AYDIN ÇUBUKÇU: ÇEKİRDEĞİ DÜNYA ÖYKÜLER*

Kendi etkisinin bilincinde olmayan insan için, dünya bir nesneler ve eşyalar karmaşasıdır. Anlaşılmaz, boğucu, insanın hep üstüne üstüne gelen, ezen bir yığın.

Her biri nereden doğduğu, nasıl olup da bizim hayatımıza girdiği, sonra neden bizi etkilediği belli olmayan, devinimlerinde de durdukları yerde de hiç umulmadık bir anda, istemediğimiz bir yerde, beklemediğimiz biçimde yolumuzu kesen, eski bir zamandan kalmış ya da daha dün yokken bugün burnumuzun dibinde bitivermiş, yapmak istediğimizi değiştiren, yaptığımızı bozan, kendi bildiğini okuyan, denetleyemediğimiz ve yönlendiremediğimiz bir sürü şey… Dikiş makinesi, işportacı tezgâhı, seyyar satıcı arabası, cenaze arabası, bozuk para, keçi, horoz, musalla taşı, Amerikan çikleti, cip, otomobil, belediye otobüsü, simit, vapur, kaldırımda bir tükürük, kedi, köpek, dolmuş… eşyalar ve nesneler…

Onların ilişkileri… Alınıp satılmaları, üretilip tüketilmeleri, yapılıp yok edilmeleri, şurayı burayı süslemeleri, kirletmeleri, birbirlerini eskitmeleri, yok etmeleri, dün şunun malı iken, bugün ötekinin olmaları, dolaşıp durmaları…

Onların bulundukları yerler… Kentte bir meydan, bir mahalle, mahallede bir ara sokak, sokakta evler, evlerde odalar, çay bahçesi, park, köprü, tavukçu dükkânları, çorbacılar, muhallebiciler, çarşı, cami avlusu, hastane, fabrika, tarla, köprüaltı, meyhane, orman…

Ve buralarda, onlarla birlikte hareket eden, onları yapan ve anlamlandırmaya çalışan insanlar, köylüler, göçmenler, işçiler, seyyar satıcılar, kapıcılar, çamaşırcılar, turşucular, balıkçılar, onların diğer insanlarla ve kendileriyle ilişkileri… Kavgaları, ayrılıkları, sevdaları, bir ineğin, bir ekmeğin, bir eşyanın peşinde koşuşturup durmaları, birbirlerini ezmeleri, birbirlerini kovalamaları, gitmeleri, gelmeleri, askerlik yapmaları, iş aramaları, ölüme ağlamaları, düğünde oynamaları, çocuk doğurmaları, öldürmeleri, ölmeleri…

Nesneler, mekân ve insan, üçü birden hareket ettiklerinde, ilişkiye girdiklerinde ya da giremediklerinde “olay” meydana gelir.

Ve dünya bunlardan ibarettir.

Dışımızdaki varlığı hayatımıza sokan, onu anlamlandıran ya da iyice anlamsız kılan, bize ait ya da bize karşı yapan, dolaylı ya da dolaysız olarak onunla ilişkilerimizdir. Ama Türkçede, “ne ise ne” gibi umursamaz bir tutumdan, soğuk ilgisizlikten, ilişkisizlikten doğmuş gibi duran bir sözcüktür nesne! Varoluşun duraklarını, süreçlerini, bağıntılarını, etkileşmelerini ayırt etmeyen, bunlar hakkında duyguları, algıları kapalı, etkisiz ve olan bitenin dışında kalmayı seçmiş olmayı dile getirir gibidir. Olay, biraz korkutucu, kaçınılması gereken bir durum gibi yerleşmiştir dilimize. “Aman bir olay çıkmasın da!” tedirginliği de her ilişkiye, her duruma, her varlığa “olay” deme sıradanlaştırması da yine boş verme ve uzak durma seçimidir.

