BİR EKOLOJİK TAHRİBAT HİKÂYESİ: KÖPEKÇİ
BİR EKOLOJİK TAHRİBAT HİKÂYESİ: KÖPEKÇİ

BİR EKOLOJİK TAHRİBAT HİKÂYESİ: KÖPEKÇİ

LAVİN CANAN

İçerisinde kendimizden bir şeyler bulduğumuz her yapıt, dönem koşullarının etkilerinin esere yansıtılmasının yanı sıra gelecekte bir gün dönüp bakmak açısından da bir arşiv oluşturuyor. Görüneni, apaçık görünmeyeni, görmeye alıştıkça kayıtsızlaştıklarımızı, unuttuklarımızı hatırlıyoruz. Baskıyı sıkışan yürekte hissetmekle sonsuz özgürlüğe kanat çırpmış olmak arasında gidip gelmek gibi bir şey bu. Nitekim evlere tıkıldığımız günleri “verimli” hale getirmek için bir dayanağımızı da bu eserler oluşturuyor. Tam da bu günlerde, hatta tam da bu günler için gerekiyormuşçasına Van’dan sessiz bir belgesel çıkageldi: Köpekçi.

Köpekçi belgeselinin yapımcılığı ve yönetmenliğini Hayrettin Alan üstleniyor. Alan, Süleymaniye’den Kanada’ya uzanan ve mülteci bir kadın hikâyesi olan Geç Gelen Bahar’ın (2015) yapımcılığını da yapmıştı. Sosyal medyadan erişebileceğiniz bu belgeseli izlemenizi tavsiye ederek asıl konumuza, Köpekçi belgeseline gelelim.

Belgesel, 1700 rakımlı şehrin, en soğuk dönemlerinde Erek Dağı’nın karla kaplı etekleri genişçe uzanmışken sokak köpeklerinin yaşamlarına, onları beslemeye çalışan Şaban üzerinden değiniyor. Van’da yaşayan sokak hayvanlarını düzenli ve gönüllü bir şekilde beslemeye çalışan Şaban, özellikle köpeklerle farklı bir bağ kurmuş. Kimsenin görmediği, ıssız arazilerde yalnızlığa terk ettiği köpekler, Şaban’ın sevgisiyle, başıboş gezen köpekler olmaktan çıkıp onun arabasının arkasından koşarken bir daha gelmesini bekleyen gözlere dönüşüyor.

Köpekçi ismi toplumun Şaban’a taktığı lakaptan geliyor. Köpekçi, her ne kadar köpeklere şiddet uygulayanlar için kullanılan bir tabir olsa da Şaban’a bu lakabın takılma sebebinde yaptığı işin insanlar tarafından gereksiz görülmesi yatıyor. Şaban’ın sokak köpeklerine gösterdiği ilginin değersiz bir işmiş gibi adlandırılmasının arkasında, hem özel olarak köpeklere, genel olarak sokak hayvanlarına kıymet verilmemesi; hem de toplumda somut faydacı bir karşılığı olmayan herhangi bir uğraşın ‘boş iş’ olarak görülmesi sorunları yatıyor. Bireysel ve çıkarcı arketipten alışılagelmişin dışında toplumsal ve duyarlı arketipine uzanan süreç biraz çetrefilli olsa da içimizi yansıtıyor, yolumuzu açıyor. Belki de tam da bu yüzden Köpekçi’nin yaptığı işi destekleyen kitle azımsanmayacak derecede diyebiliriz.

Bir tarafta gri ve soğuk bir hava, sıkı bir şekilde yan yana dizilmiş evler, yollardaki çamurlar diğer tarafta tüm bunlara rağmen dilediğince süslenmiş, yazılarla anlamlı kılınmaya çalışılmış bir kamyonet. Şaban bu ziyaretleri sıklaştırarak sokak köpeklerinin ihtiyacını karşılıyor, ama ya Şaban bunu yapmasaydı? Etrafımızdan bağımsız yaşayamamak ile etrafımıza gözümüzü yummak arasında derin bir çelişki yatıyor.

Belgeselin içeriğinin sokak köpekleri üzerine olması, filmin çerçevesini sadece sokak köpekleri ile sınırlamıyor. Belgesel şehirden görüntüler verirken Van kentinde önemli bir yeri olan güvercinlerden de kesitler sunuyor. Güvercinler bu kentin insanları için evlerinin damında hobi dâhilinde bakılan canlılar olmakla birlikte, güvercin ticareti de yapılıyor. Özgürlüğüne özendiğimiz için mi yapıyoruz bunu bilinmez, ancak bir gerçek var ki elimizin ulaştığı her şeyi kârımıza uyacak şekilde yeni formlara sokuyoruz. Bunun kalıcılığını engellemek ve önüne geçmekse Şaban gibi hayvanları bir ticaret/kâr malzemesi etmek yerine onlarla bağ kurup sevmekten geçiyor.

Sistem Şabanları İstemese de…

Ekolojik tahribatın ilmek ilmek işlendiği süreç kapitalist-emperyalist ülkeler açısından ne kadar normalse halkların buna karşı geliştirdikleri tepkiler de o kadar normaldir. Köpekçi belgeseli de bu tepkilerden biri olarak değer taşıyor. Çarpık kentleşmeler, gecekondular üzerinde yükselen plazalar, çıldırtan trafikler, iklim değişimleri… İnsanlar bunların etkilerini her şeye karşı geliştirdikleri tahammülsüzlük olarak yansıtırken, hayvanlar yalnızlık ve doğal yaşam alanlarının gasp edilmesi olarak yaşıyor. Belgeselde en dikkat kesilmemiz gereken yer belki de bu nokta. Bir ceviz gibi kabuğumuzda saklanırken bile kırılmak zorunda kalıyorsak çevremizdeki canlılara karşı sergilediğimiz kayıtsızlığın yok olması için kabuğa çekiçle vurmak mı gerekiyor?