BİR BAŞKADIR’DA ERKEKLİK ALGISI YA DA ERİL EDİLGENLİK STOĞUNUN KİFAYETSİZ MEVCUTLARI

HÜSEYİN KÖSE

“Ancak küçük olanı yenebiliyoruz,
Bizi küçülten de zaferin kendisi…”

Rainer Maria Rilke

Memleketin ruh halinin son on beş yirmi yıllık yekûnunun 70’li ve 80’li yıllar kültürel ikliminin belgesel gerçekliğiyle harmanlanmış nostaljisini (eski İstanbul’dan gündelik/panoramik görüntüler, Ferdi Özbeğen şarkıları, vb.) günümüz Türkiye’sine raptederek, somuttaki değişimi kültürel başkalık ekseninde haritalayıp kaydını tutmaya çalışan bir yapım, Bir Başkadır. Berkun Oya’nın yazıp yönettiği dizi, geleneksel-modern ikiliğini yer yer kır-kent, merkez-çevre ayrılığı, yer yer de yerlici-yabancı karşıtlığı ekseninde somutlaşan bir temsil ve söylem düzeni içinde yeniden kuruyor. Haliyle, karakter tipolojisi de bariz biçimde kültürel sınıf okuması biçiminde zuhur ediyor. Ne var ki, tam da söz konusu aynı kültüralist eğilimin kendisi, onları toplumsal ve siyasal sınıf isnadının gerçek ve çatışmalı görünümlerine karşı koruyor. Ama mevzu şimdilik bu değil, yanlış temsil meselesi başka bir analizin konusu. Biz, “Bir Başkadır” terkibinde vücut bulan ve devamı zımni bir üç noktayla çerçevelenmiş olan başlıktaki sözdiziminin izleyicilerin zihninde yarım bıraktığı varsayımların olası çağrışımlarına değil, daha ziyade erkek karakterler üzerinden seyirciye aktarılan ve normatif erkeklik söylemi içinde tahkim edilmiş temsilin açık ve gizli varsayımlarına odaklanacağız. Elbette dizinin kültürel sınıf eksenli ön kabullerinin ve kimi rizikolu toplumsal ve siyasal önermelerinin görünmez kıldığı fay hatlarını da zaman zaman el yordamıyla yoklamayı deneyerek… Nitekim söz konusu mahsurlu önermelerin kapsadığı alan oldukça geniş bir liste oluşturuyor. Siyasal İslam’ın, aradan geçen zaman içinde uzun sürmüş itidalli konumunun, çok geçmeden jübilesini yaparak, AKP iktidarının da etkisiyle geniş mevziler kazanıp aşırı politize olmuşluğunun akabinde yaşanan değişimler bunların çoğu. Birkaçını sıralayacak olursak; paranın ve servetin büyük ölçüde muhafazakâr dini kesim lehine el değiştirmiş olması, AKP’li eklektik Kürt kimliğine olanca çabalara rağmen meşruiyet kazandırılamamış olması, vaktiyle “sınıfsız egemenlik” anlatısının asli etken öznesi olarak görülen Beyaz Türklük’ün artık siyasetin ve daha başka birçok alanın temayüz etmiş zümresi olmadığı gerçeği, vb.

Dizi, özetle, tüm bu konuların temsilindeki isabetsizlikten malul, zira genel tematik evreninin en klişe simgeleri bile bu konuda önemli ipuçları sunuyor. Her şey, bizi sürekli olarak dizinin güçlü ve çok katmanlı görsel/imgesel imalar ve mecazlarla örülü anlatı yapısı içinde geniş bir Türkiye panoraması okumasına yönlendiriyor. Bu bağlamda, örneğin sınıflar arası kültürel kompartımanların sınırlarının kimi beklenmedik karşılaşmalarla bulanıklaşması ve iç içe geçmişliği, bazen his ve akıl, bazen de kültürel-doğal refleksler arasındaki karşıtlığın yarattığı önyargılı kesişmelerin belirgin bir otokritik ihtiyacını doğurması zorunluluğuna ilaveten, karakterlerin birbirlerinin yüzüne tuttuğu aynalar gibi unsurlar da dizinin diğer alt metinleri. Dizide her ne kadar eril karakterler stoğu bariz biçimde ataerkinin uğultulu tepeleri, rüzgârlı vadileriyle dolu olsa da söz konusu ideoloji, bilindik durumun aksine, yalnızca dini-muhafazakâr kimliği ve mahalli kanaat önderliği vasfıyla dizinin diğer ana karakterlerinden nitelikçe farklılaşan hoca Ali Sadi karakterini (Settar Tanrıöğen) tasnif dışı tutuyor. Şu halde onunla başlayalım.

