BİR EDEBİYAT TUTKUNU VE ELEŞTİRMEN OLARAK ENGELS

AYDIN ÇUBUKÇU

Engels’in adı, kopmaz bir biçimde K. Marx’a bağlanmıştır. Bunun tek nedeni, düşünce tarihinde benzeri bulunmayan bir biçimde iki büyük düşünürün birlikte bir sistem yaratmış olmasıdır. Felsefe, tarih, ekonomi gibi her biri sonsuz problem içeren bilimler üzerine araştırmak ve tartışmak söz konusu olduğunda hiçbir çağda, dünyanın hiçbir yerinde birbiriyle bu kadar anlaşan ve birbirini tamamlayan iki düşünürü birlikte çalışırken göremeyiz.

Adları birlikte anılsa da, galiba herkesin bildiği gibi, onlar iki ayrı insandı!

Çoğu kez imgelemde tek bir kafa gibi algılanabilen Marx ve Engels, kendilerini birleştiren büyük “komünist ihtilal” tutkusu içinde, birbirlerinin çok yakından bildikleri kişisel özelliklerine uygun bir işbölümü yapmışlardı. Marx’ın Kapital’i yazmaya başladığı andan itibaren, bu devasa eserin Marx’ın imzasını taşımasına rağmen, ortak eserleri, ortak sistemlerinin zirvesi olacağının bilincindeydiler. Kapital’in kapsamı, yalnızca ekonomiden ibaret olmayacak, bütün bir insan hayatını, tarihiyle, günüyle ve geleceğiyle yeniden tasarlayan, sorunlarına çözüm öneren bir genişlikte olacaktı. Bu yüzden, onun “tamamlanması” demek, insanın tarihsel eyleminin bütün boyutlarıyla işlenmiş ve anlatılmış olması demek olacaktı. Bu yüzden, Engels’in o dönemde kaleme aldığı bütün çalışmaları, o bütünün içinde bir yer bulur. Özellikle bilimlerin ve teknolojinin gelişme düzeyinin bütün ayrıntılarıyla incelenmesi, bunun için de bilimsel gelişmelerin yakından izlenmesi gerekiyordu. Oluşturdukları plan gereği, Marx ağırlıklı olarak matematik ve jeolojiyle ilgilenirken, Engels fizik, kimya ve biyoloji, özellikle de biyolojik antropolojiye bakacaktı. Çağının önde gelen bütün bilim insanlarının, Alman fizikçiler Rudolf Clausius, Hermann Helmholtz ve Robert Mayer, Fransız matematikçi ve filozof d’Alembert, İngiliz fizikçi William Thomson, Alman kimyacı Carl Schorlemmer ve Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach’ın yazılarına gömüldü. Alman biyolog Matthias Jakob Scheliden ve Theodor Schwann’ın buluşlarını, elbette Charles Darwin’in temel eserini ve Ernst Haeckel’in bütün önemli yazılarını inceledi. O süreçte ortaya çıkan Darwin’in Evrim Teorisi’nin yanı sıra enerjinin korunması ve dönüşümü yasası ve organik kimyanın problemlerine yoğunlaştı. XVII. ve XVIII. yüzyıl metafizik materyalistlerinin doğa felsefesiyle ilgili çalışmalarını, Alman burjuva felsefesinin klasik temsilcilerini, özellikle Kant, Hegel ve Feuerbach’ın çalışmalarını yeniden ele aldı. Fizik ve kimyaya derinlemesine nüfuz edebilmek için matematiği anlamak zorundaydı. 45 yaşında diferansiyel hesabı öğrenmeye girişti; hocası Karl Marx’tı![1]

Bu olağanüstü çabanın bir amacı da, Doğanın Diyalektiği adını vereceği bir eser ortaya koymaktı. Ama bu kendi başına bir amaç değil, ekseninde Kapital bulunan büyük sistemi inşa etmek için zorunlu bir “parça” çalışmasıydı. Doğanın Diyalektiği hiçbir zaman tamamlanamadı. Ancak onu ortaya çıkarmak için yapılan çalışmalar, hem Kapital’in yazımında vazgeçilmez bir tamamlayıcı oldular, hem de bir bütün olarak Marksizm’in büyük sisteminin bir parçasını oluşturdular.

Doğa bilimlerinin yanı sıra Engels, dilbilim, sanat ve edebiyat konularına da dalmıştı. Zaten Engels, ilk gençlik yıllarından itibaren edebiyata tutkulu bir ilgi duymuştu ve bu alanda zengin bir birikime sahipti.

