1- Sanatı iktidarla değil, “güç”le tartalım önce. İktidar bir sonraki adım. Sanat bir güç uygular. Aslında sanatın varlığı malzemesi değildir ya da şöyle diyelim, sanatın nesnesinin malzemeden başka bir şey olduğunu en başta vurgulamalıyız. Malzeme onda sadece aracıdır ve değişir. Sanat, zamana/ tarihe/ çağına uygulanmış özel bir kuvvettir. Örneğin bir ressamın bir portre yaparken aslında malzemesine karşı belirli bir yönelim içinde olduğunu, onu şu ya da bu şekilde ele aldığını/ yorumladığını/ tuale aktardığını vb. gözlemleriz. Kuvvetle kastım bu yönelim sırasında sanatçının ürettiği ilişkiler, sıfatlar ve kiplikler. Bir alımlama mekanizması üretiyor sanat. İçinde bulunduğu uzama zamanda bir müdahalede bulunuyor. Kuvvetler bir araya gelip bir güç uyguluyorlar, ki bu politikayla aynı mekân ve zamanda cereyan ediyor. Toplamda bu “güç” ve “irade” kavramlarıyla ilişkili. Bu noktada iktidar görünür oluyor. Keza sanatın, sanatçının üzerinde çeşitli türden güçler olduğu gibi sanatçı da bir karşı güç uyguluyor. Politika sahnesinin kurulduğu yer burası. Her dönemde sanat, iktidara karşı ve iktidar için bir güç uygulama edimi bana kalırsa. Bu ikinci sözünü ettiğim, “iktidar için” olma durumu atlanır genellikle, klişe bir söylemle yokmuş gibi davranılır, bu mistifikasyonun ilk basamağıdır. Oysaki kuvvetlerden söz ediyorsak iktidar her zaman hesapta vardır ve üzerine konuşmak gerekir. Aksi takdirde iktidar sizin yerinize konuşmaya başlar.

2- İki belirgin anlamı var bende sanat ve politika kavramlarının kesişiminin. İlki, sanatın bir zaman ve mekân biçimlendirme edimi olması, aynen politikanın olduğu gibi. İkincisi de bu ilk belirlenime bağlı olarak sanatın mekân içindeki ilişkileri üretme potansiyeli taşıması. İlki, ontolojik boyut diyebileceğimiz bir şey. İkincisi ise olay ve eylem kavramlarıyla bağlantılı. Ontolojik boyutu masaya yatırırsak şunu fark ederiz: Sanat, Platon’un gördüğü gibi bir yansıtma aygıtı değildir. Dünyayı temsil etmez. Öyle olsaydı, tam da Platoncu şekilde hiyerarşi kurucu olurdu ve onu yıkmamız gerekirdi. Aksine sanat dünya yaratır/ kurar/ inşa eder. Dolayısıyla daha ilk andan itibaren geçerli nomos’a (geleneğe, yasaya vb.) başkaldırı olarak bir anlam taşır. Ama senin soruda yöneldiğin anlamda, belki de daha önemlisi sanatın olay olarak varlığı, eylem olarak önerileridir, ki bu onu ontolojinin tarihdışı dünyasından çıkartır ve aktif hale getirir, “devrimcileştirir” diyelim. Ben bu vasıfları taşımayan edimleri sanat olarak adlandırmazdım. Başka bir şey olabilir. Popüler kültür ürünü, sanatın meta olarak varlığı vb. diyebiliriz buna. Oysa sanat her dönemde nomos kırıcıdır. Yeni bir dünya için yeni yasalar getirir. Çok fazla örnek verebilirim bunun için. Ama modernizm açısından en bilindik olanı alayım: Picasso’nun varlığı devrimcidir. Devrimcidir derken sadece politik tercihinden bahsetmiyorum. Sanatçısından tümüyle bağımsız da olabilir resimlerinin tutumu. Picasso’nun kübizmi varolan görme biçimini kırar her şeyden önce. Zaman olgusunu tuale aktarır. Şiddeti, kuvvetlerin bir figür üzerinde nasıl etki taşıdıklarını an be an izleyebilirsiniz orada. Sonra üstlendiği politik kimlikle, yani “olay”larla Picasso bu dünya önerisini reel hale getirmek için hamle yapar. İkisi birbirinden bağımsız ama yine de bağlantılı şeyler. Sanatın söz alma kipliklerinin en belirginleri bunlar bana göre.

