BEYOĞLU’NUN DÜŞ GEZGİNİNE VEDA

EZGİ ÖRNEK

Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana.
İlerde yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış.

Bir Beyoğlu Düşü

Demir Özlü’nün yaşamı, bir düşün ne denli sürdürülebilir olduğunun kanıtı, ölümü ise yeni düşler için uykuya dalıştır sanki. Ne acı ki “Seni anlatmakta acelem var”, dediği bu kent, büyülü bulduğu Beyoğlu, anlatıcısını, yazarını sürgünde kaybetti. Belki bu yüzden onu anmanın yollarından biri de yıllarca uzağına düştüğü, sürüldüğü, gençlik düşlerini gördüğü bu kentte metinlerinin izlerini sürmek olmalı. Türkiye’nin yıllar önce çıkmaza sürüklediği, yurtsuz bıraktığı aydın yazarlardan sadece biriydi, 13 Şubat’ta ölüm haberini aldığımız Demir Özlü. Onun hikâyesi ve yaşamı yalnızca bir kuşağı hatırlamak adına değil bugünün koşullarıyla Türkiye’deki kültürel ortama tekrar bakmak adına da kıymetlidir.

1950’li yıllardaki değişim ortamında, edebiyatın da kendine has bir hâl almasını sağlayan öncü yazarlardan Demir Özlü, varoluşçu ve nihilist çizgide bir ‘kuşak edebiyatı’ ortaya çıkmasında ve bunun kalıcı olmasında mühim role sahiptir. Dış dünya ile kurduğu tedirgin ilişkiyi ve günlük yaşamındaki bunaltıdan doğan çatışmayı, ilk romanlarından ve öykülerinden yıllar sonra yazdığı anlatısında da sürdürerek kuşağının özgün metinlerini yazmaya devam etmiştir. 1935’te İstanbul’un Vefa semtinde doğan yazarın çocukluğu, memur anne ve babası, kardeşleri Tezer Özlü ve Sezer Duru ile İzmir’in Ödemiş ilçesinde geçmiştir. Edebiyatla yaşam boyu süren yolculuğu ise Kabataş Erkek Lisesi’nde başladı Özlü’nün. Lise döneminde yazmaya şiirle başlasa da bu şiirler dergilerde kaldı. Arkadaşlarının çıkardığı ve 1950 kuşağının da simgesi olan Mavi ve a dergisi, bu dönem yazarlarının ilk ürünlerini okumamızda ve yönetimdeki karmaşanın edebiyatta yarattığı değişimin izlerini görmemizde önemli kaynaklardır. 1950 ve 60 kuşağı yazarlarının çoğu Demir Özlü’nün Fatih’teki odasına misafir olmuş, burada henüz dilimize çevrilmeyen birçok yazarın eserlerini tartışmışlardır. Çok sonra bu odadan ve Demir Özlü’nün zengin kitaplığından kardeşi Tezer Özlü bahsedecektir. Eskisine hiç benzemeyen, bir önceki kuşak tarafından anlamsızlıkla ve bireycilikle suçlanan yazarların ilk ürünleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Demir Özlü, Ferit Edgü, Adnan Özyalçıner, Leyla Erbil, Edip Cansever, Tomris Uyar, Sevim Burak, Ahmet Oktay, Ülkü Tamer bu yazarlardan yalnızca birkaçıdır. Yarattıkları kırılma, hâlâ Türkiye’deki okur ve yazarlar için bir eşik niteliğindedir. Bu kırılma, Demir Özlü’nün edebiyatıyla başlattığı mücadele, ömrünün sonuna dek sürecek değişikliklere neden olur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirip, ardından Paris’te felsefe öğrenimi gören Özlü, tekrar ülkesine dönmüş ve aynı fakültede asistanlık yapmaya başlamıştır. Ancak baskı yönetimi, siyasi faaliyetlerini gerekçe göstererek Demir Özlü’nün görevine son vermiş, Özlü avukatlık yapmaya başlamıştır böylece. Toplumun üzerine çöken umutsuzluğu ve üzüntüyü en çok hisseden, düşün cezası çeken yine yazan kesim oluyor ki Demir Özlü 2001 yılında Ahmet Oktay’ın teşvikiyle kaleme aldığı Sürgünde On Yıl adlı eserinde o günleri ayrıntısıyla anlatıyor: “Ama art arda işlenen cinayetler, vahşice ortadan kaldırılan genç canlar üzülünmeyecek gibi değildi. Bir toplum için bundan daha kötü bir durum hayal etmek zordur. Bence, Türk toplumunda sadece bir felç oluş değil, ahlaksal derin bir çöküş de başlamıştı. Sadece hükümetlerin tutumunda, Meclis’in işlevsizliğinde, siyasi partilerin yapısında değil, yakın çevremde bile gözlüyordum bunu.”

