AYASOFYA BİR TÜRK MİTOLOJİSİ

NURAY SANCAR

532 yılının Ocak ayında İmparator Justinianos’un şehri Konstantinopolis büyük bir ayaklanmaya sahne oldu. Hipodromda başlayan ayaklanmalar ekonomik nedenlerle çıkmıştı. İsyancılar valiliğe kadar yürüyerek, tutukluların serbest bırakılmasını talep edip bütün binaları ateşe vermişti ve yangın şehrin çok büyük bir bölümüne yayılmıştı. Nika (Zafer) ayaklanmasına katılanlar Hagia Sofia katedralini de yakmış ve imparator olarak başa Hypatius’u geçirmişlerdi. Ne var ki rüzgâr bir süre sonra tersine döndü ve Justinianus tahtına kavuştu.

Tahrip olan kentin onarılması için planlananlar yangında yok olan binaların yeniden yapılmasından ibaret değildi. Justinianus bir uzlaşmayla direkten dönen imparatorluğunun hem daha sağlam temellere oturacağı bir siyasi inşa hem de Hıristiyanlığın kabulünden sonra, onca yıldırıcı muameleye maruz bırakılmalarına rağmen varlığını sürdüren ve bu bakımdan da siyasi iktidar ile doku uyuşmazlığı her an bir gerilime dönüşebilecek, antik dinlere inanmaya devam eden bir kesim teb’ayla mücadelesinde gerçek gücün kime ait olduğunu ilan edecek simgeler istiyordu. Yıkılmış katedralin yerine inşa edilmeye başlanan ve beş yılda bitirilen muhteşem Ayasofya böylece bir zafer nişanı, gücün mührü ve Bizans İmparatoru’nun tacındaki inci olarak hayal edildi.[1]

Justinianus Ayasofya için varını yoğunu döktü. Bir mimari harikası olarak tarihe kazanılmış tapınak yeryüzü fatihlerinin gökyüzüne uzanan tanrısal bir kontratı olarak sonsuza kadar kalacaktı.

Bundan yüzlerce yıl sonra 29 Mayıs 1453 günü kente zaferle giren Fatih Sultan Mehmet atını sürdüğü Ayasofya’nın önünde diz çöktü ve secdeye vardı. “Bronz kapılardan geçip muazzam kubbeli bölüme girerken mermer zemin döşemeden bir taş sökmeye çalışan adamı durdurdu. Padişah bu vicdansızı azarlayarak amacını sordu. Adamın bu mabedin kâfirlere mahsus olduğunu söylemesi üzerine Mehmet bu sözlere şiddetle karşı çıktı, askerlerinden tüm yağmalamayı sona erdirmelerini istedi ve Ayasofya’nın camiye dönüştürüleceğini ilan etti…”[2]

Doğu Roma’nın Küçük Asya’daki kapısını 1071’de açarak Diyarı Rum’a nüfuz eden Alpaslan’dan sonra, etnik köken itibarıyla onunla akraba bir başka Hükümdar Bizans’ı ele geçirerek Avrupa’nın kapılarını serbestleştirmişti. II. Mehmet’e Fatih unvanıyla birlikte İmparator statüsü kazandıran fetihten itibaren Ayasofya artık Osmanlı tacının ziyneti olarak parlayacaktı. Ne var ki o zamanki tarihçiler koskoca Roma İmparatorluğu’nun son merkezinin sadece 54 gün süren bir kuşatmayla kolay ele geçirildiğini yazsalar da ne İstanbul ne de Ayasofya aslında hep uzak bir uhde olmaya devam edecektir. Sanki bu fetih hiç gerçekleşmemiş veya bu kentin göze görülmeyen surlarında bir delik onu hep fethe açık bırakıyormuş da İmparatorluğun kaderi ona bağlıymış gibi davranılacaktı.

Fatihlerin ilk günden itibaren duyduğu, ele geçirilmiş kentin başkaları tarafından geri alınabileceği korkusu yerini yüzlerce yıla yayılan bir nüfuz güvensizliğine bırakarak değiştiğinde bile sabitlenmiş tapu iç rahatlığı vermekten uzaktı.