Engels, gazeteciliği dolayısıyla Marx’ın fazla izlemediği alanlara da girmişti. Özellikle Avrupa dışı dünyanın edebiyatını ve kültürünü yakından izliyor, bir yandan farklı konulardaki yazılarında bu birikimini değişik amaçlarla kullanıyordu. Ne var ki bu ilginin bir başka verimi, özellikle Doğu Avrupa ve Asya’da sürmekte olan savaş ve diğer politik gelişmeler içinde farklı halkların durumunu anlamak bakımından geniş perspektif edinmesiydi. Ruslar, Slavlar, Türkler, Araplar ve Farslar, Hindistan ve Çin halkları içine düşürüldükleri bu cehennemde nasıl düşünür, nasıl davranırlar? Bu sorunun cevabı onların nasıl üretip nasıl bölüştüklerinin yanı sıra, kültürlerinde, inançlarında, edebiyatlarında ve sanatlarında bulunabilirdi. Olağanüstü dil yeteneğiyle erişebildiği her kaynağı inceledi, sonuçlar çıkardı, eserlerinde bunlardan yararlandı, göndermeler yaptı.

Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nin Almanca baskısına yazdığı önsözde görebileceğimiz gibi, eski Yunan edebiyatı ve eski Cermen kabilelerinin edebiyatını ayrıntılı biçimde çözümlemişti. Rönesans ve burjuva gerçekçiliği döneminin büyük şairlerine sevgi ve saygı duyuyordu. “Rönesans’ın ortaya çıkardığı düşünce, tutku, karakter, çok yönlülük ve bilginlik açısından birer dev” olarak nitelediği kişiler arasında Dante, Cervantes ve Shakespeare’i sayıyor, onların oluşmakta olan kent burjuvazisinin, çökmeye mahkûm feodal aristokrasiye karşı mücadelesini eserlerinde yansıttıklarını söylüyordu. Kuşkusuz Alman edebiyatının devleri Goethe, Schiller, Heine’nin yanı sıra, burjuva-eleştirel gerçekçiliği nedeniyle hayranlık duyduğu Balzac, Diderot, Voltaire ve Rousseau’yu da son yıllarına kadar başucundan eksik etmedi.

Edebiyata bu yoğun ilgisini, çok kapsamlı ve sürekli teorik ve örgütsel çalışmalarının “dışında” bir özel zevk olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Eserlerinin tümünde dünya edebiyatının mitolojik destanlarından, farklı çağ ve ülkelerden gelen şiirlerinden, romanlarından, kimi zaman müzik ve resimlerden kendi düşüncelerini daha kapsamlı aktarmak için ya da onları destekleyen tanıklar düzeyinde yararlanmak için kullanılmıştır. Diğer yandan, Engels, bu ilgisinin kendisine kazandırdığı üstün yazım dili ve üslup güzelliğini düşünsel içeriğine uygun bir anlatım düzeyine yükseltmenin temeli yapmıştır.

Anlaşılıyor ki, edebiyat ve sanat eserleri, Engels için sadece incelemelerinin tamamlayıcısı değildir. Engels ve Marx açısından estetik kaygı, her zaman onların devrimci teorilerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Marx ile birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nde ve kendi eserleri Anti-Dühring ve Ludwig Feuerbach’da Engels, üstyapının bir parçası olarak sanatın rolünü, zamanın üretim ilişkileriyle bağıntısını, ama aynı zamanda da sanatın aktif, bilinçlendirici ve bu anlamda da tarih yapıcı gücünü incelemişti.

ELEŞTİRMEN OLARAK ENGELS

Büyük Fransız Devrimi’nden başlayarak 1830, 1848, 1871 devrimlerini yaşamış, işçi sınıfı başta olmak üzere bütün yoksulların, işsizlerin nasıl “yıkıcı” bir güç olduklarını kanıtlamış olduğu Avrupa, bir de Paris Komünü deneyiminden geçmişti. Başta İngiltere olmak üzere, modern sanayinin ve dolayısıyla işçi sınıfının yalnızca üretici bir güç olarak değil, sosyal ve siyasal bir güç olarak da ortaya çıktığı bu çağda, hem yoksulları kurtarmak, hem de bu “can sıkıcı sınıf mücadelelerinden” kurtulmak üzere, “türlü-çeşitli” sosyalizmler havada uçuşuyordu. Kuşkusuz buna eşlik eden teoriler, politikalar yanında bir de edebiyat vardı.

