BİR RÜYANIN İÇİNDE SULTAN VE RESSAM

AYDIN ÇUBUKÇU

İBB’nin satın alarak Türkiye’ye getirdiği tablo, ilgili ilgisiz pek çok tartışmanın konusu oldu. Bunlar üzerinde durmaya artık gerek kalmadı. Burhan Kum, Evrensel’de yayımlanan yazısında çok net ve herkesin anlayabileceği yanıtlar verdi ve noktayı koydu.[1]

Bununla birlikte, tablonun bir tarihi belge olarak anlattıkları üzerinde durmaya değer. Çünkü tablonun yapıldığı zamanın dünya ilişkilerini, geniş bir yüz yıllar sürecinin en tipik karakteristiklerini Bellini ve Fatih’in buluşması üzerinden düşünebiliriz.

SULTAN

Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının ve pek çok askeri önderin, din ve mezhep konusunda hiçbir kalıba sığmayacak bir esneklikte olduğunu, Bizans ve Hıristiyan tekfurlarla ilişkilerinde özellikle din unsurunun hiçbir rolü olmadığını biliyoruz. Müslüman ve Türkçü tarih yazıcılarının yarattıkları, her şeyi din uğruna yapan Türk ve Sünni sultanlar efsanesinin kalıpları dışına çıkıldığında, Fatih ve Bellini ilişkisinin ifade ettiği akıcılık ve geçişlilik daha iyi anlaşılacaktır. Bu konuda en kapsamlı ve objektif araştırma, Cemal Kafadar’ın “İki Cihan Âresinde” adlı eseridir.[2]

Genel olarak Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının diğer dinlere ve din mensuplarına karşı oldukça esnek ve pragmatik politikalar izlediğini görüyoruz. Bu kimi sultanların kendi kişisel inanç dünyaları bakımından da geçerlidir. Katı sofu, dindar sultan ve padişahlar sayıca çok azdır.

Kendisi hakkında efsaneye itibar etmeyen nesnel bilgiler ışığında söyleyebiliriz ki, Fatih bu seküler sultanlar içinde en dikkate değer olandır.

Fatih’in kâtibi, İmrozlu Michael Kritovoulos, Sultanın Troya’yı ziyareti sırasında, o efsanevi mekânda durarak “Aşil, Ajax ve diğerleri” hakkında sorular sorduğunu ve sonra “kafasını sallayıp” ve şöyle dediğini anlatmaktadır: “Burasını Makedonyalılar ve Teselyalılar ve Moralılar almışlardı. Bunların biz Asyalılara karşı defalarca yaptıkları kötü davranışların intikamını, aradan birçok devirler ve yılların geçmesine rağmen onların ahfadından aldık.[3]

Bu sözlerde kendisini konumlandırdığı tarihsel boyut, sonradan yakıştırılan ve resmi tarih haline getirilen etnik köken ve dinsel mensubiyete dayandırılan kimliğin tamamen dışındadır.


Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen
Fatih’in çocukluğunda kullandığı not defteri

Fatih’in düşünsel dünyası da, İslamiyet’le tanımlanıp sınırlanamayacak kadar geniştir. Daha Manisa’da çocuk denilecek yaşta, şaka gibi tahta çıkarılıp indirilmiş bir şehzade olarak zamanını, çevresi tarafından, özellikle Gürani gibi katı Sünni hocalarınca hoş görülmeyen felsefi eğilimler, araştırmalar, tartışmalarla zenginleştirmektedir. Işrakiyye, Hurufilik gibi “sapkın” addedilen felsefelerin yanı sıra, Stocacılık, Aristoculuk gibi akımları incelemektedir. Kritovulos, onun felsefeyle olan sıkı ilişkisini anlatırken, Yunan filozoflarının Arap ve Fars diline çevrilmiş eserlerini incelediğini anlatıyor: “Fatih’in yakınları arasında olup Eski Felsefe üzerine sık sık sohbet ettiği filozof Yorgi Emiroki’ye yönelttiği sorular, onun bu konuda ne kadar derin bir bilgiye sahip olduğunu ortaya çıkarmaktaydı. Fatih, bilhassa Aristo ve Stoa felsefesi konuları ile pek ziyade meşgul olmuştur.[4]