Askerliğini “sakıncalı çavuş” olarak yaptığını belirten Demir Özlü, daha sonra gerçekleşen askeri darbede bir süre tutuklu kalır. Gergin süreç, öfke ve şiddet egemenliği binlerce kişiyle beraber Demir Özlü’yü de hedef hâline getirdiğinden 1979’da İsveç’e yerleşir. Gönüllü başlayan bu sürgün hayatının, 80 darbesinde vatandaşlıktan çıkarılmasıyla zorunlu bir hâle getirileceğinden habersizdir henüz. Sanıldığı üzere rahat bir yaşama kaçış ve huzur içinde bir ömür değildir onunki. Kendi deyimiyle soğuk bulduğu ve ısınamayacağını düşündüğü Stockholm’de bir yandan dersler vererek geçimini sağlamış bir yandan huzursuzluk hissinden kurtulmak isteğiyle durmadan yazmıştır. Ne ülkesine küsmüş ne de edebiyatından vazgeçmiştir. Aksine kuşağının en üretken yazarlarından biri olmuş ve kitaplarıyla ülkesinde birçok ödüle lâyık görülmüştür. Ahmet Oktay’ın Demir Özlü için yazdığı cümle de buna karşılık gelir: “Yönetimlerle yazarlar çekişmesinde daima yazarlar haklı çıkmışlardır.”

Metinlerinde Sartre, Kafka ve Beckett etkisi görülen Demir Özlü ilk kitabı Bunaltı’yı da Sartre’ın Bulantı’sından esinlenerek yazmıştır. İlk kitabının ardından yazdığı Soluma adlı kitabıyla 1963’te TDK Öykü Ödülü’nün sahibi olmuş, sürgünde yazdığı Stockholm Öyküleri’yle 1989 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Bir Yaz Mevsimi Romansı ile 1990’da Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, 1997’de yayımlanan İthaka’ya Yolculuk ise yılın kitabı seçilmiş ve Yunus Nadi Roman Ödülü’ne lâyık görülmüş, Amerika 1954 ile 2004 yılında Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Bunun yanı sıra anlatı türünün edebiyatımıza yerleşmesinde Bir Beyoğlu Düşü, Berlin’de Sanrı ve Kanallar adlı kitaplarıyla katkısı büyüktür.

Ferit Edgü ve Mehmet Seyda ile mektuplaşmalarının kitap hâlini alması Demir Özlü’nün uzaktaki yaşamı ve yakınımızdaki edebiyatı için epey bilgi veriyordu okurlarına. Benimse Demir Özlü’yle tanışmamı sağlayan yirmi yaşımda, tesadüfen Şişhane’de bir sahafta bulduğum, Bir Beyoğlu Düşü peşini bırakmadığından bahsettiği, gerçeküstücülüğü oldukça etkili işleyen bu incecik kitabın Özlü’nün edebiyatında apayrı bir yeri olduğunu düşündüm daima. Öyle ki 1987 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı, Ümit Ünal’ın senaryosunu yazdığı, Hayallerim Aşkım ve Sen adlı filmin bir kısmında Demir Özlü’nün Bir Beyoğlu Düşü hikâyesi de yer almıştır. Özlü’nün gençlik düşü olan bu anlatı; okuyanları kiliselere, dar sokaklara, köhne apartmanlara, pastanelere, Kohen Kardeşler’e ve çoğu şimdi yerinde olmayan mekânlara sürükleyen bir rehbere benzer. Bu kitap sayesinde ben de gençlik gezintilerimi onun tesiriyle başlatmış, mezuniyet tezimi de tutkuyla çalışacağım Bir Beyoğlu Düşü üzerine yazmaya karar vermiştim. Ancak gençliğine bir ağıt niteliğinde kaleme aldığı, kendi deyimiyle “onun karşısında atılan bir çığlık” olan Bir Beyoğlu Düşü’nü, bugünkü gençliğin üzerine alınmadığından yakınır Demir Özlü. Onun bu yakınmasına cevap mahiyetinde, artık biraz da vefa borcu bilerek bir dönemin simgesi olan Bir Beyoğlu Düşü üzerine yazmak istedim. Yıllar sonra Berlin’de kaleme aldığı bu anlatıyı özel kılan yalnızca yazarın mekânla kurduğu bağ değil, dönemin yaşam tarzından Freud’un gündüz düşlerine ve erotizme kadar uzanan girintili bir metin olmasıdır. Amaç; anlatıdaki düşsel yolculuğu irdelemek ve anlatının, bir kent yazarı olan Demir Özlü’nün edebiyatı içindeki önemini saptamaktır. Bunun yanında kitabın yazılışı gibi basım süreci de apayrı bir hikâyedir

