BENİM YAZARIM: SEVGİ SOYSAL

EREN AYSAN

Sevgi Soysal’ın edebiyat sahnesine adım attığı dönemde, bugün eserlerini severek okuduğumuz Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Nezihe Meriç, Pınar Kür gibi yazarlar eserlerini yeni yeni ortaya koyuyordu.

Özellikle 60’lı yıllardan hemen sonra kadınların yazın alanında kendilerini etkin kılmasının nedenleri ayrı bir tartışma konusu. Başka ülkelerdeki kadınların edebiyatta kendilerini güçlü kılmalarına dair benzerliklere, karşılaştırmalı okumalara ihtiyaç duyuyoruz:

İngiltere’de, 1900’lü yılların başında tıpkı bizdekine benzer, “genç ve dinamik” bir kadın şair/ yazar patlaması yaşandı. Elbette bizdeki yazarların sayıca çoğalmasının dinamikleri İngiltere’den bağımsız olarak gelişmiştir. 1894-1913 döneminin yükselen emperyalizmiyle, bugünün küreselleşmiş kapitalizmini karşılaştıran bir çok çalışma bulunuyor. Görünür benzerliklerin ötesinde ticaretin ve yabancı sermaye yatırımlarının düzeyi ve artan önemi, bağımlı toplumların ekonomilerinin daha da bağımlı hale gelmesi, iki dönemin bir çırpıda söylenebilecek karşıt nitelikleri. Aynılıkları ise sendikal ve siyasal hareketin çökmüş olması, mevcut eşitsizliklerin geniş bir yelpazede karşımıza çıkması. Daha önemlisi ise kadının çarpık bir sistemde kendini böyle bir tartışma alanında daha da eşitsiz bir şekilde bulması. Doğrusu 60’lı yıllar, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de toplumsal dönüşüme dair keskin bir dönemeçti: Her şeyden önce, öğrenci hareketinin eylemliliğiyle birleşen hak, özgürlük ve eşitlik talepleri çoğalıyordu. Belki de kadınların böyle bir çokseslilik sürecinde, yapıtlarını ortamın açtığı geniş yolda vermesinin, ama bu taleplerin üstüne kendi isteklerini de eklemesinin apayrı bir anlamı var.

Bununla birlikte çokseslilik taleplerinin askıya alındığı tarihlerden biriydi 12 Mart. Kuşkusuz darbenin Sevgi Soysal’ın yaşamında, yapıtlarında ayrı bir anlamı var. Yine de onu yalnızca 12 Mart içine sıkıştırmak bir talihsizlik örneği. Nitekim Mümtaz İdil de, Bir Sevgi’nin Öyküsü kitabında, “Sevgi Soysal’ın özgün bir üslupla edebiyata atılması, romancılıkta usta boyutlara gelmesi, 12 Mart ara dönemi ile açıklanamaz. Olağanüstü dönemler, olağanüstü yazarlar yaratacak olsaydı, sanatın gelişimi olağanüstü dönemlere bağlı kalırdı ki, bu da, kimi sanatçıların özsuyu olan coşkunun sürekli gerekliliğini, vazgeçilmezliğini kabul etmek anlamına gelirdi. Kuşkusuz 12 Mart ara döneminin zor koşulları ve buna ek olarak da Sevgi Soysal’ın bireysel acıları yapıtlarına yansımak zorundaydı.” diyerek, yapıtlarını tartışırken sadece eksen olarak 12 Mart’ın alınmaması gerektiğine değinir.

12 MART’IN BASKISI ALTINDA BIR SEVGI

Öte yandan bir okur, Sevgi Soysal’ın yapıtlarını şöyle bir karıştırdığında bile oldukça yoğun otobiyografik öğelerle karşılaşılacaktır. Onun eserlerini kaleme alırken kendi yaşam öyküsünden beslendiği rahatlıkla söylenebilir. Soysal’ın özel yaşamıyla yapıtları kronolojik bir sıra izlenerek incelendiğinde yazarın hemen her yapıtında hayatından belirgin izler saptamak mümkündür. Biraz da 12 Mart eksenine onu yaklaştıran, toplumun sıkışmışlığını gösteren, Sevgi’nin yaşamının ta kendisidir. En önemlisi de 12 Mart sonrasında onun cezaevi günleridir.