Stoacılık ve Aristoculuk, maddi dünyanın gerçekliği konusunda kuşku duymayan, bütün semavi dinler için felsefi dayanak sayılabilecek Platon idealizmine karşı görüşler geliştirirken akla ve doğanın yasalarına önem veren sistemlerdir. Örneğin “ilk neden” tartışmasında, etki ve etkilenme kavramları açısından ilk nedenin maddi-doğal bir varlık olması düşüncesini ileri sürmüşlerdir. Aristo, insan düşüncesinde var olan şeylerin doğadakilerin yansıması olduğunu, duyularda var olmayan bir şeyin doğada var olmayacağını söyleyerek, Platon’un önce düşünce dünyasında olmayan bir şeyin doğada da olamayacağı görüşüne karşı çıkmıştı. Bu ayrımı kabul etmek, yine bütün semavi dinlerin temel dayanaklarına karşı çıkmak demektir. Bu felsefi ilginin, onun inanç dünyasını da etkilediğini görmek zor değil. Nitekim Venedik kaynaklarına göre, Fatih’in oğlu II. Bayezit, babasının Hz. Muhammed’e ya da herhangi başka bir inanca bağlı olmadığını söylermiş.[5]

Politik stratejisi bakımından ise Fatih, bütün tasarılarını ve planlarını Roma İmparatorluğu üzerinden kurmuş gibidir. Roma İmparatorluğu çok çeşitli din ve inançlara sahip pek çok halk üzerinde bir egemenlik sistemiydi. Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesine kadar dini yoktu. İmparatorlar ve yönetici sınıf seçkinleri, hemen hepsi antik Grek kültüründen devşirilmiş tanrıları mitolojik masal kahramanları olarak görüyorlar, ama mitolojinin kendilerine sağladığı hükmetme olanaklarını estetik kalıplar içinde kullanıyorlardı. Pek çok imparator kendi heykellerini o tanrıların kılığında yaptırmışlardı.

Roma, çok farklı dinlere inanan farklı diller konuşan pek çok halkın üzerinde yaşadığı büyük bir coğrafyayı adlandırmak için kullanılıyordu. Örneğin Mevlana’nın da Rumî, yani Romalı olarak tanınması bu coğrafyanın insanı olduğunu dile getiriyordu.

Roma İmparatorluğu çöktükten sonra, Avrupa’da hüküm süren her barbar kral kendisinin bu yıkıntının mirasçısı, yaşayan sahibi olduğunu iddia etmiştir. Yıkılıştan sonra kurulan krallıklar federasyonu kendisini “Kutsal Roma-Geromen İmparatorluğu” olarak adlandırmıştır. Fatih de, Roma’nın yıkılışından sonra birbirleri üzerinde gücünü deneyen bütün barbar krallar gibi Roma’nın hâkimi olma hayalini ölene kadar yaşatmıştır. Kendisine “Kayser-i Rûm”, Romanın Kayzeri, lakabını uygun görmüş, sonraki Osmanlı padişahları da bunu kullanmıştır.

Gözü Roma’nın kültür ve sanatı dâhil bütün mirasında olan bir sultanın kendi portresini yaptırmak üzere bir usta ressam aramasının ve onu İtalya’dan istemesinin anlaşılmaz bir yanı yoktur.

Buradan görülebileceği gibi, Fatih, kendinden öncekilere de sonrakilere de hiç benzemeyen ve kıpırdamaya İtalya’da başlamış olan Rönesans’ı erkenden izleyen ve yaşayan bir sultandır.


