“BAHTI SİYAH” ŞAİR: ENVER GÖKÇE

MEHMET ERGÜN

Ölüm adın kalleş olsun!

Enver Gökçe

Kişisel serüvenini betimlemek için kullandığı nitelemeye borçlanarak söylersem Enver Gökçe, “bahtı siyah” bir şair.

“1951 TKP Tevkifatı” sanıklarından ve yargılama sonunda, “takdiren ve teşdiden yedi sene müddetle ağır hapis cezasiyle tecziyesine (ve) iki sene dört ay müddetle Sungurlu’da emniyeti umumiye nezareti altında bulundurulmasına”[1] karar veriliyor. Tutukluluk koşullarında yazıp dışarıya çıkartmayı başardığı Yusuf İle Balaban adlı büyük destanı ulaştırıldığı kişi(ler)ce korunamıyor; otuz bölümünün yirmi altısı yok olup gidiyor.

İlk şiirinin okurla buluşmasından otuz koca yıl sonra şiirlerini kitaplaşmış olarak görebiliyor.

Bu süre içerisinde değil yazı konusu yapılmak, toplu şair dökümlerinde bile adı anılmıyor. Anmayanlar arasında insan olarak kendisini yakından tanıyan, dahası bir dönem yol arkadaşlığı yaptığı kişiler de var.


Enver Gökçe ile Mehmet Ergün.
Panzerler Üstümüze Kalkar kitabının
yayımlanması nedeniyle bir söyleşide,
Cağaloğlu, 1977. Fotoğraf: İsa Çelik

Dergilerde unutulan şiirleri ile elde-avuçta kalanlar Kasım 1973’te kitaplaşınca “bahtı” ağarmaya başlıyor. Okurdan gelen baskı sonunda, istemeyerek de olsa, yazın dünyasının ilgi kapısı aralanıyor, hakkında yazılar yazılıyor, kendisiyle konuşmalar yapılıyor, “arka kapak eleştirmenleri” bile üzerinde söz alma gereksinimi duyuyor.

Yok, hayır, bu gelişme karşısında sevinç çığlığı atmıyor Enver Gökçe! Geç kalmış bir “hak teslimi” olarak görüyor durumu ama, sitemini de esirgemiyor: Kitabının başında yer alan konuşmada birden bire ortaya çıkan bu “açık ilgi”nin gerisinde yatanı kavramayı amaçlayan soruyu “Hangi dağda kurt öldü!“ diye yanıtlıyor.

Ölümünden sonra süreç iyice ivme kazanıyor. Neredeyse bir sigara içimi yanında kalanlar bile ölümünden otuz-otuz beş yıl sonra sayfalar dolusu anı yazıyorlar. Huzurevi günlerinin sonlarında yanına uğrayanlarda biri “Enver Gökçe Günlüğü” tuttuğunu belirtiyor ve ölümünden 27 yıl sonra kendisiyle yapılan bir konuşmada “henüz kitaplaşma aşamasında” olmadığını söylüyor.

Sonu sıfır ya da beşle biten doğum-ölüm yıldönümlerinde dergiler saygı dosyaları düzenliyor, hakkında kitaplar yazılıp / hazırlanıp yayımlanıyor. Bu nicel patlamanın nitelikle atbaşı gidip gitmediği ise ayrı konu.

Enver Gökçe’nin “bahtı siyahı”nı ağartma yolundaki çabalar bunlarla sınırlı kalmıyor. “Severleri” ürünlerini sayıca çoğaltmak için de ellerinden geleni esirgemiyorlar. Yadırganacaktır belki ama, yadırganmasın, Enver Gökçe’nin “bahtı siyah” serüvenini ağartma çabalarının böyle bir boyutu da var! Bu boyutu yakın çekime alıp ana çizgileriyle de olsa sondan başa doğru irdelemek “severlik”in niteliğini kavrama açısından yararsız olmayacak!

“HÜRRİYET TÜRKÜSÜ”

21 Mart 2021 tarihli BirGün’de, “Enver Gökçe’nin hiçbir kitabında yer almayan Hürriyet Türküsü şiirini Dünya Şiir Günü’nde BirGün Pazar okurları için yayımlıyoruz.” açıklaması eşliğinde bir şiir paylaşıldı. Şiir şöyle:

HÜRRİYET TÜRKÜSÜ

Telgraf direklerinde dinledik kalbini dağların

Ve zaman ırmağının yataklarında yattık

Çakıl taşları gibi.

Sanılmasın yosunlandı gözümüz…

Kalbimizin kulakları delindi…

İşittik ki;

Öksürmededir dağlar

Barut kokan,

Lanet dolu, karanlık ağızlardan

Bağır dolusu…

Düşündük ki;

Bu bir maraz alâmetidir.