Oysa olay, dünyayı anlamanın tek anahtarıdır. İnsan-nesne-mekân ilişkilerinin düğüm noktasıdır olay. Hem, bu üç ögenin ilişkilerinin en yoğunlaşmış bütünlüğüdür hem de her birinin tek tek ya da birlikte anlaşılabilme olanağıdır. Olay düğümü çözülünce, bileşenlerin her biri çözülmüş olur. İster kimyager olun, ister gökbilimci, ister öykücü, ilgilendiğiniz varlığı anlamanın yolu, onun içinde yer aldığı olay bütünlüğünü çözmekten geçer. İnsanın da eylemini, etkisini, giderek varlığını anlamak için, onun bir olay içinde aldığı yerin, olay içinde ilişkiye girdiği nesneler üzerindeki etkisinin ve etkilenmesinin anlaşılması gerekir.

Olay yoksa, nesne-nesne, insan-insan, nesne-insan ilişkisi de yoktur.

Adnan Özyalçıner’in öyküleri, hemen hemen tümüyle bir olay üzerine kurulmuştur. Ama Özyalçıner, hiçbir öyküsünde olayı anlatmakla kalmaz; çünkü olay, sadece bir kabuktur. Olup biteni, insanları ve eşyaları, ilişkileri ve değişimi toparlayan, çerçeveleyen, onların birlikte oluşlarının açıklamasını içeren bir biçimdir. Her olay, daha derindeki bir gerçeği açığa çıkarmak için kendisinden hareket edilecek bir başlangıç noktasıdır. Oradan öze gidilir.

Özyalçıner’in bulduğu özde ise çoğunlukla bir yabancılaşmanın açılımı vardır.

İlişkisiz olduğumuz bir nesnenin bizi etkilemesi, beklenmedik bir durumun ortaya çıkması, bir nesnenin asıl yapılış amacından başka bir yerde kullanılmasının tuhaf sonuçları, bizim yarattığımız bir nesnenin, bizim tarafımızdan belirlenmemiş bir etkiyle karşımıza dikilmesi, tek kelimeyle yabancılaşma, Adnan Özyalçıner’in öykülerinin temel ögesidir.

Yabancılaşmayı anlamanın ve anlatmanın yöntemi ise, onun üzerinde yükseldiği çelişmeyi bulup sergilemektir. Böylece biçim, içerik ve öz, birbiri içinde hayat bulan, farklı hareket biçimleri kazanarak birbirini etkili kılan değişken kurucu ögeler olarak değer kazanırlar.

Uyumsuzluk, karşıtlık, çelişki, Adnan Özyalçıner öykücülüğünde, toplumsal ya da bireysel gerçekliğin kaçınılmaz ögeleridir. Olaya hareket ve gerilim kazandıran, bir çelişme eksenindeki gelişmedir. Sonunda çelişme çözülür ya da açık kalır: ama her durumda, gerçeklik yazarın amacına uygun biçimde apaçık bilinir hale gelir.

Olay anlatmak, öykücülerin, sanatçıların tekelinde değildir. Dedikoducular, gazeteciler, reklamcılar da bir olayı anlatabilirler. Toplumbilimciler, tarihçiler de kimi zaman sanatçıların, öykücülerin kullandığı araçlarla olay anlatmayı seçebilirler. Adnan Özyalçıner öykücülüğünün ayırt edici iki özelliği vardır.

Birincisi; Özyalçıner, sonradan anlatacağı bir olayı izlemekle yetinen bir tanık değildir. Örneğin, bir kenti, İstanbul’u anlattığı iki ayrı öyküsünde (Sur ve Yağma), farklı iki yöntem kullanır. “Sur”, İstanbul’u, kendi deyimiyle “betimleyici” bir görüşle anlatırken, “Yağma”, toplumsal tabakalar arasındaki çelişkileri öne çıkararak anlatır. Böylece görünüşün farklı yüzlerini, değişen araçlarla tanımlamaya girişir. Bu çözümlemeci tutum, aynı zamanda incelenen, anlatılan sorunların kaynağını bulmaya yönelik bilimsel bir “tanı koyma” çabasını da yansıtır.