Öte yandan Bizans’ın koca Roma İmparatorluğu’ndan miras imgesi onu nüfuz edilen değil hep nüfuz eden bir ağırlık olarak biçimlendirecekti. Ama bu sadece bir imge meselesi değildir. Osmanlı, Bizans’ı sadece bir toprak, bir coğrafya olarak mal varlığına katmadı; onda ne bulduysa, kültüründen kurumlarına, gelenekten adaba kadar her şeyini sahiplendi. Tarihin başka zamanlarında da olduğu gibi kendilerininkinden daha gelişkin medeniyetlerin barbar fatihleri, ele geçirdikleri yerlere kendi kurumlarını ve geleneklerini taşıyamaz, tersine fethedilen, fatih üzerinde nüfuz kurar; bu çoğu zaman böyle olmuştur; Bizans İstanbul ile birlikte kendisini fethedenin içine kök salmıştır.

Sultan Mehmet de kaybetme korkusunu en çok duyanlardandı. Onun uz görülü bir hükümdar olduğu söylenir. Bu yüzden Ayasofya’nıın önünde başı secdeden kalkar kalkmaz yaptığı birinci şey buranın bir camiye dönüştürüleceğini ilan etmesiyse ikincisi de güya Bizanslı bilginleri ve rahipleri toplayarak İstanbul’un tarihini, geçmiş hükümdarlarını, binalarını, Ayasofya’yı, şehrin nasıl kurulduğunu araştırmaları için görevlendirmektir. Stefanos Yerasimos ortaya çıkan metnin tarihi efsaneleştiren bir Osmanlı metni olabileceğini bunu Bizans tarihçileri ve din adamlarının çalışmalarının ürünüymüş gibi gösterildiğini yazar. Ortaya çıkan sonuç şunu söylemeyi mümkün kılar:“Türkler yeni başşehirlerinin tarihini öğrenmek yerine onu kendileri yaratmışlardır.”

Bu efsanevi metin başta olmak üzere, o zamanın kıt kaynakları arasından İstanbul’un ve Ayasofya’nın tarihine ilişkin derlenenler daha önce Tevrat ve İncil’de de rastlanan daha sonra Kur’an’da da devam eden uygarlık tarihi yazımını, bu kez, bir yandan fethin gerekçelerini kendisinden önceki gelişmeleri düzenleyerek oluşturma ihtiyacını karşılayacak biçimde uyarlama; bunun için de İstanbul’un ve Ayasofya’nın kuruluş hikâyelerine damga vuran bir İslami esini, olan biteni zorunlu hale getirecek bir kompozisyon içinde yerleştirme isteğine hizmet ediyordu. Yani Osmanlı ya da temsil ettiği İslam zaten onun olanı, kaderinde olanı geri almış olacaktı; Ayasofya zaten fatihini beklemekteydi.

Gelgelelim 15. yüzyıldaki tarih anlayışı iki boyutlu perspektifin mağduru minyatürlerdeki gibi derinliksiz, bağlantısız ve bağlamsız olduğundan, ortaya çıkan mamul, söylencelere, kutsal kitaplardaki mitolojik öykülere benzemekteydi. Ayasofya’nın müthiş mermerlerinin Hadrianus’un kurduğu Kyzikos’dan değil de Hz. Süleyman’ın yurdundan getirildiğine ikna etmek için cinlere hükmeden, kuşlarla konuşan bu nebi-imparator’u devreye sokan akıl, hem Hıristiyan hem putperest bir geçmişten hem de Romalı ataların gölgesinden sıyrılmak için tarihi mitleştirmiş ve sonraki kuşaklara simgesel anlatımların işaret ettiği gerçeği arayıp bulmak için zorlu bir görev bırakmıştı. “Şemsiye hatun bir gün Süleyman peygambere gitdi. Benim için bir ali saray bina et kim ol saray gibi ali bina dahi alem-i kainatta olmıya dedi. Hem andan yeğ kimesne bina dahi etmiye dedi. Süleyman peygamber dahi divlere ve perilere  insa hüküm itdi…”[3] Devler periler şarktan garba dünyayı dolaşmışlar bu inşaat için en güzel malzemeleri toplamışlardı. Sonradan bunlar Ayasofya’nın inşasında kullanılacaktı. “Andan sonra Süleyman peygamber divlere yaptırdığı köşkleri, binaları yıkdırup anda olan acayıp ve garip mermerleri ve direkleri eksikleri kadar getürüb Ayasofya’yı yaptılar. Dahi Nuh peygamberin gemisi tahdasından kim Süleyman peygamber Beyt-ül mukaddes’de ve Aydıncık’da yaptırdığı binalarda ol tahtalardan kapı mıhrabına karşı olan kapular Nuh Peygamberin gemisi tahtasındandırlar.” Elbruz ve Kafkasya kaynaklı bulunmaz mermerlerin kaynağı Süleyman peygamberin Hadrianus’un yerine geçirildiği Aydıncık’tır. Yüzlerce yıl ömür sürdüğü için Süleyman nebi Ayasofya’nın inşaatının tamamlanmasını görebilmiştir: “Şimdiki gibi bir zamanda Ayasofya gibi bir binayı mümkün müdür kim bir padişah nasib ola…” Ayasofya bu efsanelere göre Kudüs’ten başlayan bir dini mirasın halkasıdır. Hz. Muhammed’in hadisinde de onun İslam’ın mülkü haline getirilmesi beklentisi vardır.“Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emirdir. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”

