BABAMI SİZ ÖLDÜRDÜNÜZ!

AYŞEN GÜVEN

Babam esnaftı. 1994 yılında Tansu Çiller’in 5 Nisan paketiyle iflas etmişti. O gün doğum günümdü. Evde konu komşu, eş dost, akraba herkesin çocuğu vardı ve kutlama için annem konfeksiyon dükkanımızdan en güzel kıyafeti seçip bana giydirmişti. Mumlar üflendi, kalabalık dağılırken eve babam geldi. Bütün gün onu ve hediyesini beklemiştim (normal dünyalarda böyle olur). Babalar ve oğulları kadar babalar ve kızları da ayrı bir denklemdir tabii… Neyse, eve ilk defa bu kadar üzgün geldiğini gördüm onun. Beni kucakladı, öptü sonra doğum günü hediyesi olarak getirdiği Belissima parfümü verdi. Çok heyecanlanmıştım; babam parfüm hediye edince kendimi artık yetişkin bir kız gibi hissetmiştim. Oysa daha ilkokuldaydım. Neyse, sonra abimle ben odamıza gönderildik. Böyle dibi tutmuş tencereden gelen hafif yanık kokusu gibi burnumuzun direğini acıtan bir tedirginlik dağıldı eve. Uzatmayayım babam Çiller’in ekonomi paketiyle batmıştı, ilk defa ağladığını görmüştük. Taşralı bir burjuva ailede babanın ağlaması eşine az rastlanır bir durumdur zaten. Kötü bir şeyler olduğu belliydi. Ne olduğunu anlamasak da abimle sarılma ihtiyacı duyduk.  Ondan sonra da ne babam ne hayatımız eskisine benzedi. Babamın aldığı parfümle adım attığım genç kızlığım ekonomik çöküşümüzle kıstırılacaktı sonraları…

Yoklukta sevmek de, aile olmak da kolay iş değil. Sınıfsal pozisyon kaybıysa şimdiden bakınca baş edilmesi zor, ama çok şey öğreten de bir ‘kayıp’; sınıfı öğreten bir şey mesela. Ama hayat birileri için kayalıkların arasından akmaya çalışan bir su iken neden birileri için püskürerek akan bir şelaledir? Doğada bunun nesnel başka ve olağan cevapları olabilir fakat insan hayatında öyle midir? Değil elbette!

Aylar sonra bir oyun seyretme heyecanımın, Onur Ünsal’ın yeniden sahnede olma heyecanına karıştığını hissederken “Babamı Kim Öldürdü” sorusunun ne kadar yakınımdan geçtiğini fark ettim işte. Eminim çoğunuz için de öyledir ki dilerim 28 yaşında bir genç yazarın Fransa’da bir işçi çocuğu olarak büyürken ve her geçen gün daha fazla yoksullaşırken cinsel kimliğini, babasını ve asıl düşmanını arayışını siz de seyredersiniz. Bir oyun –ya da sanat diyelim– elbette dünyayı değiştirmez; ancak Moda Sahnesi’nde geçirdiğim 100 dakikada gördüm ki sahiden çıkışı aydınlatabilir.

Edouard Louis’in roman üçlemesinin sonuncusu olan eserinden oyunlaştırılan metni –aslında yazarın seslenişi– bana kendi hikâyemi de yüksek sesle söyleme cesaretini verdi. Bunlar endemik olduğu ya da bizlere uzak olduğu için değil, ama ben “başkasının hikâyesini anlatmanın çetinliği” önermesiyle bu oyunda çeliştim; insan en zor kendi hikâyesini anlatabiliyor doğrusu. Louis, bu anlamda büyük oynuyor ve Moda Sahnesi’nde tiyatronun ‘yalnızlığına’, kendi öfkelerine çığlık oluyor. Oyunda da söylediği gibi “bağırmadan” olmuyor sesimizi başka türlü duyuramayacağız bu çok açık. Bugün işçiler de tiyatrocular da ve pek çok diğer toplumsal katman da yakınlaşırken hem elem ve hem de sevinç saymalı ki saflarımız sıklaşıyor! Fransa’nın 1998 ve 2017 yıllarının arasında savrulan emekçi hayatına kapitalizmin vahşileşmesiyle eş güdümlü bir bakış atan yazar, aynısını pekâlâ tüm dünya için de yapıyor.

