde bugün de görmek olanaklıdır. 2005 Aralık ayında Bursa’da Özay Tekstil’de kaçmamaları için üzerleri kilitlenen beş kadın işçinin yanarak feci şekilde öldüğünü hatırlamak bile çok şey anlatmıyor mu? Ya Güney Afrika’da kurşunlanan madenciler! Günde 12-16 saat çalıştırılan, hatta dışarı çıkamasınlar diye üzerlerine kapılar kilitlenen kadın ve erkek işçiler tarihin derinliklerinde kalmadı. Kapitalizmin merkez ülkelerinde ise işler biraz daha farklı yaşanıyor. En modern makineler karşısında günde 12-16 saat değil, 8 saat çalışmalarına karşın ağır çalışma koşullarından dolayı meslek hastalıklarına yakalanan işçilerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyor. Çünkü her geçen gün biraz daha mükemmelleşen makinalar ve onların kapitalist kullanım biçimi işçiden artı-değeri adeta onun tüm fiziki ve ruhsal gücünü son damlasına kadar soyarak alıyor. Örneğin artık bir otomobil bir dakikanın altında bir sürede üretilebiliyor. Marx o keskin ileri görüşlülüğü ile daha o zaman şunları yazmıştı:

Fizikçi, fiziksel olguları, ya en tipik biçimde oldukları, bozucu etkilerden en uzak bulundukları yerlerde gözlemler, ya da olanaklıysa, olayın en normal biçimde geçmesini sağlayacak koşullar altında deneyler yapar. Ben, bu yapıtta, kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceleyeceğim. Bugüne kadar, İngiltere, bunların klasik yurdu olmuştur. Teorik düşüncelerimin gelişmesi içinde, İngiltere’nin başlıca örnek olarak gösterilmesinin nedeni işte budur. Ancak eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker, ya da iyimser bir biçimde Almanya’da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona açıkça şunu söylemeliyim: ‘De te fabula narratur!’ / Bu öyküde senin sözün ediliyor (Horatius).” (Almanca birinci baskıya önsöz, Sol Yayınları)

Marx bu satırları yazdığında Fransa ve Almanya kapitalist sanayileşmenin girdabına kapılmışlar, diğer Avrupa ülkeleri de bu yolu tutmuşlardı. “İngiliz tahtının dış ülkelerdeki temsilcileri, Almanya’da, Fransa’da, kısacası Kıta Avrupası’nın bütün uygar devletlerinde, sermaye ile emek arasındaki mevcut ilişkilerde köklü bir değişikliğin İngiltere’deki kadar apaçık ve kaçınılmaz olduğunu uzun uzun anlatmaktadırlar.” Marx bu ülkelere İngilizlerin Mavi Kitap’ından alıntı yaparak Amerika Birleşik Devletleri’ni de eklemektedir. Kapitalist gelişme yoluna giren hemen her ülkede işçi sınıfı benzer sömürü ve çalışma koşullarına mahkum edilmiştir.

Avrupa’nın büyük ülkelerinde, ABD’de ve biraz gecikerek de olsa Japonya’da kapitalist gelişme baş döndürücü bir hızla gerçekleşti. Ama kapitalist gelişme kendi mezar kazıcılarını da geliştirmekten, onları sanayinin orduları olarak disipline sokmaktan geri duramazdı. Modern sanayi ve sanayi burjuvazisi gelişirken, modern sanayi proleteryası da gelişmiş ve güçlenmişti. Kapital, kapitalizmin işleyiş mekanizmalarını tüm açıklığı ile ortaya koymuş, Marx’ın burada ulaştığı sonuçlar başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde işçi sınıfı hareketinin temel ilkeleri haline gelmişti. Çeşitli uluslardan işçi sınıfı Engels’in deyimi ile “varılan bu sonuçlarda kendi durumunun ve özlemlerinin en uygun ifadesini” bulmuştu. Kapital kapitalist üretimin tüm sırlarını ortaya koyarak, gereksindiği düşünsel silahını proletaryanın eline vermişti.