Tarihi efsaneye çeviren o zamanki metinler Ayasofya’nın kuruluşunu ayrıca anonimleştirir de. İran’dan, Mısır’dan, Acem’den Kafkasya’dan daha birçok uzak diyarlardan inşaat amelesi talep ederek içinde dünyanın en gösterişli tapınağı için küresel seferberlik buyuran iktidar ve irade için Tanrının yeryüzündeki yansıması sayılan hükümdarın, teb’anın elbirliğiyle arşa çıkarılmasını istemektedir. Gelmiş geçmiş en büyük imparatorluk olan Roma’nın iri gövdesini ve etki alanlarını temsil eden Ayasofya’nın malikinin yedi düvele yayılarak mitleştirilmesi fethedilmeden önce fethedilen bir İstanbul’da alınmadan önce zaten inşa edilen Ayasofya’yı bir Osmanlı rüyasına kilitler.

Fetih sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nda neler değiştiğini takip eden tarihçiler Bizans kurumlarıyla fetih sonrası Osmanlı kurumları arasında sayısız benzerlik bulur. Toprak ve mülkiyet ilişkilerinin Sultan Orhan zamanından beri devam eden biçiminin değiştirilmesiyle oluşan tımar ve vergi sistemi, saray içindeki derecelendirilmiş memuriyet ve sadrazamlık düzeni, ordu düzeni ile bürokratik aygıtlar, saray ritüelleri ve halk eğlenceleri, idari taksimat ve yerel yönetim nizamı, kadınların kapanmasından gündelik adaba kadar birçok şey Bizans yaşayışından devşirilmiş gibidir. Fuad Köprülü 14. yüzyıl tarihsel kaynaklarının yetersiz veya ulaşılmaz olmasını gerekçe göstererek Osmanlı kurumlarının tarihçi eliyle Bizanslaştırılmasına karşı çıkmaya çalışsa da, hiç değilse Pers, Arap, Çin etkisini de sayarak Bizans nüfuzunu çoklar arasında seyreltmek dışında elinden bir şey gelmez.[4] Belki söz konusu müesseseleri özümsemiş bir Selçuklu veya İran üzerinden dolaylı ve ikinci el, yani bir İslam süzgecinden geçtikten sonra gelen etki mümkündür ama Osmanlı yendiğinden öğrenemez!

Osmanlı’nın İstanbul’un eski sahiplerinden ne aldığından daha önemli konu Cumhuriyet tarihi boyunca kesintisiz bir ideolojik restorasyondan geçen Ayasofya sayesinde, egemen siyasetin kendisiyle mücadele edilecek görünmez bir Bizans’ı içinde taşımasıdır.