İkinci özellik, tam da bu noktada kendisini gösterir: Tanıklık, bir bakıma “yargıyı başkasına bırakma”dır. Oysa, Özyalçıner bu kaynağı gösterirken sınıf çatışmalarına işaret etmekle aynı zamanda taraf da tutar, yargıyı da verir. Tuttuğu taraf, bütün öykülerinde doğrudan değilse bile dolaylı olarak sürekli kendilerinden söz ettiği emekçilerin tarafıdır.

Yöneten-yönetilen, emek-sermaye, ezen-ezilen, köle-efendi, nesne-insan çelişkilerini inceler ve anlatırken, incelediği nesneyi kendisine bulaştırmamaya özen gösteren bir biyoloğun çekingenliğinden çok uzaktır. Öyküsünü anlattığı nesne ile hesaplaşır, onu tanımakla yetinmez, eleştirir, dövüşür.

Özyalçıner’in bu özelliği, öykücülüğünü başka olanaklarla zenginleştirmeye, öykü aracılığıyla araştırdığı ve anlattığı gerçeği, başka araçlarla da sergilemeye yöneltmiştir. Gazetecilik, onun öykücülüğünün uzandığı uçlardan biri olmuştur. 1980’de Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin Yılın Başarılı Gazetecisi Ödülü’nü “Çamlıca” adlı röportaj öyküsüyle almıştır.

Çelişkili görünse de, onun “nesnellik” anlayışı, öznel “yan tutma”yla örtüşür. Bunun sayesinde en umutsuz, en karamsar olayları taşıyan öykülerde bile, emekçilerin geleceğine dair aydınlık, iyimser bir atmosfer sezilir. Bu umut, çok somut bir karşılık bulmuştur. Günümüzde Adnan Özyalçıner, binlerce işçi ve emekçi tarafından izlenen bir yazardır. Son öykü-röportaj kitabı Ayak İzleri, İsmet Ispalarlı adlı bir işçi okuru tarafından şöyle değerlendirilmiştir: “… hem bizim gibi insanların yaşamlarında ne gibi mücadeleler vermek zorunda kaldıklarını anlatması hem de okuma alışkanlığı kazandırması açısından büyük önem taşıyor. Bunun yanında bu gibi eserleri okumak, biz emekçileri, gazetemize yazı yazabilecek bir aşamaya kadar geliştiriyor… gücünüzü yükseltip sınıf öfkenizi bileyen bu kitabı bitirip de kapağını kapadığınızda ‘Ben dolaşmasam da o coğrafyada benim de ayak izlerim var’ diye düşünmeden edemiyorsunuz. Teşekkürler Özyalçıner.”

Varlıkların hareketinden ve ilişkilerinden olaylar doğar. Olay bir sonuçtur ama aynı zamanda, yöntemsel olarak varlığın özüne giden yolun, tarihsel olarak da başka ilişkilerin, tümüyle değişmiş bir dünyanın başlangıcıdır. Sonucu bir başlangıç noktası olarak görebilmek için, sürekliliği, içten doğuşu, insanlar üzerindeki etkisinin yol açacağı yeni gelişmeleri görebilmek gerekir. Bunun için de, bilimsel bir dünya görüşü ile donanmış olmak, kitlelerin gücüne ve harekete geçirilebileceğine inanmak gerekiyor. Adnan Özyalçıner, bu özelliklerinin karşılığını, yanında olduğu sınıftan almış bir öykücüdür.

*Aydın Çubukçu’nun bu yazısı Adnan Özyalçıner’in Manos Kitap tarafından Ekim 2019’da ilk baskısı yapılan Kenar Mahalleden kitabından alınmıştır.