Bu arada Olcay Önertoy da, Cumhuriyet Dönemi Türk Roman ve Öyküsü kitabında Sevgi Soysal’a değinirken Soysal’ın yapıtlarında tutuklu kadınların koğuşlardaki günlük yaşayışını anlatması bakımından kadın yazarlar arasında ilk kez cezaevlerini konu edinen sanatçı olma niteliğine sahip olduğunu belirtir. Gerçekten de özellikle Şafak ve anılar derlemesi olan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu cezaevi anlatımları açısından doruk yapıtlar özelliğini bugün de korumaktadır. Üstelik özellikle Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, katı bir bürokrasinin ve baskıcı rejimin psikolojik ve fiziksel baskısını alabildiğince gösteren, dönemin hapisane koşullarını ve askıya alınan hukuk sistemini sergileyen, askeri diktaya destek veren geniş kitlelerin sol harekete bakışını ironik bir üslupla anlatan, bununla birlikte sol hareketin de kendi içindeki çatışmaları sunan dev bir başyapıttır. Eserdeki kişilerin gerçek adıyla verilmesi de, Sevgi Soysal’ın otobiyografik yanlarla yazını geliştirdiğinin kanıtı gibidir.

Altan Öymen, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısında, dönem açısından Sevgi Soysal ve Mümtaz Soysal ikilisinin başına gelenlere değinir: “12 Mart dönemi ilkelliğin zirvelerinden birine, Mümtaz Soysal ve Sevgi Soysal olayıyla çıkmıştır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, 12 Mart denilince onların başına gelenler ortadadır, adeta simge isimlere dönüşmüşlerdir. Yaşananlar aradan kırk yıl geçse bile bizlerin vicdanını kanatmaya devam etmektedir.  Böyle bir noktada da, her ne kadar Sevgi Soysal’ın yalnızca 12 Mart içinde değerlendirmenin yanlışlığına değinilse de, hayatının eserleriyle kurduğu ilişki anlamında, darbe ve sonrasıyla kurduğu yakınlığı es geçmek olası değildir. Ama sıradan bir Sevgi Soysal okuru, yalnızca 12 Mart döneminde yaşanan acıları öğrenmek için, onun, bugün bize hâlâ en özel alandan seslenen eserlerini okumaz. Onun içimizi cız ettiren, ceberrut devletin yapısını gösteren, odağına kadınları alarak ayakta durmaları adına onları dürten, zaman zaman ölümcül – katı gerçekliği önümüze koyarken, bir anda uçurumda açan çiçek gibi gülümseten, sahici, hakiki yanıdır. Biraz da yaşadığımız toplum ile özgürlük düşüncesi arasına sıkışan, iki arada bir derede kalan biz kadınların, ilerleme, adım atma, bir şeyleri geride bırakma sancısıdır. Bazı meslek grupları vardır.  İnatla onlara, neden bu mesleği yaptıkları sormamaları istenir! Mesleği icra edebilmek adına önkoşuldur bu… Bir askerin, “Neden öldürüyorum?” diye sorması abesle iştigaldir. Dolayısıyla Kant ahlakını da elinin tersiyle itmesi gerekir. Kadınlığın da ülkemizde kimi gerekleri itirazsız yerine getirmesi, bunun için de kendini sorgulamaması, ‘görev’lerini yerine getirmesi kaçınılmaz olarak beklenir. Dolayısıyla Sevgi Soysal’ın romanları bu cesaretin edebî estetikle harmanlanmış halidir.