Bugün inkârcılık epeyce yaygınlaşmış olsa da, doğrusu uluslararası işçi sınıfı bu okuldan iyi geçti ve geleceğin temsilcisi ve yeni bir dünyanın kurucusu olacaklarının tüm kanıtlarını ortaya koydu. Manifesto’nun çağrısı “bütün ülkelerin işçileri birleşin” olmuştu. İlk uyananlar birleştiler ve 1. Enternasyonal’i kurdular. İlk işçi iktidarını yaratanlar “göğü fethetmeye çıkan” Paris Komünarları oldu. İşçiler 1. Enternasyonal tarihsel görevini tamamladığında ve işçi hareketi daha fazla yaygınlaştığında 2. Enternasyonal’i kurdular. Artık işçilerin ileri kesimleri ülkeleri, dinleri, renkleri farklı da olsa tek bir sınıfın üyeleri olduklarını daha fazla fark ediyorlardı.

Öyle ki, kapitalist gelişmenin boy verdiği hemen hemen her ülkede, her renkten, her dinden, her ulustan kadın ve erkek işçiler kendilerini uluslararası işçi sınıfının bir parçası olarak kabul ettiler ve kendi ortak davaları, yani kapitalizmi mezara gömme mücadelesini yükseltiler. 8 saatlik iş gününü, kadın emekçilerin haklarını, 1 Mayıs’ı bu mücadeleler içinde kazandılar. Hiç kuşkusuz bu mücadelelerin zirvesi 1917 büyük Ekim Devrimi oldu. Devrim sonrası kurulan 3. Enternasyonal artık uluslararası işçi sınıfının ortak davasının mücadele örgütüydü. İşçi sınıfı sadece iktidarı almakla kalmamış, sömürüsüz bir dünyanın inşasına da başlamıştı. Üstelik onların bayrağının altında toplananlar sadece işçiler değildi. Sömürgelerin, bağımlı ülkelerin halkları da emperyalizme ve kapitalizme karşı işçilerin açtığı bayrağın etrafında mücadele etme yoluna girmişlerdi. İşçi sınıfının kurtuluşunun bir avuç sömürücü dışında tüm insanlığın kurtuluşu olduğu düşüncesi ve eylemi gerçekten ete kemiğe bürünmeye başlamıştı.

Kurulan sosyalist devletin ve onun yarattığı uygarlığın yıkılması elbette uluslararası işçi hareketi ve sosyalizm için ağır bir yenilgi oldu. Ama tarih ve işçi hareketi düz bir çizgide ilerlemiyor, duraklamalar, geriye çekilmeler ve atılım bu hareketin özellikleri arasında yer alıyordu. Bu yenilgi kapitalizmin kısmen dizginlenmiş tüm çelişkilerinin açığa çıkmasına neden oldu.

ABD’de, Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da, Yunanistan’da, Türkiye’de, Güney Kore’de, Rusya’da, Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde işçiler tek merkezden çıkmış gibi hemen hemen benzer saldırıların hedefi oldular. Uluslararası sermaye kendini kısıtlayan tüm engellerden kurtulmuş, gemi azıya almıştı.

Özelleştirmeler, kazanılmış sosyal hakların gaspedilmesi, örgütsüzleştirme, düşük ücret dayatmaları, esnek çalışma, eğitimin ve sağlığın sermayenin ve piyasanın insafına terkedilmesi, iş güvencesinin kaldırılması, taşeronlaştırma gibi saldırılar dünyayı baştan başa dolaştı. Açıkçası artık benzer olan sadece sömürü koşulları değil, aynı zamanda çalışma ve yaşam koşullarıydı. Sermaye adeta ‘madem ki sömürü koşullarınız benzer, o halde yaşam koşullarınız da benzer olmalı’ diyordu. Bu durumda çeşitli uluslardan, dinlerden, mezheplerden, renklerden kadın ve erkek işçiler yeniden, geçmişte kazandıklarını geri almak için mücadelenin yolunu tuttular. Öykü hep aynıydı ve özü hiç değişmiyordu.

