• Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Ben öykülerini kefaret öyküleri olarak adlandırıyorum. Jean Paul Sartre Edebiyat Nedir isimli eserinde hem yazarın hem de okuyucunun tarihe battığından söz eder. Öyle ise metin aracılığı ile buluştukları esnada ne okur ne de yazar bir tabula rasa’dır ve aralarında tanık oldukları toplumsal olaylardan kaynaklanan duygudaşlık, suç ortaklığı, belki düşmanlık ve en önemlisi ölüler vardır. Ölülere uzanıp, tesellisini sunabilecek en önemli uğraş sanattır ve gerçek acının boyutları unutuşun hiçbir türlüsünü affetmez. Hep güç sahibi olanlar konuşur. Oysa edebiyatçının kaynağı Jacques Rancière’in Tarihin Adları isimli eserinde vurguladığı gibi sesi en gür çıkanların ürettiği kayıtların toplamı değil, sesi bastırılanların, mezarlığa terk edilenlerin suskun sözü ve gözyaşlarıdır. Öyle ise yazarın görevi, edebi mekânda; suskuyu, susanın susuşuna, sözünü çalmadan geri vermek olmalıdır. Kefaret sözcüğünü bu bağlamda anlıyor ve okuma edimini gerçekleştirecek olan okuyucunun da yazar ile birlikte bu sürece ortak olduğunu düşünüyorum. Toplum olarak bir yıkımdan öbürüne savrulup durmak yas süreçlerinin bitimsiz bir şekilde art arda yığılmasına yol açıyor. Bir felaketin acısıyla yüzleşemeden öteki üstüne biniyor. Benim öykülerimde bu acılara bir çare arayışı, razı gelmeme durumu var. Kireç kuyuları, Suruç, Cizre, Gezi Mağdurları, şiddete uğrayan, katledilen lgbti+ bireyler, erkek egemen sistemin hizaya sokmak istediği kadınlar ve göçmenler hakkında yazıyorum. Bu anlamda edebiyatı bir eylem biçimi olarak görüyor ve hem okura karşı hem de muktedirlerin yok sayarak üzerine örttüğü örtüyü kaldırıp açığa çıkarmaya niyet ettiğim mağduriyetleri samimiyetle dile getirmek bakımından tarihsel bir sorumluluğum olduğunu düşünerek yazıyorum. Yazınsal mekânda hakikati açığa çıkarmanın imkânları üzerine düşünmeyi önemsiyorum ve daha da önemlisi edebiyata yönelik etik bir tutum olarak samimiyet ve niyet etmeyi benimsiyorum.

 

  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?
  • Mikhail Bakhtin Karnavaldan Romana isimli eserinde romanı; bir dönemin toplumsal seslerinin, sınıfsal çelişkilerinin, tam da bu çelişkilerin edebi atmosferi oluşturan bilinçler arası bir çatışmayı açığa vurduğu sınırda, zaman ve mekânda kurgulanan karşılaşmalar (kronotop) ve kriz anları yoluyla diyalojik ilişkiye sokarak aydınlatan bir yapı olarak tasvir eder. Roman bu yapıyı aşama aşama kurarken öykünün bu kadar vakti yoktur. Zamanda ve mekânda sınırsız karşılaşma imkânını taşımakla birlikte öykü, okuyucunun bir okuyuşta sindirebileceği tarzda yoğun ve akut anlatım biçimlerine başvurmayı gerektirir. Bu nedenle nakavt etmek öyküye yakışandır. Ben güçlü bir tokat ifadesini de öykü için uygun bulurum. Öte yandan, bu yaklaşıma sıkıca tutunduğumuzda, karakterlerine yaşattığı aydınlanma ânının sonrasında altın vuruştan kaçınan; bir şeylerin değiştiğini hissettirmekle birlikte okuyucuya çözüm sunmayan, yarım kalmışlık duygusuyla ortada bırakan Carver ve bu yazınsal tutumu benimseyen azımsanmayacak sayıdaki modernist öykücüyü nereye yerleştirmemiz gerektiği sorusu ile baş başa kalıyoruz. Bu soruyu yanıtlamak gibi kesin bir iddiam ve haddim olmasa da, felsefe ve psikolojiden yararlanarak farklı bir perspektif sunmayı denemek isterim. Martin Heidegger insanın (Dasein) ölüme doğru bir varlık olduğunu ifade eder. İnsan bir gün öleceğinin bilincinde olan, ölümünü mesele eden ve bu kaygıyı edimlerine yansıtan bir varlıktır. Freud ise insanın yaşamı boyunca, Eros ve Thanatos yani yaşam ve ölüm arzusu arasında salındığını vurgular. Öte yandan ölüm temsil edilemezliği nedeni ile bir bilinmezlik ve imkânsızlıktır. Kendi ölümüme şahitlik edemem. Bu nedenle bir insanın kendi yaşamını baştan sona kat ederek döngüsünü kapatmasına ve bir tamlık duygusuna ulaşması mümkün değildir. Belki de kurban törenleri bu deneyime yaklaşmaya çalışan ancak son kertede kurban ile özdeşleşmenin imkânsızlığının açığa çıkması nedeniyle umutsuz ve boş bir çabadır. Büyük felsefi sistemlerde de bir kapatma arzusu ile karşı karşıya kalırız. Hegel tarihin sonundan söz eder, Marx devletin ortadan kalktığı sınıfsız toplumdan. Edebi eserlerde etkili final ve dramatik son bir tatmin duygusu yaratır. Bir döngü tamamlanmış ve edebi mekânda tam anlamıyla temsil imkânına ulaşmıştır. Yaşadığımız coğrafyada, neredeyse gündelik olarak tanık olduğumuz şiddet ve ölümlerin; ölümü temsil etme arzumuzu kışkırttığını düşünüyorum. Öyküde nakavt bu anlamda bir psikolojik ihtiyaç benim için. Aynı zamanda ölümle hemhâl olabileceğim bir kurgusal mekân yaratmak bakımından da estetik bir ihtiyaç… Öte yandan Carver ve benzeri modernist öykücüler, okuyucuya finalde gerçekleşecek bir tatmin duygusu vermekten kaçınarak hayatımızın acı gerçeğine, yarım kalmışlığımıza, öykü tekniğinin içinden vurgu yaparlar. O nedenle bu yazarları okumak bir kaygı ve yer yer tatminsizlik yaratır. Karakterler aynı bizim gibidir. Yaşamları, arzuları, aşkları tekinsiz ve süreksizdir. Kendimizi tam olarak anlayabilmek için dahi bütüne erme ihtiyacımız vardır ki bu da mümkün değildir. Sonuç olarak Carver’a bigâne kalmayı doğru bulmam. Olmayan ufuk yanılsamamızdan yüz çevirmek olur bu ama her şeye rağmen nakavt eden öyküler yazmak benim edebi tercihimdir.