Ve dedik:

Kötü rüyalarda uyanan

Soğuk sabahların günahıdır bu…

Biz hürriyet çocukları

Süpürmek için günahkâr günlerini dünyanın

Bir pompa gibi kullanacağız alizeleri.

Ki biz;

Yerleri kımıldayan

Dağları homurdayan dünyadan

Hoşlanmıyoruz artık.

Bâkir, altın fecirlerle yazılan

Gümüş kaplı kitaplardan

Bahtımızın siyahını okuyacağız.

Yolarak güneşin saçlarını

Homurtusuz,

Gürültüsüz,

İpek gibi bir dünya dokuyacağız.

BirGün’e gönderme yapılarak “sosyal medya”da çokça paylaşılan bu şiir, evet, Enver Gökçe’nin hiçbir kitabında yok. Ama bulunması için önce Enver Gökçe’nin olması gerekir. Giderilmesi imlenen bir eksiklik olarak altı çizildiğine göre “Hürriyet Türküsü”nün Enver Gökçe’nin kaleminden çıktığı kabul ediliyor demektir.

Neye yaslanılarak peki?

Yanıtı yok bu sorunun. Gerekli bibliyografik bilgiler verilmiyor; şiirin Enver Gökçe’nin olup olmadığını görmek için çalınacak kapı(lar) belirtilmiyor çünkü. Bir sav ortaya atılıyor ve doğru olmadığını göstermek sava karşı çıkanlardan / çıkacaklardan bekleniyor. Sıkça başvurulan, öyle olduğu için de artık kanıksadığımız bir tür “suyu bulandırma” yöntemi bu.

Öykü yeni değil aslında. “Hürriyet Türküsü”nün Enver Gökçe imzası ile yayımlanışı on altı yıl geriye gidiyor. Damar dergisinin Kasım 2005 sayısında da okura sunulmuştu şiir. Dergi yönetmeni Özgen Seçkin, sunuş yazısında şöyle diyor:

“Taşova Lisesi Edebiyat öğretmeni sevgili Ramazan Turgut, uzun zamandır Enver Gökçe üzerine çalışıyor. Bu çalışmaları sırasında Enver Gökçe’nin kitaplarında yer almayan bir şiirine rastlıyor Suphi Nuri İleri’nin 2 ciltlik ‘Şiir Antolojisi’ kitabının 2. cildinde. Suphi Nuri İleri bu şiiri ‘Yeni Edebiyat’ (5 Ekim 1940-15 Kasım 1941) dergisinden aldığını yazıyormuş. Ama dergide iki ad (imza) varmış. Enver Gökçe, Enver Göktürk: bu ikinci adın da Enver Gökçe’ye ait olduğunu belirtiyormuş.

‘Hürriyet Türküsü’ adlı bu şiiri yayımlayarak ölüm yıldönümünde (19 Kasım 1981) Enver Gökçe’yi anıyoruz. Şiirle ilgili bilgi verecekleri bekliyoruz. Ramazan Turgut’un bu inceliği, değerbilirliği için de teşekkür ediyoruz.”[2]                
Dr. İlhan Başgöz’ün 1960-1962 yılları arasında
İlhan Dumanoğlu imzasıyla yayımladığı çocuk kitapları,
2016 yılında Enver Gökçe imzasıyla basılıp piyasaya tekrar sunuldu.

          

BirGün’ün aksine burada şiirin alındığı yer konusunda kaynak gösteriliyor. Ama yazdıklarından kaynaktaki bilgilerden habersiz olduğu; şiiri dergiye iletenin aktardığı bilgilerle yetindiği anlaşılıyor Seçkin’in. Dolayısıyla da söylediklerini tartmak için görmediği kaynağa uzanmak, orada verilen bilgilere bakmak gerekiyor.

Kaynak, Suphi Nuri İleri’nin erişilmesi olanaksızlık kertesinde güç Yeni Edebiyat dergisinde yayımlanan şiirleri bir araya getirdiği çalışması: Yeni Edebiyat Şiir Antolojisi 2. Cilt (Kasım 1998 İstanbul, Scala Yayıncılık). Verdiği bilgiye göre “Hürriyet Türküsü” 1940 tarihli Yeni Edebiyat’ın 22. sayısının 2. sayfasında yayımlanıyor. Ama altındaki imza Enver Gökçe değil, Göktürk. Dergide yayımlanan bütün şiirleri bir kitapta toplamayı amaçlayan Suphi Nuri İleri, doğal olarak, bu şiiri de kitabına alıyor. Ama şiiri Enver Gökçe’nin (daha doğrusu Enver GÖKÇE GÖKTÜRK’ün) adına bağlıyor. Suphi Nuri İleri bir başka şey daha yapıyor. Yeni Edebiyat’ın 26. sayısının 4. sayfasında yer alan “Yapılmamış Reçete…” adlı şiiri de, salt soyadı kullanmayan şairinin adı Enver olduğu için Enver Gökçe’nin (daha doğrusu Enver GÖKÇE GÖKTÜRK’ün) adına kaydediyor! Açıklama notunda bir varsayımda bulunduğunu dile getiriyor:

“Dergide iki isim var, bunlardan biri Enver biri de Göktürk. İkisinin de Enver Gökçe GÖKTÜRK olması büyük bir olasılık.” [3]

“Enver” ve “Göktürk” imzalarıyla yayımlanan şiirleri Enver Gökçe (daha doğrusu Enver GÖKÇE GÖKTÜRK) adına bağlarken yanlış bilgiden yola çıkıyor Suphi Nuri İleri; Enver Gökçe’nin soyadının “Gökçe Göktürk” olduğunu sanıyor. “İkisinin de Enver Gökçe GÖKTÜRK olması büyük bir olasılık.” demesi bundan. Şairin adının “Enver” olmasını, onun, “büyük olasılıkla”, Enver Gökçe olduğunu ileri sürmek için yeterli buluyor. Göktürk için olasılık hesabı yapmasına gerek bile yok. Enver Gökçe’nin soyadı “Gökçe Göktürk” de ondan! Böylece sözünü ettiği büyük olasılığı kesinleşmiş yargıya çeviriyor ve ondan sonra biyografik / bibliyografik bilgileri sıralamaya başlıyor:

“Enver (GÖKÇE GÖKTÜRK)

Şair (1920-19 Kasım 1981), Kemaliye’de (Erzincan) doğdu. Yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı (1948). İstanbul Kadırga Öğrenci Yurdu’nda yöneticilik yaparken Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı eylemde bulunma savı ile tutuklandı, hüküm giydi. Hapis ve sürgün cezasını çektikten sonra Ankara’daki gazetelerde düzeltmenlik, bağımsız yazarlık yaparak yaşamını sürdürdü. Şiirler, imzalı imzasız yazıları, Yeni Edebiyat (1940-1941), Yurt ve Dünya, Ant, Gün, Söz, Yağmur ve Toprak, Yeryüzü (1945-1951) dergilerinde çıkan Gökçe; halk şiirinin dil olanaklarını ustaca birleşimlere ulaştırdı. Yaşamıyla birleşen olayları, duyarlıkları içten ve acılı bir sesle genellikle kısa dizeler halinde işledi.

YAPITLARI:

Dost Dost İlle Kavga (1973), Panzerler Üstümüze Kalkar (1977), Şiirler (1982), Eğin Türküleri).”[4]

İki yanlış ve bir eksikle bu bilgiler doğru ve yazın insanları için düzenlenen sözlüklerin tümünde yer alıyor. Eksik, Gökçe’nin yazdığı dergiler arasında Halk Evleri Genel Merkezi’nce çıkarılan Ülkü’ye yer verilmemesi; yanlışsa Enver Gökçe’nin soy adının “Gökçe Göktürk” olarak verilmesi ve Yeni Edebiyat’ın da yazdığı dergiler arasında sayılması. Artık yaşamayan Suphi Nuri İleri’nin yanlış bilgiye yaslanarak geliştirdiği varsayımın encamı böyle.

Gelgelelim “bahtı siyah”ını ağartmak için doğum-ölüm yıldönümlerinde kaleme-kağıda uzanan “severleri”, 23 yıl önce kayda geçen bu yanlışın üzerine mal bulmuş mağribi gibi atlıyorlar ve Enver Gökçe’yi “hiçbir kitabında yer almayan” bir (aslında iki!) şiir sahibi daha yapıyorlar. Ama ne hikmetse ikinci şiirden, “Yapılmayan Reçete…”, hiç söz etmiyorlar. Büyük olasılıkla onu bir başka doğum-ölüm yıldönümü için el altında tutuyorlar!