HOCA ALİ SADİ KARAKTERİ YA DA KÂBE’SİNİ YİTİRMİŞ MÜMİN

Dizide, Meryem ve ağabeyi Yasin’in küçük, pastoral dünyalarının ideal akıl hocası ve dinsel/inançsal mevzulardaki fetvacısı konumundaki hoca Ali Sadi karakteri, hükmettiği beşeri ve ahlaki mıntıkanın ölçülü sınırları içinde görece silik biri aynı zamanda. Hakeza, çekinik doğasına koşut biçimde, adeta sessize alınmış görüşleri bakımından da öyle; konturları ana hatlarıyla bile çizilemeyecek nispette dağınık bir tefekkür ehli. Aslında belli bir tefekkürü haiz biri mi, o bile belli değil. Ağırbaşlı ağırbaşlı olmasına ama sanki mütemadi sükûnetinin derinlerinde bir yerde, her an eli kulağında pusuya yatmış, en tekinsiz cinsinden bir teyakkuz gizli. Uzaktan bakınca masal ve inci, yakına gelince buz dağından bir infilak anı gibi duran mahallelerin tedrisatından geçmiş olduğu o kadar belli ki, bütün varlığıyla, adeta Nurdan Gürbilek’in İkinci Hayat isimli kitabında “Çukur” dizisiyle ilgili söylediği bir hissiyata kayıtlı: “Bir yersiz yurtsuzlar çetesine karşı babalık düzenini, bir büyük aile olarak mahalleyi geri çağıran” (2020: 39) -bencil, kayıtsız ve merhametsiz metropol yaşamının kıyılarında, nihayet geç de olsa keşfedilebilmiş olan- bir kolektif yaşamsal dizgeye… En geniş açılı hislerde bile kalbe yalnızca eciş bücüş ve tertipsiz acılar bahşeden bu ücra ve metruk yerlere şöyle bir değip geçmiştir çoğumuz göz ucuyla. Her düz çizgide sapmaya meyyal bir arzu gizlidir orada, her beton çizikte boğuk bir şarkı. Bastırılmış duyguları, tahkire uğramış duruşlarıyla, derme çatma ve tek katlı evlerinin küçümen doğaya açılan taş avlularının önünde göze görünmez bir bayrak direği vardır hep hazırda; günü geldiğinde kuşlarla birlikte göndere çekmek için özlemlerini… Hiçbir şey göründüğü gibi değildir aslında dışarıdan. Çok fazla susanlar çok fazla konuşmuşlardır vaktiyle sözgelimi, sakin ve durgun bir su yatağı gibi duranlarsa çokça çalkanıp dalgalanmışlardır. Hoca Ali Sadi karakterinin evveliyatına dair bir şey sunulmuyor dizide, dolayısıyla seyirciler olarak hiçbir şey bilmiyoruz onun sükûnetinin nedenlerine ilişkin. Ekranda somutlaştığı şekliyle, genellikle az konuşan, konuşmadığı zamanlarda ise neredeyse hep susan, görüşlerini yüksek sesle dile getirmekten imtina eden, sükûneti ölçüsünde etrafındakilerde belli bir saygı uyandıran, otoritesinin etki alanı konusunda pek endişe duymayan biri. Haliyle ihtirassız ve iddiasız bir figür. Aynı şekilde, bir