Çoğunlukla “sefalet edebiyatı” türünden ve hemen hepsi ütopik sosyalizm akımlarından etkilenen romanlar, erdemli, yüce gönüllü asillerin ya da burjuvaların proleterleri, yoksulları, düşmüş insanları kurtarmak için giriştikleri fedakârlıklar üzerine ağır duygusal hikâyelerle doluydu ve dönemin bütün Avrupa’sında geniş kitlelerce okunmaktaydı. Bu akımın en ünlü temsilcilerinden Sue Eugène’nin romanları Marksizm’in gelişimi bakımından da önemli felsefi ve sosyal tartışmaların konusu olmuştur. Engels’le ortak eserleri olan Kutsal Aile’de Marx, hayli neşeli ironilerle dolu bir eleştiriyle, bu romana yüklenen abartılmış felsefi değerlendirmeleri, geliştirmekte oldukları bilimsel sosyalizm açısından ele alır. Sue Eugène, konularını 1830’dan sonra ve özellikle 1840-1850 arasında yazına egemen olan büyük toplumsal hareketlerin belirgin hale getirdiği işçilerin ve yoksulların hayatından seçmiştir. Bunlar, daha sonra Victor Hugo’nun Sefiller’inde, Georges Sand’ın, Alexandre Dumas’nın ve hatta Balzac’ın romanlarında da defalarca yeniden ele alınacaktır. Eugène Sue, halk çevrelerini, özellikle Paris lümpen-proletaryasının yaşadığı derin sefaleti anlatırken, “mesleğine karşın temiz kalmış” genelev kadınlarını, kendini vicdan azabı dolayısıyla onları kurtarmaya adamış yakışıklı zengin gençleri roman kahramanı olarak seçer. Böylece, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmaya, insan sevgisinin ve kendilerini “Tanrı”nın aletleri durumuna getirmiş bazı zenginlerin iyi niyeti ile son verilebileceği inancının savunusunu yapar.[2] Bu görüşler, önde gelen temsilcileri Saint Simon, Fourier, Robert Owen olan ütopik sosyalizmin temel tezlerine bağlıdır.

Engels, bu rüzgâr içinde şiirler, öyküler ve romanlar yazan bazı sosyalistlerle yazışmaktadır. Onun bu edebiyatın çeşitli sorunlarına ilişkin görüşlerini bu mektuplarda buluyoruz. Bu yazışmalarda yalnızca eser sahibi eleştirilip uyarılmakla kalınmamakta, aynı zamanda, daha sonraları sosyalist gerçekçilik teorisi içinde yer alacak olan, edebiyatta gerçekçilik, içerik ve biçim ve sanatın eğitici etkisi üzerine düşünceler de geliştirilmektedir.

Engels’in yazışmalarında ele aldığı sorunları şöyle sınıflandırabiliriz:

·       Yazarlar ve ürünleri aracılığıyla bir zamanı, bir ülkeyi, sınıflar arasındaki ilişkileri anlama ve eleştirme,

·       Yazar ve ürünü arasındaki ilişkiyi sınıf tavrı açısından sorgulama,

·       Yazarın ve edebiyatın toplumsal işlevi,

·       Tarih, sanat-edebiyat ilişkisi,

·       Gerçeklik ile kurulan ilişkinin bir biçimi, bir başka deyişle bir bilme aracı olarak edebiyat ve sanatın “tarih yapıcı gücü”.

GERÇEĞİ ANLATMAK NEDİR?

Engels’in mektuplarında, edebiyat aracılığıyla gerçekliği öğrenme ve anlama konusunda Balzac’ı birçok kez örnek göstermektedir. “Balzac, Comedie Humaine’inde, Fransız ‘Sosyete’sinin dehşetli gerçekçi bir tarihini ver(ir), (…) iktisadi ayrıntılar bakımından bile (…) ondan, zamanın profesyonel tarihçi, iktisatçı ve istatistikçilerinin tümünden öğrendiğimden daha fazla şey öğrendiğimi belirtmek isterim.[3]

Bunları City Girl (Şehir Kızı) adlı bir işçi kadının hayatı aracılığıyla İngiliz işçi sınıfının sefaletini anlatan bir roman yazmış olan Margaret Harkness’e söylemektedir. Aynı görüşleri, Old and New (Eskiyle Yeni) adlı başka bir “sosyalist roman” yazmış olan, Minna Kautsky’ye de tekrarlamaktadır. M. Kautsky, Marksizm yanlısı bir Alman sosyal demokrattır ve partinin önderlerinden Karl Kautsky’nin eşidir. Roman yazarken başlıca amacı, sosyalizmi popüler bir biçim altında anlatmak, propagandasını yapmaktır. Engels bundan pek hoşlanmaz. Büyük bir nezaketle üstünü örterek bu duygusunu yazara bildirir: “Belli ki inançlarınızı açık açık ifade etmek, bütün dünyaya böyle düşündüğünüzü söylemek ihtiyacını duymuşsunuz. Bunu zaten yapmıştınız, gerinizde kalmıştı bu iş, bu şekilde tekrarlamanız gereksiz.[4] Ve sosyalist bir romanın temel başlıca işlevi hakkında ne düşündüğünü şöyle anlatır: “(bir roman) gerçek karşılıklı ilişkileri inceden inceye” anlatırsa, “bunlar üzerine kurulu göreneksel yanılsamaları” kırabilirse, “burjuva dünyasının iyimserliğini parçalaya(bilir)!