3- İktidarın baskısı her zaman doğrudan değildir. Hatta düzgün yapılanmış kapitalizmde bu hiçbir şekilde doğrudan görülür değildir, ama bilirsiniz ki görünmez bir el her şeyi biçimlendirmektedir. Bizdeki öyle değil çok tabii, ama yine de iktidarın açık saldırılarını değil, ürettiği sembolik sermayeyle zihinlerde nasıl bir etki bıraktığına odaklanmak daha önemli bizim için. Diğer türlüsünü savuşturmak tarih boyunca her zaman daha kolay olmuştur. Doğrudan saldırısı varsa dolaysız eylem vardır ve sorun bu şekilde çözülür. Oysa devletin eğitim kurumlarından başlayıp şehrin mimarisine, dinden başlayıp aileye uzanan uzun bir zincirde devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla yürüttüğü daha geniş ölçekli bir saldırısı var sanata/ sanatçıya yönelik. Popüler alanda da bu aynı güçte sürer. Keza iktidar ancak eylerse iktidar olabilir. O yüzden görünürlük alanlarındaki faaliyeti onun için çok önemlidir. Mesela TV dizilerinde çok daha bire bir olarak gözlemleyebiliriz bu baskıyı. Plastik sanatlarda ise bambaşka şekilde karşımıza çıkar Neoliberal günü kurtarma anlayışının yaygınlaşması, otosansür, kavramların altının boşalması, politikanın içeriksizleşmesi gibi bir dizi olguda iktidar kendi varlığını cisimleştirir. Bu anlamda cevabım evet, iktidarın sanata her zaman müdahalesi vardır ve bu aynı anda sanatın, hatta yaşamın her alanına uzanır.

4- Yukarıdaki tanımlara bakacak olursak ben burada bir paradigma kayması öneriyorum aslında. Bahsettiğin şekilde boyunduruk altına girmiş şeyi sanat olarak tanımlamıyorum. O, başka bir şey. Sanat o şekilde kapılamaz hiçbir zaman. Şunu demek istiyorum; sanat “özerk” iken de (ki bunun anlamını da tartışabiliriz/ tartışmalıyız) onu boyunduruk altında tutan bir takım yapılar vardı ya da bunu yaptığını sanan. Bir takım isimleri öne çıkartıp bir başkasını geri çekiyorlardı. Şu anda da bu süreç aynı şekilde devam ediyor. Kapitalin doğası budur. Paraya tahvil edebileceği her şeyi metalaştırır. Ama aynı sanatçı ya da sanat eseri için bile iktidarın bunu başarıp başaramadığı noktalardan söz edebiliriz. Yani, bu tanımlaması o kadar kolay bir süreç değil. Sözünü ettiğin yıllarda, devletin “kapma aygıtı” diyelim buna, daha mı öne çıktı, bilmiyorum. Kastettiğin, neoliberal politikalarla uyumlu hale getirme çabasıysa şayet, evet, bu çok açık bir olgu. Ama daha önceki dönem de kendi ekonomik-siyasal doktirini doğrultusunda aynı şeyi yapıyordu, kendi kavramlarını sanata empoze ediyordu vb. Bu bir hegemonya mücadelesi. Benim için bu noktada önemli olan, karşı cephede nasıl bir güç oluşturabildiğimiz daha çok. Yani, tek tek sanatçıları ya da sanat eserlerini düşünecek olursak, sanat adı altında bu manevralara direnebilecek bir noktalar kümesi üretip üretemediğimiz mesele. Türkiye’de sanat alanında bu direniş maalesef çok cılız. Sanatçılar babında söylemiyorum. Onlar her zaman tek başlarına güçlerdir. Ama politikadan söz ederken burada biz bu kuvvetlerin bir araya gelişlerinden bahsediyorsak şayet, bu acınacak bir durumda. Böyle bir örgütlenme olmadan da ciddi anlamda direnişten söz etmek olası olmuyor. Yine de az önce verdiğim örnekler çerçevesinde ben sanatın bunu her seferinde bir direniş tahayyülü üzerinden çalıştığını ve kendi gerçekliğini dünyaya dayattığını, buna gücü olduğunu düşünüyorum.

5- Bu, benim çalışma alanımın çok dışında bir soru. Ben bir sanat tarihçisiyim ve estetik teorisi ile sanat tarihi yazımı arasındaki ilişki üzerine çalışıyorum asıl olarak. Alanda aktif çalışma yürüten, iş üreten, sergi yapan kişiler ya da sanat sosyologları daha iyi cevaplayacaktır bunu.

6- Önceki soruda olduğu gibi, gerek çalışma alanımın farklılığından gerekse uzun yıllardır yurtdışında ikamet ettiğimden bunu cevaplamam mümkün değil. Çok genel fikirlerim var bu konularda ve eksik bilgiyle yanlış yönlendirmek istemem.