AZER YARAN YA DA BİR DAL HERCAİ MENEKŞE
AZER YARAN YA DA BİR DAL HERCAİ MENEKŞE

AZER YARAN YA DA BİR DAL HERCAİ MENEKŞE

HÜSEYİN FERHAD

Anadolu bir kavimler kapısıdır. Bir “medeniyet”ler kavşağı. Ama ‘evvel zaman içinde’. Cumhuriyet’le şiir coğrafyamız daraltılmıştır. Türkçe, handiyse Anadolu’nun tarih ve coğrafya bileşenine indirgenmiştir. Şark kapısı yüzümüze kapatılmıştır. Şimal kapısı da. Kafkaslar bile Kaf dağının ardına itelenmiştir. Soy şairler, özellikle Rus şairler hemen tümüyle ‘dışarıda’ bekletilmişlerdir. Onları Türkçeye, poetik dağarımıza kazandıran iki kalemşorumuzdan biri Azer Yaran’dır, diğeri Ataol Behramoğlu. Azer Yaran “Bu kutsal kıpırdanışın dili yine aynı” der bir şiirinde: “Buranın yeşili, martıları, suyu ve değirmeniyim,/ Çağıldıyor bağrımda sevinç ve acı çağlayanı,/ Yüküm ağır, ben bu dilin çevirmeniyim.” Bana göre sahici bir harf cinidir o, Kaf dağından Ankara’ya ağan bir meteor, bir metafor.

Ankara’da tanıştıktı Azer Yaran’la. 1977 ya da ‘78’de; Kızılay’da, Hat Kitabevi’nde. Bencileyin bir taşralıydı, aklı kırlarda, steplerde bir entelektüel. Yenişehir’e, Zafer Çarşısı’na yürüdüktü sonra. Ahmet Erhan’la buluştuktu, Behçet Aysan ve Adnan Azar’la. Ankara, şiirin de başkentiydi o sıra. Arkadaşlıkların da.

Arkadaşlık payanda, dayanak olmaklıktır. Diğerkâm, hemhâl olmaklıktır. Aristoteles’in demesiyle, iki bedeni mekân edinen tek bir ruh olmaklıktır. Azer Yaran, bu türden, açık yürekli, dervişmeşrep bir arkadaştı. Arkadaşımızdı!

Mehmet Taner “Tanrı, Azer’i özene bezene yaratmıştı. Mükemmel bir iskelet, kıvırcık kumral saçlarla taçlı [kusursuz] bir baş. Gürül gürül bir ses. Nazarlık olsun diye, diline minik, minicik bir ‘rekâket’ kondurmuştu.” der (Virgül, Kasım 2005): “İnsanları kırmak isteyip de, kırmak istemediğinde; çocuk gibi, masumca kekeletiverirdi onu.” der ve ekler: “Bu saf yüreği yardı, 1980’de 12 Eylül: Şiirlerini henüz yayımlıyordu. ‘Cemal Süreya şiirimi sevmiş, koymuş dergiye’ derken tam!

12 Eylül, resmen ‘derdest’ etti onu. Çankırı’ya sürdü, hem de TRT Çoksesli Korosu’ndan göstermelik bir göreve. Hayatı tersyüz oldu. Hercai menekşesi hepten morardı. Eşi Özlem’den, oğlu Göksay’dan ve “bağlar gazeli” Ankara’dan ayrıldı.

Menzil: İstanbul. Sergey Yesenin Lirikler (1982), Anna Ahmatova Seçilmiş Şiirler (1984), Sergey Yesenin Sönüyor Al Kanatları Günbatımının (1992), Aleksandr Blok Şiirler (1992), Boris Pasternak Kızkardeşim Hayat (1993), Boris Pasternak İkinci Doğuş (1994), Mihail Yuryeviç Lermontov Deniz Kızı (1994), Aleksandr Puşkin Bakır Atlı (1995), Gennadi Aygi Sen-Simalarıyla Çiçeklerin (1995), Marina Tsvetayeva Ruh ve Ad (1996), Vladimir Mayakovski Dinleyin! (1999), Vladimir Mayakovski Pantolonlu Bulut (2002), Aleksandr Puşkin Yevgeni Onegin (2003). Son Menzil: Fatsa, Korucuk Köyü.