İki roman da, büyük ölçüde ütopik sosyalist roman furyasının etkisi altındadır ve görmedikleri bir şey vardır: “İşçi sınıfı üyelerinin kendilerini kuşatan baskıya karşı devrimci tepkileri, insan olarak haklarını kazanmak için -yarı bilinçli ya da bilinçli- ihtilaçlı çabaları, tarihin malıdır ve dolayısıyla gerçekçilik alanında yeri olduğunu iddia edebilir.” Oysa onlar, en görünür yaşam biçimlerini, sefaleti, hastalığı, aşağılanmayı ve toplum dışına itilmeyi görmekte ve göstermektedirler. Ve bunu işçilere sosyalizmi anlatmak adına yapmaktadırlar. O ünlü cümlesini bu vesileyle söyler: “Yazarın görüşleri ne kadar gizli kalırsa eser için o kadar iyi olur.

O dönemde, özellikle sosyalist edebiyatçılar arasında, kendi görüşlerini aktarma amacıyla yazılmış pek çok roman vardı. Bu, bir tür gerçekte edebiyat dışı, propaganda ve görüş bildirme aracı olarak “edebiyat”tı. Üstelik bunların tamamı, romantik kalıplar içinde “bayağı duyarlıklar” yığını olarak görünüyordu.

Engels’in mektuplarında tartıştığı ve eleştirdiği M. Harkness ve M. Kautsky’nin kahramanları da, “çok kusursuz”, “bu dünya için fazla iyi”, kişiliği “soylu ilkeler içinde büsbütün eriyip gitmiş” tiplerdir ve kendilerini proletaryanın ve bütün yoksulların kurtuluşuna adamış tiplerdi ve açıkça ütopik-romantizm içinden üretilmişlerdi.

Bu romanlarda kahramanlar, genellikle işçi sınıfı dışından işçi sınıfını kurtarmaya gelmiş insanlardı. Engels, bir romanda ya da tiyatro eserinde, tiplerin üstlendikleri kimliği yeterince taşıyıp taşımadıklarına dikkat çekerek, sorar: Bir köylü nasıl konuşur, taleplerini hangi araçlarla dile getirir, bir devlet memuru nereye kadar “iyi ve halktan yana” olabilir, bir soylunun vicdanı yoksullar için ölümüne kadar mücadele etmesine yeter mi…
M. Harkness’e mektubunda buna değinir: “…orta sınıftan bir erkeğin baştan çıkardığı proleter kızının eski mi eski öyküsü… Ama siz eski bir hikâyeyi anlatabileceğinize inanmışsınız, çünkü sunuştaki gerçekçiliğinizle onu yenileştirebilecek bir durumdasınız. … İleri sürebileceğim tek eleştiri, hikâyenizin tam yeterince gerçekçi olmayışı. … City Girl’de işçi sınıfı, kendini kurtarmayı bile beceremeyen, edilgin bir kitle olarak görünüyor. Onu sefil yoksulluğundan kurtarma yolunda bütün çabalar dışarıdan, yukardan geliyor.[5]