parçası olduğu mürşit-mürit ilişkilerini de enformel ve makul bir ölçekte tutmayı tercih ederek katı bir cemaat-tarikat hiyerarşisine dönüştürmeyen, biricik kızı Hayrünnisa’ya karşı sevecen, müşfik ve anlayışlı bir baba. Kızı Hayrünnisa’nın dizinin final bölümünde başörtüsünü çıkarıp bundan böyle yaşamına “açık” bir kız olarak devam etme kararına karşı da hiddetlenmeyip sesini çıkarmamasına bakılırsa, farklı kimliklere ve yaşam tarzlarına karşı hayli saygılı ve hoşgörülü bir kimse, hoca Ali Sadi karakteri. Öte yandan, son derecede ölçülü, kanaatkâr ve nazik biri; kültürel ve sembolik sermayesi, yakın çevresinin kendisine açtığı krediyle sınırlı bir mütevazı mahalle aydını. Kafasının içinde çok uç ve büyük fikirler barındırmadığı için de, ortalığın her an karışması olasılığına karşı son derece korunaklı bir ihtiyat ehli. Uzlaşmaz iç çelişkileri, bunalımları, gözle görülür gelgitleri veya semptomları bulunmuyor; bu özelliğiyle de, tıpkı hikâyenin diğer karakterleri gibi, neyse o olarak var, yani göründüğü gibi… Herhangi bir kültürel, toplumsal, vb. yabancılaşma biçiminin etkisi altında olduğu, bu konuda derin sorgulamalar içine girdiği de söylenemez. Metropol ortamında metamorfoza uğramadan kalmayı başarmış -ya da belki direnç göstermiş demeli- yüz binlerce Anadolulu bozkır insanından sadece biri. Üstelik bu, anlaşılmaz bir durum da değil; ancak ne zamanki içsel, ciddi bir kırılmayı da beraberinde getirecek olan çok sevdiği eşini kaybediyor hoca Ali Sadi, ne zamanki kızı onu hem fiziksel hem de mental olarak yapayalnız bırakıp uzaklara gidiyor, işte o zaman başlıyor asıl büyük dramatik yalnızlığı. Sonunda Almanyalı yıllarından emektar karavanıyla kendisi de evi barkı terk eyleyip yolları memleketi bilen kadim aylaklık, meczupluk kültürünün engin mantığına evriliyor. Yavuz Ahmet’in de belirttiği gibi, belki de ilk kez iç dünyasında hâsıl olan bir savrulmayı ömründe ilk kez duyumsadığından. Zira bilindiği üzere, “köy üreticidir, buğday üretir, nohut üretir, peynir üretir, ama bireysel sorun üretmez. Ne zamanki köylerden şehirlere göç başlar, bireyin sorunları da keşfedilir” (Ahmet, 2020: 23). Hoca Ali Sadi’nin başına gelen şey de tam olarak budur. O ana dek, iki farklı kültürel cephe arasında bir ara bölge, gayrı resmi bir barış elçisi gibi konumlanmış olan hoca Ali Sadi karakteri, bu sonuncu gelişmelerle birlikte, deyim yerindeyse hayatını temize çekip, sessiz sedasız nötralize eder bilincini.

