BAY KONSOLOS İLE GELECEĞİ HATIRLAMAK

TOLGA BAYBARS

Unutmak ve tekrar anımsamak[1]: Belki de yaşamın sürekliliğinin temel dayanağı ve insanlığın en büyük problemi. Yakından bakıldığında tarih birçok farklı keşif, icat ve devrimle dolu gözükse de uzaktan bakıldığında gördüklerimiz hatta gelecek diye hayal ettiklerimiz neredeyse geçmişten hatırladıklarımız olarak yorumlanabilir. Yakından bakıldığında tarım devriminin, endüstri devriminin gerçekleştiği, yerleşik hayata çoktan geçildiği görülür ve hatta belki bundan birkaç yüzyıl sonra farklı gezegenlerde yaşayan insan kolonilerinin olacağı bile öngörülebilir. Ama uzaktan bakınca tıpkı göçebe insanlar gibi hareket ettiğimizi görebiliriz; bu kez kıtadan kıtaya, topraktan toprağa değil gezegenden gezegene… Yani sizin anlayacağınız, belki de gelecek için kurduğumuz hayal aslında çoktan yaşadığımızdır. Veya belki düşlediklerimizle doğrudan yaşayacaklarımızı belirliyoruz ve böylelikle geleceğimizde olacakları düşlerle hatırlıyoruz. Yahut belki her şey var olabilmekle, var olduğumuzu farkında olabilmek için çevremizi nasıl algıladığımızla ve bunun belki bir başkasına göre bir düş olarak gözükmesiyle, zaman zaman başkalarının da buna katılmasıyla ilgilidir…

Herkesin varlığından bihaber olduğu hayali bir ülkenin, Tangerine Cumhuriyetinin diplomatı Bay Konsolos meseleye tam da bu noktadan yaklaşıyor; siyaset ve diplomasi dünyasındaki gelişmeler için ilgili liderle mektuplaştığı bir tür düşe kasabalı da dahil oluyor ancak bir mülteci krizi sonucu düş bitiyor ve gerçek beliriyor.

Mahmut Şenol’un Bay Konsolos’u, akıllara Tomas More’un mükemmel bir devlet modeli önerdiği ve fiziksel bir ada tasarısı sunduğu Utopia’sını getiriyor. Ancak Bay Konsolos’u doğrudan ilgili başlıklarla eleştirisi ve anlatımı yapılan bir devlet modeli ve fiziksel bir ada tasarısı yerine, insanlığın unutmak ve tekrar hatırlamak probleminin gözetildiği yahut “gerçek” ve “düş” kavramlarının tartışıldığı ve mükemmel bir düşünsel -Konsolos’un kullanmayı tercih edeceği şekilde söylersek: Düşsel- model üzerinden yeniden tasarlandığı çok katmanlı ve herkes tarafından farklıca yorumlanabilecek bir roman olarak tanımlarsak herhalde daha doğru olur.

Roman boyunca Bay Konsolos’un devlet liderleriyle ve çeşitli karakterlerle mektuplaşmaları ve tartışmaları bir tarafta bir düşün inşasına ve çöküşüne zemin hazırlarken, -elbette bu bağlamda güzel sürprizler var ama bunlardan bahsetmeyeceğim- diğer tarafta romana büyük bir ustalıkla parça parça saklanmış siyasi/politik, felsefi eleştirileri ve tartışmaları sunuyor. Mahmut Şenol bunu yapmayı sevdiği bir yöntemle, Latince söylevlerden çeşitli başyapıtlara uzanan alıntı ve göndermelerle yapıyor ve böylelikle romana bir katman daha katıyor. Romana bütünlüğünü kaybettirmek bir yana, romanın vereceği mesajı daha da güçlendirdiği bu oradan oraya sıçramalar sadece romanın çerçevesini oluşturmakla kalmıyor aynı zamanda Yosif ile geçen bir konuşmasında söz gezdirme sanatından bahsederken Bay Konsolos’un kendi ağzından çıkıyor: “Bu tür konuşmanın ehlinde olan kişi, söze nereden ve ne diye başladığını unutmamalıdır. Arada, başka başka konulara atlarken, asıl geleceği noktayı asla göz ardı etmemeli, böylece vereceği mesajı kuvvetlendirmelidir.”[2]