Görülüyor: Suphi Nuri İleri ,Enver Gökçe ve Enver Göktürk diye iki imzadan söz etmiyor. “Dergide iki isim var biri Enver biri Göktürk.” diyor. Yanlışlığını gösterdiğim bilgiye (Enver Gökçe’nin soyadının “Gökçe Göktürk” olduğunu sanmak!) yaslanarak da varsayımda bulunuyor ve o iki adı Enver Gökçe’ye bağlıyor. Bunlar ortadayken Damar “Hürriyet Türküsü”nü Enver Gökçe imzasıyla yayımlıyor, yayımlayabiliyor. Üstelik de “ölüm yıldönümünde Enver Gökçe’yi an”mak gibi soylu bir amaçla! Ama nedense Yeni Edebiyat’ta Enver Gökçe imzasıyla yayımlandığını savladığı şiiri değil de, Enver Göktürk imzasıyla yayımlandığını savladığı şiiri okura sunuyor anmalık olarak!

“Bahtı siyah”ını ağartmak için ürünlerini sayıca çoğaltmaya çalışan “severler” Enver Gökçe’yi “yalancı” çıkartmaktan, en azından da yayımlanan ilk şiirinin nerede ve ne zaman yayımlandığını anımsamayan bellek yitimine uğramış bir kişi olarak sunmaktan kaçınmıyorlar. Oysa Enver Gökçe, Sefer Aytekin’in önayak olmasıyla 1943 yılında çalışmaya başladığı Halkevleri Genel Merkezi Dergisi Ülkü günlerinden söz ederken okur karşısına çıkardığı ilk şiirine de değininir ve şöyle der:

“Ben bu arada gene Ankara’da çıkan bir dergide bir şiir yayınlamıştım. Bu şiir Ahmet Kutsi Tecer tarafından görülerek beğenilmemiş, (bu şiir, ‘Köylülerime’ adlı ve ‘Dost Dost İlle Kavga’ adlı kitabımda yayımlanan şiirdir.) Bana Ahmet Kutsi Tecer tarafından şiirin çok kötü olduğu söylendi. Benim şiiri bırakarak düzyazı yazmam istendi. Ben de o zaman, Ahmet Kutsi Tecer’e ‘ben daha kötüsünü de yazarım’ diye güya espirili olarak cevap vermiştim.”[5]

Konuşmanın akışı içerisinde “Ankara’da çık”tığını belirtmekle yetindiği dergi Yurt ve Dünya’dır. Mayıs 1943 tarihli 29. sayısının 171. sayfasına bakılırsa okurla buluşan ilk şiiri görülür Enver Gökçe’nin. “Bahtı siyahı”nı ağartmak ellerinden geleni esirgemeyen “severleri”nin kayıt altına alınan ve değişik yerlerde yayımlanan bu sözlerinden habersizmiş gibi yapmaları açıklanmaya muhtaç bir durum!

BİR KOYUNDAN BİRKAÇ POST ÇIKARMAK

Enver Gökçe’nin “bahtı siyah”ını ağartmak amacıyla yapıtlarını sayıca çoğaltmak için ellerinden geleni esirgemeyen “severler”in saptıkları bir yol da, “bir koyundan birkaç post çıkarmak” olarak betimlenebilir. “Bir koyundan birkaç post çıkarmak”, yani aynı şiirden yeni bir şiir ya da şiirler çıkarmak.

Erdal Ateş, Evrensel Kültür’de yayımlanan “Köken dergisi ve sayfalarında kalanlar” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“… Derginin (Köken – M. E.) Ağustos 1974 sayısında Enver Gökçe’nin ‘Yok’ adlı şiiri vardır (…).

Bu şiir Panzerler Üstümüze Kalkar kitabındaki şiir formuna koşut bir şiirdir. Gökçe’nin tüm şiirleri ‘Bütün Şiirleri’ adıyla Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanmaktadır. Kitabın ikinci basımında (Ekim 2005) ‘Yok’ adlı bu şiir yer almamaktadır.”

Erdal Ateş, Köken’de rastladığı Enver Gökçe imzalı “Yok” adlı şiirin Bütün Şiirleri’nde yer almadığını saptıyor ve yeni basımında yer verilmesini duyumsatarak yayınevini, Evrensel Basım Yayın, uyarıyor. Uyarısını da yayınevi ile ilişkili dergide, Evrensel Kültür’de yapıyor. Yerinde bulunmuş olmalı ki uyarı okura sunuluyor.

Erdal Ateş’in “Panzerler Üstümüze Kalkar kitabındaki şiir formuna koşut bir şiir” olduğunu belirttiği “Yok”, Panzerler Üstümüze Kalkar’da var. Sadece adını ve bir dizesini değiştirmiş Enver Gökçe. Panzerler Üstümüze Kalkar’da “Kısrağı Aştı” adıyla yer alıyor şiir. Öyle sanıyorum ki Erdal Ateş, Panzerler Üstümüze Kalkar’ın sayfalarını karıştımak yerine “İçindekiler”ine bakmakla yetinmiş. Kaçınılmaz olarak da “bir koyundan iki post çıkaran” durumuna düşmüş!