Ancak şu gerçek de apaçık ortaya çıkmıştı. Kapitalist-emperyalist sistemin ulaştığı gelişme derecesi ABD’deki işçi ile Avrupa’nın her hangi bir ülkesindeki, ya da Türkiye’deki işçileri dev tekellerin üretim hatlarında bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlamış, üretimin toplumsal karakterinin uluslararası boyutunu güçlendirmişti. Artık bir ülkedeki fabrikada patlayan uzun süreli bir grev ya da direniş tüm üretim zincirini etkiliyor, ya da ulaşım ve hizmet sektöründeki eylemler tüm hayatı ve üretimi doğrudan etkiliyor ve durduruyordu.

Geçmişte işçilerin benzer koşullarda aynı biçimde sömürülmeleri onların enternasyonal dayanışmalarına temel olmuş, işçilerin vatanı yoktur ilkesi buradan ortaya çıkmıştı. Ama bugünün üretim koşulları onları pek çok sektörde aynı sermaye grubunun üretim zincirinin halkaları olarak birbirine bağlıyor ve enternasyonal dayanışma ve birliğe daha güçlü bir zemin ve temel kazandırıyor.

Elbette farklı “değerlendirmeler” de var! Sermayenin ideologları ve malzemelerini buradan alan çeşitli kişi ve akımlar artık işçi sınıfının niteliğinin değiştiğini, hatta işçi sınıfı diye bir sınıfın olmadığını, dolayısıyla işçi sınıfının tarihsel görevi diye bir şeyin olmadığını ileri sürebiliyorlar. Onlar gerçeklere gözlerini kapayarak sınıf da yok, onun öyküsü de yok diyorlar. Onlara burada ayrıca yanıtlamak gerekmiyor. Ama dünyanın herhangi bir ülkesinde patlayan güçlü bir işçi eylemi görmesini bilen herkese neyin ne olduğunu anlatıyor, hayallerle gerçekleri birbirinden ayırıyor, onların ayaklarının yere basmasını sağlıyor.

Kapitalizm çok istemesine rağmen işçinin iş gücünü sömürmeden artı-değer elde etmenin, varlığını sürdürmenin bir yolunu henüz bulamadı. Üretimde robotlar biraz daha fazla kullanılıyor, onlarla birlikte robotları yapan işçilerin sayısı da artıyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir yanıyla makineleşmenin ilerlemesinin tarihi değil mi? Bu süreç devam ediyor, eski iş kolları ve sektörler ortadan kalkarken yeni iş kolları ve sektörler, tabii onlarla birlikte işçiler de gelişiyor.

Her türlü nitelikli emek sermayenin sömürü çarkının içine çekiliyor ve ücretlilik sisteminin sıradan bir parçası haline geliyor. Böylece işçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesi diğer tüm sömürülen ve ezilenlerin kurtuluş mücadelesine doğru evriliyor, işçi sorunu tüm insanlığın sorunu olamaya doğru genişliyor.

Ama bütün bu gelişmelere gözlerini kapayıp, artık işçi sınıfının değiştiği türden tespit ve tahlillere, işçi sınıfı hareketinin Marx’ın kendi çalışmasına ilişkin yapılan eleştirilere verdiği yanıtı vermesi ve yoluna devam etmesi gerekiyor. Bunu da hatırlatarak yazıyı bitirelim:

Bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü memnunlukla karşılarım. Kamuoyu denilen şeyin hiçbir zaman ödün vermediğim önyargılarına gelince, önceden olduğu gibi, şimdi de büyük Floransalı’nın özdeyişini benimsiyorum: ‘Segui il tuo corso, e lascia dir le genti’ / ‘Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler!’” (Dante, İlâhi Komedya, “Araf”, 5. Şarkı. Kapital, Almanca birinci baskıya Önsöz, Sol Yayınları)

Evet bu öykü yeni sayfalarla devam ediyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde işçiler bu öykünün farklı sayfalarını yazmaya devam ediyorlar. Sayfalar tamamlanıp, sıkıca ciltlendiğinde tüm dünya yeni bir güne uyanacak ve tarih artık gerçekten özgür insanların eylemleriyle bambaşka bir biçimde yazılmaya başlanacak.

PAYLAŞ