Bunları söylerken, Engels henüz genç sayılabileceği yıllarda yazmış olduğu İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı kitabında proletarya ve kültür-sanat ilişkisi üzerine söylediklerini hatırlatır gibidir: “Giydikleri ceketler paramparça olan birçok işçinin, Almanya’daki birçok ‘eğitim görmüş’ burjuvadan daha bilgili bir şekilde jeolojiden, astronomiden ve diğer konulardan söz ettiklerini duydum. Çağın çığır açan, ünlü felsefe, politik ve edebi literatürünün işçiler tarafından ilgiyle okunması İngiliz proletaryasının ne dereceye kadar bağımsız bir eğitim alabildiğini göstermektedir. Sosyal koşulların ve bunların öngördüğü önyargıların esiri olan burjuvalar, ileriye dönük her şey karşısında titrer ve istavroz çıkartırlar. Proletarya ise bunu dört gözle bekler ve bütün bu bilgileri zevkle ve başarıyla öğrenir. Bu konuda, özellikle Sosyalistler, proletaryanın eğitilmesinde harikalar yaratmışlardır. Fransız materyalistlerini, Helvetius, Holbach ve Diderot’yu İngilizceye çevirmiş ve ucuz kitaplar halinde, en iyi İngiliz eserleriyle birlikte basmışlardır. Strauss’ın İsa’nın Hayatı ve Proudhon’un Mülkiyet’i de sadece işçiler arasında yaygınlaşmıştır Shelley, o dahi, kâhin Shelley ve toplumu, coşkulu bir duygusallıkla acı bir dille hicveden Byron, okuyucularını en çok proletarya arasında buluyordu. Burjuvazi ise bugünün ikiyüzlü ahlak kurallarına uygun, sansürden geçmiş aile kitaplarına sahipti…[6]

Açıkçası, Harkness’e, bu düzeyde ilgiler geliştirmiş bir sınıfa layık olan, edebiyat adına yazılmış sıradan propaganda kitapları değildir, demektedir.

Engels’in her iki yazarla olan derdi, onların yaygın ütopik sosyalist görüşler karşısındaki zayıf tutumları dolayısıyla işçi sınıfına “kurtarılacak insanlar” olarak bakmayı terk etmemiş olmalarıdır. Yine, her ikisini de, yazdıklarını etkili kılmak adına, abartılı duygusallığa kapılmaları ve kendi yarattıkları kahramanlara tutkuyla bağlanmaları nedeniyle yine moda akımlardan romantizmin tuzağına düştükleri için kibarca eleştirmektedir. Bu “çekici ve kolay” yol, gerçekliğin insanda en fazla duygusallık yaratan, çarpıcı, beklenmedik, abartılmış yanlarını anlatır, ama bu kadar. Engels, bütün çıplaklığıyla gerçeği anlatan ama hiçbir çözüm önerisi taşımayan natüralizm türünden gerçekçiliği de önermiyor yazarlara. Onun aradığı, karşılıklı etkileşmeler içinde değişen ve değiştirilebilir olduğu anlaşılan bir gerçeklik anlatımıdır.

 

TARİH VE EDEBİYAT

Engels, özellikle geçmiş çağların toplumsal yaşamına ilişkin inceleme çözümlemelerinde çağın sanat ve edebiyatını tanıklığa çağırmıştır. Anti Dühring’de, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde, Doğa’nın Diyalektiği’nde, Alman İdeolojisi’nin birçok yerinde, antik mitolojiden, halk şiirinden çağdaş edebiyata kadar pek çok örnek bu amaçla kullanılmıştır. Bu bir yandan tarihsel materyalizm biliminin kendisine verdiği bir yöntem özelliğidir, ama diğer yandan toplumsal gerçeklik ile kültür edebiyat arasında kurduğu “bilgi” bağı dolayısıyladır. Örneğin, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde aile ve kan bağı ilişkilerini incelerken Homeros’a başvurur, Provanslılar arasında aşkın zinaya dönüşmesi olgusunu, halk edebiyatındaki yansımalarıyla anlatır, İbsen’in oyunlarını değerlendirirken “bütün ülkelerde buharlı gemi, yelkenli geminin yerini alırken Norveç yelkenli filosunun dehşetli” büyümesine dikkat çeker… vs. Böylece, tarihsel temel ile kültürel üstyapı arasındaki ilişkiyi, bütünü anlamak bakımından sürekli göz önünde tutar. Ama bu ilişki tek yönlü değildir, çok önemli bir tespit yaparak, tarihsel materyalizmi tek yönlü bir nedensellik teorisi gibi anlayanlara karşı, üstyapının karşı etkisini vurgular. Bir kez daha hatırlayalım, Engels açısından, sanat ve edebiyat, “tarih yapan bir güç”tür.

 

[1] Friedrich Engels-Biyografi, Çev. Saliha Nazlı Kaya- Oğuz Özügül Süheyla, Sorun Yayınları, 1996 İstanbul, s. 186

[2] K. Marx-F. Engels, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi, Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1996, s.85 ve devamı.

[3] Marx – Engels, Sanat ve Edebiyat Üzerine, Margaret Harkness’e Mektup, Çev. Murat Belge, Birikim Kitahları,Nisan. 1888, s. 9-10

[4] Age, s. 40-41

[5] Age, s. 40-41

[6] Friedrich Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu, Çev. Oktay Emre, Ayrıntı Yayınları 2014, s.240