Enver Gökçe’nin ürünlerinin izini sürdüğü anlaşılan Erdal Ateş bir de şöyle yazıyor:

“Yeri gelmişken Gökçe’nin kitabında olmayan bir başka şiirini de belirtmek isterim. Bu isimsiz kısa şiir, Yaba Öykü’nün Kasım – Aralık 1985 sayısında yayımlanmıştır. Bu isimsiz şiir Gökçe’nin eşitlikçi, özgürlükçü yaşanası bir dünyaya dair umudunu ve inancını yansıtır.”

Ardından o “isimsiz kısa şiir”i aktarıyor Ateş. Ancak aktardığı “isimsiz kısa şiir” Enver Gökçe’nin ünlü “Vatandaş” adlı şiirinin bir bölümü.[6] Dost Dost İlle Kavga’da da yer alıyor bu şiir. Yaba Öykü’nün söz konusu sayısını görmedim. “Vatandaş”ın o bölümü nasıl sunuldu, bilmiyorum. Ateş’in söylediği gibi bağımsız bir şiir olarak sunulduysa, yanlış bir iş yapılmış, “bir koyundan iki post çıkarılmaya” kalkışılmış demektir. “Vatandaş”ın bir bölümü olarak sunulduysa o zaman yanlış Ateş’in hanesine yazılacak ve ister istemez “bir koyundan iki post çıkarmaya çalışan” o olacaktır. İki olasııkta da asıl yanlış, Dost Dost İlle Kavga’nın karıştırılmaması…

Enver Gökçe’nin 1948 yılında Yağmur ve Toprak’ta yayımlanan bir yazısı var: “Âşık Veysel’e Dair”. Yazı Mehmet Avaz takma adıyla okura sunuluyor.

Enver Gökçe’nin bu yazısı ölümünden sonra ilkin Yaba’nın Temmuz 1982 tarihli 23. sayısında (s. 1) yayımlanıyor; ardından da Celil Denktaş yazıyı kitabına aktarıyor. Denktaş’ın aktarımından yazıyı yayımlarken Yaba’nın şöyle bir açıklama notu düştüğünü öğreniyoruz: “Yazı burada bitiyor. Yazının daktilo edilmiş bu bölümü hiçbir yerde yayımlanmamıştır (Yaba).” Denktaş yazıyı ve yayınlayanının “açıklama notu”nu aktarmakla yetinmiyor. Daha açıklayıcı olma adına kendisi de bir “açıklama notu” düşüyor:

“Enver Gökçe’nin muhtemelen 1960’larda Âşık Veysel üzerine hazırlamakta olduğu bir çalışmanın müsveddelerinden alınan bu yazıyı, YABA dergisinde yayımlandığı şekliyle ancak bazı yazın ve noktalama düzeltmeleri yaparak aktardım. Parantez içerisindeki eklemeler de bana aittir. C.D.”[7]

Böylece Enver Gökçe’nin Mehmet Avaz takma adıyla Yağmur ve Toprak’ın Şubat 1948 tarihli 8. sayısında yayımlattığı “Âşık Veysel’e Dair” başlıklı yazısının hem 1982 Temmuzunda ilk kez okur önüne çıktığını ve hem de “1960’larda Âşık Veysel üzerine hazırlamakta olduğu bir çalışmanın müsveddelerinden alın”mış olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Kuşkusuz “muhtemelen”!

 

“USSAL EMEK”İ YAĞMALANAN “BAHTI SİYAH” ŞAİR

“Bahtı siyah”ını ağartmak için Enver Gökçe’nin ürünlerini sayıca çoğaltmayı görev bilen “severleri” bir başka yola daha sapıyorlar. Enver Gökçe’nin “bahtı siyahlık”ını basamak yaparak bazı çalışmalarının başkalarınca kendi adlarına yayımlandığını ileri sürüyorlar. Savlarını kanıtlamak için hiçbir şey yapmıyorlar. Altı çizilen “bahtı siyahlık” yeterli kanıt oluyor. Böylece de el konulan ürünleri kurtarılarak “bahtı siyah” şairin ürünleri sayısal olarak çoğaltılıyor!