KAPANMAYAN YARA

Fatih’in onu cami ilan etmesinden sonra Ayasofya’ya alelacele minareler yapıldı, onların yıkılması üzerine yeniden yapıldı. Kıbleye bakması için içi düzenlendi, önce bir kısım mozaikler ve Hıristiyan ikonlarının üstü örtüldü, yeterince örtülmediği için sonra bir daha örtüldü, olmadı sıvayla kapandı, etrafına bir dizi dini kurum inşa edildi. Ayasofya tekil bir yapı olmaktan çıkıp İslami bir kuşakla çevrildi. Nihayet II. Ahmet zamanında tam karşısına dikilen Sultanahmet Camisi sayesinde fetih bir üst boyuta yükseltildi.

Nihayet, yıllarca İngiliz işgalinde kalmış olan bir kent Cumhuriyetin kurucu kadrolarının inisiyatifiyle 1934 yılında müzeye çevrildi.

On yıllarca müze olarak kalan Ayasofya’da geçen 29 Mayıs’ta, yani İstanbul’un fethinin yıldönümünde namaz kılan devlet erkânı, pandemi süresince sağlık gerekçesiyle kapalı tutulan camilerin yeniden ibadete açılmasını fetih gününe denk getirmiş, Diyanet İşleri Başkanı da “camilerimizi fethedelim” fetvasını yayınlamıştı. Böylece Ayasofya ağır gündemlerin içinden sivrilerek üzerinde yeniden konuşulan bir duruma geldi.

Pandemiyle sınavından yüz akıyla çıkamayan; hastalıktan korunabilmek için en iyi yöntemin ona yakalanmamak olduğunu telkin ederek yurttaşlarını adı konulmamış sürü bağışıklığına teslim eden devletin Türk tipi Malthusçuluğu, kapının önüne konulmuş işsizlerin oranının yüzde 17’ye çıktığı, ekonomik daralmanın swaplarla, Kanal İstanbul arazilerini peşinen satmakla, faizsiz kredi dağıtmakla falan çözülemediği koşulların, sonuçların ortaya çıkmasında masum olmadığı için ve iktidar tam da bu yüzden fethedilmeye kalkacak olanları cesaretlendirecek kadar açıklar verdiğinden; gediklerini, telafi edilemeyen ikbal kayıplarının yerine geçme kudretine sahip Ayasofya ile kapatmaya yöneldi. Önce Ayasofya’nın 15 Temmuz’da darbenin yıldönümünde ibadete açılacağı ilan edildi ve hatta Danıştay da bu tarihe uymak için ‘bağımsız’ bir biçimde çalışacaktı. Sonra Lozan anlaşmasının yıldönümü olan 24 Temmuz’a çağrı yapıldı.

Muradı her zaman bir kurtuluş, fetih ve yeniden kuruluş simülasyonu yardımıyla kurucu atalar panteonunda yer alabilmek olduğu için, Erdoğan’ın musibetleri lütfa çevirmeye çalıştığı, böyle bir durum yoksa icat ettiği bilinir. Bunda da başarılıdır. 15 Temmuz darbesi de böyle bir başarı hikâyesidir. O tarihten bu yana geçen zamanda, Fethullahçı çetenin marifetlerinin koca bir iktidarı kandırabilecek kadar korkunç bir Bizans entrikası olarak tefrika edilmesi de zaferin, güvenlik restorasyonuna dönüştürülmesini kolaylaştırmıştı. Bu restorasyon sürecinden tehditle susturulmuş kitlelerin ve basının önünde yapılan bir sandık gösterisinden tek adam rejimi çıktı.

24 Temmuz, Kurtuluş Savaşı’nı veren Cumhuriyetin kurucu kadrolarının uluslararası muhataplarıyla oturduğu masada Osmanlı İmparatorluğu’ndan elde kalan topraklara dair tapu belgesini almasının tarihidir. Gelgelelim Cumhuriyetin tarihsel perspektiften yoksun bugünkü açgözlü kadroları için bir hezimet sayılan Lozan’ın iptal edilmesi meşru ve gerekli bir konuya, bir huzursuzluk kaynağına dönüşmüştür. Zira bu kadrolara esin veren, ders almamış türedi burjuvazinin iştahının büyüklüğü Lozan sınırlarına dayanmış görünüyor. Kanal İstanbul, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar su yollarının kontrolü anlamına gelen Mavi Vatan projesi, Musul-Kerkük sorunu, yeniden ısıtılan Yunan Adaları konusu, Osmanlı’nın Arap ellerindeki ‘eski dutluklar’ı vs. derken bu burjuvazinin gözünü dikmediği hiçbir yer kalmadı. Uluslararası koşullar, bölgedeki emperyalist paylaşım ilişkileri şimdilik gerçek fetihlere izin vermediği için düzmece ve hayali fetihler düzenlemek; yurttaşı hiç değilse belki bir gün mümkün olur diye fetih için duygusal antrenmana tabi tutmanın ve tabii bu yüzden bugünkü her icraatı o şanlı gün uğruna meşrulaştırmanın aracı haline geliyor.