“Siyasetin erken ölüme mecbur ettiği insanlar kategorisindeki” babasıyla ırkçılık, erkeklik, yoksulluk alevlerinin üstünde bir ipte verdikleri savaşı konu ediyor oyun. Moda Sahnesi ise bununla kalmıyor ve “Hamlet”i sahneye koyduklarında yaptığım röportajda “her çeviri bir yeniden yorumdur aynı zamanda” diyen Onur Ünsal ile her iki oyunun da yönetmeni olan Kemal Aydoğan babayı nefis bir metafora dönüştürüyor bana göre. Baba bazen kendi kudreti için halkın belini ezen iktidarlar, bazen aynı yangının içinde kovanın şeklinde anlaşamadığın dostlar/yoldaşlar, bazen kalbini göre göre ezen sevgililer, bazen de rujuyla yürüyemeyen ve size de çelme takan babalar oluyor en nihayetinde. Bütün çelişkiler daima büyük baba (erk) tarafından saçılan ırkçılık, cinsiyet, korku ve metot farklılıklarıyla bizi düşmanlaştırıp aynı daldan düşürüp ayırmıyor mu zaten?

Edouard Louis bir işçi ailesinin eşcinsel çocuğu olarak babasının da aslında gerçekten rujuyla sokakta yürümeyi denediğini sonraları anlıyor. Despot, baskıcı ve ‘sapına kadar adam’ bu baba figüründen, gölgesinde aradığı çocukluğu ve ilk gençliği boyunca nefret eden yazar, asıl sorumluları yaş aldıkça, daha doğrusu politikleştikçe buluyor. Tıpkı benimki gibi; Türkiye’de 90’larda parlayan ekonomik kriz ve onla devletin başa çıkma yolu olan milliyetçilik, belli ki dönemin Fransa’sında da aynı izdüşümü yaratıyor. Ki yazar, “Fransa’nın asıl sorununun yabancılar ve homoseksüeller olduğunu tekrar edip duran sen, şimdi Fransa’daki ırkçılığı eleştiriyorsun, sevdiğim adamdan bahsetmemi istiyorsun sana. Yayınladığım kitapları alıyorsun, tanıdığın insanlara hediye ediyorsun. Göz açıp kapayana kadar değiştin” diye anlatıyor babasını. Bir iş kazasıyla beli ezilen, dahası ‘tembellikle’ suçlanarak, sağlığını kaybetmişken çöp toplamakla ‘onurlandırılarak’ vatansever olmaya zorlanan babasını… Tüm hayallerinden vazgeçmiş, kendi bile olamayan babasını… Kendi babasının kaderine yenik düşen babasını… Annesine şiddet uygulayan babasına benzememeye çalışan ve çocuklarına hiç vurmamaya yeminli babasını… Çocuğun –erkek diye– Aqua’nın ‘Barbie Girl’ şarkısındaki dansına sırt çevirerek uyguladığı şiddeti görmeyen babasını… Ve kendi çocukluk ve gençliğini çalmak zorunda kalan babasını… Dönüştürüyor bir yerde Edouard.

Moda Sahnesi bu dönüşümü bir cinayetin yahut oyunun finalinden bakarsak devinimin legodaki parçaları gibi o kadar yerli yerinde vurguluyor ki, yadırgatmadan iç içe geçiyor hem olaylar hem seyirci hem sahne… Onur Ünsal’ın acıkmış oyunculuğuna yazarla kurabildiği birikmiş hıncın yansıması eşlik ediyor zaman zaman. Gökkuşağına asıl katillerin siluetinin düştüğü renklerle ışığın nereye düşeceğini bu kadar iyi bilmesi, babanın hastanede oksijen tüpüyle tasvir edilen yatağına arka plandan düşen kanın katılışı… Hepsi Kemal Aydoğan’ın bir insan, bir tiyatrocu ve bir yönetmen olarak çelişkileri, yorumu ve öfkesini sahneye yansıtıyor. Dengin Ceyhan’ın müziklerinin maskelerle seyrettiğimiz oyunun izlerini içimizden sokağa taşırmamıza katkısı da büyük. Ve oyunu bu kadar bize ait kılan çevirmeni Ayberk Erkay’a da teşekkür etmeli. Moda Sahnesi’nin kapısından girdiğimiz andan itibaren bilet alırken ya da çay içerken oyun çıkışı sohbetleriyle ve güler yüzleriyle seyircisiyle temas halinde olmasının oyunla aramızdaki duvarları kaldırdığını da söylemek gerekir. Bunu da dedikten sonra oyunun daha bitmediğini söylemeliyim.