“Bir Maldoror ezgisinden silahlanarak çıkan” dizesiyle başlar anlatısına Demir Özlü. Kendi tabiriyle gençliğine bir çığlık bırakır bu çarpıcı metinle. 1984 yılının Kasım ayında Berlin’de yazmaya başladığı Bir Beyoğlu Düşü, 1985 yılının Mayıs ayında basılır. Başta hikâye diye bahsetse de hikâyeden farklı, anlatıya özgü bir yapısı vardır metnin. Bu süreçte mektuplarından da anlaşıldığı üzere Ferit Edgü, kitabın kapağındaki resimden alıntılarına kadar özenle ilgilenip Ada Yayınları’ndan basılmasını sağlamıştır. Bir Beyoğlu Düşü, 1963’te yayımlanan “Derine” öyküsünden yola çıkılarak yazılmış özgün bir metin hâlini almıştır. Öyle ki ortaya çıkışı dahi bir aykırılık yoluyladır. Sürgününde, bir düşlük zamanda yazmıştır bu anlatıyı Özlü. Berlin Senatosu’nun Kültür Dairesi, Berlin üzerine bir şeyler yazması için Demir Özlü’ye burs vermeye başlamıştır. Ancak o, Berlin’i değil gizemli İstanbul kentini, çetrefilli sokaklarının içinde kaybolduğu Beyoğlu’nu yazmıştır. Sürgünde On Yıl adlı eserinde “Kendi İçime Yolculuk” diye nitelendiriyor anlatısını ve şöyle diyor, “İnsan geçmişte kalan yaşamını, hayal etme gücüyle yeniden canlandırmak istiyor.” (2001, s.118). Bir Beyoğlu Düşü, bu içsel yolculuğun, geçmişe çıkan sokakların kâğıda dökülmesi oluyor böylece. “5 Ekim 1984 gecesi de, gene trenle yola çıktım. Berlin Senatosu’nun Kültür Dairesi, bana iki ay Berlin’de kalarak, Berlin kenti üzerine birşeyler yazmam için küçük bir burs vermişti.” (age.,2001, s.124). Bu sanki bir fırsattı da değerlendirmeyi bekliyordu. Demir Özlü, uzun zamandır yazmayı beklediği, içinde biriktirdiği hikâyeyi böylece iki ayda yazmış olacaktı. Zaman zaman sarsıcı bir şekilde karşı karşıya kaldığı özlem, zihin dağılmalarına sebep bu zorlayıcı duygu onu, Galata’ya, Beyoğlu sokaklarına götürmüştür.

“Yazacağınız bir öykü, bir roman varsa, hemen vakit geçirmeksizin başlamalısınız onu yazmaya. Tabii öykünün, romanın zihinde iyice olgunlaşmış olduğu süreçten söz ediyorum. 1964 yılında yayınlanmış olan Soluma adlı öykü kitabımda ‘Derine’ adında küçük bir öykü vardı. Ondan hareketle –bu öykünün çerçevesi içinde- yeni, uzun bir öykü yazacaktım. Bu uzun öykü –anlatı- hem onca ayrı kaldığım Beyoğlu’nu yeniden yaşamama, onu ellerimle tutamasam, sokaklarında dolaşamasam da imgelemimde yeniden yaratmama yardım edecekti, hem de kendi hayat görüşümü yansıtacaktı. Carrlos Fuantes’in Aura adlı uzun öyküsüyle, Ernesto Sabato’nun Tunel adlı küçük romanını okumam bu düşünceyi canlandırmıştı bende.” (2001, s.125).