15 Temmuz rejimin kuruluşu ise 24 Temmuz, kurulu rejimin şimdi temel meselesi haline gelen restorasyonun yöneldiği mülkiyettir. Ayasofya’nın ibadete açılış tarihinin 24 Temmuz’a kaydırılmasının muhtemelen bu yönelimle alakası kurulmuştur.

Tapınağın ibadete açılacağını ilan ederken dünya Ortodoks cemaatini bir iki aleyhte laf edebilsinler diye kışkırtıcı ifadeler kullanıp ardından “Her türlü tavrı ve ifadeyi bağımsızlığımızın ihlali olarak kabul ederiz” diyen Cumhurbaşkanı, Ayasofya’nın simülasyon fethinin danışıklı dövüş bir Danıştay kararıyla değil de zorluklardan geçerek, dünya devletlerini karşısına alarak gerçekleşiyor gibi görünmesini elbette tercih ederdi. Olmuyorsa da fethin kendisi değil havasıyla idare edilecek; mesajlar alınıp verilecekti artık.

* * *

Ayasofya’yı yeniden fethediyormuş gibi yaparken buna devletin din işleri kurumunun ‘camilerle cemaat yeniden kavuşuyor’ ajitasyonuyla eşlik ederek harekete kutsiyet yüklemeye çalışması gerçekte içler acısıdır. Önü sonu öndeki pilav eldeki bulgurdan yapılmış sayılır ve ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın bir Dimyat pirinci yerine geçmeyecektir. Tek adam rejimi ikinci bir Fatih çıkarabilsin diye yıkılacak bir Bizans, öteden beri Türk’e nasip olmuş halde bekleyen bir Ayasofya ve fethedilmeyi bekleyen bir İstanbul da yoktur. Baki olan iktidarın fetih duygusu ve arzusudur.

Fakat İstanbul’un ve Ayasofya’nın bir başka kaderi de olabilir… Vedat Türkali’nin şiirindeki gibi, boşuna çekilmeyen acılarıyla Tophanenin karanlık sokaklarında koyun koyuna yatan yoksul çocukların, haramilerin saltanatını yıkmak için gün saydıkları zamana kadar bekleyen bir İstanbul varsa mümkündür bu.

Büyük ve sakin Süleymaniye’ye, parkları köprüleri meydanlarına ve dahi Ayasofya’ya ‘sen bize layıksın biz de sana, bekle bizi, bekle o günler gelsin’ diyen emekçilerinin zafer şarkılarıyla geçişine surlarını açacak bir İstanbul vardır.

Ferah ve refahın içinde ona ne olacağına sakinlerinin karar verdiği İstanbul’un Ayasofyası siyasi çıkarların, paylaşım kavgalarının bir motifi değil, her fırsatta yeniden fethedilen bir mekân değil, huzur içinde huzur vererek yükselen bir mimari şaheser olarak kalsın kent ona o da kente baksın.

[1] W. E. Kleinbauer, A. White, H. Matthews, Ayasofya (W. E. Kleinbauer, Iustinianos’un Kilisesi), çev: Handan Cingi, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, s. 10

[2] Agy. içinde, H. Matthews, 15. Yüzyıldan Günümüze Ayasofya, s. 83

[3] Stefanos Yerasimos, Türk Metinlerinde Ayasofya Efsaneleri, çev: Şirin Tekeli, İletişim yayınları, Ocak 1993, s.12 (Diğer alıntılar aynı kitaptan)

[4] Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, Ötüken Neşriyat, İstanbul- 1981