HAYAT SANATIN İÇİNDE…

Defalarca dinlediğim anılardan biridir: 12 Mart’tan hemen sonra… Teyzemin eşi genç bir üniversiteli olarak cezaevinde. Onun deyişiyle, “Darbe sonrasında cezaevleri öğrenci yurtlarına dönmüş” vaziyette. Bir gece İsrail Sefareti’nin önünden geçen bir araba aşırı gürültü yaptığı gerekçesiyle polislerin ilgisini çekiyor. Kimlik sorgusunda tespit edilen Sevgi Soysal, hem Mümtaz Soysal’ın eşi hem de TRT çalışanı olduğundan kodese atılıyor. Elâ Güntekin ve Mehmet Keskinoğlu ile birlikte… Elâ, Reşat Nuri’nin kızı. Mehmet Keskinoğlu ise dönemin tanınmış aktörlerinden biri. Böylece “umuma açık yerde rezalet çıkarmak” suçundan kısa bir süre içeri alınan Mehmet Keskinoğlu ile teyzemin eşinin dostluğu başlıyor; “Hapishaneden çıkınca dosdoğru AST’a gel!” diyor Mehmet Keskinoğlu ona. Hakikaten teyzemin eşi de valizini kaptığı gibi AST’a gidiyor ve böylece tiyatro yaşamının içine giriyor. Dahası Elâ Güntekin ve Mehmet Keskinoğlu evlilik hazırlığında… Bir teras kiralanıyor önce. Her şey bir roman sayfaları arasında… Yürümek romanının kahramanları yaşamın içine giriyorlar sırayla… Benim kendimi bildiğim zamanlarda Mehmet Keskinoğlu ve Elâ Güntekin çoktan ayrılmıştı.

Çok kişinin bildiği gibi, Yürümek romanının kahramanları Elâ ve Mehmet’in gerçekte Ela Gültekin ve Mehmet Keskinoğlu olması çok da önemli değildir. Hatta romandaki kadının Sevgi Soysal’ın yaşamının özeliklerini yansıtmasının, edebiyat tarihçilerinin saptamaları dışında, roman sanatı açısından önemi yoktur. Yine de Sevgi Soysal’ın öldüğü tarihte dünyaya gelsem de bu bilgi, dahası tanıdığım iki yüzün varlığı bende derin bir iz bıraktı.

KADINLARIN KENDİNİ SORGULAYAN İÇ SESİ

Yürümek, yazarının kendi anlatımıyla; “Her attığı adımı ilerleme sanan, bu nedenle biraz erken ve çabuk yorulan bir kadının, yanlışlara yanlış ad koya koya vardığı labirent içinde, duyduğu kaçınılmaz bunalımları, belirli ve sağlıklı kuralların içinde değişen doğayı, sağlam durumlar ortasındaki bireysel çırpınışların anlamsızlığını, o zamanlar bildiğim ve anlatmak istediğim daha birkaç şeyi sığdırmıştım bu kitaba; sığdırmak istemiştim!” düşüncesidir. Çünkü Yürümek, onun başka yapıtları Tutkulu Perçem, Tante Rosa, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Şafak, Barış Adlı Çocuk gibi kadın – erkek ilişkisi etrafında kurulmuştur. Romanda, Elâ ve Mehmet’in çocukluğundan başlayarak bir anlatım rotası oluşturulmuş, her ikisinin de gel gitlerle örülü sancılı birlikteliği yansıtılmıştır. Özellikle Ela’nın cinsel konularda yeterince bilgisinin olmayışı ya da yalan yanlış bilgilere sahip olmasının genç kızlık dönemini de derinden etkilediğini gözlemleriz. Öyle ki, ilk sevgilisi Aleko’yla öpüştüğü gün babasının ölmesi Elâ’da iz bırakacak, cinselliğin suç olabileceğine dair zihninde oyuk açılacaktır. Neredeyse öpüşmekle hamileliği eşleştirmeye çalışması da bu çarpık düşüncenin sonucudur. Ela’nın üniversite ve eğitimi sonrasındaki çalkantılı döneminde de, cinsellik bağlamında toplumu, aile kurumunu, neden toplumda yer edinemediğini yoğun bir biçimde sorguladığına ve bu sorgulamalar açık bir sonuca ulaşmadan roman bittiğine tanık oluyoruz.