Celil Denktaş, Enver Gökçe’ye ilişkin kitabında şöyle yazıyor:

“… Ahmet Kutsi, Enver Gökçe’yi hem sevmekte hem de çalışkanlığından bir şekilde yararlanmaktadır. Daha önce kendi adıyla yayımladığı, Âşık Veysel derlemesini de Enver Gökçe’ye yazdırmıştır. (…)

Enver Gökçe, o dönemin halk ozanları üzerinde çalışırken, Ahmet Kutsi Tecer imzasıyla yayımlanan, Âşık Veysel derlemesinin (…).”[8]

Bu bilgi yanlış. Salt yanlış değil, haksız da aynı zamanda. Ahmet Kutsi Tecer’in “Âşık Veysel derlemesini kendi adıyla yayımla”tması söz konusu değil çünkü. Ne kitabın kapağında ve ne de ilk (künye) sayfasında adı yer alıyor. Kitabın (derlemenin) adı, Deyişler; yazarı ise, Âşık Veysel. Bu doksan altı sayfalık kitap (derleme), Ülkü (Dergisi) Yayınları arasında yer alıyor ve 1944 yılında Ankara’da yayımlanıyor.

Peki Âşık Veysel’in Deyişler’i ile Ahmet Kutsi Tecer ve Enver Gökçe’nin hiç mi ilişkisi yok?

Var!

Kitabın başında yer alan “Önsöz”ü (s. 9 – 18) Ahmet Kutsi Tecer; sonunda yer alan “Âşık Veysel’in Hayatı”nı da (s. 86 – 93) Enver Gökçe kaleme alıyor.

Elbirliği ile gerçekleştirilen bir çalışmayla yüz yüzeyiz burada. Dolayısıyla ne emeği yenilen var ortada, ne de başkasının emeğine el koyan.

Bu kavgada yer alan bir diğer kişi de Yalçın Duman. Şöyle yazıyor:

“1943 yılında o zamanların Halkevi dergisi olan Ülkü’de çalıştı. Ahmet Kutsi Tecer’le birlikte ‘Âşık Veysel’in Şiirleri ve Hayatı’ adlı kitabı yayımlandı.”[9]

Bu sözleri kitabı görmeden yazdığı verdiği addan anlaşılıyor. Kitabın adı Âşık Veysel’in Şiirleri ve Hayatı değil, Deyişler çünkü! Üzerindeki imza da ne Ahmet Kutsi Tecer’in, ne de Enver Gökçe’nin. Doğrudan doğruya Âşık Veysel’in.

Benzer yanlışı yineleyen bir kişi de Metin Turan. Şairin 100. doğum yılı vesilesiyle kaleme aldığı bir yazısında şöyle diyor:

“… Pek söz edilmez ama, Âşık Veysel hakkında ilk edebi kritik yazanlardan biri odur ve 1944 yılında Ülkü Yayınları arasında Ahmet Kutsi Tecer imzasıyla yayımlanan Aşık Veysel Deyişler onun kapsamlı bir incelemesiyle yayımlanır”[10]

Ahmet Kutsi Tecer imzasıyla değil Aşık Veysel imzasıyla yayımlanan Deyişler’deki “kapsamlı inceleme”nin üzerindeki imza Enver Gökçe’nin değil Ahmet Kutsi Tecer’in!

Enver Gökçe’nin el konulduğu savlanan ussal emeğini kurtarma kavgasına omuz veren ”sever” Yalçın Duman kavga alanını Aşık Veysel’le sınırlı tutmuyor; Pablo Neruda’yı kuşatacak ölçüde genişletiyor. Kaynakça’sının “Dergilerde Çıkan Yazı ve Şiirleri” başlıklı bölümünde şöyle yazıyor:

“9. Vietnam Üstüne Bir Şiiri ve Pablo Neruda (1976, Aralık), Doğrultu, 6, 14).”

“Yayın Yönetmeni” olarak söylüyorum: Doğrultu’da Enver Gökçe’nin ne Neruda’ya ilişkin bir yazısı, ne de Neruda’dan yaptığı şiir çevirisi var. Duman’ın “Dergilerde Çıkan Yazı ve Şiirleri” başlıklı dökümünde adını verdiği yazıyı yazan ve şiiri çeviren kişi Eray Canberk’tir! Gökçe’nin bazı yapıtlarını görmeyen Duman başkasının emeğini ona maletmekte sakınca görmüyor!