Bilinç sürgünlüğünden söz ediyor bir mektubunda Özlü. Varoluşuyla başlayan sürgün hâli, fiziksel sürgünlüğe kadar öykünün olgunlaşmasını sağlıyor. Gençliğin tüm kayıpları, arayışları yazmaya itmiştir onu. Bir çırpıda yıllar öncesine gidip gelmiştir sanki. Berlin, Beyoğlu olarak canlanmıştır gözünde. Zihninde planladığı bir kaçış da denilebilir bu anlatı için. Öyle ki anlatıyı bitirdiğinde sürgünlük son bulmuş gibi mutlu olacaktır. Yaratma sürecinden şöyle bahseder: “Bana güzel kartpostallar gibi görünen Stockholm’la çevresinden iki ay uzak kalmış, yazarak kendi içime bir yolculuk yapmış; hem kendi içimi altüst etmiştim, hem de insanlık tarihini çok daha hakiki olarak yaşamış bir toplumda, romantik döneme özgü bir doğa içinde –Wannsee ile çevresi, göller, ormanlar eşsiz güzellikteydi- yaşamı bütün canlılığıyla tatmıştım.” (2001, s.126).

Bir Beyoğlu Düşü’nün ortaya çıkışını Demir Özlü’nün düş’e yatma süreci olarak görmekteyim. Ferit Edgü, yirmili yaşlarda kalplerine ya da beyinlerine sıktıkları kurşunun onları hâlâ öldürmediğine göre yaşamla yazarak hesaplaşmak gerektiğini düşünür. Demir Özlü de beş yıl aradan sonra yayımlanacak bu anlatısında gençlik günlerindeki o kurşun yarasının kapanmadığını göstermiş, yirmili yaşlarıyla yüzleşmiştir. Ferit Edgü’nün, kitabın arka kapağına, Özlü’nün yirmili yaşlarında çekilen fotoğrafını koyması da anlamlı hâle gelir böylece. 5 Aralık 1984 tarihinde yazdığı mektubunda artık Berlin’deki günlerinin bittiğini haber verir ve ilk kez Bir Beyoğlu Düşü’nden şöyle bahseder burada:

“Bir Beyoğlu Düşü diye uzun bir hikâye yazdım burada. İçinden kömür tozu dökülen, ağaçları ve insanları öldüren kirli havayı, zaman zaman insanı yoklayan en derin yalnızlıkları, yalnızlığın kışkırıtıcı aşk duygusunu –ölüm gibi aşkın da insanı nerede beklediği bilinmiyor- duydum, 1953’ler Beyoğlu’sunu, gerçekten görüyormuş gibi oldum, hem gözlerimin önünde, hem de tenimde duydum.” (2017, s.32).

Bir yanılsamaya düştüğü açıktır. Şu anki ‘ben’in ve mekânın, geçmişteki ‘ben’ ve mekânla yer değiştirmesi zihinsel bir karmaşaya yol açar. Düş, gelişigüzel kullanılan bir kavram değil, çıktığı zaman yolculuğunda bir araçtır anlatıcı / yazar için. Bu kısa süreli mâzi serüveni, uzun bir iç-süresiydi onun için. Gönüllü de olsa sürgünlüğü, evine varamayan bir yazar için kavuşmak eyleminin gerçekleşmesidir düş’e yatmak. Anlatısının bitimine yakın bu gelgitler için şu cümleleri kurar: “Niçin istemiyorsunuz ki hayat hep bir yarı gerçek olsun? Çünkü, gerçekten, kentini yitirmiş bir insan için, artık herşey bir yarı-gerçektir.” (1985, s.67)

Kentini/kendini yitirmiş, salt gerçeğe inanmayan birey ne bulunduğu kentte ne de dünyada sığacak yer bulamaz kendine. Kendince kurguladığı yarı-gerçeklik, bir yaşam biçimi hâlini almış, bir düş edebiyatı ortaya çıkarmıştır.