Aslında Ela, çocukluğundan ve ilk gençlik yıllarından başlayarak onca sorgulamaya yer yer de yüksek sesle itirazına rağmen, ataerkil düzenin erkek egemen yapısını kendi içinde içselleştiriyor; hatta genellikle de erkek egemen yapının dayatmalarına yenik düşüyordu. Yürümek’te toplumun cinsel konulardaki tabu ve yaptırımlarının çocukların kişiliğinin oluşumu üzerindeki etkilerini gözler önüne seren Sevgi Soysal, olgun bireyin sağlıklı bir psikolojiye ancak baskısız bir çocukluk dönemiyle sahip olabileceğini vurguluyordu. Yürümek’in Ela’sı gibi, Şafak’ın Oya’sı da, yer yer yüksek sesli itirazına rağmen ataerkil düzenin erkek egemen yapısını içselleştirmiş bir roman kişisidir.  Mesela eğitimsiz ve kırsal kesim kökenli olarak çizilen Gülşah ve Ziynet, Sevgi Soysal anlatımıyla Oya’yı erkeklerle aynı sofraya oturduğu için erkek gibi algılar. Oya da tam tersine onların hizmetkâr tavırlarından rahatsızlık duyar, kendini kötü hisseder. Diğer taraftan da Ekrem de, “İçki masasında oturan bir kadın aranıyordur” düşüncesindedir. Romanda Oya ile başkomiser arasında geçen konuşma, Oya’nın ataerkil ahlak anlayışının kadınlara sağladığı döngüden kurtulamadığını gösterir: ““Ne işiniz var onca erkek arasında?” “Kadınlar da vardı.” Yine savunmaya giriştiğine kızıyor Oya. Kafamıza sinmiş bir burjuva namus anlayışıyla. Her yerde korumaya çalışıyoruz bu anlayışı, istemesek de.

Çünkü kadın olmaya dair sorgulamalar yaşayan Oya, diğer kadınlara göre daha bilinçli olsa bile onlardan bir farkı yoktur, aynı kıstırılmışlığın içindedir. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ndeki Olcay da, gündelik yaşamında cinsel konularda oldukça özgür bir tutum sergilemesine karşın, ataerkil toplum düzeninde cinselliğin “utanılan bir konu” olarak algılanışını kendi içinde bile aşamaz. Mesela Ali’nin ağzından çıkan “tat almak” sözünü duyduktan sonra cinsellik aklına gelir ve yüzünün kızarmasına engel olamaz. Olcay, küçük yaşlarda psikolojik tedavi görmüştür, tıpkı Ela gibi yaşamının belli bir döneminde yaşadığı sorunlara, cinsel ilişkilerde mutluluğu yakalayarak bir son verebileceğini düşünür.

Sevgi Soysal, ataerkil toplum yapısı içinde, her ne kadar bilinçli olsa da düzenin sıkıştırdığı kadınları anlatır bize. Toplumun içine işlemiş pek çok değer, yargı ve hatta gelenek kadının tam karşısındadır. O kadını merkeze yerleştirdiği hemen hemen  bütün yapıtlarında, kadın erkek ilişkileri üzerinden toplumun acımasız yüzünü ortaya koyar. Hepsi küçük yaşlarından itibaren cinsel deneyimlerini kulaktan dolma bilgiler nedeniyle yaşayamamış ya da yarım yamalak yaşamış, buna rağmen birey olmaya çalışan kişiliklerdir. Bu nedenle de cinsellik karşısında zaman zaman nevrotik derecede tutuk, soğuk kadınlardır. Bütün roman kişilerinin ortak bir yerden sesleniyor olmasının bir başka özellliği daha vardır: Roman kişileri, küçük burjuva bir aileden geliyor olmaktan rahatsızlık duyar, bunu da kendisiyle alay ederek dile getirirler. Aynı durum Şafak’ın Oya’sı ve Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin Olcay’ı için de geçerlidir. Yazarın yarattığı bu kadın karakterler küçük burjuva bir aileden gelmesine karşın Sevgi Soysal gibi kapitalist düzene karşı çıkan bireylerdir. Öte yandan romanlarındaki kadınlar toplum içinde ayrıksıdır. Olağanüstü kişilikler gibi görünse de son derece sıradandırlar. Belki de Sevgi Soysal’ı döneminde eserler veren pek çok kadın yazardan ayıran özelliği, ilk defa özgürlük haykırışını kendi içinde tartımlayan kadınları bu kadar sahici anlatma başarısıdır.