Enver Gökçe’nin başkalarınca el konulduğu savlanan ussal emeğini kurtarma kavgası ölümünün 35. yılında başka bir görünüm kazanıyor. Bu kez severlik yarışında en önde koşan bir yayıncı, A. A. Doğan, Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün 1960-1962 yılları arasında İlhan Dumanoğlu takma adıyla Dost Yayınevi’nce basılan dört masal kitabını “bahtı siyah şair” Enver Gökçe’nin imzasıyla yayımlayıveriyor. İlhan Başgöz’ün bibliyografyasında yarım yüzyılı aşkın bir süredir tutsak olduğunu savladığı dört masal kitabını tümü yalan olan sözde gerekçelerle kurtarıyor ve “bahtı siyah” şairin bibliyografyasına katıyor! Öne sürülen gerekçelerin tümünün yalan olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyan ve yapılanın ne olduğunu gösteren kişiyi de galiz küfür eşliğinde sosyal medyada linç ettirmeye kalkışıyor. Bahtı siyah şairin hakkında kitap yazan / hazırlayan severleri ise bu durum karşısında susma haklarını kullanıyorlar. Şu anda piyasada dolaşan Enver Gökçe imzalı bu dört masal kitabını yaptıkları yapıt dökümlerinde anmadıkları gibi neden anmadıklarını da belirtmiyorlar!

 

“SEVERLER”İN GÖRMEDİKLERİ

Enver Gökçe’nin bahtı siyahını ağartmak amacıyla yapıtlarını sayısal olarak çoğaltmak için ellerinden geleni esirgemeyen severleri inanılmaz bir şeye imza atıyorlar: Yapıtlarının bir bölümünü görmezden geliyorlar. Değil üzerlerinde durmak, yaptıkları yapıt dökümlerinde adlarına bile yer vermiyorlar.

“Severler” Enver Gökçe’nin Dünya Masalları’ndan çevirip “Çeviren” ya da “Derleyen” Mustafa Gökçe diye imza attığı yayımlattığı dört masal kitabını görmezden geliyorlar.

Enver Gökçe’nin “Derleyen: Mustafa Gökçe” biçiminde imzasını attığı Hint Masalları’nda (25 / 1 / 1958) dört, “Çeviren: Mustafa Gökçe” biçiminde imzasını attığı Antil Masalları’nda (26 / 1 / 1958) dört, doğrudan doğruya Mustafa Gökçe olarak imzasını attığı Çin Masalları’nda (10 / 3 / 1958) üç ve “Çeviren: Mustafa Gökçe” biçiminde imzasını attığı Mısır Masalları’nda (13 / 3 / 1959) ise üç masal var. Demek ki Enver Gökçe “Arı Kitap” için toplam on dört masal çevirmiş / derlemiştir!

“Severleri”nce görmezden gelinen / yok sayılan iki de monografik çalışması var Enver Gökçe’nin. Kendinden kapaklı cep kitabı boyutundaki bu onaltı sayfalık kitapçıkların ilki Kemalettin Kamu, Sefer- Halil Aytekin kardeşlerce düzenlenen “Güvercin Kitap” dizisinin 47., ikincisi Ömer Bedrettin Uşaklı ise 50. kitapçığı olarak yayımlanıyor. Ömer Bedrettin Uşaklı kitapçığının basım tarihi “15–VI 1958”.

Enver Gökçe, bu kitapçıklara birer sayfalık sunuş yazıyor. Sunuşlarında ele aldığı şairlerin şiirlerine ilişkin nesnel saptamalarda bulunuyor; şaire ilişkin biyografik / bibliyografik bilgiler veriyor. Ardından da beğenisine göre seçtiği şiirleri sıralıyor. Mustafa Gökçe imzasını kullandığı bu kitapçıkları yok sayan “severler” Enver Gökçe’yi iki de düzyazısından yoksun bırakmış oluyorlar.

ACİL GÖREV!

Enver Gökçe’nin “bahtı siyahı”nı ağartmak amacıyla ürünlerini sayıca çoğaltma yolunu Doğan Hızlan açtı. Yetinmedi, o yolda nasıl yürüneceğini de bir örnekle gösterdi.

Doğan Hızlan, Enver Gökçe ölür ölmez kaleme aldığı ve o günlerde sanat sayfasının yöneticiliğini yaptığı Cumhuriyet gazetesinde yayımladığı “Gökçe’nin Şiirleri Halkı İçindi” başlıklı yazısında şöyle dedi:

“Eski biçimlere yeni içerikler yerleştirmek, biçimin okunurluğundan yararlanmak, 1940 kuşağının şiir kuramları arasında yer alırdı. (…) Gökçe de bu gerekçeyle rubailer yazdı… Rubailere yeni bir toplumcu özü yerleştirdi, okunma ve anlaşılma kolaylığını biçim öğesine yaslamıştı.”[11]