“Berlin’de yazdığım hikâyeyi dün sana postaladım. Oldukça iri puntolarla dizilirse, en çok seksen sayfa tutar. Gençliğimize, gençliğime bir ağıt; onun karşısında atılan bir çığlıktır. Başka bir şey değil.” (2017, s.35). Asıl düşmanının kendi, iç zamanı olduğunu kavrıyor anlatısını bitirdiğinde. 23 Ocak 1985 tarihinde yazdığı bu mektubuyla Bir Beyoğlu Düşü de Ferit Edgü’ye ulaşmış oluyor. Her ikisi de aynı şeylerin hasretiyle şimdiki kuşağa sitemde bulunuyorlar. Tüm bulantı ve sanrılarıyla birlikte yaşamla ve 1950 kuşağıyla ilgili birçok ayrıntı bırakıyor anlatısıyla Özlü.

Ferit Edgü, 25 Şubat 1985 tarihli mektubunda anlatıyı dizgiye verdiğini haber verirken mühim birkaç ayrıntıya da değinir: “Bir Beyoğlu Düşü’nü dizgiye verdim. Kapak resmi için bir şey bulamadım. Düşündüğün bir şey varsa bildir bana. Bir de, ‘Paul Eluard, Benjamin Péret, 1963’ alıntısını pek anlayamadım. ‘Sorties tout armées d’un chant de Maldoror’ sözleri kimin?” (2017, s.41). Demir Özlü, bir sonraki mektubunda etkilendiği ve kitabının girişine eklediği bu alıntıyı açıklar: “Ferit’ciğim, Eluard ve Péret’nin dizesini tam o hikâyeyi yazarkenki Le Monde’lardan birinden aldım. Gazete günlerce masamda kaldı. Çok dikkat ettim. 1963 tarihi de vardı. Ama belki –bilmiyorum- bu dizelerin bulunduğu bir kitabın yeniden basım tarihi de olabilirdi. 1920’li yıllarda iki genç hizmetçi kız, efendilerini nedensiz bir cinayetle çok vahşice öldürmüşler. Eluard ve Péret de bu satırları o iki kız için yazmışlar… İstersen 1963 tarihini at. İstersen isimleri de. Sadece satır kalsın. Kapak için hiçbir önerim yok. Bu işleri sen bilirsin. Resim senin dünyan. Bir Galata plan gravürü olmazsa, güzel bir kadın yüzü. Ya da senin seveceğin bir şey. Mekanist-modern bir resim olmasın.” (2017, s.43-44).

Maldoror, kötücül bir ezgidir şiir dilinde. Bu ezgiye kapılıp silahlanarak efendisini öldürür hizmetçiler. Bir Beyoğlu Düşü anlatıcısı da iç mücadelesinde edindiği silahları unutur düşünde. Öyle ki yazar, anlatısında sık sık Maldoror’a seslenir, acır, onu çılgın ve yakın bulur kendine. Kadın, cinayet, suçluluk, yazarın seçtiği alıntıyla anlatısının paralelliğini verir. Nedeni bilinmeyen bir cinayet işlenir hizmetçiler tarafından. Bir Beyoğlu Düşü’nde de anlatıcı, bir intiharı üstlenir nedensizce. Yazarın kimi hikâyelerinde de rastladığımız bu eylem, bireyin kendine pay çıkarması ve bunun gerçek boyutuyla toplumsal normlar içinde bir suç sayılmasıdır. Bu suç, gerçek de olsa ondaki düşsellik payını kabul ettirmek ister. Kitaptaki alıntılar, okuru Maldoror’un Şarkıları adlı esere götürür. Yazar da kitabın girişinde anlatısını yazarken onu çevreleyen eserlerden bahseder: “Anlatı yazılırken, Lautréamont’un, Maldoror’un Şarkıları, Ece Ayhan’la, Sabahattin Kudret Aksal’ın, Kavafis’in bazı şiirleri –bellekte kaldığı oranda- zaman zaman yazarın anısında yaşadı.”