Gentile Bellini, 1480, Yeniçeri bir Türk

RESSAM

Bellini, büyük üstatlar kuşağının şafağında yaşıyordu. İtalya’da ressamlar, geleneksel olarak zanaatkârdı; çoğunlukla kendi çocukları ya da yakınları olan işçileriyle, kendi dükkânlarında çalışırlar, tüccarlar gibi defter tutarlardı. Çünkü yaptıkları iş bir yandan da ticariydi. Oğulları da dâhil, yardımcıları standart bir ücret alırlardı. Oysa yeni bir dönem başlıyordu ve ressamlar artık oymacılar, marangozlar, demirciler gibi zanaatkârlar çarşısının herhangi bir ustası olmaktan çıkıyor, matematik, anatomi, optik gibi bilimlerle ilişkili, antik Grek ve Roma sanatlarına olduğu kadar felsefelerine de merak sarmış yeni bir sanatçı seçkinler tabakası oluşturmaya başlıyordu. Bununla birlikte, zanaatkârlıktan kalma usta-çırak geleneğini yaşatan atölyeler de, düzenli ve art arda üretime odaklanmış okullara dönüşüyordu. Şu kadarını hatırlayalım, Bellini ölmeden, Leonardo da Vinci, Mikelanj, Rafael gibi büyük üstatlar sahneye çıkacaktır.

Fatih, kendisine gönderilen ustanın basit bir “resimci” olmadığını biliyordu. Yine Bellini ile arasındaki bir sohbette, yalnızca “tasvirin aslına benzemesi” ile değil, resmi yapılanın iç dünyasını, psikolojisini, düşüncelerini de yansıtmasını beklediğini ve Bellini’yi bu bakımdan sınavdan geçirdiğini öğreniyoruz. [6]

Bellini bu sınavda Fatih’in beğenisi kazanmış, bilgisini ve aklını kabul ettirmiştir. Fakat onun verdiği yanıtlar kadar Fatih’in sorduğu sorular da ilginç ve sultanın düşünsel ve entelektüel yapısını gösterecek niteliktedir.

Bu iki zeki ve kültürlü insanın karşılaşması, aslında büyük bir rüyanın içinde gerçekleşti.

Fatih, Roma’yı fethetmek istiyordu ve portresini (ve eğer Venedik’ten istediği heykeltıraş bulunup gönderilebilseydi bronz heykelini) hedefine koyduğu bu büyük kültür ve sanat merkezinden gelen birilerinin yapması o rüyanın zorunlu bir parçasıydı.

OLMAYACAK BİR RÜYA

Felsefi ve kültürel yönelimleri fethetmek ve üzerinde “Yeni Roma”yı kurmak istediği Avrupa’ya dönük olan sultanın önündeki gerçek ve aşılmaz engel içinde yaşadığı üretim ilişkilerinde yatıyordu. Avrupa’da feodalite çökerken, küçük kontluklar, çakma krallıklar, birleşik bir pazar ekonomisi ihtiyacının dayattığı tek bir imparatorluk çatısı altında birleşme yolunda ilerlerken, Fatih, Osmanlı’nın Bizans’tan devraldığı tımar, dirlik, zeamet düzeni üzerinden genişlemeye çalışıyordu. Genel hatlarıyla “merkezi feodal” olarak tanımlanabilecek bu sistem, Avrupa kıtasında doludizgin gelişmeye başlamış olan kapitalizm karşısında herhangi bir şansa sahip değildi. Roma’nın ya da Venedik’in kent olarak fethedilmesi mümkün olsaydı bile, sultanın Avrupa’da nasıl bir “nizam” kuracağı, halka ve topraklara hangi araçlarla hükmedeceği konusunda açık bir fikri yoktu.

Gerçekte, Selçuklulardan itibaren, dışarıdan gelen ve coğrafyaya yerleşen ve silahlı olmaktan başka herhangi bir üstünlüğü olmayan bu güçler, yerleştikleri yeni topraklarda zaten egemen olan üretim ve üleşim biçimini de devralıyorlar ve üzerinde yaşayanlar bakımından değişen bir şey olmuyordu. İran yaylasından Balkanlar’a kadar biri coğrafya üzerinde ve Abbasilerden Osmanlılara kadar olan zaman içinde, bütün coğrafya ve bütün hükümranlar aynı usullerle, aynı araçlarla üretmiş ve tüketmişlerdi. İster “Beylik” düzeyinde nispeten küçük “krallıklar” olsun, ister “cihan çapında” büyük imparatorluklar olsun, bundan öte bir sistem bilmiyorlardı, görmemişlerdi, zaten düşünmezlerdi. Kılıç hakkı denilen şey, var olan beylerin yerine kendi beylerini zor yoluyla geçirip var olan düzeni sürdürmekten ibaretti. Halkların tabiriyle “Giden ağam, gelen paşam” sistemi, yerleşik halkların zaman zaman başkaldırmalarına, isyanlarına yol açsa da, sonuçta silahı elinde tutan, egemen sınıf olarak kendini kabul ettiriyordu.