Bir başka açıdan da ideal pederşahi otoritenin en domestik hali, kendi çekirdek ailesi dışındakilere; özellikle de safderun ve katıksız sadakatleriyle öne çıkan Hilmi, Meryem ve ağabeyi Yasin’e yönelik babacan ve himaye edici yaklaşımı dikkate alınacak olursa. Dizide, dini muhafazakâr görüşleri bakımından hangi mezhep, meşrep veya hizbe mensup olduğunu da öğrenemiyoruz hocanın, bu yönüyle de bir tür mürşitsiz mürit konumunda adeta. Hikâye boyunca kişiliğinin göze görünmeyen psişik boyutları bakımından verilen tüm bilgi, yalnızca bilge/dervişane bir kimse olduğu imasından ibaret. Yani, daha önce bildiğimiz ve alışık olduğumuz, şu egemen kültürel ve ahlaksal kamusallığa karşıtlığıyla tecessüm etmiş dini kişiliklerden hiçbirine benzemiyor. Dahası, aşırı okunaklı ve öngörülebilir kimliğine karşın, aynı zamanda bir o kadar da okunaksız ve tanımsız bir sima. Öyle ki, bir kamu çalışanı, mesela akla gelen en yakın olasılığa binaen, bir imam veya müezzin olup olmadığı bile meçhul, zira onu ne cami minberinde hutbede veya cemaate namaz kıldırırken görüyoruz, ne de minare şerefesinde ezan okurken. Bununla birlikte, belki de toplumun ortak bilinci ve kolektif beleği içinde kapladığı şişkin ve imtiyazlı yerden ötürü olsa gerek, yine de o, dünyevi-uhrevi ayrımında dini-bütün değerler alanını refere eden birisi. Zira dizideki ana entrikayı düzenleyen düşünce bakımından verili statüler düzleminde biçimlenmiş bir dikotominin ürünü. Haliyle, hikaye boyunca kaygısını duyduğu en mühim şey, Meryem’in psikiyatristiyle konuşmaya gidip gitmediği, gittiyse neler konuşmuş oldukları, bu terapi seanslarının işe yarayıp yaramadığı, daha somut söylersek, Meryem’in sebepsiz ve esrarengiz bayılmalarına bir çare olup olmadığı, vb. Bir yönüyle de o Bauman’ın belirttiği biçimiyle, “karşılıklı iletişimin olmadığı yerde, hayal gücünü pratik sınamalara tabi tutan” (Bauman, 2020: 101) zihniyetin hayretler içinde kalmış gerilimi. Zira hayretin göze görülmeyen tarafında, kadınsı psikiyatrik bir otoritenin olumlu gayretleriyle erişilmiş bir zaferin çöküşüne hazırlamış gibi kendini. Dolayısıyla, hoca Ali Sadi karakterinin Meryem’in psikiyatri seanslarına yönelik ilgisinin asıl nedeni, bu anlamda, otoritesinin elden gideceği korkusu belli ki. Çünkü nihayetinde o, Kâbe’sini (siyaseten de davasını) yitirmiş birisi olarak, mensubu olduğu dinin hikmetinden sual olunamayacak kimi çareleri ve referansları bakımından hâlâ iddialarını sürdürmekte büyük ölçüde. Ne var ki, pasifize olmuş düşünceleriyle, bu hususta da fikri bir savunma hattı kurmaya pek niyetli görünmemekte hoca Ali Sadi. Dolayısıyla, zımnen veya mücbir sebeplerden demokrat. Kısaca her açıdan kendi eşdeğerlilik ölçütünde atipik biri hoca Ali Sadi karakteri. Militan ruhlu dinci muhafazakâr kuşağın çöküşünün en yakın tanıklarından biri olduğu içindir belki de…  Nitekim siyasal iktidar ortakları nezdinde son dört-beş yılda yaşanan trajikomik nitelikli kimi olaylar zincirinin tahrip ettiği ve artık neredeyse savunulamaz hale getirdiği muhafazakâr inanç ve değerler hattının silsileli biçimde yarattığı hayal kırıklıklarının da etkisiyle, ta beyninden sersemlemiş birisi. Bu nedenle, manidar ve süreğen suskunluğunun gerisinde, kendine işe yarar bir çıkış noktası arıyor da olabilir. Bu ikincisi daha mantıklı bir gerekçe sanki. Dolayısıyla inanç savunusunu bir tür siyasal dava haline getirmiş kadroların bir zamanlar sımsıkı sarıldıkları argümanların artık parmaklarının arasından kayıp gittiğini görmekle ilgili, söz konusu dinsel cezbe ve gözlenen heyecan eksikliği.

