BANU ÖZYÜREK: HAYALİMDEKİ KUSURSUZ YAPIYA ULAŞMAYA ÇALIŞIYORUM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?

İyi bir öykü olabilmektir. Metin edebiyata dair beklentimi karşılıyor mu, ne olduğunu tam olarak tarif edemediğim o şeye yaklaştığımı, ona temas ettiğimi ya da onu kavradığımı hissediyor muyum, beni heyecanlandırıyor mu?

Her neyden bahsederse bahsetsin bana (ilk okuru olarak bana) o şeye dair yeni bir fikir, ses, duygu veriyor mu? Yani aslında edebiyat düşüncem ne ise öykülerimin meselesi de o.

Mesele dediğimiz aslında sizde gömülü olan, yani hayata bakma biçiminiz. Benim işte şöyle bir edebiyat tahayyülüm var, oturayım ona uygun bir öykü yazayım demiyorum. Ya da işte şöyle bir tema var ilgimi çeken, bundan çok iyi bir metin çıkar diye düşünmüyorum. Ama yazdıklarıma bakınca, zaten önemsediğim meselelerin öykülerimde de ortaya çıktığını görüyorum. Evet bunu, sonradan, bakınca görüyorum. Ya da sonradan bakınca, daha açık görüyorum diyeyim. İnsanın kendini kurma, sunma biçimleri, kurgu dışına çıktığı zaman yaşadığı bocalama, taşıdığı rol ve anlam endişesi, insanlarla ilişkilenmekten, onların yargılarına açık olmaktan doğan kaygılar gibi temalar ağırlıkta.

  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?

Ben metni bir yapı gibi düşünüyorum. Ve hayalimdeki kusursuz yapıya ulaşmaya çalışıyorum. Onun ne olduğunu tam olarak bilmesem de ve öyle bir şey muhtemelen var olmasa da, arzum hep el yordamıyla, sezgilerimle ve bildiklerimle ona yaklaşmaya çalışmak. Kurgu da her şeyle birlikte o yapının bir parçası. Benim için önemi bu. Daha az, daha fazla değil.

Yukarıda alıntıladığınız nakavtlı ifade her tanım gibi sınırlayıcı aslında. Son zamanlarda mesela Lydia Davis’i okudum. Bir düşünme biçimini yazmış Davis. Öykülerinin temeli, iskeleti, meselesi bu. Nakavt falan yok. Ve müthiş.

  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?

Sanat elbette düşünce dünyasının bir parçası. Bu dünya vasat, kısır ise sanatsal üretim de kendi payına düşeni alıyor.

Büyük, keskin lafları sevmiyorum; burun kıvırdığım şeyleri bir gün ben de yapabilirim hatta belki yaptıklarım da vardır. Ama okuru olmaktan hoşlanmadığım birkaç yazma biçiminden bahsedebilirim; bir konu var, mühim bir konu, güzel, popüler de bir konu, ben bunu yazayım tarzında kaleme alınmış metinleri sevmiyorum. Bunların iyileri de vardır elbette, ama büyük ihtimal o iyi metinlerin yazarları konularını gerçekten çalışmıştır. Çalışmak dediğim araştırma yapmak falan değil; yazdığınız şeyin düşünce dünyanızda, duygunuzda yer işgal etmesi. Kafayı takmadığınız, düşünmediğiniz yani aslında çalışmadığınız bir konuda gerçekten duymak isteyeceğimiz, etki yaratacak ne söyleyebilirsiniz?

Ayrıca şu annemizin Vita kutuları öykücülüğü, edebiyatımızda delikanlılık ve nahiflik gibi eğilimler de hazzettiğim şeyler değil. Birbirine benzeyen, şablon öyküler bunlar. Süslü, okurdan hayranlık talep eden cümlelerle dolu metinleri ve güvenli alanda mırıldanmaları da ekleyelim. Bunların hiçbirinden hoşlanmıyorum. Ve bana kalırsa, hepsi de sorun.