Sonunda baskısı gerçekleşen kitap, Ferit Edgü’nün kurucusu olduğu Ada Yayınları’ndan çıkar. Öncelikle kitabın yalnız iç kısmını gönderebilir arkadaşına Edgü, çünkü kapak baskısı bazı aksiliklerden dolayı geç çıkmıştır. Kapak tercihini şöyle anlatır Edgü: “Kapakta epey zorlandım. Sonunda Magritte’in bir resminden bir ayrıntı aldım. Siyah / beyazdı resim. Onu renklendirdim, umarım seni rahatsız eden bir kapak çıkmadı ortaya.” (2017, s.50) Bir Beyoğlu Düşü, Ferit Edgü’nün iyi seçimiyle unutulmaz bir kitap hâlini alır. Kapak resminin sahibi, gerçeküstücülük akımının temsilcilerinden Magritte’in eserlerinde de Demir Özlü’de olduğu gibi düş’sel temalar ağır basar. Öyle ki metinle, resim adeta özdeşleşir. Kitap, neden sonra Demir Özlü’nün eline ulaşmıştır artık. Sevincini, kitabı aldıktan sonra sevgili arkadaşına yazdığı mektupta dile getirir: “Lütfi Özkök kitabın kapağını çok beğendi. Benim de bir muhalefetim yok ama insan kendisi kesin karar veremiyor. Arkadaki, herhalde 25 yaşımdaki fotoğrafıma da alışacağım. Ama benim küçük hikâyemin baskısı çok güzel. Bir şey yayımlamak içimden gelmiyordu. Bunu istedim ve 5 yıl sonra küçük bir kitabımın yayınlanmasından çok sevinç duydum.” (2017, s.53).

‘Küçük hikâye’ sayesinde gençliğiyle ve türlü düşler gördüğü Beyoğlu ile kucaklaşmıştır. Bu anlatıya dek kaleme aldığı metinlerindeki acı çeken imgeyi dindirmiş, edebiyatını bir tür özgürleştirmeye gitmiştir. Tedirgin, tutkulu, acı ve suçluluk duyan gençliğiyle vedalaşmak adına bir düşü seçmiştir, gençliğinde başına gelenleri seçtiği gibi. Bir Beyoğlu Düşü, daha sonra yazacağı anlatılarına da eşik olur. Bireyin görünen, dış dünyadan düşler aracılığıyla firarını konu edindiğinden klasik edebiyat çizgisinin dışında kalır. Demir Özlü, özgünlüğüyle aykırı bu metnin anlaşılmayacağından yakınır. Ancak edebiyatıyla hem döneminde hem de günümüzde başka bir gerçeğin, pek de tanıdık olmayan düş dünyasının kapılarını aralar okura. Özellikle Bir Beyoğlu Düşü’nde kent yaşamının da ağır basmasıyla, modern dünyanın, bireyi nasıl yalnızlaştırdığını gösterirken, bireyin inşa ettiği düş dünyasıyla gerçeklik algısını altüst ettiğini de ortaya koyar. Bu bağlamda sarsıcı ve yıkıcı özelliklere sahip anlatıyla Özlü’nün yeni bir insan portresi çizdiğini ve bunu kabul ettirmeye çalıştığı söylenebilir. Demir Özlü’nün iç yolculuğu yeterince anlaşılmamış olmanın sancılarıyla başlar ve düzenin gerçekçiliğine aykırı düşer. Bu nedenle uzaktadır Demir Özlü, ayrı kalmış, ayrı bırakmıştır kendini. Ferit Edgü’nün deyimiyle dayanmak için yazmaya başlar, eski bir sevgiliye döner gibi. Yarım bırakılmış gençlik günlerine döner, tedirgin bir bakışla. Çünkü endişe, bunaltı ve bilinmezlik doludur geçmiş. Tam da o zaman dilimine dönmek, özlemini yatıştırmak için yazmaya başlar. Yarım bir gençlik hikâyesini bitirmektir niyeti. İçinde bir uktedir sanki büyülü Beyoğlu. Uzun bir aradan sonra yayımlanan bu metin, sıkıştığı zaman diliminden kurtarmış olacaktır onu. Bu yüzden kıymetlidir, tüm hikâyelerin kurtarılmış hâlidir Bir Beyoğlu Düşü.

Kaynaklar:

ÖZLÜ, Demir. (2001). Sürgünde On Yıl, İstanbul: İş Bankası.
ÖZLÜ, Demir. (1985). Bir Beyoğlu Düşü, İstanbul: Ada.
ÖZLÜ, Demir., EDGÜ, Ferit. (2017). Özyurdunda Yabancı Olmak, İstanbul: Sel.
LAUTREAMONT, de Comte. (2015). Maldoror’un Şarkıları, Ankara: İmge.