Hoca Ali Sadi karakterinin Meryem’in psikiyatrik terapisine yönelik olumlu ilgisinin artalanında kanımca şimdiye dek genelde televizyon dizisi ve sinema filmlerinde ya çatışmayı büsbütün daha da tırmandırmayı tercih eden ya da sorunu sürüncemede bırakan iki başat eğilimin dışında iki farklı bakış açısı daha gizli. İlki, tarihsel açıdan birbirine karşı sistematik olarak bilenmiş ve adeta önyargılı düşünceler, yaklaşımlarla kemikleşmiş iki farklı kültürel cephenin birbiriyle her karşılaşmada yeniden üretmekten bir türlü kendini alamadığı ideolojik nitelikli meydan okumanın sonlanması; deyim yerindeyse, dünyevi bilgiye karşı uhrevi hikmet münazarası geriliminin terk edilmesi. Başka bir deyişle, meselenin gizli bir uzlaşmayla tatlıya bağlanması. Bunu bir başka düzlemde, sözgelimi ontik ve epistemolojik olan arasında hüküm süren o ezeli kavganın nihayete ermesi şeklinde de okumak mümkün pekâlâ. Mevzu, bir yönüyle de, Elifhan Köse’nin belirttiği biçimiyle, dini fıtrat söyleminin bir tür “İslami sosyo-biyoloji” olarak, Âdem ve Havva’dan bu yana kadını kadın, erkeği de erkek yapan özelliklerin zinhar değişmemiş olduğu yönündeki görüşün bir tür revizyonuyla ilgili (Köse, 2014: 88). Buna göre, Meryem’in nedensiz bayılmalarının Kuranȋ olmayan bir izaha dayandırılmaya çalışılması, hoca açısından büyük ölçüde makul ve kabul edilebilir bir durum artık. Yani söz konusu ruhsal/sinirsel arazın biçimi her ne olursa olsun, nedeni asla kadın fıtratında gizli değil, bu bakış açısına göre. Aşkın düşüncenin ve mistik bir bilgi biçimi olarak “irfan”ın dünyevi bilgiye, mitik olanın bilimselliğe her koşulda üstünlüğünün altını çizen dinsel-muhafazakâr söylemin aşıldığı yer de burası. Elbette sadece kurgusal düzlemde ve iyi niyetli bir öneri olarak. Söz konusu olumlu ilginin ihtiva ettiği ikinci zihinsel değişimse, modernin ve dolayısıyla büyük ölçüde aşırı dünyevileşmiş, derinliğini ve dinginliğini yitirmiş ve gitgide güvensiz hale gelmiş bir dünyanın neden olduğu aşındırıcı bunalımların izini süren psikiyatri müessesesi ile ilgili. Bu da İslami fıtrat söyleminin dünyevi/seküler bilgi biçimleriyle tarihsel ve ideolojik açıdan gizli bir rekabete tutuştuğu alanlardan biri. Deyim yerindeyse, dizi bu konuda da, bireyi ruhen ve bedenen sağaltmaya vehmetmiş psikiyatri kurumunun iktidarına karşı duyulan, neredeyse genetik nitelikli nefretin hocanın ılımlı kimliğinde aşılmış olduğuna ilişkin hipotetik vurgular içeriyor. Hikâye, bu zımnen olumlu mesajıyla, farklı yaşam tarzları ve düşünceler arasında yaklaşık iki asırdır devam eden kökleşmiş bir husumete karşı da apaçık bir uzlaşı öneriyor. Bu bakımdan, hocanın gizli ve içten dileği, psikiyatrik tedavinin başarılı olması, Meryem’e fayda sağlaması. Şayet bu gerçekleşirse, hoşgörü her tür haset ve husumet duygusu önünde somut bir zafer kazanacaktır. Ve sonunda umulan gerçekleşiyor; Meryem, hocanın merakını olumlu yönde giderecek yanıtlar veriyor ona. Yüzü gülüyor, büyük ölçüde gerginlikten kurtulmuş, rahatlamış olarak mukabele ediyor hocaya. Burada hoca Ali Sadi karakteri üzerinden eski bir yakınmanın geçersiz kılınışından da söz edilebilir pekâlâ. 