Çevirilerine bakmaksızın anlamak ne mümkün onu. Giz Menekşesi’ni çevirileriyle üst üste koymadan. Rusça ikinci yurdudur çünkü. Yesenin de sütkardeşi. İlginçtir; çoğu kişi Yesenin’in “Unut, son ver artık tasanı gizlemeye,/ Kederlenme benim güç yazgıma./ Öyle sık çıkma yolumu gözlemeye,/ Bürünüp eski moda harap urbana.” dörtlüğüyle biten “Anneme Mektup”unu Azer Yaran’ın sanır. Azer Yaran’ın “Şiirler Okudum Bugün” adlı şiirinin şu dörtlüğünü de Yesenin’in: “Şair bu, kimi zaman kalabalık bir köşede/ Yapayalnız ve gözüpek dizeler çiziktirir,/ Ne de olsa şair bir kuyumcu değilse de,/ Yüreğinin tellerinde som altın biriktirir.” Mırıltıları, burun çekişleri bile örtüşür, evet.

Aslında, rüyakâr bir şairdir Azer Yaran. Rüyakâr; atılgan, uçarı. Her şiirinde, hatta dizesinde yüreğinin tıpırtıları duyulur. Uğuldayan, durmadan uğuldayan bir şiirdir onunki. Öyle sanılsın, algılansın ister. Oysa kendine, bahtına küsülü bir şairdir o. Bir o kadar utangaç, alıngan. İroniye yüz vermez pek. Azbiraz mizah/humour, belki. İkinci Yeni’ye, daha çok Cemal Süreya’ya yakın durur. Ama ya Behçet Necatigil’in avlusuna düşer mızrağı, ya Gülten Akın ya da Ergin Günçe’nin. ‘80’den sonra Mayıs’tan, ilk kitabından hızla uzaklaşır. İçine; içsel, içrek göçüklerine döner yüzünü. Doğa tutkusu, deniz tutkusu (ki “giz”in iki anlamından biri “sır”dır, diğeri “yelkenli gemilere özgü bayrak sereni”) öne çıkar. Düşlediği dünya, ‘bu dünya’ değildir zira. Atını karanlığa, uçurumlara sürer. Nal kıvılcımları âdeta yüzümüze sıçrar: Onu okurken duyduğumuz acı, kekre tad bundandır.

Şeytan ayrıntıda gizlidir, denir. Değil. Aksine, ayrıntı/lar bambaşka adres/ler/e götürür bizi. Bir yazısında, mealen “Dokunun bir ipliğinden, bir terimden, bir bilmeceden yola çıkarak o dokuyu, eseri kavramak ne mümkün,” der Azer Yaran: “Bu, sanatın doğasına aykırıdır. Daha kötüsü; şairle, sanatçıyla hemhâl olmanın, zengin ve karmaşık bir yazınsal/sanatsal ürünü kendinin kılmanın önüne duvar çeker. Gerçeklik de onun kadar girift, onun kadar zengin ve karmaşıktır çünkü.

Bir ömrün çetelesi: Giz Menekşesi (Toplu Şiirler 1975-2002). O çetelenin kertikleri: Mayıs (1979), Günışığının Kıyısında (2004, Toplu Şiirler içinde), Burada Günışığı Türk (1996), Deniz ve Ten (1998), Sonyaz Bildirisi (2004, Toplu Şiirler içinde).

Azer Yaran 12 Eylül’ün mimlediği, ümüğünü sıktığı, yolundan ettiği aydınlardandır. Bir ‘kalem efendisi’. Bir ses sanatçısı. Düz ve mecaz anlamda bir yoldaş. Giz Menekşesi de bu Ben’in seyir defteridir. Bir ‘hâl ve gidiş’ defteri. Gerçi Mayıs (ki nihayet bir ‘ilk kitap’tır), Burada Gün Işığı Türk’e ve akabinde yayımladığı Deniz ve Ten’e, hatta bu iki kitabın arasına sığıştırdığı Günışığının Kıyısında’ya göre iğreti duruyor olabilir. İğreti, hatta ‘yama gibi’. Bir eser düzeltmeler, çıkarma ve eklentiler üzerinden de okunabilir elbette. Tartışılabilir, tartılabilir! Ama asl’olan verdiği büyük resimdir, resmettiği tinsel evrendir, şiir rafımızdaki yeridir. Yoo, Azer Yaran’ı tek tek şiirlerinde aramak doğru değil. Örneğin “Şaire Ağıt”ın “göksel damda sesini kasırga basar/ soluğunun humusunda Azer ölür” dizelerindeki Azer’le eşlemek bile…

Ne desem ehven kalır şimdi. Türkçenin Şimal Yıldızı’ydı, o. Hiç değilse benim indimde, benim göğümde.