ATAERKİL TOPLUM… ERİL DEVLET

Theodor W. Adorno, Minima Moralia’da belirgin bir erkeklik jestinden bahseder. Kuşkuyla bakmamız gereken bir erkeklik jestidir bu. Gece geç vakit bekar dairesine dönen ve gizli ışıklandırmayı açarak hemen kendine bir viski soda hazırlayan, smokinli, yakışıklı bir erkektir söz konusu olan. Sigara dumanı, tıraş kremi kokmayan her şeyi, özellikle de kadınları küçük görmektedir. Küstah dudakların telaffuz etmekten kaçındığını bir maden sodası sesi söyler. Onun deyimiyle bir erkekte, “bağımsızlık ve yönetme gücüne güvenin ifadesi” vardır her zaman. Bağımsızlık ve yönetme gücüne güven ise bütün erkeklerin gizli suç ortaklığıdır. Erkeklik çalışmaları en genel haliyle bu suç ortaklığının dinamiklerini düşünme çabası üstüne inşa edilmiştir. Çünkü, “çok özenli vicdansızlığın arenası”na çıkan erkek modelinin altında iktidarla olan yakınlığı yatmaktadır. Daha doğrusu tam da kendini iktidar alanı içinde bulmasına, bir süre sonra da iktidarın ta kendisine dönüştüğüne tanık oluruz.

Ataerkillik, öncelikle erkeklerin kuralları koyduğu ve iktidarını belirledikleri bir alandır. Erkeklerin kendi aralarında kurdukları tüm mekanizmalar, üretim ve yeniden ürerim süreçlerini elinde bulundurmak, devamlılığını sağlamak ve kontrol altında tutmak üzerine oluşturulmuştur. Bu üretim süreçleri de ataerkilliğin nirengi noktasını oluşturur.

Devlet aygıtının da eril bir noktadan alınmasının arkasında bu çözümleme vardır. Toplum düzeyinde devlet yöneticisi, aile içinde baba ve koca mutlak otoritelerin varlığıdır.

Aslında Sevgi Soysal’ın temel özelliği bütün bu otoritelere yopyekun karşı çıkmasıdır.  Zaman zaman öznelerin yerini değiştirir. Şafak romanında, kadın polis Zafer aracılığıyla kadının da gücü eline geçirdiğinde baskı uygulayabileceğini göstermektedir. Erkek bir isme sahiptir kadın: Zafer. Erkek bir mesleği vardır: Polislik. Üstelik elinde de bir erkek simgesi olan cop bulunmaktadır.

Dolayısıyla iktidarını araçsallaştıran herkes bu yapının kurbanıdır. Sevgi Soysal, yalnızca 12 Mart üzerinden hapsedilen bir okuma anlayışıyla ele alınmış; otorite ve erkeklik ilişkisi arka plana itilmiştir. Adorno’nun vurguladığı, vicdansızlığın arenasında bir kadın olarak direnme çabası içine girerken, yine de toplumun onu sıkıştırmasına, baskılamasına mazur bırakımıştır. 12 Mart’ı aynı zamanda eril bir erkek baskısı olarak da okumak gerekmektedir.