70’li ve 80’li yılların yoğun sosyolojik fikriyatında önemli bir yer tutan öğretmen-imam veya onun muadili niteliğindeki mektep/mahalle karşıtlığının şimdiye dek hep edilgen tarafında yer almış olan imam figürünün toplumun kültürel nazarında olduğu kadar, kültürel/sanatsal temsil bakımından da olumlu bir imaja evrilmesi. Aslında söz konusu süreç, bilindiği üzere, The İmam (Yön. İsmail Güneş, 2005), Polis (Yön. Onur Ünlü, 2006), İtirazım Var (Yön. Onur Ünlü, 2014) vb. daha başka film örnekleriyle, 2000’li yıllar ve sonraki on yıllık süre zarfında, kuşkusuz siyasal konjonktürün oluşturduğu yeni kültürel ve toplumsal yatağa da bağlı olarak mevzii ve aleniyet kazanarak gitgide artan ölçeklerde tartışma ufkumuza dâhil olmuştu. İlkinde, İmam Hatip Lisesi mezunu, üstelik Alevi kimliğine sahip bir mühendisin yaşam mücadelesi anlatılıyor, gencin toplumdan dışlanmasının yol açtığı belaları ayrıksı bir kimliğe sığınarak aşma çabası vurgulanıyordu. Sonuçta, mahalleliyle ve toplumuyla iç içe yaşayan, değerleriyle barışık, motosiklet süren, günlük kıyafetiyle ortalıkta boy gösteren bir imam figürüydü önerilen. İkincisinde, ofisinde namaz kılan, dindar ve dahası, kendisinden yaşça çok genç bir kıza umutsuzca âşık olmuş, orta yaşlarını süren, sıra dışı bir polis karakteri betimleniyordu. Takdir edilecektir ki, o güne dek ne televizyon ekranlarında ne de sinema perdelerinde gördüğümüz, muadillerinden bir hayli farklı ve uç bir tipti bu. Sonuncusunda ise kendi kutsal mıntıkasında şahit olduğu bir cinayet olayını kendine özgü yöntemlerle çözmeye çalışırken, kutsal ve dünyevi arasında gidip gelen, yaşadığı içsel çatışkılarını gülmeceyle harmanlamış, oldukça sıra dışı bir imam tiplemesi konuyordu seyircinin önüne. Özünde komedi-polisiye melezi bir yapım olan İtirazım Var’ın kahramanı, üniversiteli gençlerin ahlaka mugayir hadiseleri gibi, müesses nizam açısından tartışmalı mevzularla başı dertte, farklı bakış açıları arasında sıkışıp kalmış bir müezzin-imam tipi oluşuyla da, aynı zamanda mevcut klişeleri sonuna kadar zorlayan bir yapımdı. Neredeyse aynı soy zincirinin bir davamı niteliğindeki hoca Ali Sadi karakteri ise tam olarak bunların hiçbirine benzemiyor kuşkusuz, ama bir o kadar da tümünün bir tür ortalaması gibi. Öncekilerden en büyük farkı, içsel çatışmalarının fazlaca su yüzüne çıkmıyor oluşu. Hepsinden daha mütevazı, daha ciddi, daha edilgen, daha az refleksif ve daha kıyıda köşede bir karakter. Tartışmasız bir otoritesi var çevresindeki insanlar üzerinde, ama söz konusu otoritenin kaynağı gerçekte meçhul. Ateşli vaazlar verip nutuklar çekmiyor kimseye. Aslına bakılırsa, kendisine müracaat edenlere verebileceği pek bir nasihati var mı, o bile belli değil. Tek manidar atraksiyonu, avludaki masa üzerindeki vazodan aldığı bir dal plastik çiçeği gerçeğiyle kıyaslamak. Üstelik yaşamsal bir diriliği örneklemek gayesiyle sarıldığı çiçeğin simgesel olarak ölümü çağrıştıran ve gerçekte pek de hoş bir rayihası olduğu söylenemeyecek kasımpatı olduğundan bile habersiz… Bu kadarla kalsa iyi; yapay çiçeğin benzen kokusuna ve koparıldığında ölüveren yapraklarının manidar kırılganlığına güvenip, içeride hararetle Çukur dizisi izleyen kızının, kendi yaşamında yarattığı yaman çelişkiden habersiz, yapay ve içtenliksiz yaşamların köreltici dünyası içinde kaybolup gitmiş ruhlara, hayatın kanlı canlı doğasını, biricik ve fani vitalitesini hatırlatmaktan ibaret tüm yaptığı. O da ancak mırıltıyla… Nitekim kızının başörtüsünden vazgeçmesinin ve karısının zamansız ölümünün ardından, ezbere öğretisinin her bakımdan çökmüş olduğu izlenimini duyumsar duyumsamaz, farklı bir yaşama biçiminin yolunu tutuyor hoca Ali Sadi. Söz konusu dönüşüm, dizinin son bölümünde, hocanın parçalanan personası üzerinden de açıkça vurgulanıyor zaten.

Kaynakça

Ahmet, Yavuz (2020). “Bozkırkurdu’ndan Kör Baykuş’a: Sağ Kalanların Tabutu”, Varlık, Ekim 2020, Sayı: 1357, ss. 21-25.
Bauman, Zygmunt (2020). Eğitim Üzerine, Çev. Akın Emre Pilgir, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Gürbilek, Nurdan (2020). İkinci Hayat: Kaçmak Kovulmak Dönmek Üzerine Denemeler, İstanbul: Metis Yayınları.
Köse, Elifhan (2014). Sessizliği Söylemek, İstanbul: İletişim Yayınları.