Görüldüğü gibi Hızlan, Enver Gökçe’yi “rubailer” de yazmış bir şair olarak sunuyor. Ama o rubailerin ne zaman ve nerede okurla buluştu(ruldu)ğunu belirtmiyor. Diğer bir deyişle beyni karıncalanıp söylediklerinin doğru olup olmadığını denetlemek isteyeceklere çalacakları kapıyı göstermiyor. Kanıtsız savını (“Gökçe (…) rubailer yazdı…”) doğru bulmayanları yanlışlığını göstermekle yükümlü kılıyor! Gösteremezlerse Enver Gökçe’nin rubailer de yazmış olduğunu kabullenmek zorundalar. Sonuç, bahtı siyah şairin ürünlerinin sayıca çoğaltılması. Böylece de Hızlan, Enver Gökçe’nin “bahtı siyahı”nı ağartmak amacıyla ürünlerini sayıca çoğaltma yolunu açan ve ilk örneği veren kişi oldu. Yöntemini benimseyip yaptığını model olarak alan sonraki “severler” ondan geri kalmamak için ellerinden gelen çabayı gösterdiler. Şimdi onları yeni bir görev bekliyor.

2020 ve 2021 yıllarının Enver Gökçe açısından özel bir anlamı var. İlki doğumunun 100., ikincisi ölümünün 40. yılı. İlkini kitap ve yazılarla karşılayan “severler” ikincisini karşılamak için de kolları sıvamış durumda. Suphi Nuri İleri’nin yanlış bilgiden beslenen bir varsayımla Enver Gökçe’nin kıldığı iki şiirden “Hürriyet Türküsü”nü büyük gürültüyle ortalıkta dolaştıran “severler”in ikincisini de devreye sokmaları beklenir. Suphi’nin “Enver Gökçe Göktürk” adına bağladığı o şiiri, kolaylık olsun diye kuşkusuz, şuraya kaydedelim:

 

            YAPILMAYAN REÇETE…

            Kırk gündür hasta,,, de

                        Makinist Ahmet usta

            Baharın ilk günlerindeki kadar

                                                           Güzel

            Ak saçlı genç karısı baş ucunda

            – Doktor,

                                    Diyor,

            – Bir haftadan beri gelmiyor

            – Gelse de

            Kendinin tutuluyor sözleri

                                    Hastanın takılıyor gözleri

            Partal minder üstünde

            Ak bir yama gibi duran

            YAPILMAMIŞ

                                    Reçeteye[12]

            “SEVERLİK”İN TUHAF BİR TÜRÜ!

“Severleri” bir yandan Enver Gökçe’nin ürünlerini sayıca çoğaltmak için ellerinden geleni esirgemezken, diğer yandan da yayımlanmış ürünlerini bazılarını yok saymak için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Kaleminden çıkmamış / onun olmayan birtakım metinleri adına tescil ederken, kaleminden çıkmış / yıllar önce adına tescil edilmiş olan metinleri ise görmezden geliyorlar. Bırakın üzerlerinde durmayı, yapıtlarına ilişkin dökümlerinde bile onlara yer vermiyorlar. Bu karşıt iki tutumun şöyle bir sonucu oluyor: Enver Gökçe’nin kişisel tarihini içinden çıkılmaz duruma sokmak…

“Severlik”in bu türünü anlamak da, anlamlandırmak da güç!

mehmetsergun56@gmail.com

[1] 1951 TKP (Türkiye Komünist Partisi) Tevkifatı Esbab-ı Mucibeli Hüküm, İstanbul Haziran 2000, BDS Yayınları, s. 47.

[2] Özgen Seçkin, “Gündemimiz Aydınlık”, Damar, S: 176, (Kasım 2005), s. 1.

[3] Suphi Nuri İleri, Yeni Edebiyat Şiir Antolojisi 2. Cilt, Kasım 1998 İstanbul, Scala Yayıncılık, s. 323.

[4]Agy, s. 321.

[5] Enver Gökçe, Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın, 3. Basım, s. 8

[6]Enver Gökçe, Dost Dost İlle Kavga, İstanbul Kasım 1973, Yücel Yayınevi, s. 53.

[7] Celil Denktaş, Berceste Mısraı Yazan Komünist Enver Gökçe, Kasım 2011 İstanbul, Yaba Yayınları, s. 180.

[8] Celil Denktaş, agy, s. 43 ve 44.

[9] Yalçın Duman, Unutma Sen Şu Bitmeyen Kavgayı, 2019 Ankara, Barış Kitap, s. 66.

[10] Metin Turan, “Doğumunun 100. Yılında Hayat Bilgisi, Edebiyat Geleneği ve Enver Gökçe”, Berfin Bahar, S: 273, (Kasım 2020), s. 9.

[11] Doğan Hızlan,, “Gökçe’nin Şiirleri Halkı İçindi”, Cumhuriyet, (28 Kasım 1981), s. 9.

[12] Suphi Nuri İleri, agy, s. 323.

Kapak çizimi: Hıdır Murat Doğan