İşin aslı, oyunda babanın dönüşümünün en girift parçası, kendi çocukluğu ve gençliğinin ‘hırsızı’ oluşu bana kalırsa. “Bazısı kucağında bulur gençliği, bazısıysa çalmak zorundadır yaşamak istiyorsa” diye başlayan yazar “Klasik işleyiş: Gençliğini sonuna kadar yaşayamadığını hissettiğin için geri kalan bütün hayatın boyunca yaşamaya çalıştın. Çalınmış şeylerle ilgili sıkıntı budur zaten, sen ve gençliğin örneğinde olduğu gibi, insan çaldığı şeyin gerçekten kendisine ait olduğunu düşünmeyi bir türlü başaramaz, sonsuza kadar sürekli çalmak zorundadır onu, sonu asla gelmeyecek bir hırsızlık” diyerek babasının kimi eylemlerini açıklarken bana bir şeyi daha hatırlattı. Marx ve Engels “Sanat ve Edebiyat Üzerine” çalışmasında (Murat Belge’nin çevirisiyle) şöyle diyor: “Bir adam çocuklaşmadıkça yeniden çocuk olamaz. Ama bir çocuğun yapmacıksız tavırlarından da hoşlanmaz ve çocuğun doğruluğunu daha yüksek bir düzeyde yeniden yaratmak istemez mi? Çocuk yaradılışında, her çağın özelliği aslına sadık olarak dirilmez mi? İnsanlığın, en güzel gelişmesine eriştiği, toplumsal çocukluğu, bir daha hiç dönmeyecek bir çağ olarak, niçin sonsuz bir büyüleyiciliğe sahip olmasın? Kötü yetiştirilmiş çocuklar da vardır, erken olgunlaşmış çocuklar da…” Oyunda yazarın altını çizdiği ve Moda Sahnesi’nin de metni ele alırken sanırım yoğunlaştığı ve babanın dönüşümünün iyisiyle kötüsüyle fotoğraflandığı çocukluk. Marx ve Engels’in altını çizdiği çocukluk… Ve Behçet Necatigil’in “Çocukluk, gene ancak çocukluk / Gerçi o da acı / Ama iyi ki var” dediği çocukluğumuz, sınıfsal çelişkilerle bakıldığında galiba pek çok şeyin başlangıcı aynı zamanda. Keşke çalmak gerekmese çocukluğu, yaralanmasa daha orda, dedirtiyor oyun bir bakımdan da…

Bu yarattığım kaotik anlatıma Mısırlı ama Fransızca yazan Albert Cossery’nin “Dilenciler ve Kibirliler” romanının da katılmasını isterim. Ekmeği olmayanın ahlakını sorgulamanın asıl ahlaksızlık olduğunu anlatan romanın ana karakterleri Yeghen ve Gohar’la yazar tüm dayatmalara dil çıkarırken yoksulluğun saygınlığını da yerle bir ediyor. Oyunun temeliyle çokça benzerlik kurduğum romanda da aslına bakılırsa yeryüzünün lanetlilerinin hikâyesi anlatılıyor.

Oyuna dönersek; Fransa’daki sarı yelekliler hareketine katılan eylemcilerden de olan Edouard Louis, babasını gerçekten kimin öldürdüğünü oyunun sonunda ifşa ediyor:

Jacques Chirac, Xavier Bertrand, Nicolas Sarkozy, Myriam El Khomri, Manuel Valls, François Holande, Emanuel Macron ve diğerleri Fransa’da babaların-annelerin belini eziyor, nefesini kesiyor, hasta ve yorgun bedenlerinden bile ‘siz yüksünüz’ dedikleri anlaşılan zehirli cümleleriyle iktidar devşiriyor. Tiyatroda da fabrikada da böyle oluyor son düzlükte.

Ve yazar, bu isimlerle anılmalı baba senin tarihin, diyor. Sosyalist hareketlerin içinde olan –oğluna değil çocuğuna– artık beli ezilmiş, nefesi kesilmişken, “Haklısın, galiba bir devrim şart” diyebiliyor. Sesi buralarda da yankılanıyor şimdi, o isimleri unutmayalım ve yazar gibi haykıralım sanatın yolunu kapatıp, belimizi ezenlerin adlarını! Türkiye’deki adlarını da! Unutmadan #tiyatromuzyaşasın!

 

KÜNYE:

Yazan: Edouard Louis
Çeviren: Ayberk Erkay
Yöneten: Kemal Aydoğan
Oynayan: Onur Ünsal
Müzik: Dengin Ceyhan
Sahne Tasarımı: Cansu Aslan
Görsel Tasarımı: Fidel Kılıç
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Yönetmen Asistanı: Cem Burçin Bengisu