Hayal etmesi bile mümkün olmayan şey, bunun Avrupa çapında uygulanmasıdır.

Genellikle fetih, bir bölgeye hâkim olan eski hükümranın kalesini ele geçirmekten ibarettir. Kale almak, ülke almak demektir. Bu kadar basit… Ülke halkı kaleye boyun eğer, içindekinin kim olduğu onları ilgilendirmez. İstanbul’un fethi de, imparatorluk sarayının ve vergi gelirlerinin ele geçirilmesidir. Sultanın gelip İmparatorun gitmesi dışında değişen bir şey yoktur.

Bu açıdan bakılınca, fethetmek aslında teslim olmaktır. Bütün ekonomik, toplumsal, kültürel kurumlarıyla Osmanlı, fethettiği Bizans’a teslim olmuştur. Bu yalnızca toplumsal hayat ve üretim biçimi bakımından değil, yönetici sınıfı oluşturan yeni bürokratların kökeni bakımından da böyledir. Selçuklularda başlayan bir gelenekle, belli başlı teknik hizmetler, daima fethedilen ülkenin eski bürokratları tarafından yürütülmüştür. İstanbul’da Fatih’in sarayında görev yapanların önemli bir kesimi “din değiştirmiş” eski saray görevlileridir. Fazla uzatmadan, yukarıda andığımız kâtip Kritovoulos, hekimbaşı Maestro Jacopo (Yakup Paşa), İshak Paşa, Mahmut Paşa, Rum Mehmet Paşa, Zağanos Paşa, sultanın en yakın çevresinde itibarlı patrik Gennadios, Trabzonlu coğrafyacı George Trapezuntios, yine Trabzonlu filozof Amirutzes ve pek çoğu… Bunun bir başka göstergesi, Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra yapılan bütün camilerin Ayasofya’dan doğmuş olmasıdır. Engels’in dediği gibi, fethedenler, fethedilirler.

Devşirme sisteminin gerekçesi, kurulu düzeni yürütmenin ancak o düzenin işleyişini bilen kişilerin eliyle mümkün olacağının bilinmesidir.

Peki, buradan hareketle şu soru akla gelebilir: Roma’nın fethi gerçekleşince de aynı yol izlenemez miydi? Bu usulle Fatih Avrupa fatihi olamaz mıydı?

Fatih, büyük rüyalar gören biriydi. Ama Avrupa’da alıp başını giden bankacılık, ticaret, bağımsız üreticiler ve gelişen piyasa ilişkileri sisteminin nasıl bir kâbus halinde üstüne çökeceğine dair bir fikri herhalde yoktu. Kılıç gücünün tek başına buna yetmeyeceğini en azından Bizans tecrübesiyle görmüş olabilirdi, ama torunlarının aradan geçen beş yüzden fazla yıla rağmen, hâlâ Avrupa’ya nasıl girilebileceğini tartışıyor olmasına bakarsak, o olasılık da ortadan kalkıyor.

[1] Burhan Kum, “Bir portrenin laneti”, Evrensel, 19 Temmuz 2020

[2] Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde, Birleşik Yayınevi, 2010, Ankara

[3] Kritovulos, İstanbul’un Fethi, Kaknüs Yayınevi.

[4] Kritovulos, age.

[5] S.N. Fischer. The Foreing Relation of Turkey,  1481-1512 , University  lllinois Press, 1948’den aktaran: Yalçın Küçük, 21 Yaşında Bir Çocuk, Fatih Sultan Mehmet, s. 82

[6] Ahmet Refik Altınay, Fatih ve Bellini, Yeditepe Yayınevi, 2012