SEVGİ SOYSAL OLMASAYDI…

İznik çinileri arasında, bir daha hiç kullanılamayan, 1550 ile 1605 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ustasının sırrını paylaşmadan ölüme vardığı “mercan kırmızısı”nın nasıl üretildiği araştırılır hep. Yüz yıllardır onlarca çini ustası kendi kanlarını bile deneyerek bu sırra erişmeye çabalar. Ama mercan kırmızısı isyankârdır. Nasıl yapıldığına dair veriyi hiçbir zaman vermez. Sevgi Soysal’ın da yazdıklarını “isyankâr” sözcüğüne yakıştırmak bize onun derdinin ne olduğuna dair yaklaşmaya birazcık da olsa imkân sağlayabilir düşüncesindeyim. Öte yandan Sevgi Soysal’ın isyankârlığı tepeden inmeci, bağıran bir tonda hiç olmamıştır. Tıpkı İznik çinilerindeki gibi kendine özgü, kırılgan, naif, bir o kadar da çıkışı arayandır hep… İlklerimiz arasında olmasının bir başka nedeni de, Tante Rosa’dan Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ne, Hoş Geldin Ölüm’e uzanan yazma serüveninde edindiği derdin, ulvi, aşkın, anlaşılmaz bir çizgide değil, son derece sıradan gibi görünmekle birlikte anlatılması çok da zor olan bir meseleye, zaaflarımıza, kararsızlıklarımıza, kuşkularımıza, bize, her birimize eğilmiş olmasıdır. Yalnız burada Tükçedeki kullanım biçiminden dolayı “dert” sözcüğünün; dert edinme ilişkisinin özü itibariyle rahatsızlığa, acıya, eleme, hüzne yahut kedere dair bir ilişkilendirme biçiminden söz ettiğim sanılmasın. Tam tersine! Hayatı belirli bir biçimde dertleşebilmekten alınan keyfi yaşayabilmenin sunduğu olanakları anlamaktan, yazmasını da derdiyle hemhâl olabileceğimiz düşünceleriyle karşılaşmaktan, onları yorumlamaya çalışmaktan, bir soruyla birlikte sorulaşmaktan, hatta yeni bir soru sormaktan, bundan keyif almaktan oluşan bir “dert” kavramının varlığını sorgulamak istiyorum. Sevgi Soysal’ın vazgeçilmezliği ondaki “dost” sesidir. Sürekli olarak okuruyla, dostuyla dertleşir gibidir. Öte yandan soruları çok olanlar, çoktan bitirilmesi gereken mutsuz bir evliliği zoraki bir şekilde devam ettirme çabası içindekiler gibidir. Acısı biraz da buradandır sanki. Sevgi Soysal okumadan yazmak anlamsızdır bu yüzden…

Sevgi Soysal’ın doludizgin ama koşar adım yaşadığı yaşamı bu kadar erken sonlanmasaydı acaba ne olurdu? Bunu konuşmak biraz zor. Öte yandan yetmişlerden günümüze neler yaratacağını da düşününce zihin bulanıyor. Çok acı yaşadı o kuşak. Mutlaka o kuşağın izlerini kendi bakışıyla dillendirirdi. Yine de onun sunduğu çok ama çok özgün eserler olarak başucumuzda dururdu. Sevgi Soysal eksik kalırdı her şeyden önce… Hizasızlık, tekinsizlik, kıyassızlık anlamını yitirirdi… Soluk soluğa yaşanmış, dolu dolu ama yarısı elden alınmış bir hayatın sızısı kalmazdı. “Umumi ahlakın” bize neler ettiğine dair sözlerimizin yarısı elden giderdi. Satıraralarına gizlenen muziplik okuru esir etmezdi. Hızlı bir yüz metre koşucusu gibi birkaç saati bile olanca heyecanıyla sunduğu– Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni düşünelim- Ankara ve zaman olgusu bizi sarıp sarmalamazdı. Bugün çokça aradığımız umuda bir perçem eklenmezdi. Sistemin ve ceberrut devletin kıyasıya eleştirisi yapılamaz, yapılsa da onun gibi inceden, ironisi bol bir biçimde sunulamazdı. Kendine özgü bir neşe yok olurdu yazından. Kahkaha ile hüzün iç içe geçmezdi. Ustalıklı aşktan kimse söz açamazdı. Gözü karartmanın ne olduğu üzerinde durulmazdı. Dudağı kanayan bir kadının, sırf duygusuna yenildiği için değil, sevgi arayışından eşini aldattığının anlaşıldığı o büyük toplum baskısı büyük bir itirazla dillendirilmezdi. Kendinden ödün verilmemesi gerektiği aktarılmazdı. Örgüt, propaganda gibi eylemle bütünleşilen zaman diliminde bireyi öne çıkartmazdı. Arayışından eğlence çıkartmazdı. Behçet Necatigil’in bir dizesi gibi düşünürsek, gidişiyle “Çok şey yarım hâlâ.”

Kaynakça

Mümtaz İdil, Bir Sevginin Öyküsü, Kavram Yayınları, 1990, Sayfa 26

Olcay Önertoy, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı ve Öyküsü, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1984, Sayfa 289

Altan Öymen, Cumhuriyet Gazetesi, Tarih: 06.12.1976

Theodor Adorno; Minima Moralia,  Çeviren: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, 1998, Sayfa 46

Kapak Çizimi: Hıdır Murat Doğan