Kendisi düşlerken bir yandan da sizi “düşletiyor”; tam iki düş arasındaki çatışma, bu iç kavga esnasında, “deli işi” düşünceleri anlamaya çalışırken, size kendinizi, sizin de ne kadar “deli-kaçık” halleriniz olduğunu anımsatıyor ve hatırlatıyor: “Ama birine kaçık diyemezsiniz. Çünkü birinin düşüncesinde yer alan şeyi tam olarak bilemezsiniz de ondan. Bundan da ötesi herkes kendi ruh serbestliği içinde kutsanmış bir deliliğe sahiptir.”[3]

Bay Konsolos’un size kendinizi, insanlık hallerini anımsatan tavrı sadece bu gibi cümlelerden ibaret değil. Eğlenceli bir anlatım ve komik bir sonla biten ayak fetişisti rüyasında Imelda’nın güzel ayaklarını görüyor, erkeklerin kadınlarla birlikte oldukları için hastalanıp kopan penislerinin kargaların ağızlarından yağmur gibi yağdığından bahsediyor. Romana kattığı bu gülünç unsurlar ise akıllara rivayete göre Romalı komedya yazarı Terentius’un bir oyunundan sonra kendisine gülen seyirciye verdiği cevabı getiriyor: “Niye gülüyorsun? Bu anlatılan senin hikâyendir!”

Bay Konsolos, neşeli yanını bir kenara bırakırsak, büyük bir ciddiyetle okunabilecek bir kitap elbette. Gerçeğin, düşün ve var olmanın felsefi kavgası sayfalara ustaca gizlenmiş durumda.

Mahmut Şenol daha kitabın ön sayfalarında “…Bay Konsolos ve öteki karakterler sadece benim düşsel karakterimdir”[4] diye bir anımsatma yapıyor. Bu doğrultuda karakterler tamamen hayal ürünüyse, yaşadıkları da hayal ürünüdür diye düşünmek yanlış olmaz çünkü bizi biz yapan yaşadıklarımızdır. Ancak BirGün gazetesinde yazar Mahmut Şenol ile Şefik Onat’ın söyleşisine bakınca Şenol’un aslında romandaki her şeyin gerçek olduğunu düşündüren cümlelerini görüyoruz: “Bay Konsolos gerçekti. Sadece dünya basını henüz duymamıştı; bir gün duyacak. Romanlar gerçeği anlatır, biz onları hayal ürünü sayarız…”[5]

Kuşkusuz edebiyat yahut sanat, bütünüyle gerçek olguların yaratıcı zihinlere yansımalarını barındırır. Bu bağlamda düşünüldüğünde gerçeğin ve düşün esasında ayrılamaz iki kavram olduğunu düşünebiliriz. Mahmut Şenol’u bizzat tanırım. Bugüne kadar kendisinden en çok işittiğim, bana onu en çok hatırlatan söz “Başlayan her şey bir gün biter.” oldu.  Bay Konsolos’la birlikte ne demek istediğini artık daha iyi anlıyorum. “Bir şeyin sonunu yaşıyor gibiydik! Herkesin gerçek diye adlandırdığı bu mu yoksa?”[6]

[1] Mahmut Şenol, Bay Konsolos, h2o Kitap, İstanbul 2020, sf. 198
[2] Age., s 68
[3] Age., s.92
[4] Age.,, VI
[5] ONAT Şefik, Kasabanın 40 Senelik Sırrı: Bay Konsolos, BirGün Kitap Eki, https://www.birgun.net/haber/kasabanin-40-senelik-sirri-bay-konsolos-299608, (ET: 08.12.2020).
[6] Age., s. 204