 

  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?
  • Kapitalist sistemin devamı, itaatkâr bireylerin tüketim odaklı bir hayat sürdürmesinin garanti altına alınması ile sağlanır. Yaşam çalışma zamanı ile boş zaman arasında bölünmüştür. Boş zaman bizi yeniden çalışma zamanına hazır hale getirecek oyalanmalar ile doldurulur. Bizleri oyalamak için önümüze sürülen ürünler ise basmakalıp, düşünme ve sorgulama yetilerimizi iğdiş eden tüketim nesneleridir. Marx’ın meta fetişizmi şeklinde ifade ettiği bu durum hayal yokluğunda bireylerin kendilerini tüketim araçları ile tatmin etme çabalarıyla sonuçlanır.  Adorno Kültür Endüstrisi isimli eserinde, kapitalist sistemin yeşerttiği tüketim odaklı bireyin, özgürce hayal etme yetisinin popüler kültür endüstrisi ürünleri ile nasıl sakatlandığını çok güzel anlatır. Artık sanatın ve ufkun yerini meta almıştır. Edebiyat bağlamında konuşursak, bizler artık metalaşmış “edebi” ürünleri zincir kitapçılarda ve toptancı marketlerin raflarında görüyoruz. Hâkim kültür olan kapitalizmin dilini ve ideolojisini benimseyen bu ürünler; toplumun ezilen ve dışarıda bırakılan unsurları için bir sürgün yeri, bir dışlama alanı olmanın yanı sıra boyun eğmeyen ve sistemin parçası haline gelmeyi reddedenleri de kullandığı ideolojik dil çerçevesinde olumsuz göndermelerle kodlayarak işaretler. Buna en iyi örnek içinde bulunduğumuz ortamda yüzünü ısrarla toplumcu sanata çeviren, madun olanın sesini dile getirmeyi düstur edinen yazarların Ernst Fischer’in Sanatın Gerekliliği eserinde dile getirdiği üzere; yüzeysel, basmakalıp, propagandacı ve didaktik metinler ürettikleri yönündeki eleştirilerle yaftalanmalarıdır. Oysa yazar gazeteci değildir, vakanüvist değildir, tarihe not düşmek, olayları nakletmek gibi bir derdi olmamalıdır. Bakhtin Karnavaldan Romana’da yapıtta temsil edilen dünya ile temsilin kaynağı olan gerçek dünyanın birbiri ile karıştırılmaması gerektiğini ve bunlar arasında birebir yansıtma ilişkisi kurmanın mümkün olmadığını belirtir. Öte yandan, aynı bir canlı organizmanın kendini çevreleyen ortama bağımlı olması gibi, yapıtın temsili dünyası da gerçek dünyadan etkilenir ve beslenir. Toplumcu sanatın, bütün yazarları altında birleştirdiği belirli bir yöntemi yoktur ve söz konusu etkileşimde biçim; estetik mekânı kuran yazarın tasarrufundadır. Bu bağlamda toplumcu sanat Fischer’in de dile getirdiği gibi belirli türden bir yazma biçimi değil her şeyden önce bir tutum meselesidir. Bu tutum ise en genel tabiriyle ezilenin yanında durmak ve özdeşlik kurmak şeklinde ifade edilebilir.